EKONOMİ
Çoklu kriz çağında nasıl karar alınır?
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
2022’de kafamız biraz karışıktı şimdi resim giderek netleşiyor. Hayat bundan böyle alıştığımız gibi olmayacak. 2022’nin başında Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF) her zaman olduğu gibi bir Küresel Risk Algısı (Global Risk Perceptions) raporu yayımlamıştı. Geleceğe baktığında endişe duyanların oranı neredeyse yüzde 85’e varıyordu, eğer kaygılı yüzde 23 ile endişeli yüzde 62’yi toplarsanız. O zamandan beri daha az endişe duymamıza neden olacak bir gelişme olmadı. Doğrusu ben bu yıl yayımlanacak raporu merak ediyorum.
2022 çalışmasında, önümüzdeki üç yıla bakınca optimal toparlanma bekleyenlerin oranı yüzde 10 civarındaydı. Kalanı hep bir tür dislokasyon, radikal değişim bekliyordu. 2023 için bir danışmanlık şirketi olan Alix Partners 3000 CEO’yu içeren bir “Disruption Index” raporu açıkladı. Buna göre CEO’ların yüzde 98’i önümüzdeki üç yılda iş modellerini değiştirmeleri gerekeceğini düşünüyorlar. Bu arada yüzde 70’i ise kendi işlerinin tehlikede olduğu kanaatinde. Neden? CEO’ların yüzde 72’si kendi ekiplerinin bu değişim sürecini yönetecek becerilere sahip olduğundan endişeli. Zor bir dönem yani.
İki raporu da göz önüne aldığımızda, özellikle Alix Partners’ın raporunda bahsettiği gibi iş modellerinin çözülmesi gerekecek problemleri artıracağını unutmadan, CEO’ların bu endişeli ruh halinin 2023’te daha da yoğunlaşmasını beklemek manalı geliyor bana doğrusu. 2020’deki pandemiden sonra, doğrusu ya, yıl yıl daha endişeli oluyoruz sanki. Hele ki “çoklu kriz” (polycrisis) lafının yeniden kullanıma girdiği bu dönemde, endişe katsayısının azalmamasını beklemek gerekiyor.
Küresel ve bölgesel düzeyde vaziyete bakınca endişeli olmak için zaten yeterince sebep var. Ama doğrusu ya Türkiye’ye özgü riskler de hiç azımsanacak gibi değil. Üstelik Türkiye’ye özgü risklerin tamamı, Türkiye’yi yönetenlerin hatalı tercihlerinden kaynaklanıyor doğrusu. Halbuki küresel ve bölgesel risklerin tavan yaptığı bir dönemde öncelikle Türkiye’ye özgü riskleri süratle azaltmak gerekiyor. Öyle yapıyor muyuz? Hayır. Doğrusu bu küresel ve bölgesel şartlar altında Türkiye fazla cesur, hata da müsrir duruyor. Yazık. Hal böyle olunca, Türkiye’de karar alanlar için dikkate alınması gereken kriz sayısı daha da artıyor bu çoklu kriz çağında.
Dersi hemen özetleyeyim: Politika tasarım birimlerini imha ettiğinizde, memleketi ihya etme şansınızı da kendi ellerinizle yok etmiş oluyorsunuz. Kötü yakalandık çoklu krize vesselam.
Nasıl çıktı bu çoklu kriz lafı?
Geçenlerde Financial Times gazetesinde Adam Tooze bu ifadeyi, polycrisis, kullandı. Aslında güzel mavi küremizden kriz hiç eksik olmadı. İfadeyi 1990’larda önce Fransız düşünür Edgar Morin kullanmış. O vakit, çoklu krizin temelinde 1970’lerde tartışılmaya başlanan iklim değişikliği meselesi var. 2016’da ise terimi Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Morin’den ödünç alarak kullanmış.
Yeni değil kullanıma girişi ancak 1970’lere dikkatinizi çekmek isterim. 1970’te Çin’in kişi başına milli geliri 113 dolar civarındaydı. Hindistan’ın ki ise 112 dolardı. Şimdi Çin’de kişi başına milli gelir 12 bin 500 dolar oldu. Hindistan’da ise 2 bin 250 dolar. Milyarlık nüfuslarını da dikkate alın lütfen.
