Connect with us

EKONOMİ

SEKTÖRLERİN 2023 BEKLENTİSİ

Yayınlanma:

|

Geride kalan 11 ayda gerçekleştirilen 231 milyar dolarlık ihracatın yüzde 64’ünü gerçekleştiren 9 lokomotif sektör, önümüzdeki yılın ilk yarısının belirsizliklerle dolu olacağını, toparlanmanın ise ikinci yarıda gerçekleşeceğini belirtiyor. Küresel ekonomide en büyük riskleri Rusya-Ukrayna savaşı, enflasyonist baskı ve durgunluk olarak sıralayan sektör temsilcileri, yurtiçinde ise seçime bağlı olarak değişmekle birlikte belirsizlik ve kurun iki önemli sorun olarak karşılarında durduğunu iletti.

Rusya-Ukrayna Savaşı, ana pazarlardaki enflasyonist baskı ve durgunluk nedeniyle artış hızı yavaşlayan ihracatta, 2022 geride kalmak üzere. Ocak-kasım dönemi itibari ile 231 milyar dolara ulaşan ihracatın lokomotif sektörlerinde de bu yıl gerek sıralama gerekse yıl başında belirlenen hedeflerde gelişmelere bağlı olarak önemli değişiklikler yaşandı. Otomotiv sektörü liderlik koltuğunu kimya sektörüne bırakırken, Euro/dolar paritesinde yaşanan gerileme birçok sektörde karlılıkları negatif etkiledi. İç pazarda ise birçok sektör her ne kadar turizm sayesinde nefes alsa da genel itibari ile daralmaya sahne oldu. Şimdi sektörler hali hazırda devam eden sorunların önümüzdeki süreçte de devam edeceği 2023’e hazırlanıyor.

Türkiye’de kimyadan otomotive, hazır giyimden elektroniğe kadar Türkiye ihracatının yarıdan fazlasını gerçekleştiren 9 sektör, 2022 değerlendirmesi ve 2023 hedefleri ile ilgili EKONOMİ Gazetesi’ne değerlendirmelerde bulundu. Söz konusu sektörlerin temsilcileri, önümüzdeki yılın ilk yarısının belirsizlikler ile dolu olacağını belirtirken, ikinci yarıdan ise umutlu olduklarını dile getirdi. Küresel ekonomide en büyük riskleri Rusya-Ukrayna Savaşı, enflasyonist baskı ve durgunluk olarak sıralayan iş insanları, yurtiçinde ise belirsizlik ve kurun seviyesinin kendilerini zorlayacak önemli sorunlar olarak öne çıktığını anlattı. / İSTİHBARAT SERVİSİ

HAZIR GİYİM İÇİN İLK YARI SİSLİ OLACAK

Kasım itibari ile kimya, otomotiv ve çeliğin ardından en fazla ihracat gerçekleştiren 4. sektör olarak öne çıkan hazır giyim sektörünü bu yıl en fazla etkileyen faktörlerin başında paritede yaşanan kayıp geldi. 1 milyar dolardan fazla kayıp yaşanan sektörde hem iç hem de dış pazarda son aylarda pazarında kayıplar yaşandı. İstanbul Hazırgiyim ve Konfeksiyon İhracatçıları Birliği (İHKİB) Başkanı Mustafa Gültepe, “Bu yılı en az 22-23 milyar dolar ihracatla kapatacağımızı öngörüyorduk. İlk yarı beklentilerimiz doğrultusunda geçti. Ancak navlun maliyetlerinin pandemi öncesi seviyelere gerilemesi ve firmalarımızın fiyat tutturmakta zorlanması nedeniyle salgında gelen siparişlerin bir kısmı Hindistan, Pakistan gibi ülkelere kaydı. Yılı 21 milyar dolar ihracatla tamamlayacağımızı öngörüyorum. Sektörümüz ihracatının büyük bölümünü AB ülkelerine yapıyor. Dolayısıyla Euro/dolar paritesindeki değişim ihracatımıza olumsuz yansıyor. Sektörümüzün parite kaynaklı kaybı 11 ayda 1,4 milyon dolara ulaştı. Parite geçen yılın ortalamalarında olsaydı bu yılı 23 milyar dolara yakın bir ihracatla tamamlayacaktık” dedi.

Hedef 23 milyar dolar ihracat

Aynı zamanda Türkiye ihracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı da olan Gültepe, 2023 hedefleri konusunda ise şu ifadeleri kullandı: “Biz hazır giyim ve konfeksiyon ihracatımızı her yıl en az yüzde 10 artırmayı hedefliyoruz. Ancak küresel ekonomiler 2023’e enerji krizi ve resesyon endişesi ile giriyor. Dolayısıyla önümüzdeki yılın özellikle ilk yarısı ihracatımız için zor geçecek. Hazır giyim ve konfeksiyon değişimlere en hızlı tepki veren sektörler arasında yer alıyor. Pazarlardaki daralmadan ilk etkilenen sektörler arasında yer alan hazır giyimin, yılın ikinci yarısında canlanma başladığında hızla toparlanacağını öngörüyorum. 2023 yılında en az 23 milyar dolarlık bir ihracata ulaşmayı arzu ediyoruz.”

Risklerin çoğu dış kaynaklı

Gültepe’ye göre 2023’ün özellikle ilk çeyreği sis bulutlarıyla geçecek. Risklerin ise daha çok dış kaynaklı olacağı öngörüsünü paylaşan Mustafa Gültepe, “Avrupa ve ABD başta olmak üzere önemli pazarlarımızda meydana gelebilecek daralma ve pazar küçülmeleri de bizi bekleyen diğer olası riskler arasında yer alıyor. İçeride ise başta enerji ve işçilik maliyetlerindeki artışa paralel olarak fiyat tutturmakta zorlanmamız, rekabetçiliğimize zarar veriyor. Diğer taraftan kurun mevcut seviyesi de ihracatçılarımıza yardımcı olmuyor. Kurların en az enflasyon oranında artması ihracatçılarımız açısından büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu. Hazır giyim ile birlikte tekstil sektörünün iç pazar hacmi ise 40 milyar dolar seviyesinde seyrediyor. Bu yıl enflasyonist baskı ve gelir erozyonu nedeni ile iç pazarda da önemli oranda kayıp yaşandığı ifade ediliyor. Yapılan tahminlere göre, söz konusu kaybın yüzde 20’leri aştığı ifade ediliyor.

