Connect with us

EKONOMİ

2022’in özeti 2023’ün beklentileri: Sorun yoksa büyük sorun vardır

Yayınlanma:

|

Oldukça zor ve yıpratıcı geçen bir senenin ardından, aynı disiplinle, yeni bir yıla başlamadan önce geçen senenin muhasebesini yaparak 2023 yılının beklentilerini kaleme almaya çalışacağım. Her gün sabah 4:45’de kaleme aldığım ve sayısını bilemediğim kadar çok kişiye dokunan raporumun dilini yine yalın, basit ve olabildiğince anlaşılabilir olması için itina göstereceğim. Senenin son virajında, biraz da zihin yatırımı yapacak fırsat yakaladım. Bu minvalde, 2023 yılının beklentilerine günlük piyasa yorumlarında yer verme fırsatı bulamadığım bazı konulara da değinerek, önümde sihirli bir küre olmaksızın büyük resme odaklanmaya çalışacağım. Bu arada gönül rahatlığı ile not düşmeliyim ki, her sene bir önceki seneyi daha da aratırken, dünyada belirsizlik boyutu da aynı paralelde artmaya başladı!

Belirsizliğin peşinden sürükleniyoruz

Takdir edersiniz ki, son yıllarda hep bir belirsizliğin peşinden sürükleniyoruz. Covid başımıza bela oldu; ilk önce ne olduğunu anlayamadık. Akabinde savaş çıktı, onun da nereye varacağını bilemiyoruz. Derken emtia cephesinde ‘milliyetçilik’ akımı başladı, devamında ise günlük hayatta hepimizin tecrübe ettiği tedarik krizi zinciri. Covid sonrası dönemde, küresel merkez bankaları, ultra gevşek para politikasına geçerek insanlar ‘yaşasın’ işletmeler ‘ayakta’ kalsın amacıyla faizleri hızla sıfırlarken barajının da (para) kapaklarını sonuna kadar açtı.

Likidte sizin de tahmin edeceğiniz üzere, reel sektör yerine sermaye piyasalarına kanalize olunca, yaşanan morfin sarhoşluğuna paralel 2021 yılını büyük bir coşku ile tamamlayan küresel mali piyasalar, 2022 yılında iki farklı şok ile karşı karşıya kalarak âdeta karaları bağladı. ‘Kolay para’ döneminin ardından insanların sokağa ‘yeniden’ çıkması ile başlaması beklenen normalleşmenin getireceği pozitif fiyatlanmanın aksine, bir tarafta her ilacın illaki bir yan etkisi vardır prensibi ile baş gösteren enflasyonun can acıtmaya başlamasına ilaveten Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ile belirsizliğin ayyuka çıktığı yeni bir dönem ile karşı karşıya kaldık. Olumsuz havanın en büyük darbeyi indirdiği enerji ürünlerindeki fiyat artışının yanı sıra Çin’in (zero covid) sıfır vaka politikası ile bir türlü toparlayamayan tedarik zinciri sorunları ve buna bağlı arz yönlü maliyet enflasyonu 2022 yılının ana temasını şekillendirdi. Akabinde, talep kaynaklı enflasyon için çok geç de olsa merkez bankalarının müziği aniden kapatarak 2021 yılının parti havasını kökten bitirmesi ile faizler dünyanın pek çok yerinde 40 yılın zirvesine yükselerek manşetleri süslerken, bol para döneminde şaha kalkan teknoloji önderliğinde hisse senetleri ve kripto paralar neredeyse yerle yeksan oldular. Daha doğru bir yaklaşımla, yüksek enflasyon döneminde enerji dışında kalan varlık gruplarının önemli bir kısmında kayıplara neden oldu.

Yukarıda da değindiğim üzere, her ilacın bir yan etkisi illaki vardır varsayımından hareketle, süratle artan faizlerin getirdiği sıkı para politikasının yan etkisi bu sefer de ekonomik aktivitenin sert bir şekilde soğumasına zemin hazırlarken, 2022 yılında enflasyonda en kötünün geride kaldığı düşünülürse, 2023 yılının ana temasını da resesyon kaygılarının (büyüyememe) şekillendireceğinden endişe ediyoruz. Bu senaryo, yani uçağın piste sert inişi (hard landing) piyasaların tercih sıralamasında en son sırada yer aldığını not etmek isterim.

Önde gelen merkez bankalarının enflasyon ile büyüme arasında ya da bu tehlikeli sularda sergileyecekleri kaptanlık becerileri ve buna paralel elde edecekleri sonucu yine hep birlikte takip edeceğiz. Acaba, enflasyon kadar artmayan gelirlerin satın alma gücünde yarattığı aşınma ve buna bağlı baz etkisi ile hemen hemen dünyanın her yerinde düşecek olan enflasyona rağmen devam edecek hayat pahalılığının yanı sıra mali koşulların sıkışık devam etmesine ilaveten ekonomik büyümenin de sekteye uğraması ile yaşanacak resesyon ve buna bağlı 2022’ın ikinci yarısında başlayan işten çıkarmalar 2023 yılına nasıl bir ‘bakiye’ devredeceğini endişe ile takip edeceğiz. Faiz artışlarında tabir caizse kaşık kaşık ilerleyen FED’in meydana gelecek olası bir borç krizi ile kazandığı mevzilerden hızla geri çekilerek yine kepçe ile piyasaların istediğini geri mi vereceğini merakla takip edeceğiz. Malum, ne zaman bu FED başka FED desek ‘bir noktada’ bildiğimiz ‘matbaa’ FED ile yine karşı karşıya kalıyoruz. Umarım 2023 yılının da siyah kuğusu işten çıkarmaların tetiklediği ve resesyonun baş kaldırdığı bir borç krizi olmaz!

