Connect with us

EKONOMİ

Çoklu kriz çağında nasıl karar alınır?

Yayınlanma:

|

2022’de kafamız biraz karışıktı şimdi resim giderek netleşiyor. Hayat bundan böyle alıştığımız gibi olmayacak. 2022’nin başında Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF) her zaman olduğu gibi bir Küresel Risk Algısı (Global Risk Perceptions) raporu yayımlamıştı. Geleceğe baktığında endişe duyanların oranı neredeyse yüzde 85’e varıyordu, eğer kaygılı yüzde 23 ile endişeli yüzde 62’yi toplarsanız. O zamandan beri daha az endişe duymamıza neden olacak bir gelişme olmadı. Doğrusu ben bu yıl yayımlanacak raporu merak ediyorum.

2022 çalışmasında, önümüzdeki üç yıla bakınca optimal toparlanma bekleyenlerin oranı yüzde 10 civarındaydı. Kalanı hep bir tür dislokasyon, radikal değişim bekliyordu. 2023 için bir danışmanlık şirketi olan Alix Partners 3000 CEO’yu içeren bir “Disruption Index” raporu açıkladı. Buna göre CEO’ların yüzde 98’i önümüzdeki üç yılda iş modellerini değiştirmeleri gerekeceğini düşünüyorlar. Bu arada yüzde 70’i ise kendi işlerinin tehlikede olduğu kanaatinde. Neden? CEO’ların yüzde 72’si kendi ekiplerinin bu değişim sürecini yönetecek becerilere sahip olduğundan endişeli. Zor bir dönem yani.

İki raporu da göz önüne aldığımızda, özellikle Alix Partners’ın raporunda bahsettiği gibi iş modellerinin çözülmesi gerekecek problemleri artıracağını unutmadan, CEO’ların bu endişeli ruh halinin 2023’te daha da yoğunlaşmasını beklemek manalı geliyor bana doğrusu. 2020’deki pandemiden sonra, doğrusu ya, yıl yıl daha endişeli oluyoruz sanki. Hele ki “çoklu kriz” (polycrisis) lafının yeniden kullanıma girdiği bu dönemde, endişe katsayısının azalmamasını beklemek gerekiyor.

Küresel ve bölgesel düzeyde vaziyete bakınca endişeli olmak için zaten yeterince sebep var. Ama doğrusu ya Türkiye’ye özgü riskler de hiç azımsanacak gibi değil. Üstelik Türkiye’ye özgü risklerin tamamı, Türkiye’yi yönetenlerin hatalı tercihlerinden kaynaklanıyor doğrusu. Halbuki küresel ve bölgesel risklerin tavan yaptığı bir dönemde öncelikle Türkiye’ye özgü riskleri süratle azaltmak gerekiyor. Öyle yapıyor muyuz? Hayır. Doğrusu bu küresel ve bölgesel şartlar altında Türkiye fazla cesur, hata da müsrir duruyor. Yazık. Hal böyle olunca, Türkiye’de karar alanlar için dikkate alınması gereken kriz sayısı daha da artıyor bu çoklu kriz çağında.

Dersi hemen özetleyeyim: Politika tasarım birimlerini imha ettiğinizde, memleketi ihya etme şansınızı da kendi ellerinizle yok etmiş oluyorsunuz. Kötü yakalandık çoklu krize vesselam.

Nasıl çıktı bu çoklu kriz lafı?

Geçenlerde Financial Times gazetesinde Adam Tooze bu ifadeyi, polycrisis, kullandı. Aslında güzel mavi küremizden kriz hiç eksik olmadı. İfadeyi 1990’larda önce Fransız düşünür Edgar Morin kullanmış. O vakit, çoklu krizin temelinde 1970’lerde tartışılmaya başlanan iklim değişikliği meselesi var. 2016’da ise terimi Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, Morin’den ödünç alarak kullanmış.

Yeni değil kullanıma girişi ancak 1970’lere dikkatinizi çekmek isterim. 1970’te Çin’in kişi başına milli geliri 113 dolar civarındaydı. Hindistan’ın ki ise 112 dolardı. Şimdi Çin’de kişi başına milli gelir 12 bin 500 dolar oldu. Hindistan’da ise 2 bin 250 dolar. Milyarlık nüfuslarını da dikkate alın lütfen.

