Connect with us

EKONOMİ

Epistemik karartma altında iktisadi ölçme sorunları

Enflasyon arttıkça mal ve hizmetlere dönük iki temel faktörün aktif hale geldiğini görüyoruz. Bunlardan biri malın miktarının küçülmesi, diğeri ise nitelik kaybıdır.

Yayınlanma:

|

Ülkede uzun süredir, açıklanan istatiksel verilerin doğruluğuna dair yaygın bir şüphe söz konusudur. Bu bilgi sorunu sadece enflasyonla da sınırlı değil, daha geniş bir alana yayılmış durumdadır. Daha önce Merkez Bankası’nın arka kapıdan döviz satmasını ve bunun kamuoyundan saklandığını görmüştük.  Bu durum ancak bazı iktisatçılar tarafından fark edilmişti. Benzer şekilde, açıklanan büyüme rakamları ve kompozisyonu da sürekli bir şüphe barındırmaktadır. Bunu özellikle 2020 yılındaki “muamma büyüme”de de gördük. Ciddi anlamda pandemiden dolayı arz ve talep kısıtları oluşmasına rağmen dünyada büyüyen nadir ülkelerden biri olmuştuk. Kur korumalı mevduatın (KKM) maliyet düzeyi ve dağılımını (Hazine ve Merkez Bankası arasında) hala tam olarak bilmiyoruz. Ödemeler dengesinin bir kalemi olan net hata noksanın (NHN) yüksekliği ve sürekliliğindeki nedenselliği bilmiyoruz ve takip edemiyoruz. Çoğu insanın reel gelirindeki düşmeye rağmen tüketimdeki artışın benzer şekilde şüphemizi zorlayan bir tarafı var. Dahası, pandemiden bu yana yıllık ölüm sayılarını da henüz bilmiyoruz.

ENFLASYON VE REFAH İLİŞKİSİ

Enflasyonun nicel düzeyini doğru kabul etsek bile acaba bu enflasyon refahımızdaki değişimi ne kadar doğru temsil ediyor? Uzun süreli ve yüksek enflasyona sahip ülkelerde enflasyon sadece fiyatların nicel düzeyindeki değişimi ifade etmez, aynı zamanda refahımıza dair diğer birtakım nitelikleri de dönüştürür. Enflasyon arttıkça mal ve hizmetlere dönük iki temel faktörün aktif hale geldiğini görüyoruz. Bunlardan biri malın miktarının küçülmesi (shrinkflation) diğeri ise nitelik kaybıdır (skimpflation). Buradaki nitelik kaybı mal ikamesinden kaynaklanan bir durum değil, direkt malın kendisindeki nitelik kaybıdır. Yani kısaca kalıcı ve yüksek enflasyonun refah etkisi =fiyat artışı + miktar düşüşü + nitelik kaybı gibi üç unsurdan oluşur.

Bu yüzden, tüketici refahındaki değişimi bunları da dikkate alarak hesaplamak gerekir. Buna “hedonik enflasyon” diyebiliriz. Yani mal/hizmetin tüm unsurlarını (fiyat, miktar ve nitelik) dikkate alarak bir değer biçmek gerekir.  Çünkü tükettiğimiz bazı malların sadece fiyatları yükselmiyor, aynı zamanda miktarları ve nitelikleri de düşüyor. Özellikle fiziksel mallarda ambalajlı ürünlerin küçülmesi ve yeme/içme sektöründe porsiyonların düşmesi gibi çok sayıda durum söz konusu iken, daha çok hizmet sektöründe olmak üzere sunulan hizmet kalitesinde düşme veya daha önce verilen bazı hizmetlerin artık verilmemesi gibi çok sayıda durumla karşı karşıyayız. Hatta belki aşırı bir örnek olacak ama bölünebilir mallarda (karpuzun dilimlenmesi gibi) hem fiyat hem de miktar üzerinden bir strateji izleniyor. Yani, örneğin bir malın üçe bölünebiliyor olması daha fazla fiyat artırılmasına imkân veriyor. Hisse senetlerinin bölünmesinde olduğu gibi, bölünme ile fiyatların düşürülmesi ve daha likit hale gelmesi ile satın alınmasının kolaylaştırılması. Aslında malın/hizmetin küçülmesi ve niteliksizleşmesi tüketicilerde fiyatların o kadar da yükselmediği gibi bir psikolojik etkide de bulunur. Yani bir şeyin kötüleştirilmesi (niteliğin düşmesi) ile diğer kötünün (fiyat yüksekliği) görülmesi engellenir.