Doların süper döngüsü

2020 ve 2021 yılında ‘görünmez’ düşmanla savaşan insanoğlu, 2022 yılının başında ‘siyah bir kuğu’ ile karşılaştı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi ile dünya arenasında kartlar yeniden dağıtılırken, yaşanan panik havasına ilaveten FED’in de enflasyon geçicidir diyerek geç kalmak suretiyle kaybettiği kredibilitesini yeniden kazanmak adına gözünü karartması ile piyasalar hızla risk off moduna geçerek güvenli limana, yani dolara sığındı. Dünyayı Marslılar istila etse tek bildiği reçete olan para basmayı bir kenara bırakan FED, Mart 2022’de yaklaşık 2 yıllık sessizliğini bozarak %0,125 seviyesinde olan politika faizini art arda yedi defa artırarak %4,375 seviyesine yükseltti. Akabinde, La Casa De Papel filminden esinlenerek piyasaları paraya boğan ve bilançosunu neredeyse 2 yılda 2 katından fazla (niceliksel) gevşeterek (QE) 9 trilyon doların kıyısına kadar getiren FED, bebek adımları ile de olsa 2022’in ikinci yarısında sıkılaştırmaya başlayarak (QT – quantitative tigtening) likiditeyi de yavaş yavaş geri çekmeye başladı.

Senelerdir âdeta morfin (ucuz para) bağımlısı hâline gelen küresel finansal piyasalar, bu sefer de, pandemi döneminde sisteme giren uçsuz bucaksız likidite, yok denecek kadar düşük faizlerin büyüsünden çıkarak hücum ettikleri hisse senedi ve kripto para piyasalarından hızla çıkarak arkalarında âdeta bir enkaz bıraktılar. Dozajın aniden kesilmesi ile hisse senetleri, enflasyon, savaş ve daha sonraları resesyon korkuları ile karışık bir ruh hâline bürünerek istisnai derecede karamsar bir seneyi geride bıraktı.

Teknoloji hisselerinin işlem gördüğü ABD’nin Nasdaq endeksi, 2022 yılında değerinin üçte birini kaybetti. Tesla, 1 takvim yılında (2020 ve 2021’de) bol para ile irrasyonel fiyat davranışına sahne olarak sırası ile %700 (yedi yüz) ve %50 değer kazanması ardından 2022’de %70 geriledi. Tesla’nın piyasa değeri Ocak 2022’de 1,1 trilyon dolar seviyesinden hızla 0,4 trilyon dolara seviyesine geriledi!

Görevde 50 gün kaldıktan sonra mali ve siyasi bir krizin ortasında istifa ederek Birleşik Krallık tarihinde en kısa süre görev yapan kişi olarak tarihe geçen başbakan Truss döneminde kraliyet aslanı Sterlin, dolar karşısında tüm zamanların dibini (~ 1,03) test etmesi ardından İngiltere’nin yeniden ortodox para politikasına geri dönmesi ile normalleşti. Avrupa’nın ortak para birimi EUR, Putin’in gaz vanasını kapatması ardından yaşanan enerji krizi ile doların süper döngüsü arasında sıkışarak ‘parite’ seviyesinin altına sarkarak 0,95’li seviyeleri test etmek suretiyle son 20 yılın dibine geriledi.

Japonya, dünya giderken Mersin’e farklı bir istikamete gidince Yen dolar karşısında son 32 yılın en değersiz seviyesine geriledi. Akabinde, ABD’de soğuma emareleri gösteren enflasyon sonrası FED’in ayağını gaz pedalından çekeceği beklentisinin güç kazanmasının yanı sıra yılın son günlerinde normalleşme adımı atan Japonya Merkez Bankası 10 yıl vadeli tahvil için tavan hedefini %0,25’ten %0,50 seviyesine güncelleyince, bu adım yerlerde sürünen Yen’e bir nebze de olsun rahatlama getirdi.

Pandemi döneminde dünyanın risksiz faizi olarak görülen ABD’nin 10 yıllık tahvil faizleri, %0,5’e kadar gerileyerek 150 yılın en düşük seviyesini görmesi ardından küresel kriz yılı olan 2008 senesine (%4,3) geri dönerken, 2017 ve 2021 yıllarında kalabalıkların çılgınlığına sahne olan direnişin parası Bitcoin, FED’in dişini göstermesi ile bir yıllık zaman diliminde değerinin %80’ini sildi.

Nisan 2020’de herkes eve kapanınca ve petrole olan ihtiyaç da azalınca veya arz talepten büyük olunca, WTI cinsi petrol vadeli kontratlarda (eksi) 40 dolara kadar gerilemesi ardından, Ukrayna krizinin patlak vermesi ile son 14 yılın zirvesine yükseldi. Rakamların dili ile konuşursak kuzey denizi petrolün Brent’in varil fiyatı covid döneminde 16 dolara kadar gerilmesi ardında savaşın Mart 2022’de patlak vermesi ile 140 dolar seviyesine dayandı. Avrupa’nın büyüme motorun olan Almanya’nın Rus gazına olan bağımlılığı %65 seviyesinde olunca, Putin’in enerji kartını kullanması ve vanayı kapatması ile Avrupa’nın gösterge gaz fiyatları (TTF) yılın büyük bir bölümünde bültenlerimizde ciddi anlamda yer kapladı. Daha basit bir yaklaşımla, Avrupa’da gaz fiyatları, yazın sonunda, kış aylarının yaklaşması ile 340 EUR/MWs seviyesine yükselerek covid dönemine göre bakılırsa (25 aylık bir dönemde) 60 kattan fazla yükselerek dünyanın büyük bir kısmında “Senin elektrik faturan kaç para geldi?” sorusunun da sorulmasına neden oldu!