Merak edenler için Güney Kore ve Türkiye’yi de ekleyeyim isterseniz. 1970’te Kore’nin kişi başına milli geliri 275 dolar civarındaydı. Türkiye’nin ki ise 480 dolardı. Bugün Kore’nin kişi başına milli geliri yaklaşık 35 bin dolar oldu. Türkiye’nin ki ise 9 bin 500 dolar civarında. 2013’te bir 12 bin 500 dolara dokunduk, o vakitten beri Ankara’da hata üstüne hata ile 10 bin doların altındayız.

1970’lerde Greenpeace daha yenilerde iklim değişikliği tehdidine dikkati çekerken, Çin ve Hindistan aynı Kore ve Türkiye gibi daha sanayi ülkesi değillerdi, zenginleşmeye başlamamışlardı. İlgili ülke halklarının tüketim kalıpları Batılı tüketim kalıplarına doğru değişmeye daha başlamamıştı. Şimdi öyle mi?

Dünya nüfusu daha yenilerde 8 milyarı aştı. Halbuki 1970’te mavi yer küre üzerinde yaşayan insanların sayısı 3,6 milyardı yalnızca. Neredeyse 2,5 kat artmış beslenmesi gereken boğaz sayısı son 42 yıl içinde. Şimdi bu ne demek? Her yıl artan nüfus 7,4 katrilyon kalorilik besin maddesi gerekiyormuş. Biftek üretiminin mesela patates yetiştirmekten yüz kat daha fazla toprak gerektirdiğini biliyor muydunuz? Hayvancılık hep daha fazla toprak gerektiriyor. Yine hayvancılık için bezelye ve fındık üretimine göre 55 kat daha fazla toprak gerekiyor. Neden ortada yağmur ormanı filan kalmıyor? İşte bundan.

Hep zenginleşme ve değişen tüketim kalıpları ile alakalı aslında derdimizin gün gün daha akut hale gelişi. Artan ulus ötesi tehditleri artık bu çerçevede görmek lazım sanırım. Peki, bugüne kadar hep belirsizlikler vardı, bu kez karşımızdaki belirsizlik onlardan daha mı fazla. Hem öyle hem de öyle değil.

Bu kez çözümün nerede olduğunu, bu süreci nasıl yöneteceğimizi tam bilemiyoruz

Küresel ölçekte bakıldığında, bundan önceki krizlerde hep eski denge noktasına bir biçimde geri dönerdik. İşler yine yoluna girerdi. Halbuki 2023 ve sonrasında artık hep birlikte ileriye doğru, şu anda tam ne olduğunu bilmediğimiz bir yeni denge noktasına doğru sıçrayacağız. Yeni denge noktasını tanımlarken, “küreye verdiğimiz hasarı da dikkate alan” yeni bir muhasebe ve değerlendirme sistemi geliştirmemiz gerektiğini biliyoruz ama doğrusu ya bunu nasıl yapacağımızı daha tam olarak kafamızda canlandıramıyoruz.

Belirsizliği artıran en önemli faktör aslında bu, daha nereye doğru gittiğimizi tam olarak bilmiyor olmamız. Bana kalırsa, yarını rakamlarla tanımlayamamanın ötesinde bir durum içinde bulunduğumuz hal. Biz aslında bugünden o kafamızda canlandırdığımız yarına nasıl, hangi yoldan gideceğimizi de tam olarak bilmiyoruz. Aslında küresel olarak bakıldığında eksik olan bu süreci yönetebilecek çok taraflı bir kurumsal mekanizmanın bulunmaması. O nedenle mesela G7 ülkeleri kendi ticaret ve üretim bölgelerini dönüştürmek üzere kendi başlarına bir hazırlık yürütüyorlar. Herkes artık nasıl intibak ederse. İyi mi? Değil.

Ortada ulus ötesi tehditler var ama bu tehditleri yönetecek çok taraflı küresel bir mekanizma yok. Dünya 1970’ten bugüne daha kompleks, daha karmaşık, daha birbirine bağlı hale gelirken, küresel meseleleri çözmek için kurulan mekanizmalar aynı kaldı. Ne oldu? Meseleler arapsaçına döndü sonuçta. Biz daha bir halden diğerine adil geçişin ulusal düzeyde nasıl olacağını tartışacak bir mekanizmaya sahip değiliz, nerede kaldı küresel adil geçişin patikasını belirlemek.

Bugün konuşulan CEO’ların dertlerini herhalde bu çerçevede görmek gerekiyor. Zaten bir deneme yanılma dönemi yaşayacağız, üstelik bunu sağlıklı bir küresel işbirliği ve diyalog mekanizması olmadan yapacağız bir de. Olup bitenin pek çok ülke açısından gelişigüzel, şans eseri olmasından başka bir çare yok gördüğüm doğrusu. Halbuki değişeni daha yakından takip etmek, küresel değişimin farkına varmak mümkün bana sorarsanız.