● GİYİM VE DERİ ÜRÜNLERİ PMI: 48,2
● KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 81,5
● 11 AYLIK İHRACAT: 19,5 MİLYAR DOLAR
● 2023 İHRACAT HEDEFİ: 23 MİLYAR DOLAR

KİMYA LİDERLİK KOLTUĞUNA OTURUYOR

Bu yıl başında belirlenen 30 milyar dolarlık ihracat hedefini 11 ayda aşan kimya sektörü, yıl sonunda 33 milyar doları da geride bırakarak en fazla ihracat gerçekleştiren sektörler arasında liderlik koltuğuna oturmaya hazırlanıyor. İstanbul Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği (İKMİB) Yönetim Kurulu Başkanı Adil Pelister, emtia fiyatları ve kilogram başına ihracat birim değerinde yaşanan artışın ihracatı pozitif etkilediğine dikkat çekerek, kilogram değerinin 2021 yılının aynı dönemine göre yüzde 29’luk artışla 0,91 dolardan 1,17 dolara yükseldiğini söyledi. Negatif tarafta ise parite kaybının yer aldığını aktaran Pelister, sektörün 11 aylık parite kaybının yaklaşık 2,2 milyar doları bulduğunu belirtti. Bir diğer önemli konunun kur olduğunu dile getiren Adil Pelister, söz konusu alanda istikrarın önemine dikkat çekti.

“İkinci yarıda toparlanma bekliyoruz”

Yüksek enflasyon, sıkılaşan mali koşullar ve savaşın ekonomik görünüm üzerinde baskı oluşturduğu ve talepte gerileme ile beraber büyümenin de yavaşladığı 2023’ün sektörü beklediğine değinen Adil Pelister, şöyle konuştu: “2023’ün ilk yarısı hem iç hem de dış pazar ile ilgili bir yavaşlama olabilir ancak yılın ikinci yarısının daha pozitif olacağına inanıyorum. Ülkemizin 2023 yılı ihracat hedefi Orta Vadeli Program’da 265 milyar dolar olarak belirlendi. Bu doğrultuda kimya sektör ihracatımızı da 35 milyar doların üzerine çıkarmak için gayret edeceğiz” dedi.

Resesyon stagflasyona dönüşebilir

2023’te küresel ekonominin yanı sıra Türkiye ekonomisini bekleyen riskler hakkında da konuşan Adil Pelister, şöyle devam etti: “Emtia fiyatları, Rusya- Ukrayna Savaşı, enerji sorunu, yüksek enflasyon baskısı, faizler, resesyon sinyalleri gibi olumsuz küresel gelişmeler elbette sektörümüzü etkiliyor. Bizi olumsuz etkileyebilecek tehditlerden biri resesyonun stagflasyona dönüşmesi bu noktada gerek ülkemizde gerek dünyada yatırımların hızla azalması bizim de buna ilişkin olarak üretim ve ihracatımızın azalması söz konusu olabilir. PMI ve kapasite kullanım verilerinde gerileme olduğunu görüyoruz. Üretimdeki bu gerileme ve talepteki düşüş ilerleyen aylarda ihracatımıza da yansıyabilir. Özellikle enerji maliyetleri sektörümüz açısından önemli bir sıkıntı oluşturuyor. Ayrıca en çok ihracat yaptığımız Avrupa Birliği’nde yaşanacak enerji ve ekonomi krizi bu yıl sonu yanı sıra gelecek yıl da bizim için risk oluşturuyor.”

● KİMYASAL, PLASTİK VE KAUÇUK ÜRÜNLER PMI: 47,4
● KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 66,9
● 11 AYLIK İHRACAT: 30,7 MİLYAR DOLAR
● 2023 HEDEF: 35 MİLYAR DOLAR

OTOMOTİV İÇİN BELİRSİZLİKLERLE DOLU BİR YIL OLACAK

Bu yıl sonu itibari ile ihracattaki liderlik koltuğunu kimya sektörüne bırakmaya hazırlanan otomotiv sektörü, ihracat ve üretimde yılı, beklentilerine paralel kapatacak. Otomotiv Sanayii Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Cengiz Eroldu, en son ekim ayında 1,04 – 1,10 milyon ihracat ve 1,38 – 1,47 milyon üretimle yılı kapatmaya yönelik öngörülerini paylaştıklarını hatırlatarak bugün itibariyle bakıldığında ise yılın kabaca beklentilerine paralel olarak 1 milyon adet ihracat ve 1,36 milyon adet üretim ile kapanacağını anlattı. Yılın geneline bakıldığında Avrupa pazarında yaşanan sorunların yanı sıra mikroçip darboğazının tedarik zincirini negatif etkilediğini dile getiren Eroldu, “Tüm bunlar devam ederken küresel enflasyon ile birlikte ihraç pazarlarında talep daralması yaşadık. Ukrayna-Rusya Savaşı enerji arzı ve güvenilirliği ile çeşitli hammadde bulunurluklarını olumsuz etkiledi. Belirttiğimiz üzere, yıl içinde tahminlerimizi değiştirmedik ve bugün geldiğimiz noktada yılı bu değerlere çok yakın bir şekilde kapatacağımızı görüyoruz” dedi.

Parite karlılığı vurdu

Birçok sektörü olduğu gibi otomotiv sektörünü de etkileyen bir diğer önemli negatif gelişme ise Euro/dolar paritesinde yaşanan gerileme oldu. Zira ihracatının büyük bir bölümünü Avrupa ülkelerine gerçekleştiren sektör, maliyette ise dolara bağımlı. Eroldu, “Genel olarak değerlendirdiğimizde paritenin bu sene olduğu gibi dalgalı bir yapıda seyretmesi sanayimizin karlılığını olumsuz etkilemekte” dedi. Peki sektörün 2023 beklentisi ne? Eroldu, bu konuda ise şu ifadeleri kullandı: “Otomotiv sanayii son üç yıldır daha önce hiç karşılaşmadığı boyutta ve çeşitlilikte gündem maddeleri ile mücadele ediyor. 2023 yılı öngörülmesi zor, belirsizliklerle dolu bir yıl olacak. Hem global hem de ihraç pazarlarımızdaki tahminlerin daha da netleşmesi ile birlikte 2023 yılı beklentilerimizi ocak ayında kamuoyu ile paylaşacağız.”

“Yatırım için istikrar sağlanmalı”

Eroldu’ya göre bir ülkenin yatırım çekiciliğinin arttırılması için finansal ve politik istikrar ortamı oldukça kritik. Otomotiv sanayi için ise tüm bunların yanı sıra iç pazarın sürdürülebilir büyümesi ve öngörülebilir olması da hem mevcut yatırımların korunması hem de yeni yatırımların ülkeye çekilmesi için önem arz ediyor. Eroldu, “Otomotiv yapısı gereği faaliyetlerini uzun dönemli planlar üzerine kurgulayan bir sanayi kolu. Bunun için de gereken koşulları tesis edecek politikaların hayata geçirilmesi önem taşıyor. Sanayimiz küresel iklim politikaları doğrultusunda şekillenen yeni yatırımlarını hayata geçirme sürecinde. Yeni projelerin ve yatırımların hayata geçmesi sürecinde istihdamın kademeli olarak artmasını öngörüyoruz” şeklinde konuştu.