Dünyanın tahıl ambarı olan Rusya’nın Ukrayna’ya girmesi ardından buğdayın bushel fiyatı 1,425 cent fiyatına yükselerek tüm zamanların zirvesine yükseldi. Dolar getirisi ile ters korelasyona sahip altının ons fiyatı FED’in tetiği çektiği Mart 2022 önceside tüm zamanların zirve seviyesi olan 2,070 doları bir kez daha test etmesi ardından yılın büyük bölümünü yatırımcısını üzerek geçirmesi sonrası tıpkı diğer yatırım araçlarında olduğu üzere normalleşerek yılı 1,800 dolar seviyesine toparlanarak tamamladı. Risk iştahına daha bir duyarlı olan gümüşün ons fiyatı ise seneyi başladığı noktada önemli bir değişim göstermeden tamamladı. 2022 yılını getiri sınıfında ligin dibinde tamamlayan kahvenin de yeni senede yakından takipçisi olacağız.

Dünyanın dengesi bozuk

Arkamıza yaslanıp nasıl bir sene geçirdiğimizi bir düşünsenize… Küresel ekonomik düzenin sorunsuz olduğunu iddia edemeyiz ama krizlerin frekansının da gitgide sıklaştığının pekâlâ farkındayız. Bunun da arkasında yatan ana nedeninin üretim, tüketim, ticaret ve bölüşüm başlıklarında yaşanan dengesizlikler olduğunu düşünüyoruz. Mesela, bölüşümden örnek vermek gerekirse, dünyada neredeyse bir avuç insanın serveti, dünya nüfusunun yaklaşık yarısının servetine eşit olduğunu biliyoruz. Öte yandan, ABD’de Gini katsayısı 2011 yılında daha da bozularak 0,50 düzeyine dayanarak (Gini katsayısı 0’a yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça ise gelir dağılımındaki bozulmayı gösterir) daha da arttığının farkında mısınız? Örneğin Türkiye’de tüketimim çok canlı ama üretimin yeteri kadar güçlü olmaması nedeniyle cari açık sorunu her daim gündemde kalırken, başka bir coğrafyada, Japonya’da ise üretimin çok güçlü ama tüketim -yaşlı nüfus nedeniyle- zayıf tarafta kalması beraberinde büyüyememe sorununu getiriyor.
Mesela bir dip not olarak 65 yaş ve üstü dünya nüfusunun payının 2022’de %10’dan 2050’de %16’ya yükselmesi bekleniyor. Bu değişimin sağlık alanında nasıl bir değişim yaratacağı varın bir düşünün.

Ticaret cephesinde ise Çin’in her ‘alanda’ güçlenmesine paralel gümrük duvarları belirmeye başlarken, küresel ticaret de yavaşlamaya başladı. Bu da ister istemez bilinen başka konuların su yüzüne çıkmasına neden oldu: Dünyada şu anda var olan borç 300 trilyon dolardan fazla veya daha basit bir yaklaşımla dünyanın bir yıllık toplam üretiminin 3,5 katı! Bu borç nasıl ödenecek? Bunun bugünlerde tek bir cevabı var. O da enflasyon. Başta FED olmak üzere merkez bankalarının enflasyonla mücadelelerinde belli ölçüde başarılı olduklarına inanıyorum ve faiz artırımlarında sona yaklaştığımızı düşünüyoruz. Önce frene basılacak çok geçmeden de durulacak. Enflasyon riskinin azaldığını düşünüyoruz. Yukarda anlatmaya çalıştığımız üzere emtia fiyatları hızla aşağıya giderken, navlun maliyetleri de düşüyor. Yanıltıcı da olsa, baz etkisinin de lehte olduğunu unutmamak gerekiyor.