Çin için değil ama Türkiye için büyük bir olasılıkla rastgele gidecek işler eğer bir an önce hadisenin ciddiyetinin farkına varmazsak. Rusya bakın kafasını duvara çarpa çarpa öğreniyor Ukrayna’da nasıl bir değişim süreci içinde olduğumuzu. Öylesi de var. Bakalım artık. Türkiye’nin bu kadar imkanlarla dolu bir dönemi bu kadar stratejisiz, bu kadar geçen yüzyıldan kalma işlere odaklanarak geçirmesi nedir? İsraftır. Kaynak ve enerji israfı ama öyle ne yapalım.

Geçen akşam Amerikan yapımı “Jack Ryan” dizisinin Aralık 2022’de başlayan üçüncü sezonunu izlerken, insan Türkiye’nin dünyada nasıl devre dışı kaldığını ayan beyan görüyor doğrusu. Bir ara size onu da anlatırım. Amerikan ajanları Karadeniz’de botla dolaşırken birden Atina açıklarında karaya çıktılar mesela. Neden acaba? Harekete geçmiş tarihin dışında kalmak coğrafyayı bile değiştiriyor filmlerde. Kötü işte.

Bölgemiz zaten kaybedenler kulübü üyeleri ile dolu

Hadiseye bölgesel ölçekte baktığınızda, etrafımız hep hidrokarbon üreticileri ile dolu zaten. Bir nevi kaybedenler kulübü, iş modelini kaybetme yolundaki ülkeler hepsi de. Şimdi “nasıl hidrokarbon fiyatına üst sınır koyarlar?” diye anlamaya çalışıyorlar.

Pardon alıcı yoksa; Çıkardığınız gazı, petrolü ne yapacaksınız? Bugünkü nesli neyle besleyeceksiniz bu akşam? Beslenmesi gerekenlerin sayısı durmadan artıyor işte. Ne fiyata almak istiyorsa alıcı, o fiyata satacaksınız. Onu satmayınca, döviz kazanacak pardon başka bir işiniz mi var? Zaten yirmi yıl sonra bu sattığınızı almak isteyen kimse de kalmayacak. Rezervler zaten elde kalacak. Bu da yeni dönem işte.

Şimdi Rusya’dan Körfez’e bütün bu ülkeler kendilerine yeni bir iş modeli saptayacaklar. Mevcut halden, o yeni duruma düzenli bir geçişi organize edecekler. Bir halden diğerine doğru sıçrayacağız. Eski denge durumuna göre, daha tasavvur halinde yeni bir denge durumuna geçiş organize edeceğiz. Bu arada, her ülkenin, her bölgenin kabiliyetleri aynı değil. Bazı ülkeler bu geçiş sürecini diğerlerinden daha iyi yönetecek. İşte onlar kazanacak.

Bazılarının geçiş süreci elinde patlayacak; süreci yönetiyoruz diye avara kasnak gibi dolanacaklar ama aslında süreç onları yönetecek, kendiliğinden hizaya gelecekler, önlerine düşene razı olacaklar. Ama ille de geçişleri düzenli olmayacak, oraya yapılan yatırımlar da heba olacak. Şimdi bugünlerde neden bu ülkeye kimse yatırım yapmıyor; gelen yabancı yatırımlar neden yıllık 20 milyar dolardan 5 milyara düştü, üstelik o 5 milyarın da yüzde 90’ı gayrimenkul yatırımı demeyin. İşte ondan. İdarenin beceriksizliğinden.

Süreç yönetimine en çok ihtiyaç duyduğumuz dönemde ortada süreci yönetecek idari yapı yok

Gelelim Türkiye’ye, 2023 ve sonrasının belirsizlikleri bahsinde. Dünya bir halden ötekine geçmeye çalışır, çoklu kriz ortamını yönetmeye çalışırken vaziyetimiz harika doğrusu. Süreç yönetimine en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde ortada süreci yönetecek, politika üretecek bir idaremiz yok. Neyse ki seçime gidiyoruz? Şimdi neye bakalım? Devletimizin imha edilen politika tasarımı kabiliyetinin nasıl yerine konacağına elbette.