● MOTORLU KARA VE DENİZ TAŞITLARI PMI: 52
● KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 68
● 11 AYLIK İHRACAT: 27,8 MİLYAR DOLAR
● 2023 İHRACAT HEDEFİ: BELİRLENMEDİ

TARIMDA ÜRETİMDEN UZAKLAŞILIYOR

Salgın ile birlikte önemi daha da artan tarım sektörü için 2022 oldukça zorlu geçen bir yıl oldu. Yüksek enflasyon, döviz kurlarındaki artışlar ve spekülatif stoklama davranışlarının da etkisiyle, tohum, ilaç, gübre, yem, enerji gibi girdi maliyetlerindeki artışların, tarımsal üretimi ve gıda ürünleri tüketimini olumsuz etkilediğini dile getiren TOBB Tarım Meclisi Başkanı Ülkü Karakuş, üreticinin yeterince kar elde edemediği, tüketicinin ise uygun fiyatlarla gıda ürünlerine erişemediği bir yılın geride kalmak üzere olduğunu vurguladı.

Üreticilerin zararı her yıl artıyor

Uzun yıllar ortalamasına bakıldığında üretimden uzaklaşıldığını dikkat çeken Karakuş, üreticilerin her geçen yıl daha fazla zarar ettiğini banka borçlarının da bunun bir göstergesi olduğunu anlattı. Karakuş, hayvansal üretim tarafında üreticilerin mağdur olduğunu belirterek, “1 milyondan fazla süt ineği kesime gönderildi. Bu durum süt fiyatlarını artmasına yol açtı. Beyaz et ve yumurta sektörlerinde de fiyatlarda sert dalgalanmalar oldu” dedi. Artan enflasyon nedeniyle tüketici talebinde de daralma yaşandığını söyleyen Karakuş, bunun hayvansal üretimi baskılar hale geldiğini belirtti.

“Yatırım ortamı iyileştirilmeli”

Tüm bu gelişmelere rağmen tarım sektörü 2022 Ocak-Kasım döneminde ihracatını bir önceki yılın aynı dönemine göre ihracatını yüzde 16,4 artırarak 390 milyar 839 milyon dolara çıkardı. Yeni yıl için beklentileri konusunda ise Karakuş, “En önemli ihracat pazarlarımızdan olan Avrupa ülkelerinde resesyon beklentisi, enerji krizi, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın seyri, hayvan hastalıkları, iklim değişikliği ve kuraklık gibi etkenler beklentilerimizi sınırlamakta. Gelecek ile ilgili plan yapmak kolay değil. Yatırım ortamının iyileştirilmesi için gerçekçi politikalara ve hedeflere ihtiyacımız var” dedi. Karakuş, önümüzdeki yıl iş dünyası için riskler ve avantajlar konusunda ise şu ifadeleri kullandı: “İş dünyamızı 2023’te etkileyecek en önemli olay seçimler olacak. Tarımsal desteklemelerde geleceğe yönelik kararlar alınmalı. Bizler, yerinden oynamış dengelerin 2023’ün ikinci yarısından itibaren yeniden yerine oturmasını bekliyoruz. Türkiye’nin bitkisel ve hayvansal ürünler açısından bir lojistik ve geçiş merkezi olacağını öngörüyoruz. Bu beklentimizin gerçekleşmesiyle 2023 hepimiz için hareketli ve ticari açıdan iyi fırsatların yakalanacağı bir yıl olacaktır. Ancak, iç piyasa fiyatlarının geriye çekilmesi amacıyla ihracat yasaklamalarının yapılması önemli fırsatları kaçırmamıza neden olacak. Bu nedenle gıda ürünlerinin ihracatının yasaklanmasını doğru bulmuyoruz.”

● GIDA ÜRÜNLERİ PMI: 47,7
● GIDA ÜRÜNLERİ KAPASİTE KULLANIM ORANI: 74,9
● 11 AYLIK İHRACAT: 30,8 MİLYAR DOLAR
● 2023 İHRACAT HEDEFİ: BELİRLENMEDİ

İKLİMLENDİRMEDE HEDEF DÜNYADAKİ PAYINI YÜZDE 1,5’E ÇIKARMAK

Bu yılın ocak-kasım döneminde 6,1 milyar dolarlık ihracata imza atan iklimlendirme sektörü, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 8,4 büyüme kaydetti. Isıtma sistem ve elemanları alt grubu haricinde tüm alt ürün gruplarda ihracatı artırdıklarını anlatan İklimlendirme Sanayi İhracatçıları Birliği (İSİB) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Şanal, sektörün kilogram birim fiyatı da 4,6 dolardan 5,3 dolara çıktığı bilgisini verdi. 2022’de Avrupa ülkelerinin yanı sıra Orta Asya ülkeleri, Balkan ülkeleri, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde pazar paylarını artırdıklarını anlatan Şanal, yılın 6,8 milyar dolarlık ihracat ile kapanmasını beklediklerini söyledi.

“Dış ticaret fazlası vereceğiz”

Sektör olarak önümüzdeki dönemde en önemli hedeflerinden birinin dünya pazarından yüzde 1,5’luk pay almak olduğunu anlatan Şanal, “Bu sene her türlü handikapa rağmen yüzde 93,5’luk bir ithalatı ihracatı karşılama oranına ulaştık. Dünya’dan aldığımız pay ise sektör olarak yüzde 1,37 oldu. Türk iklimlendirme sektörü, split klimadaki üretim kapasitesi ile Avrupa pazar lideri, radyatör ve havlupan ihracatında ise dünya lideri konumunda. Kombi, havalandırma ekipmanları ve esnek hava kanalları üretiminde dünyanın üretim üssü olma yolunda emin adımlarla devam ediyoruz. Soğutma, tesisat, yalıtım gibi diğer ürün gruplarında da benzer başarıları yakalamayı ve dünya sıralamasında ilk 10’a girmeyi hedefliyoruz” dedi. Şanal, 2023’te bir diğer hedeflerinin de dış ticaret fazlası veren sektör haline gelmek olduğunu dile getirdi.