Bunu bir örnek üzerinden anlatırsam: Normalde 100 gramlık bir ürün düşünün, başlangıç fiyatı da 20 TL olsun. Enflasyonist ortamda fiyatı 30 TL’ye yükseliyor. Bu arada aynı zamanda farkına geç vardığımız bir şekilde ürünün avucumuza daha iyi oturduğunu hissediyoruz, yani küçülüyor ve bunun obeziteye karşı bir halk sağlığı tedbiri olmadığını da biliyoruz. 100 gramlık ürün 80 grama düşüyor. Görünürde fiyat artışı yüzde 50 (20 TL’den 30 TL’ye yükselme) şeklindedir. Fakat aslında gramı düştüğü için mevcut malı yeni bir ürün gibi düşünmek gerekir ve başlangıç fiyatı 80 gram ise 16 TL olmalıydı. Nitelik kaybının da  yüzde 10 olduğunu düşünürsek, başlangıç fiyatından 2 TL’lik bir düşme daha olmalı (20 TL’nin yüzde 10’u), sonuçta ürünün fiyatı 14 TL olmalıydı (miktar/nitelik ve fiyat ilişkisinin doğrusal olduğunu varsayıyorum). Fakat şu anki fiyatı 30 TL’dir yani enflasyonun neden olduğu tüm toplam refah kaybını dikkate aldığımızda refah kaybı aslında yaklaşık yüzde 115’dir (14 TL’den 30 TL’ye), fakat görünen refah kaybı sadece enflasyonu dikkate aldığından yüzde 50’dir.

Buradan hareketle enflasyon ile büyüme arasında da bir ilişki kurulabiliriz diye düşünüyorum. Her şeyden önce tüketimin toplam talep içindeki payı oldukça yüksek, yaklaşık yüzde 60 civarında ve tüketimdeki çeyreklik artışların da yaklaşık yüzde 20 civarında olduğunu düşünürsek, büyümenin önemli bir kısmı tüketimden geliyor demektir. Bu yüzden, tüketimde olan bitenleri anlamak büyümeyi de anlamak açısından önemlidir. Yukarıda bahsettiğim enflasyonun miktar ve nitelik üzerinden değişim yaratmasının bir ölçüye kadar büyüme ile de ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bunu açıklamaya çalışayım. Fiyat yükseldikçe mal gramajı/porsiyonu küçülse de satılan adet sayısında da artış olduğunu düşünelim. Fakat adet sayısındaki artış toplam üretimde ciddi bir artışa karşılık gelmeyebilir. Yani şöyle ifade edeyim, aynı tavuktan çok sayıda dürüm döner yiyoruz ama düşük gramajla, aslında tavuk sayısında ciddi bir değişim olmadı ama dürüm sayısında ciddi artış oldu. Yani hesapta çok ödedik ama miktarda o kadar çok tüketmedik. Bu dediklerim elbette belli mal ve hizmet kategorileri ile sınırlıdır ama bu tür malların direkt refahımızı etkileyen bir tarafı var.