Dünya gider Mersin’e

Dünyaya hızlıca baktıktan sonra dönelim biraz da -TL bölgesinde olduğumuzu düşünürsek- Türkiye’ye. Dünyada, aşırı genişlemeci para politikaları enflasyon sorununa yol açınca otoriteler ortodoks para politikalarına geri dönerek faiz artırımına yönelirken, Türkiye ise enflasyonla mücadele etmek yerine seçim sathında ‘Yeni Ekonomi Politikası’ modeli üzerinden yüksek büyümeyi tercih etti. Ama, bu politikaların yan etkileri de baş gösterince, frenle gaz pedalına aynı anda basıldı: Faizler hızla inerken, krediye ulaşım daha da zorlaştı. Ne demişler en pahalı kredi olmayan kredidir. BDDK verilerine göre kredi mevduat oranı 2021 başında %100 seviyesinden %85 seviyesinin de altına geriledi. KKTC’de %120 seviyesini aşan ve 1995 yılına geri dönen enflasyon göz ardı edilirse, Arjantin enflasyon liginde zirveye yükselirken, Arjantin Merkez Bankası faiz oranlarını son 1,5 yılda 3700 baz puan artırarak %75 seviyesine yükseltti. Enflasyon noktasında en yakın takipçisi olan Türkiye ise 1000 baz puan faiz indirimine giderek faizi ‘tek haneye’ çekti. Seçime giden her iktidar gibi ekonomiyi güçlü gösterme isteğiyle ortodox (bilinen) para politikasından sapan Türkiye, Sn. Bakan Nebati’nin söylemi ile “Neo klasik ekonomi düşüncesinden epistemolojik bir kopuşu temsil eden heterodoks yaklaşım…” ifadeleri ile farklı bir kulvarda koşulacağını müjdeleyerek faiz indirimleri ile Çin modeli ve cari fazladan söz etti Gelinen noktada ise tarihin en yüksek dış ticaret açığı verildi! USDTRY kuru bu gelişmelere paralel aniden ve panik ile öyle bir yükseliş kaydetti ki 3 ay içerisinde 8 Lira’dan 18 Lira’ya kadar yükselince takdire şayan bir şekilde yeniden icat edilen (1968 yıllarında tecrübe edilmiş DÇM – Dövize Çevrilebilir Mevduat) veya yeni adı ile Kur Korumalı Mevduat (KKM) ürünü hastanın acılarını bir miktar da olsa dindirmeyi başardı. Çok kullandığım bir metafor olan hastaya verilen morfin ilk başta işe yarasa da, akabinde morfine de alışan bünye hastayı garip bir ruh hâline taşıdı. Son dönemlerde cazibesi azalsa da, KKM’nin kur cephesine bir nebze de olsun istikrar getirdiğini kabul etmek gerekiyor. Lâkin, sorulması gereken soru ise doktor hastaya morfin enjekte etmekten vazgeçince ne olacak! Bunu da zaman içinde göreceğiz.

Parayı ‘mala’ bağlama dönemi

Dönelim tekrar enflasyona. Enflasyon karşısında büyük bir tecrübeye sahip Türk insanı, enflasyonist dönemlerde yarının bugünden daha pahalı olacağını bildiğinden talebi erkene çekip parayı ‘mala’ bağladı. Pekiyi parayı herkes mala bağlamak istediğinde, üretimin de zayıf olduğu düşünülürse, ithalat arttı ve bu da beraberinde döviz kurunu yeniden yukarı itmeyi başardı. Finansal okuryazarlığı göreceli olarak zayıf olan Türk insanının ekonominin iyi gidip gitmediğini ölçtüğü yegane enstrümanı döviz kuru olduğunu da biliyoruz. Yani kur sakin veya düşüyorsa ekonomi iyidir, yükseliyorsa işler yolunda değildir. Bu kadar basit! Bunun bilincinde olan otorite ise, döviz kurunu sakin tutabilmek ve ekonominin iyi yolda ilerlediği izlenimini pekiştirmek adına 2022 yılında döviz piyasasında ana ‘oyun kurucu’ sıfatıyla devamlı boy gösterdi. Önce kendi dövizini sattı, sonra da ödünç aldı (swap – değiş tokuş) bir nevi döviz yarattı onu da kullandı akabinde ihracat bedellerinin %40’ını, yabancının konut alım bedellerini de kendi bünyesine alarak kendisine cephane yarattı. Bu stratejiyi Haziran seçimlerine kadar devam ettireceğine de neredeyse kesin gözüyle bakıyoruz. TCMB (brüt döviz ve altın) rezervleri senenin büyük bir bölümünde gerilerken, son dönemlerde tekrar yükselişe geçerek yılı 130 milyar dolar (yılın zirvesi) seviyesine dayanarak tamaladığını not etmek gerekiyor. TCMB’nim swap hariç net pozisyona baktığımızda -iyileşme olsa da- aynı ölçüde bir toparlanmadan söz edemiyoruz. Döviz tevdiat hesaplarında da son 8 haftada reel erime yaklaşık 23 milyar dolara ulaştı. DTH erirken yurtiçi yerleşiklerin TL mevduatının da arttığını gördük.

Bu gelişmelere paralel seçime kadar döviz kurunda ‘büyük çaplı’ bir hareket beklemediğimizin altını çizmek gerekiyor. Elbette, döviz varlıkların da cephane anlamında buna muktedir olması lazım ki Rusya savaşının olumlu yüzü Türkiye açısından bu noktada ön plana çıkıyor. Savaş ile birlikte Rusya ve Ukrayna’dan Türkiye ve hatta KKTC’ye gelen insanların beraberinde getirdikleri paralar veya savaş nedeniyle ticaretin de bir miktar şekil değiştirmesi ile Türkiye’nin son dönemlerde ödemeler dengesi istatistiklerinde net hata ve noksan yani kaynağı belli olmayan (sisteme) para girişinin rekor kırdığını görüyoruz. Bir dipnot vermek gerekirse, TCMB’nin banknot döviz stoku özellikle Mayıs ayından sonra ivme kazanarak neredeyse 10 milyar dolar seviyesine dayanırken, 2022 yılının ilk 10 ayında yaklaşık 21 milyar dolar net hata ve noksan kalemi cari açığın büyük bir kısmını fonlamayı başardı. Standart bir turizm sezonunda gelen tabir caizse ‘bitli’ turist yerine savaş sonrası gelen oligarkların harcama kalemlerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Bunların tümünü alt alta üst üste koyunca, TCMB’nin kuru belli bir seviyede tutmak için elinin ne kadar güçlü olduğunu anlıyoruz. TCMB her ne kadar faiz oranlarını %9 seviyesine indirerek psikolojik bir rahatlama yaratsa da, TL kredilerin aynı anda artmamasına yukarıda değinmiştim. İnen politika faiz oranına karşı piyasa faizlerinin aynı ölçüde inmemesine paralel otorite tekrar devreye girerek bankalara tahvil tesis edilmesi yönünde önlemler getirirken, bu sefer de inen ticari kredi faiz oranlarına rağmen miktarsal sıkılaştırmaya gidildi. 2022 yılını BDDK’nın haftanın son iş saati yayımladığı tebliğleri okuyup, anlamakla geçirdik.