11 AYLIK İHRACAT: 6,1 MİLYAR DOLAR
YIL SONU İHRACAT HEDEFİ: 6,8 MİLYAR DOLAR
2023 HEDEF: BELİRLENMEDİ

TEKSTİL SEKTÖRÜNDE ATIL YATIRIM RİSKİ

Tekstil sektörü iyi başladığı 2022’yi, yılın ilerleyen döneminde başta pamuk ipliği olmak üzere ithalat baskısı altında geçirdi. Rusya-Ukrayna Savaşı, ana pazarlardaki enflasyonist baskı ve parite kaybı nedeniyle ilk yarıdan sonra negatif döneme giren sektör, ocak-kasım arasında 12 milyar dolar ihracat gerçekleştirdi. Bu nedenle 2022 için belirlenen 15 milyar dolarlık ihracat hedefini 2023’e taşıdıklarına dikkat çeken İstanbul Tekstil ve Hammaddeleri İhracatçıları Birliği (İTHİB) Başkanı Ahmet Öksüz, “2022 kasım ayında tekstil ürünleri imalatında yüzde 70,4 değerinde gerçekleşen kapasite kullanım oranında, 2021 yılının kasım ayına göre yüzde 13,9 gerileme kaydedildi. 2021’den bu yana sektörümüz 3 milyar doların üzerinde yatırım kararı aldı. Ancak özellikle son dönemde artan ithalat baskısı sadece fabrikalarımızın âtıl kalmasına sebebiyet vermiyor; aynı zamanda istihdam ve yatırım kararlarımızı doğrudan etkiliyor. Sektörümüz ilk defa dış ticaret açığı vermeye başladı. Sektörümüze ilişkin ilave koruma mekanizmaları hayata geçirilmezse istihdamımızdaki artış seyri, maalesef yerini gerilemeye bırakacak; sektörümüzün aldığı yatırım kararları ise beklemeye alınacak” şeklinde konuştu.

Kapasite kullanım oranları geriliyor

Öksüz, 2023 hedef ve beklentileri konusunda ise şu ifadeleri kullandı: “Küresel ekonomide yaşanan duraksamanın ve ekonomik belirsizliklerin 2023 yılında da devam edeceğini ön görüyoruz. Özellikle Uzakdoğu Asya ülkelerinden ya da menşe sapması ile ülkemize gelen ithalat baskısı üretim dengelerimizi en fazla olumsuz etkileyen hususların başında geliyor. Kapasite kullanım oranlarımız artan ithalat sebebiyle düşüş eğilimine devam ediyor. Haksız ithalat artışına karşı Ticaret Bakanlığımız ile sürekli koordinasyon içerisindeyiz. Bu çerçevede ilave önlem mekanizmaları en önemli beklentilerimiz arasında yer alıyor” dedi.

Türkiye pahalı kalmaya başladı

Öksüz’e göre salgın bir yandan da lojistik avantajı ve güçlü üretim alt yapısı sebebiyle tekstil Türkiye tekstil sektörü için büyük avantaj sağladı. Özellikle pandemi döneminde küresel ölçekte tüm tedarik zincirinde kırılmalar yaşanırken; Türkiye’nin güçlü üretime devam ettiğini anlatan Ahmet Öksüz, “Küresel gelişmeler ekseninde tekstil sektörümüzde ortaya çıkan en belirgin risklerden biri ise şüphesiz emtia fiyatlarındaki hızlı yükseliş oldu. İhracatçılar için her zaman en önemli hususların başında döviz kurlarındaki istikrar gelmektedir. Ancak yüksek kur üzerinden fiyatlanan, ithal edilen hammadde fiyatları; artan enerji ve işçilik giderleri sebebiyle Türkiye rakiplerine karşı pahalı kalmaya başlamıştı. Söz konusu gelişmeler sebebiyle tekstil işletmeleri rekabetçi kur avantajını kaybetmeye başladı” ifadelerini kullandı.

● TEKSTİL SEKTÖRÜ PMI: 40,7
● KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 70,4
● 11 AYLIK İHRACAT: 12 MİLYAR DOLAR
● 2023 İHRACAT HEDEFİ: 15 MİLYAR DOLAR

ELEKTRONİK : NİTELİKLİ ELEMAN AÇIĞI YÜZDE 40’I AŞTI

Salgın döneminde elektronik sektörüne tüketici talebi beklenenin üzerinde arttı. Gelişme sonrası bozulan arz talep dengesi, tedarik zincirinde aksamalara yol açtı. Bunlara kur, kredilere erişimde yaşanan zorluklar gibi gelişmeler de eklenince sektör 2022’de hedeflerinin gerisinde bir performans sergiledi. Türk Elektronik Sanayicileri Derneği (TESİD) Yönetim Kurulu Başkanı Yaman Tunaoğlu, özellikle parite ve kurdaki hareketlere dikkat çekti. Tunaoğlu, “Kurun yüksek olması ihracatın yüksek olacağı anlamına gelmiyor. TL giderlerdeki enflasyona bağlı artış, kredilere erişimlerde yaşanan zorluklar ve erişildiği zaman da diğer ülkelerle kıyaslandığında çok yüksek kalan faiz giderleri, yurt dışı satışı zorlaştırıyor” dedi. Tunaoğlu, 2023’e ilişkin beklentilerinin çok iyimser olmadığını anlattı.

Seçim sonrası kırılganlık azalacak

Sektör, 2022’nin Ocak-Kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre ihracatını yüzde 6,7 artırarak 13 milyar 704 milyon dolara çıkardı. Ancak en büyük ihracat pazarlarından AB, enerji ve enflasyon ile mücadele ederken ABD’de benzer şekilde enflasyon sorunu öne çıkıyor. İhracat pazarların içinde bulunduğu bu durumun ciddi fırsatlar da barındırdığını anlatan Tunaoğlu, içeride ise seçim sonrasında kur ve fiyat istikrarının sağlanması ve ekonominin kırılganlığının azalmasının, yerli ve yabancı sermayenin yatırımlarını artırmasını sağlayacağını anlattı.

Avrupa’ya eleman göçü var

Tunaoğlu, “Yatırım ortamı güvenilirlik, öngörülebilirlik ve süreklilik nitelikleri ile güç kazanır. Tedarik ve teşvik konularında iyileştirici, hukuki konularda güven veren düzenlemeler yapılmalıdır” dedi. Sektörün istihdam ilgili de sorun yaşadığına değinen Tunaoğlu, tüm dünyada ciddi bir yetişmiş eleman açığının baş gösterdiğine dikkat çekerek, “Açık oranı Avrupa’da yüzde 60. Yani 100 kişilik ihtiyacın sadece 40’ı karşılanabiliyor. Türkiye’de de genç nüfusa rağmen bu oran yüzde 40 düzeylerinde. 2030 yılında dünyada 84 milyon yetişmiş insan kaynağı açığı olacağı araştırmalarda öngörülüyor. Özellikle Avrupa Birliği’nin bu açığı kapatmak üzere kullandığı yöntem, iyi yetişmiş Türk mühendislerini kendi ülkelerinde veya uzaktan çalışma modeli ile göç etmelerine gerek kalmadan istihdam etmek. Genç yeteneklerimiz için bir ortam yaratmamız şart” diye konuştu. Öte yandan önümüzdeki dönem üretimin gelişmekte ülkelere kayacağını anlatan Tunaoğlu, “Türkiye önemli bir relokasyon merkezi olarak öne çıkabilir. Ülkemiz için, önümüzdeki 3-5 yılın gelecek yüzyılımızı şekillendireceği kabulü ile hareket etmemiz gerektiğini vurgulamak isterim” dedi.