Merak edenler için Güney Kore ve Türkiye’yi de ekleyeyim isterseniz. 1970’te Kore’nin kişi başına milli geliri 275 dolar civarındaydı. Türkiye’nin ki ise 480 dolardı. Bugün Kore’nin kişi başına milli geliri yaklaşık 35 bin dolar oldu. Türkiye’nin ki ise 9 bin 500 dolar civarında. 2013’te bir 12 bin 500 dolara dokunduk, o vakitten beri Ankara’da hata üstüne hata ile 10 bin doların altındayız.
1970’lerde Greenpeace daha yenilerde iklim değişikliği tehdidine dikkati çekerken, Çin ve Hindistan aynı Kore ve Türkiye gibi daha sanayi ülkesi değillerdi, zenginleşmeye başlamamışlardı. İlgili ülke halklarının tüketim kalıpları Batılı tüketim kalıplarına doğru değişmeye daha başlamamıştı. Şimdi öyle mi?
Dünya nüfusu daha yenilerde 8 milyarı aştı. Halbuki 1970’te mavi yer küre üzerinde yaşayan insanların sayısı 3,6 milyardı yalnızca. Neredeyse 2,5 kat artmış beslenmesi gereken boğaz sayısı son 42 yıl içinde. Şimdi bu ne demek? Her yıl artan nüfus 7,4 katrilyon kalorilik besin maddesi gerekiyormuş. Biftek üretiminin mesela patates yetiştirmekten yüz kat daha fazla toprak gerektirdiğini biliyor muydunuz? Hayvancılık hep daha fazla toprak gerektiriyor. Yine hayvancılık için bezelye ve fındık üretimine göre 55 kat daha fazla toprak gerekiyor. Neden ortada yağmur ormanı filan kalmıyor? İşte bundan.
Hep zenginleşme ve değişen tüketim kalıpları ile alakalı aslında derdimizin gün gün daha akut hale gelişi. Artan ulus ötesi tehditleri artık bu çerçevede görmek lazım sanırım. Peki, bugüne kadar hep belirsizlikler vardı, bu kez karşımızdaki belirsizlik onlardan daha mı fazla. Hem öyle hem de öyle değil.
Bu kez çözümün nerede olduğunu, bu süreci nasıl yöneteceğimizi tam bilemiyoruz
Küresel ölçekte bakıldığında, bundan önceki krizlerde hep eski denge noktasına bir biçimde geri dönerdik. İşler yine yoluna girerdi. Halbuki 2023 ve sonrasında artık hep birlikte ileriye doğru, şu anda tam ne olduğunu bilmediğimiz bir yeni denge noktasına doğru sıçrayacağız. Yeni denge noktasını tanımlarken, “küreye verdiğimiz hasarı da dikkate alan” yeni bir muhasebe ve değerlendirme sistemi geliştirmemiz gerektiğini biliyoruz ama doğrusu ya bunu nasıl yapacağımızı daha tam olarak kafamızda canlandıramıyoruz.
Belirsizliği artıran en önemli faktör aslında bu, daha nereye doğru gittiğimizi tam olarak bilmiyor olmamız. Bana kalırsa, yarını rakamlarla tanımlayamamanın ötesinde bir durum içinde bulunduğumuz hal. Biz aslında bugünden o kafamızda canlandırdığımız yarına nasıl, hangi yoldan gideceğimizi de tam olarak bilmiyoruz. Aslında küresel olarak bakıldığında eksik olan bu süreci yönetebilecek çok taraflı bir kurumsal mekanizmanın bulunmaması. O nedenle mesela G7 ülkeleri kendi ticaret ve üretim bölgelerini dönüştürmek üzere kendi başlarına bir hazırlık yürütüyorlar. Herkes artık nasıl intibak ederse. İyi mi? Değil.
Ortada ulus ötesi tehditler var ama bu tehditleri yönetecek çok taraflı küresel bir mekanizma yok. Dünya 1970’ten bugüne daha kompleks, daha karmaşık, daha birbirine bağlı hale gelirken, küresel meseleleri çözmek için kurulan mekanizmalar aynı kaldı. Ne oldu? Meseleler arapsaçına döndü sonuçta. Biz daha bir halden diğerine adil geçişin ulusal düzeyde nasıl olacağını tartışacak bir mekanizmaya sahip değiliz, nerede kaldı küresel adil geçişin patikasını belirlemek.
Bugün konuşulan CEO’ların dertlerini herhalde bu çerçevede görmek gerekiyor. Zaten bir deneme yanılma dönemi yaşayacağız, üstelik bunu sağlıklı bir küresel işbirliği ve diyalog mekanizması olmadan yapacağız bir de. Olup bitenin pek çok ülke açısından gelişigüzel, şans eseri olmasından başka bir çare yok gördüğüm doğrusu. Halbuki değişeni daha yakından takip etmek, küresel değişimin farkına varmak mümkün bana sorarsanız.