Konuyu bu noktada daha da derinleştirmeden, büyümenin öncü göstergesine yani Türkiye’de imalat sanayi PMI endeksine bakarak, imalat sanayinin Mart 2022’den bu yana peşpeşe 8 aydır daraldığının altını çizmek gerekiyor. Faizin düşmesine rağmen krediler daralınca, sanayi üretimi, kapasite kullanımı, elektrik tüketimi gibi başlıklar hatta güven endeksleri de ekonomide bir zayıflama olduğunu teyit ediyor. Demek ki ekonomide bir yavaşlama aslında bilinçli bir tercih aksi takdirde yukarıda da değindiğim üzere sıcak bir ekonomide ithalat patlayacağı için döviz kuru da yukarıya gidecektir ki bu da istenmeyen bir durum! Seçime kadar yol haritasının da nasıl olacağını üç aşağı beş yukarı anlamış olduk. Pekâlâ bu politikalar ne kadar daha devam edecek? Sorunları ötelemek beraberinde daha büyük sorunların önünü açağı aşikar. Mesale bir bankacı olarak enflasyonun üç haneli seviyelere geldiği bir ortamda tahvil faizlerinin tek hanede olmasını (bankalara getirilen tahvil alma zorunluluğu ile) iktisadi temellerle açıklayamıyorum.

Son dönemde ticari kredi faizlerinin sert bir şekilde gerilediğini, mevduat faizlerinin ise yükseldiğini biliyoruz. İstisnai dönemler dışında, bir bankacı olarak kredi faizlerinin mevduat faizinin üzerinde oluştuğunu çok açık bir şekilde söyleyebilirim. Ancak son dönemde Türkiye’de bu tablo ciddi oranda tersine döndü. Yıllık raporumuzu kaleme aldığımız yılın son günlerinde elimizde mevcut TCMB’nin son verilerine göre ticari kredi faizi ile 3 aya kadar TL mevduat faizi arasındaki makas mevduat lehine 9 puan seviyesine açıldı. Her ne kadar 2022 yılında KKM ile mevduat maliyetlerinin bir bölümünün devlete devredilmesi, enflasyona endeksli banka portföylerindeki mevcut kamu iç borçlanma senetlerinin getirilerinin çok artması ve özel bankaların yabancı para pozisyonlarında var olan uzun pozisyonların yazdığı kambiyo gelirleri banka karlarını yukarıya taşısa da, sektörün temel fonksiyonu olan kredi mevduat faiz makası bankacılık sektörünün bundan sonraki karlılığı açısından son derece olumsuz olduğunu not etmek gerekiyor!

Öte yandan yine enflasyonist ortamda gayrimenkula olan talep ile konut fiyatlarının da çıldırdığının altını kalınca çizmek gerekiyor. İstanbul’da 120m2 bir dairenin fiyatı 3,2 milyon TL seviyesine yükselirken (kira artışlarını da göz ardı etmeyelim), Türkiye genelinde m2 fiyatı medyan bazda 16,563TL’ye yükseldi. 2020’nin Mart ayında İstanbul’da 120m2 dairenin fiyatı 626bin TL seviyesine olduğunu hatırlayalım! Enflasyonist ortamda parası çok olan konut alırken, parası daha az olanları ise borsayı âdeta gökyüzüne taşıdı. Popular olan hisse senetleri arasında Sasa’nın fiyatı son 2 yılda 25 kattan fazla, Hektaş’ın ise neredeyse 50 kat arttı. Bu iki hisse senedinin piyasa değeri defter değeri oranına bakarsak (yani bilançosunun kaç katı ile işlem gördüğüne), sırası ile 16 kat ve 46 kat! Borsanın pahalı olduğunu kesinlikle söyleyemem -özellikle de dolar bazında bakınca- ama hisse senedi seçiminin de önem kazandığının altını çizmek gerekiyor.