● ELEKTRİK ELEKTRONİK PMI: 45,6
● ELEKTRİKLİ TEÇHİZAT İMALATI KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 74,5
● 11 AYLIK İHRACAT: 13,7 MİLYAR DOLAR
● 2023 İHRACAT HEDEFİ: BELİRLENMEDİ

MOBİLYA: ORGANİZE SANAYİ İHTİYACI VAR

Yıl başında 6 milyar dolar olarak belirlenen ihracat hedefini 5 milyar dolara indiren mobilya sektöründe iç pazarda ise durağan bir dönem yaşanıyor. Mobilya Sanayi İşadamları Derneği (MOBSAD) Başkanı Nuri Gürcan, büyümenin ihracat tarafında yüzde 20 civarında gerçekleşeceğini belirterek, hali hazırda Rusya pazarını değerlendirdiklerini, Suudi Arabistan pazarıyla da temaslarının arttığını anlattı. Gelişmeler sektörün istatistiklerine de yansıyor. Örneğin sene başında yüzde 76,3 olan kapasite kullanım oranları yüzde 76 seviyelerine gerilemiş durumda. Peki sektörü, 2023 yılında neler bekliyor? Gürcan, 2023’de ihracatın 6 milyar dolar olmasını beklediklerini belirterek, “İç pazar için bir görüşte bulunmak açısından şu an erken. Çünkü asgari ücretin artmasıyla birlikte enflasyona nasıl bir etki izleyeceğini bilmiyoruz. Mobilya elzem bir ürün olmadığı için talep öteleniyor. Baktığınız zaman cirolarımız yüksek ama satış adetlerimiz az. Bir de seçim süreci var. İç pazarı biraz daha yaşayıp göreceğiz” dedi.

Yeni yatırım alanında ihtiyaç var

Yatırım için ise iş dünyasının bekle gör dönemine girdiğini dile getiren Nuri Gürcan, şöyle devam etti: “Önümüzde bir seçim süreci bulunuyor. Aynı zamanda finansmana erişim sorunu da yatırım ortamındaki şartları belirleyecektir. Ancak bizim burada asıl ihtiyacımız olan mobilya organize sanayiler. Öte yandan paritenin durumu, Avrupa’daki resesyon süreci, ülkemizdeki seçim süreci, Çin’de pandeminin ne boyutta olacağı gibi konular sektörümüze yön verecektir. Buna rağmen kapasite kullanımımız yüksek. Bu yüzden yeni üretim alanlarına ihtiyacımız bulunuyor. Ancak sektörümüzde ciddi bir ölçek problemi var. Bu yüzden ölçek sorunu çözülüp OSB’lere yoğunlaşmamız gerekiyor.”

10 milyar dolarlık ihracat potansiyeli var

Bir diğer önemli konunun da kilogram başına ihracatın artmasını olduğunu belirten Gürcan, “Zaten bu markalaşmayla paralellik gösteren bir konu. Şu anda kilogram başına 3 dolarlık bir ihracatımız bulunuyor. ABD pazarında örneğin bu 6 dolarlara kadar çıkıyor. MOBSAD üyelerinin her biri ise minimumda kilogram başına 10 dolarlık ihracata imza atıyorlar. Türkiye’nin ikinci yüzyılında hepimiz elimizi taşın altına koyup her zamankinden daha fazlasını yapmak zorundayız. Sektörümüz ilerleyen dönemde 10 milyar dolarlık ihracat gücüne sahip olarak dünyanın en büyük 5 mobilya üreticisi ülkesinden biri konumuna gelecektir” dedi.

● AĞAÇ VE KAĞIT ÜRÜNLERİ PMI: 46,9
● MOBİLYA SEKTÖRÜ KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 76,3
● 11 AYLIK İHRACAT: 4,4 MİLYAR DOLAR
● 2023 HEDEF: 6 MİLYAR DOLAR

GAYRİMENKUL: YATIRIM FONLARINA VE ARSALARA TALEP ARTACAK

Türkiye’de gayrimenkul sektörü gerek artan maliyetler gerekse yüksek emlak fiyatları nedeniyle bu yıl geçen yıla oranla daha zayıf bir görünüm sergiledi. TÜİK tarafından açıklanan son rakamlara göre konut satışları Ocak-Kasım döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 1,0 artışla 1 milyon 277 bin 659 olarak gerçekleşti. Arsa olarak bakıldığında ise arsanın toplam satış içindeki payı yüzde 5’ten yüzde 10’a çıktı. Şimdi gayrimenkul sektörü 2022 yılını enflasyonun arttığı, uluslararası tedarik zincirinin bozulduğu, inşaat maliyetlerinin yükseldiği, konut kira ve satış fiyatlarında ciddi yükselişlerin yaşandığı, satışların gerek adet gerekse fiyat artış bazında yavaşlamaya başladığı bir şekilde uğurlamaya hazırlanıyor. Gayrimenkul Yatırımcıları Derneği (GYODER) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kalyoncu, 2022’de aynı zamanda paylaşımlı ofis talebinin arttığı bir yıl olduğuna dikkat çekerek, diğer gelişmeleri ise şöyle sıraladı: “Gayrimenkul sermaye piyasası araçlarına talebin arttığı, yeni GYO ve GYF’lerin kurulduğu, ‘İlk Evim, İlk İşyerim’ projesiyle Cumhuriyet tarihinin en büyük sosyal konut projesinin hayata geçirildiği, konuta erişilebilirliğin en önemli konu başlığı olduğu bir dönem olarak yaşadık.”

Fonlara ve arsalara ilgi artacak

Önümüzdeki yıl enflasyonda baz etkisiyle düşüş yaşanacağına dikkat çeken Kalyoncu, ancak artan jeopolitik riskler, devam eden Rusya-Ukrayna savaşı ve yaklaşan seçimler dikkate alındığında ise tedbirli olmaya devam edilmesi gerektiğini anlattı. Bu sene sektöre ilginin devam etmesini beklediklerini dile getiren Kalyoncu, “Alım gücü- satış fiyatı dengesizliği ile artan inşaat maliyetleri ve satış fiyatları, sektörün önündeki en temel risk olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda daha küçük birikimlerle gayrimenkul yatırım fonlarına ve arsalara olan talep artacaktır” şeklinde konuştu.