Türkiye’nin 2018 yılında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçiyoruz adı altında yaptığı düzenlemenin memlekete en zararlı bölümü bakanlıkların müsteşarlıklarını kapatmak oldu, bana sorarsanız. Osmanlı’dan gelen politika tasarım birimlerimizi böylece kapatmış olduk. Yerine de bir şey koyamadık, envai çeşit Cumhurbaşkanlığı Politika Kurulu’nun hiçbiri kapatılanın eksikliğini dolduramadı aradan geçen zamanda.

Şimdi bir halden ötekine geçiş sürecini küresel ve bölgesel ölçekte takip ederken, Türkiye’nin dinamik bir politika tasarım kabiliyetine ihtiyacı var. Bir nevi, dinamik bir planlama anlayışı lazım bize. Tedbiri açıkladıktan sonra işlevini yerine getirip getirmediğini ölçüp, hemen atılan adımı gözden geçirmek, tedbiri rektifiye etmek gerekecek. Ölçmenin hiç bu kadar önemli olduğu bir dönem olmamıştı.

Bunun için ne yaptığınızı biliyor olmanız yetmez, attığınız adımın etkisini hemen ölçüp gereken düzeltmeyi anında devreye sokmakta gerekir. Orada mıdır Türkiye Cumhuriyeti bugün? Hayır. Devlet Planlama Teşkilatı’na en çok ihtiyaç duyduğumuz anda, o yok. Müsteşarlıklara en çok ihtiyaç duyduğumuz anda onlar da kapalı.

Artan enflasyonun, büyüyen kayıt dışılığın, geçinmek için giderek daha fazla borçlanmak zorunda kalıyor olmamızın nedenini daha başka bir yerde aramamak gerekiyor. Boşuna TÜİK’in her açıkladığı Tüketici Güveni anketinde insanlar geçinmekte zorluk çektiklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için daha fazla borçlanmak zorunda kaldıklarını söylemiyorlar. Bakın Gülbin Şahinbeyoğlu’nun son raporundaki tablolara1.

Politika tasarım birimlerini imha ettiğinizde, memleketi ihya etme şansınızı da kendi ellerinizle yok etmiş oluyorsunuz. Ortada yapılmışı daha doğrusu yıkılmışı var. Gördük ve kötü yakalandık çoklu krize vesselam.

Peki, muhalefetin işi kolay mı? Zor. Olmayan, anayasal olarak iptal edilmiş koltuklara dayanarak, nasıl yöneteceklerini şimdiden önceden saptamaları gerekiyor.

Peki, hiç mi şansımız yok? Var tabii. Hatadan dönmek erdemdir öncelikle. İmha edileni yeniden inşa etmenin zor olmadığını düşünüyorum. Doğrusu ya, 2023 yılının bir seçim yılı olması Türkiye için büyük bir fırsat. Eksikleri tanımlamak için bir fırsat. Hatadan dönmek için bir fırsat. Hatadan gereken dersi çıkartmak için güzel bir fırsat. Geniş bir “Fırsatlar Manzumesi” 2023 seçimleri. Demokrasi güzel şey doğrusu.

Sonrası zaten gereken uzuvlara sahipseniz, bir küresel doğaçlama (improvisation) dönemi olacak. Küreyle uyumlu olarak hareket edeceğiz. Avrupa Birliği Gümrük Birliği düzenlemesini modernize edeceğiz, dekarbonizasyon merkezli dönüşüme ayak uyduracağız.

Nedir? Ulus ötesi tehditleri hep birlikte yönetebilmek için çok taraflı mekanizmaları reforme etme zamanı geldi. Ama artık “Dünya beşten büyüktür”den başka somut bir öneride bulunmak lazım. Var mı Türkiye’nin somut bir önerisi? Yok.

Başka? Dünya Ticaret Örgütü’nü elden geçirme tam zamanı. Var mı Türkiye’nin somut bir önerisi? Yok.

G20 küresel yönetim sisteminde daha da önemli olacak. Neden? Bir formu, biçimi yok da ondan. Ortada bir örgüt yok. Liderlerin bir nevi tek bir akşam yemeği için yılda bir kez bir araya gelmeleri için çalışıyor G20. Yıl içinde yüzden fazla toplantının amacı tek bir akşam yemeği.

Nedir? Bu döneme çok uygun doğrusu. Var mı Türkiye’de G20 ile ilgilenen bir siyasetçi 2015 yılındaki dönem başkanlığımızdan beri? Yok.

Çok işimiz var çok. 2001’de de öyleydi. 2001’de yapmıştık, yine yaparız.

Güven SAK– tepav.org.tr

 

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.