2023: Sihirli Küre

Okurlarımızı daha da sıkmadan (olmayan) sihirli küremize bakarak tahmin edilmesi çok zor olan yeni seneyi ele almaya çalışalım. 2023 yılında en önemli gündem maddesi Haziran ayında yapılacak seçimler olacaktır. 2023 senesini Türkiye cephesinde değerlendirirken, seçimlerden önce ve sonra olmak suretiyle iki farklı zaman diliminde değerlendirmek gerekiyor. Seçim öncesine ait net bir tablo/sinyal olmadığından, finansal piyasaların seçim öncesinde büyük bir hareket gerçekleştirme ihtimalini de oldukça zayıf görüyoruz (kurun kontrollü bir şekilde defansif tarafta kalacağını öngörüyoruz). Seçimlerden sonraki tabloyu da ikiye ayırmakta fayda var. Ortodox para politikası, yatırımcı dostu, hukukun üstünlüğü esas olursa ya da bu tip beğenilen politikalara geri dönülmesi durumunda potansiyeli ve dünyada önemi artan Türkiye’nin hızla normalleşebileceğini öngörüyoruz. Para politikası ekseninde politika faiz oranının ilk etapta %40’lı seviyelere (şok antibiyotik tedavisi) yükseltileceği, akabinde şartlar elverişli oldukça normalleşme ile faizlerin kademeli olarak aşağı çekileceğini düşünüyoruz. Böyle bir durumda USDTRY kurunun 2023 yılını (dönem sonu) 23,00 TL seviyelerinde kapatacağını öngörüyoruz. Eğer ortodox para politikası yerine epistemolojik politikaların devamı esas olursa, ya da yukarıda değindiğim üzere Türkiye’nin potansiyelini ön plana çıkaramayan ya da yabancı yatırımcı eksikliğinde (daha kapalı bir ekonomi) benimsenirse, kur cephesinde 30,00 TL seviyesini bilanço çalışmalarımızda esas alacağız. En basit şekli ile seçim sonrasında tonun gri olmayacağını not etmek gerekiyor. TÜFE enflasyonun baz etkisinin de yardımı ile %35-40 bandına gerileyeceği, fiyatların artmaya devam edeceği ama artış hızının yavaşlayacağını düşünüyoruz.

Türkiye cephesinden sıyrılarak biraz daha yurtdışına açılırsak, dolardaki değerlemenin kademeli olarak geride kalacağını, EUR’da 1,10 seviyesini;  GBPUSD paritesinde ise 1,28 seviyesini ön görüyoruz. Türkiye ekseninde olumlu senaryoda EURTRY kurunun 25,00 olumsuz senaryoda ise 30,00 seviyesinin üzerini hedefleyeceğini, GBPTRY kuru için ise bu rakamların karşılıklarının sırası ile 30 ve 38 olacağını not etmek gerekiyor. Faiz artırımlarından olumsuz etkilenen kıymetli madenler varlık grubunun 2023 yılında ön planda olmasını bekliyoruz. Bu nedenle portföy tercihlerimizde mutlaka yer alacağını not etmek gerekiyor. Başta doğalgaz olmak üzere enerji fiyatlarının gerileyeceğini, yılın ilk yarısında baz metallerin ise göreceli olarak yatay seyredeceğini düşünüyoruz. Döviz bazında sabit getirili menkul kıymetlere (hâlen daha şirket / banka tahvilleri %6-8 bandında getirilere sahip) defansif portföylerde yer vereceğiz. Risk algısı yüksek olan yatırımcılarda ise son 1 yıl içerisinde çok büyük kayıplara sahne olan teknoloji hisselerinde yer vermeye çalışacağız.

Yılın son virajında, katı zero covid (sıfır vaka) uygulamasından hızla uzaklaşarak gevşeme adımı atan Çin’li otoritelere paralel küresel mali piyasaların çehresi olumlu etkilendi. Elbette bunun arkasında yatan nedeni talebin artacak olması ve bu paralelde küresel büyümenin ivme kazanacak olması olarak okumak gerekiyor. Çin’in cevher ve metal piyasasında tek başına dünyanın 1/3’ün temsil ederek en büyük ithalatçı olduğu düşünülürse, covid önlemlerinin hızla azaltılması, metal piyasası için de olumlu bir haber olarak okumak gerekiyor. Risk iştahının artması gemilerin güvenli limanı terk etmesi anlamına gelirken, elbette madalyonun diğer tarafını da unutmamak gerekiyor: Bu bağlamda, büyüme umutlarına şapka çıkarsak da, büyümenin aynı zamanda enflasyon yaratma riskini de göz ardı etmeyeceğiz.

Öte yandan, Rusya’nın tavan fiyat uygulayan ülkelere petrol satmama kararı alması ile Brent cinsi ham petrolün varil yılın son günlerinde yeniden yukarı yönlü kıpırdayarak 85 dolara çıktı. ABD’de aşırı soğuk havaların da hayatı olumsuz etkilemesi ile enerji piyasasının dinamiklerinin yıl içinde çok farklı seyredebileceğinin de altını kalınca çizmekte yarar görüyoruz. Sene içinde işlem yapma fırsatı yakaladığımız Brent cinsi petrolün varil fiyatını 63-77 dolar bandında yakından takip edeceğiz.

Büyük resim

Altın, gümüş, petrol, bitcoin ve dolar derken değişen büyük resmi de göz ardı etmemek gerekiyor. Covid döneminde dünyanın Çin kaynaklı yaşadığı tedarik krizi zinciri ve beraberinde ABD’nin küresel süper güç olarak Çin’e karşı mevzii kaybetmeye başlaması ile Çin’in yerine yeni üretim merkezlerinin (sürdürülebilirlik ilkesi ile) yükselmeye başlayacağını düşünüyoruz. Kartlarını iyi oynarsa, bu noktada Türkiye’nin büyük bir potansiyele sahip olduğunu unutmamak gerekiyor. Ukrayna savaşı sonrasında dünyanın Çin ve Rusya’ya karşı ABD ve AB kutuplaşması, jeopolitik risklerin artması ile daha fazla bölünen bir dünyaya doğru ilerlediğimizi de göz ardı etmemek gerekiyor.