Buradan şöyle bir soru gelebilir: Üretimdeki değişime kapasite kullanımı üzerinden de bakmak gerekmez mi? Buna bir bakalım. Türkiye’de ortalama kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 76’dır. 2022 yılının ilk yarısında kapasite kullanım oranı yaklaşık yüzde 78 ve büyüme oranı da yaklaşık yüzde 7.5. Tüketim mallarında bu oran daha düşüktür, yaklaşık yüzde 74 düzeyindedir. Büyüme rakamlarında referans aldığımız 2021 yılına göre 2022 yılında kapasite kullanım oranında bir artış olduğu görülmektedir (2021 kapasite kullanım oranı yüzde 77). Fakat kapasite kullanım oranının ekonominin sadece yüzde 22 düzeyine sahip sanayi sektörü ile sınırlı olduğunu belirtmeliyiz. Gelirin üretildiği en önemli alan hizmet sektörüdür (yaklaşık yüzde 60). Yani kapasite kullanımı bize büyüme hakkında birtakım ipuçları verebilir ama bu oldukça genel niteliktedir. Hatta normal kapasite kullanım oranının yüzde 80 olduğunu, sanayinin ekonominin sadece beşte birine karşılık gelen bir üretimi içerdiğini ve uzun süredir düşük kalan yatırımlarla da artmayan üretim kapasitesini düşündüğümüzde kapasite kullanım oranını büyüme oranını değerlendirmek için kullanmak sorunlu olur. Hatta bundan hareketle ekonomi “ısındı” demek de güçleşir.

Büyüme oranındaki artışın açıklanan enflasyon düzeyi ile bir bağlantısı olabileceğini düşünüyorum. Özellikle zincirleme hacim kuralının buna imkân verdiğini düşünüyorum. Çünkü bu yönteme göre reel büyüme oranını bir önceki yılın enflasyonundan arındırarak buluyoruz. Enflasyon ne kadar düşük olursa reel büyüme kısmı da o kadar büyük olur. Yani enflasyonun düşük gösterilmesi büyümeyi daha yüksek gösterir. Baz yılı metodu kullanılsaydı (2016 yılında önce baz yılı 1998), zincirleme hacim kuralı ile doğan şüphe oluşmazdı. Bu arada zincirleme hacim kuralının diğer önemli bir özelliğini de unuttuğumuzu düşünüyorum, bu da zincirleme yöntemle elde edilen reel serilerde ana kalem (GSYH) ile alt kalemleri (tüketim, yatırım ve net ihracat gibi) arasında toplumsallığın (non-additivity) kaybolmasıdır.  Çünkü her dönemin fiyat seti değişiyor. Bu yüzden alt kalemlerin büyümeye katkısı direkt hesaplanamaz. Bu yüzden, tüketimin büyümeye katkısına dönük net şeyler söylemek de güçleşiyor.

TÜKETİM DÜZEYİNDEKİ DEĞİŞİM

Şüphe doğuran istatistiklerden biri de tüketim düzeyindeki artışa dairdir. TÜİK verisi tüketimin 2021’in ikinci yarısından itibaren her çeyrekte yaklaşık yüzde 20’nin üstünde arttığını göstermektedir. Reel ücretlerdeki azalma ve emeğin payındaki sert düşüşler bu şüphenin temel nedenleri gibi durmaktadır. Çevremdeki genel gözlemim de insanların gelir düzeylerine bağlı olarak tüketimlerini düşürdükleri ve satın alırken daha fazla düşündükleri şeklindedir. Tüm bunlara rağmen nasıl oluyor da yaklaşık bir yıldır tüketim yüksek denebilecek düzeyde artış göstermektedir? Tabii tüm karşıt gözlem ve bilgiler resmin tamamını görmemizi imkân verecek düzeyde olmayabilir. Bu yüzden de, bir takım akıl yürütmelere başvurmamız gerekiyor. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşmak isterim:

a) Her şeyden önce reel ücretlerin düşmesi veya gelir dağılımında ciddi bozulmanın olması tüketimi azaltmak zorunda mı? Bu soru ile başlayalım. Eğer fonksiyonel dağılımı üzerinden bakarsak (sermaye ve emek gelirleri ayrımı yaparak), emeğin toplam gelirler içindeki payının çok hızlı bir şekilde düşmesi (son 2 yıldır emeğin payı yüzde 32’den yaklaşık yüzde 25’e düştü) ve emek ücreti ile geçinenlerin nüfusun önemli bir kısmını oluşturmasından dolayı tüketimin normalde azalması beklenir. Fakat fonksiyonel gelir dağılımının bize bu konuda söyleyeceklerinin sınırlı olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden, gelir kaynakları üzerinden değil de, kişisel gelir dağılımı açısından bakmak ve bunun da tüketimle ilişkisini kurmak gerekir.