Alt ve orta gelirliye konut projesi geliştirilmeli

Kalyoncu’ya göre ticari gayrimenkullerde fonksiyonel değişim ve gelişim bir zorunluluk olarak duruyor. Benzer şekilde paylaşımlı ofis ve e-ticarete bağlı olarak lojistik ihtiyacının da artarak devam edeceğini anlatan Mehmet Kalyoncu, konut özelinde, mevcut ortamda arz ve talep tarafındaki dengesizliğe bağlı olarak fiyatların yukarı yönlü eğilim gösterdiğine dikkat çekti. Öte yandan talep tarafında ise özellikle son dönemlerde canlılık yaşandığını belirten Kalyoncu, “Alt ve orta gelir grubunun konut sahibi olmasını kolaylaştırıcı “İlk Evim, İlk İşyerim” projesi gibi uygulamaların ortaya konulmasına ihtiyaç var. GYODER erişilebilir konut modeli ile bu amaca hizmet etmeyi hedefliyoruz” dedi.

MAKİNECİLER, 2023’E 27 MİLYAR DOLARLIK İHRACAT HEDEFİ KOYDU

Makine sektörü, 2021 kesinleşmiş TÜİK rakamlarına göre 51 bin 62 işletme ve 441 bin 719 doğrudan istihdam ile 376 milyar TL ciro karşılığında 92 milyar TL katma değer ile ülke ekonomisine katkı sağlayan sektörlerin başında yer alıyor. 2022 ilk on ayında 20 milyar dolarlık ihracat yapıldığını dile getiren Makine İmalat Sanayi Dernekleri Federasyonu (MAKFED) Başkanı Adnan Dalgakıran, “2023 için 27 milyar dolar olarak koyduğumuz ihracat hedefine yaklaşacağımızı görüyoruz. MAKFED’in üyesi olduğu Avrupa Makine Konfederasyonu verilerine göre ihracatımızın yüzde 60’ını yaptığımız Avrupa’da, enflasyonla mücadelenin bir etkisi olarak beklenen resesyon ile 2023’te sektörde istihdam korunurken, ciro ve yatırımlarda yüzde 5’lik bir küçülme öngörülüyor” dedi. Bununla birlikte, enerji krizi nedeniyle Avrupa ülkelerindeki tedbirlerin, başta enerji yoğun sektörler olmak üzere çalıştıkları müşterilerine etkisi olabileceğini anlatan Dalgakıran, “Ancak, başta Almanya’ya olmak üzere ilan edilen devlet desteklerinin ve diğer alternatif enerji kaynaklarına yönelimin hedef pazarlarımızın sabit sermaye yatırımlarındaki durumu, en az kayıpla sürdürmesini umuyoruz. Dolayısıyla, 2023’te de ihracat artış eğilimimizi korumak temel amacımız olacak. Bunun için Avrupa dışındaki diğer stratejik pazarlara verdiğimiz özel önem artarak devam edecek” açıklamalarında bulundu.

Üretimde artış sürüyor

Sektör ile ilgili verilerde de görece pozitif bir görünüm söz konusu. İSO PMI endeksi verilerine göre makine ve metal ürün imalatçılarının üretimi, Temmuz’daki yavaşlamanın ardından Ağustos ayında toparlanarak son üç ayda ikinci kez artış kaydetti. Söz konusu artış yeni siparişlerde devam eden yavaşlamaya rağmen gerçekleşti ve istihdamın ivme kazanmasına bağlı olarak artan kapasiteden kaynaklandı. Üretim artışı ve yeni siparişlerdeki yavaşlama, nihai ürün stoklarının üç ayda ilk kez artmasına yol aç tı. Ancak satın alma faaliyetlerindeki yavaşlamaya paralel olarak girdi stokları düşüş gösterdi.

PMI: 50,7
KAPASİTE KULLANIM ORANI: YÜZDE 76,4
2022 10 AYLIK İHRACAT: 20 MİLYAR DOLAR
2023 HEDEF: 27 MİLYAR DOLAR

ekonomim

Okumaya devam et

EKONOMİ

Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 oldu. Yıllık enflasyondaki gerileme devam ederken fiyatların hemen bütün ekonomiye yayılmış biçimde artmaya devam etmesi, dezenflasyon sürecinin henüz rahatlama yaratacak noktaya ulaşmadığını gösteriyor. Ağustos ayında özellikle ulaştırmadaki yüzde 4,82’lik aylık artış dikkat çekerken, konut grubundaki yıllık yüzde 39,77’lik yükseliş vatandaşın hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasındaki farkın neden kolay kapanmadığını ortaya koyuyor.

Yıllık enflasyon geriliyor, fiyatlar gerilemiyor

Ağustos 2026 TÜFE verilerinin ilk bakışta olumlu tarafı yıllık enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesi.

TÜFE Ağustos ayında;

Gösterge Ağustos 2026 Ağustos 2025 Ağustos 2024
Aylık TÜFE %1,84 %2,04 %2,47
Aralık ayına göre %22,07 %21,50 %31,94
Yıllık TÜFE %31,51 %32,95 %51,97
12 aylık ortalama %31,79 %39,62 %64,91

İki yıllık tablo dezenflasyonun varlığını açık biçimde gösteriyor. Ağustos 2024’te yüzde 51,97 olan yıllık enflasyon, Ağustos 2025’te yüzde 32,95’e, Ağustos 2026’da ise yüzde 31,51’e geriledi.

Ancak burada ekonomi yönetiminin iletişiminde özellikle dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor.

Yüzde 31,51 enflasyon, tüketicinin karşılaştığı genel fiyat seviyesinin bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 31,51 daha yüksek olduğu anlamına geliyor.

Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreç bir “ucuzlama” değil, fiyatların daha düşük bir hızla pahalanmasıdır.

Sekiz ayda fiyatlar yüzde 22,07 arttı

Ağustos verilerinde üzerinde durulması gereken göstergelerden biri de yılbaşından bu yana gerçekleşen enflasyon.

Tüketici fiyatları Aralık 2025’e göre sekiz ayda yüzde 22,07 yükseldi. Başka bir ifadeyle Aralık sonunda 100 TL’ye alınabilen ortalama bir mal ve hizmet sepetinin fiyatı Ağustos sonunda yaklaşık 122,07 TL’ye çıktı.

Bu oran, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 21,50’nin dahi üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyon geriliyor olsa da 2026 yılı içerisindeki fiyat artış hızı geçen yılın aynı döneminden daha düşük değil.

Bu ayrıntı dezenflasyon sürecinin kırılganlığını gösteriyor.

Ağustos’un sürprizi ulaştırma oldu

Ağustos ayının en dikkat çekici kalemi ulaştırma.