İklim krizi. Belki de insanoğlunu bekleyen en büyük felaket ile önümüzdeki yıllarda yüz yüze kalacağımızı düşünüyoruz. Eriyen buzullar ve yükselen deniz sularının kıyı şehirlerini ve içme sularını hatta tarımsal alanları tehdit edeceği, gıda ve su krizinin radar menziline gireceğinden endişe ediyoruz. Tarım sektörüne ve bu cenahtaki hisse senetlerine yeni yılda daha fazla yer vereceğiz. Yeşil enerji ve ‘elektrifikasyon’ konusunun hayatımıza her geçen gün daha da fazla gireceğini düşünüyoruz. Bu bağlamda, elektrikli araçlar (EV) ve EV sektörü radar menzilimizde olacak.

Dünyada yaşanan krizler illaki borsalarda olmuyor. Yakın geçmişin en büyük krizlerinden biri de ‘‘Great Resignation – Büyük İstifa.’.Çalıştıracak insan ya da kaliteli istihdam bulmakta yaşanacak zorlanma beraberinde büyüme ve kalkınmanın da önünde en büyük engellerden biri olarak duruyor. Yapılan anketlerde, ABD’de 2021 yılında yaşanan istifaların arasında %25 oranla daha iyi iş / özel hayat dengesi dikkatimizden kaçmadı. Eğer Alex Fenerbahçe’nin oyun kurucusu ise, insan kaynağı da sizin en büyük oyun kurucunuzdur! İnsan kaynaklarının göz ardı edilmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

Zor Zamanlar

Zor zamanlar hiç geçmesin. Zor zamanlar devrim zamanıdır. Zor zamanlar kabuk değiştirme anıdır. Zor zamanlar güçlendirir. Zor zamanları takdir edelim. Sorun yoksa da büyük sorun olduğunu unutmayalım. Dayanıklı, çevik (agility) ve esnek olalım. Unutmayalım ki depremde esnek yapılar ayakta kalır. Deneyin ve yanılın. Tekrar deneyin, daha iyi yanılın ama asla vazgeçmeyin. En büyük başarıların hata yapabilme lüksünden geldiğini unutmayın. Siz kendinizi keşfetmek için inanılmaz fırsatlar sunulan olağanüstü bir varlıklsınız. Zaman harcamayın, zamanınız yükselmek için kullanın. Yanlış yapmaktan da korkmayın!

Yeni senede heyecanınız, ümidiniz olsun. Yeteri kadar para ama önce sağlık dileyelim. Hayatınızda âşk da eksik olmasın 🙂

Seneye görüşmek dileğiyle…

>Dünyanın baş belası enflasyon

Daha 2 yıl önce dünya enflasyon duasına çıkmışken, şu anda dünya enflasyon belası ile boğuşuyor.

1672287448eeeab78b25e86a454270d32c01b78e8b_1_1200.jpg

>Gıda Fiyatları

Birleşmiş Milletler Tarım ve Gıda Örgütü endeksine göre, 2017 baz alınırsa dünyada gıda fiyatları %40 artarken, Türkiye ve KKTC’de sırası ile 3,5 ve 5 kat arttı.

167228744992775dab97bb0322887c5ab3e5a9bc55_2_1200.jpg

>O bir radikal!

Ayşe Teyzenin enflasyon sepetinde en önemi kalem olan gıda fiyatlarında yaşanan artışa rağmen, herkes Mersin’e giderken TCMB’nin tersine gitmesi ile enflasyona karşı büyük bir tecrübesi olan Türk insanı parayı ‘mala’ bağlamaya başladı.

167228744932a052611fb80d4cd7e5c1582e71bb25_3_1200.jpg

>Konut fiyatları

Enflasyonist ortamda (parası olanlar) konut sektörüne hücum etti. Yeni ekonomi modeline geçildiğinden bu yana konut fiyatları %190 arttı!

1672287449c251cc49e750c5d2908db4fc0264d42e_4_1200.jpg

>İnşaat maliyeti arttı

İstanbul’da 120m2 bir dairenin fiyatı 3,2 milyon TL seviyesine yükselirken, Türkiye genelinde m2 fiyatı medyan bazda 16,563TL’ye yükseldi. 2020’nin Mart ayında İstanbul’da 120m2 dairenin fiyatı 626bin TL seviyesine olduğunu hatırlayalım!

16722874504c701fdc217067df0461dd99b13e19fc_5_1200.jpg

>Dolar bazında Borsa 100 endeksi

Enflasyonist ortamda parası konut almaya yetmeyenler ise güvenli liman olarak borsaya sığındı. Teknik mânâda dolar bazlı borsa endeksinde 300 – 350 cent seviyelerine doğru bir harekete uzun bir süredir ihtimal veriyoruz. Zirvenin 5 dolar seviyesinde olduğunu ve 3 kez test edildiğin hatırlayalım. Beklentimizin büyük bir kısmının da gerçekleştiğini not etmek gerekiyor.

16722874506fc8846d18984e90388d40a1a9b8beaa_6_1200.jpg

>TCMB rezervleri

Brüt döviz ve altın rezervleri 129,5 milyar dolar ile yılın zirvesine yükseldi.

167228745086941e106ff110784ea64cb221f37f3b_7_1200.jpg

>Ters dolarizasyon eğilimi ivme kazandı

DTH son 8 haftada reel anlamda 22,5 milyar dolar azalırken, bilançonun TL tarafından da artış görüyoruz.

167228745196d5c935198aebb9a2ea74db9b60bc3e_8_1200.jpg

>CDS

Yabancı indinde Türkiye’nin risk primi gevşedi. Yaz aylarında 900 seviyesine yükselen Türkiye’nin 5 yıl vadeli CDS risk primi 500’lü seviyelere kadar geriledi. Bu iyileşmenin arkasında küresel risk iştahın ve Merkez Bankası rezervlerindeki artışın büyük bir rolü var. Bu minvalde, eurobond getirileri de çift haneli seviyelerden gerilediğini not edelim.