Enflasyonist süreçte gelir dağılımının üst sıralarında yer alanlar (yüksek emek ve sermaye gelirlerine sahip olanlar) tüketim düzeylerini etkileyecek düzeyde bir reel gelir kaybı yaşamadılar, hatta nispi anlamda daha avantajlı hale geldiler. Enflasyonist süreçte nitelikli ve yüksek ücretli kesimin reel ücret düzeyleri genelde düşmez, düşse bile bu tüketim düzeylerini çok etkilemez.  Sermaye kazancı olanlar (kar, faiz, döviz ve kira gelirleri gibi) açısından ise toplamda gelirlerini artırdıklarını, sermayenin artan payından da biliyoruz. Fakat küçük ölçekli şirket sahipleri ve kendi hesabına çalışan kesimin gelirlerinde enflasyon paralelinde bir artış olmayabilir. Toplumun önemli bir kesimi emek geliri ile geçinen insanlardan oluşmakta ve çoğunun da reel geliri düştü. Yani enflasyonist süreçte başlangıç koşullarına bağlı olarak bazı grupların gelirleri bundan olumlu etkilenirken, bazıları olumsuz etkilendi. Fakat basitlik olsun diye yüksek ve düşük gelirli iki grup olduğunu düşünürsek, tüketimdeki değişimi daha iyi anlayabiliriz. Toplam tüketim=zengin tüketimi + yoksul tüketimi. TÜİK verisi bu toplam tüketim düzeyinin arttığını söylüyor. Bunu biraz açalım.

Basit birkaç istatistik vereyim. Türkiye’de en üst yüzde 20 ve yüzde 40’lık kesim sırasıyla toplam gelirin yaklaşık yüzde 50’si ve yüzde 70’ini alır. En alt yüzde 60’lık kesim ise gelirin yaklaşık yüzde 30’ını alır. Bu kesimlerin toplam tüketim içindeki paylarını tam olarak bilmesem de (bu rakamlara ulaşamadım) gelir paylarına paralel şekilde tüketimden pay aldıklarını tahmin ediyorum.  Bu durum ABD için de neredeyse aynıdır. ABD’de, örneğin, en üst gelire sahip yüzde 40’lık kesim tüketimin yaklaşık yüzde 60’ını gerçekleştirirken, alttaki yüzde 40’ın tüketimden aldığı pay sadece yüzde 22’dir. Buradan şunu söyleyebiliriz, tüketimin önemli bir kısmı zaten gelir dağılımında yerini koruyanlardan geldiği için toplam tüketim düzeyi etkilenmedi ve hatta bu yüzden de artmış olabilir. Dolayısıyla, zaten yeterince tüketimden pay alamayan büyük bir kitlenin düşen reel gelir düzeyi tüketimi aşağı doğru çekse bile üst gelir grupların artan tüketimi ile telafi edildi. Krizde olan bir ülkede son dönemde gayrimenkul/yat/lüks tüketiminde bu denli artış ve lüks mekânların hala doluyor olması ancak bu şekilde yorumlanabilir. Bu anlamda, gelir eşitsizliği tüketim eşitsizliğini artırmakta, eşitsizliği daha görünür kılmaktadır.

b) Son dönem sermaye gelirlerindeki nitelik değişimini dikkate aldığımızda tüketimdeki değişimin diğer bir yönünü de yakalayabiliriz. Son dönemde rantiyer sermaye gelirlerinin daha fazla ve hızlı arttığını görüyoruz. Bu durum kendisini artan banka kârlarında, KKM kazançlarında, gayrimenkul fiyatlarında ve kira gelirlerindeki artışta gösteriyor. Bu da şu soruyu sormamıza neden oluyor: Acaba rant gelirlerinin marjinal tüketim eğilimi, büyüme kaygıları olan geleneksel bir firmanın teşebbüs kârlarının (dağıtılmamış kârların varlığı) marjinal tüketiminden daha fazla olabilir mi? Özellikle kâr-dışı sermaye kazançlarının önemli bir servet etkisine sahip olduğunu düşünüyorum. Yani sermaye kazancının spekülatif yapısı, bu tür gelirler elde edenlerin daha fazla tüketme eğilimine itebilir. Kolayca kazanılan kolayca harcanır. Bu da genel tüketimin daha fazla artmasına katkıda bulunmuş olabilir.