Ulaştırma fiyatları sadece bir ayda yüzde 4,82 arttı. Üstelik ulaştırmanın aylık genel enflasyona katkısı 0,82 puan oldu. Aylık TÜFE’nin yüzde 1,84 olduğu düşünüldüğünde, ulaştırma grubunun tek başına Ağustos enflasyonunun yaklaşık yüzde 45’ini oluşturduğu görülüyor.

Bu son derece yüksek bir katkı.

Gıda fiyatları aylık sadece yüzde 0,22 yükselirken gıdanın aylık enflasyona katkısı 0,06 puanda kaldı. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise aylık artış yüzde 2,26 olurken enflasyona katkı 0,27 puan oldu.

Üç temel grubun Ağustos tablosu şöyle:

Harcama grubu Aylık değişim Aylık TÜFE’ye katkı
Gıda ve alkolsüz içecekler %0,22 0,06 puan
Ulaştırma %4,82 0,82 puan
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar %2,26 0,27 puan

Buradaki risk yalnızca ulaştırma fiyatlarının yükselmesi değil.

Ulaştırma aynı zamanda ekonominin hemen bütün sektörlerinin maliyet kalemidir. Akaryakıt, taşımacılık, lojistik ve dağıtım maliyetlerindeki artışın ilerleyen aylarda gıda, perakende ve sanayi ürünlerinin fiyatlarına ikinci tur etkiler yaratma potansiyeli bulunuyor.

Vatandaşın enflasyonunda konut baskısı çok daha güçlü

Yıllık rakamlara bakıldığında tablo daha çarpıcı.

Gıda ve alkolsüz içeceklerde fiyatlar yıllık yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77 arttı.

Üç grubun da fiyat artışı manşet TÜFE olan yüzde 31,51’in üzerinde.

Harcama grubu Yıllık artış Yıllık TÜFE’ye katkı
Gıda ve alkolsüz içecekler %33,79 8,12 puan
Ulaştırma %35,08 5,94 puan
Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar %39,77 5,01 puan

Sadece bu üç grubun yıllık enflasyona toplam katkısı 19,07 yüzde puan.

Başka bir ifadeyle yüzde 31,51’lik yıllık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 61’i üç temel ihtiyaç grubundan geliyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının manşet enflasyondaki düşüş kadar hızlı gerilememesi şaşırtıcı değil.

Çünkü tüketicinin vazgeçmesinin en zor olduğu üç harcama alanı; barınma, gıda ve ulaştırma.

Asıl önemli veri: 174 kalemin 134’ünde fiyat yükseldi

Ağustos TÜFE’sinde belki de manşet rakamdan daha önemli gösterge fiyat artışlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığı.

TÜFE kapsamında bulunan 174 alt sınıfın; 35’inde fiyat düştü, 5’inde fiyat değişmedi, 134’ünde ise fiyat arttı.

Bu, incelenen alt sınıfların yaklaşık yüzde 77’sinde fiyatların yükseldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla Ağustos enflasyonunu birkaç üründeki olağanüstü fiyat hareketiyle açıklamak yeterli değil. Fiyat artışları ekonominin oldukça geniş bir bölümüne yayılmış durumda. Dezenflasyon açısından esas mücadele alanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.

Fiyat artışlarının yayılımı belirgin şekilde daralmadan kalıcı fiyat istikrarından söz etmek güç.

Çekirdek enflasyon da yüzde 30’un üzerinde

Manşet TÜFE’nin enerji veya gıda gibi oynak kalemlerden kaynaklandığı düşünülebilir.

Ancak özel kapsamlı göstergeler bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İşlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler, tütün ve altının hariç tutulduğu B göstergesi yıllık yüzde 30,68, aylık yüzde 1,84 arttı. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altının hariç tutulduğu C göstergesi ise yıllık yüzde 30,07, aylık yüzde 1,81 arttı.

Yönetilen-yönlendirilen fiyatların hariç tutulduğu F göstergesinde bile yıllık artış yüzde 29,96. Bu tablo önemli. Çünkü enflasyon yalnızca enerji, gıda veya kamunun belirlediği fiyatlardan kaynaklanmıyor. Temel enflasyon dinamikleri hâlâ yüzde 30 civarında seyrediyor.

Bu da fiyatlama davranışlarındaki katılığın henüz tamamen kırılmadığına işaret ediyor.

Merkez Bankası açısından faiz indirimi tartışması zorlaşıyor mu?

Ağustos rakamlarının para politikası açısından iki farklı mesajı bulunuyor.

Bir tarafta yıllık enflasyon geriliyor. Diğer tarafta aylık enflasyon Temmuz’daki yüzde 1,78 seviyesinden Ağustos’ta yüzde 1,84’e yükseldi. TCMB, Temmuz ayına ilişkin değerlendirmesinde aylık enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Merkez Bankası açısından yalnızca yıllık TÜFE’nin gerilemesi yeterli olmayacak.

Aylık enflasyonun ana eğilimi, hizmet fiyatları, çekirdek göstergeler ve beklentiler daha belirleyici olacak. TCMB’nin beklenti verileri de neden ihtiyatlı davranılması gerektiğini gösteriyor. Merkez Bankası, Ağustos 2026 itibarıyla piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentilerini ayrı ayrı izlemeyi sürdürüyor.

Temmuz ayındaki PPK özetinde TCMB, piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 29,2’ye, 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 24’e çıktığını; firmaların 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 33,1, hanehalkının beklentisinin ise yüzde 46,1 olduğunu belirtmiş ve beklentiler ile fiyatlama davranışlarını dezenflasyon açısından risk unsuru olarak tanımlamıştı.

Bu nedenle önümüzdeki faiz kararlarında “yıllık enflasyon düştü, faiz hızla indirilebilir” şeklindeki basit denklem yeterli olmayacaktır.

Yıl sonu için kritik matematik

Ağustos sonunda yılbaşından itibaren birikimli enflasyon yüzde 22,07’ye ulaşmış durumda.

Bundan sonrası açısından basit bir matematik yapmak mümkün. Yılın kalan dört ayında aylık enflasyon ortalama yüzde 1 olursa yıllık kümülatif 2026 enflasyonu yaklaşık yüzde 27,0 olur. Aylık ortalama yüzde 1,5 civarında gerçekleşirse yıl sonu artışı yaklaşık yüzde 29,6’ya, aylık yüzde 2 civarında gerçekleşirse yaklaşık yüzde 32,2’ye ulaşır.

Dolayısıyla yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un altına inebilmesi için kalan aylarda ortalama aylık enflasyonun kabaca yüzde 1,6’nın altında tutulması gerekiyor.

Bu kolay bir eşik değil. Özellikle sonbaharda eğitim, kira, hizmet fiyatları, enerji ve olası kur geçişkenliği bu hesabı zorlaştırabilir.