16722874511c0c8c1387edd97dd68e5964110f6a93_9_1200.jpg

>Küresel Merkez Bankası rezerv kompozisyonu

2022 2. çeyrekte, merkez bankalarını rezerv kompozisyonunda doların payı %61 seviyesine yükseldi.

16722874517f8c61d93f8472d69828a4b77278f5cb_10_1200.jpg

>Merkez bankaları bilanço büyüklükleri

Daraltma (QT) bebek adımları ile de olsa başladı!

1672287452e8432256e58a596cde6342754a291a66_11_1200.jpg

>Varlık sınıflarında getiri

2022, finansal ürün performansları açısından istisnai derecede olumsuz bir sene oldu. Yüksek enflasyon döneminde enerji dışında kalan varlık gruplarının önemli bir kısmında kayıplar yaşandı.

1672287452473f2bf9cba9c66971172770ddfeac21_12_1200.jpg

>Çin

Cevher ve metal piyasasının en büyük ithalatçısı konumunda olan Çin’in covid önlemlerini gevşetmesi küresel büyüme ve risk iştahı için önemli bir haber olsa da, büyümenin aynı zamanda enflasyon yaratma riskini de göz ardı etmemek gerekiyor.

167228745245f3428181c2a7a917574f71b9be3155_13_1200.jpg

>Gümüş

Gümüşün ons fiyatının teknik mânâda yılı önemsediğimiz 22 dolar seviyesinin üzerinde tamamlaması iyi bir sinyal. Daha da yukarıda 28 – 30 dolar seviyelerinin radar menziline gireceğini öngörüyoruz.

16722874533d31d75634e80e0b3a49da3b9c9e3e6f_14_1200.jpg

>DXY

Doların süper döngüsünün 2023 yılının ikinci yarısında devam etmeyeceğini düşünüyoruz. G10 para birimlerinde 2023 yılında mutedil da olsa yükseliş bekliyoruz. Doların piyasa kuru olan DXY’nin 102 seviyesine kadar gerileyebileceğini düşünüyoruz.

167228745355e73c918a2a9307b332a1c46abd273a_15_1200.jpg

>EURUSD

Doların bir miktar daha gerileyebileceği beklentisi ile EUR’nun bir miktar daha yukarıya gidebilme potasiyeli taşıdığını düşünüyoruz. ABD’de enflasyon verisinin soğuma emraleri göstermesi ile bültenlerimizde işaret ettiğimiz 1,0740 seviyesi test edilerek beklentimizin büyük bir kısmı da gerçekleşmiş oldu. Daha da yukarıda 1,10 seviyesinin bulunduğunu not edelim.

16722874534569ae5419fb1397c95681cb5667544f_16_1200.jpg

>Gram altın

Her ne kadar enflasyonist ortamda %190 yükselen konut fiyatlar veya aynı oranda yükselen Borsa İstanbul 100 ana endeksi kadar olmasa da, gram altının istikrarlı bir şekilde son 7 senedir yükseliyor. 2022 yılını da yaklaşık olarak %40 yükselişle tamamladığını not edelim. Ons altın konusunda tonumuzun pozitif olduğu düşünülürse ve USDTRY kuru için de yukarıda çizdiğimiz beyaz ve siyah ihtimallere göz önüne alırsak, gram altının yükseliş trendine yeni senede de devam edeceğini düşünüyoruz.

167228745390d7dbe920fcc8b893ba397651a9f10f_17_1200.jpg

iktisatbank

Okumaya devam et

EKONOMİ

FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir

Bankavitrini.com | Ekonomi Haber

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.

Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.

Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor

Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.

Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.

Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.

Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.

Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı

Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.

Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.

Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.

Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.

Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.

Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma

Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.

Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.

Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.

Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.

Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?

Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.

Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.

Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.

Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!

Yayınlanma:

|

Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor

T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.

İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.

Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】

1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü

2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.

Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.

Gösterge Ocak-Eylül 2025 Ocak-Eylül 2026
Vergi gelirleri 7.753,5 milyar TL 10.402,0 milyar TL
Faiz giderleri 1.662,4 milyar TL 2.251,1 milyar TL
Faiz/vergi geliri oranı %21,44 %21,64
Faiz giderlerinin artışı — %35,4

Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.

Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.

Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.

Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.

2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor

İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.

Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.

2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.

Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.

Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?

Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.

3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı

Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.

Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.

Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.

KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.

Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?

Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.

4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel

2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.

  • Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
  • Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
  • Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
  • Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
  • Sermaye giderleri: 883 milyar TL

Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.

Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.

Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.

Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.

5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor

Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.

Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.

Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.

Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】

Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.

Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.

6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti

2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.

Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.

Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.

Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.

SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı

2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:

Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.

İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.

Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.

Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.

Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?

Süleyman ÇEMBERTAŞ  Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?

Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?

Yayınlanma:

|

Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!

Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.

Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?

Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!

Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.

Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?

Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.

Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.

Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.

Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.

Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!

Rakamlarla konuşalım.

Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.

Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.

Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.

Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.

Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.

TCMB verileri ne söylüyor?

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.

Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.

Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.

Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?

Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?

Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.

Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.

Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.

Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.

Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.

Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı

Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.

2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.

Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.

Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.

Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.

Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?

Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.

Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.

Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr!  Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.

Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.

Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.

Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli

Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.

Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.

Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.

Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.

SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!

Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.

Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.

Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.

TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.

Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.

Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.