c) Gelir dağılımındaki bozulma zenginler ve yoksullar arasındaki tüketim düzeylerini etkilediği gibi, tüketim yapısını da değiştirdi. Yani tüketim düzeyi düştüğü gibi, tüketim sepeti de değişti. Tüketim sepetindeki değişim, reel geliri düşenlerin mal skalasında aşağı doğru inerek zorunlu ve niteliksiz mallara yönelmesi anlamına geliyor. Bu da kendini temel ürünlerin bütçe payında artış ve özellikle eğitim/sağlık/kültür/seyahat harcamalarında nispi düşme şeklinde gösteriyor. Bu yüzden, gıda enflasyonu, genel enflasyondan (yüzde 83) yaklaşık yüzde 10 daha yüksektir (yüzde 93 düzeyinde). Aynı mallara aynı anda yönelmek kendilerine daha yüksek enflasyon olarak döner. Bu anlamıyla, reel geliri düşenler sorumlusu olmadıkları enflasyonun kendi aleyhlerine daha fazla dönmesine neden olan bir sürece dâhil olurlar. Diğer yandan, nispeten daha az zorunlu olan ürünler içeren hizmet enflasyon oranı (eğitim, sağlık, haberleşme gibi) ise genel enflasyon düzeyinin yaklaşık yüzde 30-yüzde 50 altındadır. Bu da talebin bu mallardan kısmi olarak kaydığını gösteriyor. Zengin tüketimindeki değişimin ve artışın ithalattaki artışla da bir ilişkisi olduğu da çok açık. Çünkü bu tür malların önemli bir kısmı ithal ürünlerdir. Yani aslında gelir dağılımındaki bozulma farklı grupların tüketim kompozisyonunu değiştirdiği gibi, cari açığı da artırmaktadır.

Ülkede enflasyonist süreçte oluşan eşitsizlik zengin tüketimin yükselmesine neden olması dolaysıyla bir makroekonomi istikrarı işlevi görüyor. Tüketimin kompozisyonuna bakmadan sorunları görünmez kılıyor. Hyman Minsky’nin finans için kullandığı “istikrar istikrarsızlaştırır” argümanından hareketle, makro istikrarın da gelir eşitsizliğinin alttan alta yıprattığı sorunları biriktirdiğini ve istikrarsızlaştırıcı bir faktöre dönüştüğünü söyleyebilirim. Yani eşitsizlik makro istikrara bu da daha fazla eşitsizliğe neden oluyor. Eşitsizlik bu anlamıyla büyümenin niteliğini de değiştiriyor. Bunu hem tüketim kompozisyonunu değiştirerek hem de tüketimin yöneldiği dış açık problemini derinleştirerek yapıyor. İhracatın da ucuz emek üzerinden yapılmasını kolaylaştırarak toplam üretimin niteliğini düşürüyor. Bence artık makroekonomiyi bu ayrışmış gelir-sosyal gruplarını dikkate almadan ne iyi analiz edilebiliriz ne de doğru makroekonomik politikalar geliştirebiliriz. Bunun dikkate alınmaması büyük oranda makroekonomideki temsili aktör kavramının yaygın bir şekilde makro istikrara dayalı bir “birleşik liberal hikâye” kurgusuna dayanmasındandır.

d) Yüksek enflasyonist rejimlerinde dönemler-arası tüketim tercihleri de değişir. İnsanlar enflasyon beklentilerine göre tüketimi öne alma veya erteleme eğilimi gösterirler. Dayanıklı tüketim malları daha kolay ötelenirken, daha dayanıksız ve düşük fiyatlı mal tüketimi öne çekilir. Ülkede de şu an insanlar fiyatların daha da yükseleceğini düşündüklerinden stok yapma eğilimi içindeler. Tabii bu “mal yığma” ise daha çok düşük ve orta gelirli grupların eğilimi şeklindedir. Yani kısaca enflasyon beklentisi tüketim öne çekiyor olabilir, bu da tüketimin bugün daha fazla ama yarın daha az olacağını ima eder.