Enflasyonda artık “baz etkisi” değil aylık hız konuşulmalı

Türkiye ekonomisinde bundan sonraki kritik soru yıllık enflasyonun düşüp düşmeyeceğinden çok, aylık fiyat artışlarının hangi seviyede kalıcı hale geleceği.

Çünkü yüzde 1,8 civarında kalıcı bir aylık enflasyon dahi yıllıklandırıldığında yaklaşık yüzde 24 seviyesinde bir fiyat artış hızına karşılık geliyor. Aylık yüzde 2 kalıcı hale geldiğinde yıllıklandırılmış oran yaklaşık yüzde 27’ye çıkıyor. Fiyat istikrarına yaklaşabilmek için aylık enflasyonun önce yüzde 1’lere, ardından bunun da belirgin biçimde altına doğru kalıcı olarak gerilemesi gerekiyor.

Bu nedenle yıllık TÜFE’deki düşüş tek başına başarı ölçüsü olarak görülmemeli.

Sonuç: Dezenflasyon var, fiyat istikrarı henüz yok

Ağustos 2026 rakamları Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor.

Birincisi, yıllık enflasyon iki yıl önceki yüzde 51,97 seviyesinden yüzde 31,51’e kadar geriledi. Bu açıdan dezenflasyon süreci devam ediyor. İkincisi ve daha önemlisi ise fiyat artışları hâlâ son derece yaygın. 174 alt sınıfın 134’ünde fiyat yükseliyor. Çekirdek enflasyon yüzde 30 civarında. Konut yüzde 39,77, ulaştırma yüzde 35,08, gıda yüzde 33,79 yıllık artış gösteriyor.

Üstelik yılın ilk sekiz ayında tüketici fiyatları şimdiden yüzde 22,07 yükselmiş durumda. Bu nedenle Ağustos verisinin en doğru özeti şu olabilir: Türkiye’de enflasyon düşüyor; fakat hayat pahalılığı henüz düşmüyor.  Dezenflasyon başladı ancak fiyat istikrarına ulaşılmış değil. Ekonomi yönetimi açısından bundan sonraki başarı kriteri yıllık TÜFE’nin baz etkisiyle aşağı gelmesinden çok; aylık enflasyonun kalıcı olarak yüzde 1 seviyesinin altına yaklaşması, çekirdek göstergelerin gerilemesi ve fiyat artışlarının ekonominin geneline yayılma eğiliminin kırılması olacak.

Aksi halde vatandaş açısından yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerileyen enflasyonun anlamı, “fiyatlar artık artmıyor” değil, “fiyatlar eskisine göre biraz daha yavaş artıyor” olmaya devam edecek.

bankavitrini.com | Haber Analiz

Okumaya devam et

EKONOMİ

Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.

Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.

Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.

Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?

Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.

Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar

Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.

Sıra Kurum Faaliyet alanı Tahakkuk eden vergi
1 T.C. Ziraat Bankası A.Ş. Bankacılık 70,39 milyar TL
3 Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. Bankacılık 22,91 milyar TL
4 Türkiye Garanti Bankası A.Ş. Bankacılık 20,08 milyar TL
6 QNB Bank A.Ş. Bankacılık 10,19 milyar TL
7 LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. Perakende 10,18 milyar TL
8 Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 10,08 milyar TL
9 Citibank A.Ş. Bankacılık 7,68 milyar TL
10 Allianz Sigorta A.Ş. Sigorta 7,61 milyar TL
11 Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 7,57 milyar TL
12 Türkiye Sigorta A.Ş. Sigorta 7,53 milyar TL
13 Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. Telekomünikasyon 7,47 milyar TL
14 Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. Sanayi / tüketim ürünleri 7,19 milyar TL
15 BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. Perakende 7,07 milyar TL
16 Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. Bankacılık 6,99 milyar TL
17 Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. Finansman 6,56 milyar TL
18 Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. Sigorta 5,86 milyar TL
19 Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü Madencilik / kimya 5,70 milyar TL
20 Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. Sermaye piyasaları 5,54 milyar TL
21 İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. Yatırım bankacılığı 4,97 milyar TL
22 Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü Denizcilik 4,92 milyar TL
23 DenizBank A.Ş. Bankacılık 4,81 milyar TL
24 Mercedes-Benz Türk A.Ş. Otomotiv 4,75 milyar TL
25 Türkiye Elektrik İletim A.Ş. Enerji 4,33 milyar TL
26 ITX Türkiye Perakende / tekstil 4,25 milyar TL
27 Philip Morris Tütün Mamulleri Tütün sanayi 4,23 milyar TL
28 AXA Sigorta A.Ş. Sigorta 4,17 milyar TL
31 Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. Bankacılık 3,98 milyar TL
32 Türk Ekonomi Bankası A.Ş. Bankacılık 3,92 milyar TL
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.

Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.

İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.

Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.

Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici

Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.

İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.

Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.

Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.

Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.

Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri

Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.

Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:

Banka açısından:

Kredi faizi

Faiz geliri

Bankacılık kârı

Vergilendirilebilir kazanç

Yüksek kurumlar vergisi

Sanayici açısından ise:

Kredi faizi

Finansman gideri

Faaliyet kârının erimesi

Net kârın düşmesi

Vergilendirilebilir kazancın azalması

Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.

Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor

Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.

2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.

Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.

Türkiye’nin ekonomik paradoksu

Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.

Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.

Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.

Motor ise üretimdir.

Almanya’da tablo neden farklı?

Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.

Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.

Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.

EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.

Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.

Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.

Almanya’nın ekonomik devleri

Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.

Şirket Ana faaliyet Ekonomideki niteliği
Volkswagen Otomotiv Sanayi / üretim
BMW Otomotiv Sanayi / üretim
Mercedes-Benz Otomotiv Sanayi / üretim
Deutsche Telekom Telekomünikasyon Teknoloji / hizmet
DHL Group Lojistik Lojistik / hizmet
Siemens Elektrik, otomasyon, teknoloji İleri sanayi
E.ON Enerji Enerji altyapısı
BASF Kimya Ağır sanayi / kimya
Bayer İlaç ve kimya İleri teknoloji / sanayi
Daimler Truck Ticari araç Sanayi / üretim

Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.

EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.

Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.

Almanya’nın bankaları nerede?

İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.

Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.

Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.

Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.

Türkiye için alarm veren soru

Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.

Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.

Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.

Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?

Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.

İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.

Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.

Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.

Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir

Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.

Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.

Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.

Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.

Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?

Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.

Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.

Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.

Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.

Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi

Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.

Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.

İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.

Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması

Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.

Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?

Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.

Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.

Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.

Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme

Yayınlanma:

|

Yazan:

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.

İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.

İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:


İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan

“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.


İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan

Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:

“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”

İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:

“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.

İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:

“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.


TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın

Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:

“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”


TİM Başkanı Mustafa Gültepe

TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.

Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”


MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir

MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:

“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.

Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”


DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young

DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.

Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.


TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”

Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.

 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.