Çin için değil ama Türkiye için büyük bir olasılıkla rastgele gidecek işler eğer bir an önce hadisenin ciddiyetinin farkına varmazsak. Rusya bakın kafasını duvara çarpa çarpa öğreniyor Ukrayna’da nasıl bir değişim süreci içinde olduğumuzu. Öylesi de var. Bakalım artık. Türkiye’nin bu kadar imkanlarla dolu bir dönemi bu kadar stratejisiz, bu kadar geçen yüzyıldan kalma işlere odaklanarak geçirmesi nedir? İsraftır. Kaynak ve enerji israfı ama öyle ne yapalım.
Geçen akşam Amerikan yapımı “Jack Ryan” dizisinin Aralık 2022’de başlayan üçüncü sezonunu izlerken, insan Türkiye’nin dünyada nasıl devre dışı kaldığını ayan beyan görüyor doğrusu. Bir ara size onu da anlatırım. Amerikan ajanları Karadeniz’de botla dolaşırken birden Atina açıklarında karaya çıktılar mesela. Neden acaba? Harekete geçmiş tarihin dışında kalmak coğrafyayı bile değiştiriyor filmlerde. Kötü işte.
Bölgemiz zaten kaybedenler kulübü üyeleri ile dolu
Hadiseye bölgesel ölçekte baktığınızda, etrafımız hep hidrokarbon üreticileri ile dolu zaten. Bir nevi kaybedenler kulübü, iş modelini kaybetme yolundaki ülkeler hepsi de. Şimdi “nasıl hidrokarbon fiyatına üst sınır koyarlar?” diye anlamaya çalışıyorlar.
Pardon alıcı yoksa; Çıkardığınız gazı, petrolü ne yapacaksınız? Bugünkü nesli neyle besleyeceksiniz bu akşam? Beslenmesi gerekenlerin sayısı durmadan artıyor işte. Ne fiyata almak istiyorsa alıcı, o fiyata satacaksınız. Onu satmayınca, döviz kazanacak pardon başka bir işiniz mi var? Zaten yirmi yıl sonra bu sattığınızı almak isteyen kimse de kalmayacak. Rezervler zaten elde kalacak. Bu da yeni dönem işte.
Şimdi Rusya’dan Körfez’e bütün bu ülkeler kendilerine yeni bir iş modeli saptayacaklar. Mevcut halden, o yeni duruma düzenli bir geçişi organize edecekler. Bir halden diğerine doğru sıçrayacağız. Eski denge durumuna göre, daha tasavvur halinde yeni bir denge durumuna geçiş organize edeceğiz. Bu arada, her ülkenin, her bölgenin kabiliyetleri aynı değil. Bazı ülkeler bu geçiş sürecini diğerlerinden daha iyi yönetecek. İşte onlar kazanacak.
Bazılarının geçiş süreci elinde patlayacak; süreci yönetiyoruz diye avara kasnak gibi dolanacaklar ama aslında süreç onları yönetecek, kendiliğinden hizaya gelecekler, önlerine düşene razı olacaklar. Ama ille de geçişleri düzenli olmayacak, oraya yapılan yatırımlar da heba olacak. Şimdi bugünlerde neden bu ülkeye kimse yatırım yapmıyor; gelen yabancı yatırımlar neden yıllık 20 milyar dolardan 5 milyara düştü, üstelik o 5 milyarın da yüzde 90’ı gayrimenkul yatırımı demeyin. İşte ondan. İdarenin beceriksizliğinden.
Süreç yönetimine en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemde ortada süreci yönetecek idari yapı yok
Gelelim Türkiye’ye, 2023 ve sonrasının belirsizlikleri bahsinde. Dünya bir halden ötekine geçmeye çalışır, çoklu kriz ortamını yönetmeye çalışırken vaziyetimiz harika doğrusu. Süreç yönetimine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde ortada süreci yönetecek, politika üretecek bir idaremiz yok. Neyse ki seçime gidiyoruz? Şimdi neye bakalım? Devletimizin imha edilen politika tasarımı kabiliyetinin nasıl yerine konacağına elbette.