e) Uzun süredir ülkenin birçok yerinde özellikle sınır illerinde günübirlik gelen veya kayda geçmeyen yabancı tüketimi var, bunun nasıl kaydedildiğinden emin değilim, ama bu yabancı tüketimi yerliye yazılıyor olabilir. Yani milli gelir hesaplarında sayısını bilmediğimiz, kayıt dışı ve sürekli artan göçmen sayısının da bunda etkisi olabilir. Bu yıl aynı zamanda turist sayısında da ciddi bir artış oldu. Bu artışa paralel olarak kayıt dışılıkta artış olacağını bekleriz. Bu da kayıt üstünde yerli tüketimin olduğundan daha fazla görünmesine neden olur. Yaklaşık birkaç gün önce kamu kurumları bu tür istatistik sorunları ifade ettiler. Bu yüzden revizyona gittiler. Buna göre, turizm gelirleri ortalamada eski seriye göre yüzde 7 arttı. Fakat son yılların artışı daha yüksek, örneğin 2022 yılının ilk iki çeyreğinde turizm geliri eski veriye göre yüzde 20 arttı. Tabii bu durum, aşağıda ifade edeceğim gibi, NHN’yi azalttığı gibi, yerli tüketime yazılan yabancı tüketimin düşülmesini gerektirir. Yani yerli tüketim daha yüksek gösterilmiş.

NET HATA NOKSANIN ANLAMI

Net hata noksanın birçok sebebi olabilir. Bunlardan en önemlisi, bence kayıt dışı giren sermaye kalemidir. Bunun belli bir kısmı varlık barışı adı altında kayda girmeden gelen para ve son dönemde Rus-Ukrayna Savaşı’nın her iki tarafından da gelen paralardan oluşur, özellikle son dönemde Rus şirketlerindeki artış oldukça dikkat çekicidir. Buna yerli şirketlerin daha önce yurtdışına çıkardığı fakat kendi şirketlerinin döviz operasyonları için ülkeye yeniden soktukları paraları da dâhil edebiliriz. Ayrıca firmaların kriz dönemlerinde paralarını dışarı çıkarma istikrar dönemlerinde ise geri getirme yönünde bir eğilim içinde olduğunu da görüyoruz.

NHN değerine dair diğer bir tahmin ise bu değerin cari açık ve tüketimle ilişkili olabileceği mantığına dayanır.  Cari açığın doğru ölçülmemesi NHN’nin doğru ölçülmemesine neden olabilir. Örneğin, ihracat yapan firmaların ihracat gelirlerinin yüzde 40’ını merkez bankasına verme zorunluluğundan dolayı ihracatı olduğundan düşük beyan ediyor olabilirler. Bu da cari açığın olduğundan daha büyük ve dolayısıyla da NHN’nin de olduğundan büyük görünmesini sağlar. Bu durumda, cari açığın aslında NHN ile finanse edilen kısmı daha düşük demektir, çünkü cari açık ifade edilenden daha düşük düzeydedir. Tüketimin hesaplanması da benzer bir probleme neden olur. Hem sınır illerinden ülkeye günübirlik gelenlerin tüketimi hem de artan turist sayısındaki artış raporlama/anket problemlerinden dolayı yabancı tüketimin yerli tüketimi içinde görünmesine neden olur. Yani dış hizmet gelirleri (turizm) kaleminde olması gereken rakamlar iç tüketim içinde görülür. Bu da hem cari açığı hem de onu finanse eden NHN’yi olduğundan daha büyük gösterir. TÜİK’in yaptığı yeni revizyonla birlikte bu kısmen giderilmiş gibi görülmektedir. Fakat her şeye rağmen artan NHN bir cari açık finansman biçimine dönüşmüş durumda ve nitelik olarak da kayıt dışılığı aşan bir dış finansman kirliliğine ve ağırlaşan cari açık problemini ima eder. Bu anlamıyla, NHN ve KKM “döviz sorunu” etrafında ortaya çıkan benzer yapısal sorunlara karşılık gelir.

Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü – Duvar

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.