Türkiye’nin 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiyoruz adı altında yaptığı düzenlemenin memlekete en zararlı bölümü bakanlıkların müsteşarlıklarını kapatmak oldu, bana sorarsanız. Osmanlı’dan gelen politika tasarım birimlerimizi böylece kapatmış olduk. Yerine de bir şey koyamadık, envai çeşit Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu’nun hiçbiri kapatılanın eksikliğini dolduramadı aradan geçen zamanda.
Şimdi bir halden ötekine geçiş sürecini küresel ve bölgesel ölçekte takip ederken, Türkiye’nin dinamik bir politika tasarım kabiliyetine ihtiyacı var. Bir nevi, dinamik bir planlama anlayışı lazım bize. Tedbiri açıkladıktan sonra işlevini yerine getirip getirmediğini ölçüp, hemen atılan adımı gözden geçirmek, tedbiri rektifiye etmek gerekecek. Ölçmenin hiç bu kadar önemli olduğu bir dönem olmamıştı.
Bunun için ne yaptığınızı biliyor olmanız yetmez, attığınız adımın etkisini hemen ölçüp gereken düzeltmeyi anında devreye sokmakta gerekir. Orada mıdır Türkiye Cumhuriyeti bugün? Hayır. Devlet Planlama Teşkilatı’na en çok ihtiyaç duyduğumuz anda, o yok. Müsteşarlıklara en çok ihtiyaç duyduğumuz anda onlar da kapalı.
Artan enflasyonun, büyüyen kayıt dışılığın, geçinmek için giderek daha fazla borçlanmak zorunda kalıyor olmamızın nedenini daha başka bir yerde aramamak gerekiyor. Boşuna TÜİK’in her açıkladığı Tüketici Güveni anketinde insanlar geçinmekte zorluk çektiklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla borçlanmak zorunda kaldıklarını söylemiyorlar. Bakın Gülbin Şahinbeyoğlu’nun son raporundaki tablolara1.
Politika tasarım birimlerini imha ettiğinizde, memleketi ihya etme şansınızı da kendi ellerinizle yok etmiş oluyorsunuz. Ortada yapılmışı daha doğrusu yıkılmışı var. Gördük ve kötü yakalandık çoklu krize vesselam.
Peki, muhalefetin işi kolay mı? Zor. Olmayan, anayasal olarak iptal edilmiş koltuklara dayanarak, nasıl yöneteceklerini şimdiden önceden saptamaları gerekiyor.
Peki, hiç mi şansımız yok? Var tabii. Hatadan dönmek erdemdir öncelikle. İmha edileni yeniden inşa etmenin zor olmadığını düşünüyorum. Doğrusu ya, 2023 yılının bir seçim yılı olması Türkiye için büyük bir fırsat. Eksikleri tanımlamak için bir fırsat. Hatadan dönmek için bir fırsat. Hatadan gereken dersi çıkartmak için güzel bir fırsat. Geniş bir “Fırsatlar Manzumesi” 2023 seçimleri. Demokrasi güzel şey doğrusu.
Sonrası zaten gereken uzuvlara sahipseniz, bir küresel doğaçlama (improvisation) dönemi olacak. Küreyle uyumlu olarak hareket edeceğiz. Avrupa Birliği Gümrük Birliği düzenlemesini modernize edeceğiz, dekarbonizasyon merkezli dönüşüme ayak uyduracağız.
Nedir? Ulus ötesi tehditleri hep birlikte yönetebilmek için çok taraflı mekanizmaları reforme etme zamanı geldi. Ama artık “Dünya beşten büyüktür”den başka somut bir öneride bulunmak lazım. Var mı Türkiye’nin somut bir önerisi? Yok.
Başka? Dünya Ticaret Örgütü’nü elden geçirme tam zamanı. Var mı Türkiye’nin somut bir önerisi? Yok.
G20 küresel yönetim sisteminde daha da önemli olacak. Neden? Bir formu, biçimi yok da ondan. Ortada bir örgüt yok. Liderlerin bir nevi tek bir akşam yemeği için yılda bir kez bir araya gelmeleri için çalışıyor G20. Yıl içinde yüzden fazla toplantının amacı tek bir akşam yemeği.
Nedir? Bu döneme çok uygun doğrusu. Var mı Türkiye’de G20 ile ilgilenen bir siyasetçi 2015 yılındaki dönem başkanlığımızdan beri? Yok.
Çok işimiz var çok. 2001’de de öyleydi. 2001’de yapmıştık, yine yaparız.
Güven SAK– tepav.org.tr
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu




