Connect with us

GÜNDEM

Depremin ekonomik etkileri: Yıkım, yeniden inşa ve ek vergi

Yayınlanma:

|

Deprem çok büyük acılara yol açtı. Büyük can kaybı, çok sayıda yaralı, yerle bir olan evler, dağılan aileler… İçinde yaşamadıkça tam anlamıyla o acıları kavramak zor.

Deprem nedeniyle ortaya önemli ekonomik yıkım da çıktı. Çok sayıda konut ve işyeri çöktü. Daha fazlası kullanılamaz hale geldi. Bunlara okulları, hastaneleri ve diğer kamu binalarını eklemek gerekir. Altyapı büyük hasar gördü. İşyerlerinde makine ve teçhizat kayıpları oldu. Keza büyük bir işgücü kaybı da yaşandı.

Yıkımı kaldırmanın maliyeti

Bu yazıda bu yıkıma karşı yapılabileceklerin ekonomiye etkilerini ele almak istiyorum. İki temel soru cevap bekliyor. Birincisi, bu büyük hasarı gidermenin bütçeye getireceği yük, Türkiye’nin ekonomisinde önemli sorunlar yaratmadan kaldırabileceği bir yük müdür? İkincisi, büyüme oranımız bu gelişmelerden nasıl etkilenir?

Ancak hemen belirtmem gerekir ki ortada çok fazla belirsizlik var. Bu hasarları gidermenin maliyeti yaklaşık şu kadar olur demek için hem oldukça erken hem de böyle bir kestirim yapmak için konunun uzmanı olmak gerekir.

Yıkılacak bina sayısı için 18 Şubat günü resmi bir açıklama yapıldı. Konuya yakın arkadaşlar, bazı büyük inşaat şirketlerinin bu sayıyı dikkate alarak, o bölgede depreme dayanıklı 105 metrekarelik daireleri içeren sosyal konutlar inşa etmenin maliyetinin 35 milyar doları bulabileceğini hesapladıklarını ilettiler. Bunun üzerine alt yapı, hastaneler, okullar, yollar ve benzerlerinin yeniden inşa edilmesinin maliyetini ekleyin. Deprem yardımlarını, işsizlik ödemelerini da hesaba katın. Çok daha yüksek bir maliyet söz konusu olacaktır.

Tahminlere göre yük hesabı

Bu kadar belirsizlik altında bu maliyeti hesaplamaya soyunmak yerine, ‘tavan’ sayılabilecek bir değer alayım. Türkiye’nin 2022 GSYH’si 850 milyar dolar dolaylarında. Toplam maliyet bunun yüzde 10’u kadar, yani 85 milyar dolar olsun. Bu harcamaların iki yıla eşit yayıldığını ve tümüyle bütçeden finanse edileceğini varsayalım.

Her yıl GSYH’nin yüzde 5’i kadar bir harcamadan söz ediyoruz. Oldukça yüksek bir harcama. Gelin her yıl 0,5 puanlık kısmının vergi artışı ile finanse edileceğini kabul edelim. Geriye kalan harcama tümüyle borçla finanse edileceği için, borç oranı ilk yıl 4,5 ve ikinci yıl da 4,5 puan artacaktır.

Manevra alanı

Her iki soruya sağlıklı bir yanıt verebilmek için, öncelikle krizler nedeniyle ya da Covid pandemisinde olduğu gibi ekonomilerinin büyük ölçüde daraldıkları ve keskin istihdam kayıplarının yaşadıkları dönemlerde, bu gidişatı tersine çevirmek için verdikleri politika tepkilerine odaklanacağım. Politika tepkisinden kasıt şu: Hükümet kamu harcamalarını artırıp vergi oranlarını düşürüyor. Para politikası da gevşetiliyor.

Özellikle maliye politikası alanında yapılanların bütçeye getirdiği bir yük var. Artan bütçe açıkları borçlanmayla finanse ediliyor. Ekonomi bu duruma düşmeden önce kamu borcu ne kadar düşükse maliye politikasını o kadar gevşetmek mümkün oluyor. Zira her ekonomi için kamunun borçlanabileceği bir üst sınır var. Buna ‘borç sınırı’ deniliyor. Buraya yaklaştıkça borçlanma maliyetiniz artıyor ve borç vadeniz kısalıyor. Maliyetin artışı doğrusal da olmuyor; sınıra yaklaştıkça katlanıyor. Dolayısıyla, mevcut kamu borcu-GSYH oranı (borç oranı diyelim) borç sınırından ne kadar uzaksa o kadar rahat oluyorsunuz kamu harcamalarını artırmakta ve vergileri düşürmekte. Kısacası, manevra alanınızın genişliği önemli.

Yeni vergi seçeneği

Deprem için önemli bir fark var. Ülkenin her tarafını ve her kesimini etkilemeyen bir felaket söz konusu. Etkilenen bölgelerde ve kesimlerde vergi indirimleri ve afları yapsanız bile, etkilenmeyenlere yeni vergiler getirerek vergi gelirlerinizi düşürmeme şansınız var.

Dolayısıyla, bu şansınızın olmadığı duruma kıyasla –mesela ekonomide genel bir daralma ya da pandemi nedeniyle ülke genelinde işsizliğin artması ve ekonominin daralması durumu gibi, aynı borç artışı ile daha fazla kamu harcaması yapabilirsiniz. Yeni vergi olarak elbette ilk akla geleni servet vergisi getirilmesi.

Küresel krizde verilen tepki

Küresel finansal krizin ekonomileri tahrip edici etkisi ortaya çıkar çıkmaz çoğu ülke maliye politikasını gevşeteceğini açıkladı. Gelin bizim de içinde bulunduğumuz G20 ülkelerinin 2009’un ilk aylarında yapacaklarını açıkladıkları kamu harcaması artışlarının ve vergi gelirlerindeki azalışların toplamının GSYH’ye oranlarına bakalım. G20nin gelişmiş ülkelerinin 2009 ve 2010 için açıkladıkları önlemlerin GSYH’lerine oranlarının ortalaması yüzde 3,5, yükselen piyasa ekonomilerininki ise yüzde 3,8.

Ancak çok daha yüksek tepki verenler de var. Mesela Kore: Yüzde 8,3; Rusya: yüzde 5,4 ve Güney Afrika: Yüzde 5,1. Bir de ekonomiler daraldığında işsizlik ödemeleri gibi herhangi bir karara gerek kalmadan otomatik olarak devreye giren kamu harcamaları var.

Ortalama değeri, gelişmiş ülkeler için toplam GSYH’lerinin yüzde 8,5’i, yükselen piyasa ekonomileri için ise yüzde 5,6’sı düzeyinde. Ayrıntılar için şu bağlantıdaki IMF raporunun ekler kısmındaki Tablo 2’ye bakılabilir.

Ekonomik kırılganlıklar

Gelişmiş ülkelerin ekonomileri daraldıklarında bu tür bir maliye politikası tepkisi (fiscal stimulus) vermeleri alışılmış bir şey. Ama G20 içinde yer alan yükselen piyasa ekonomilerinden Arjantin, Brezilya, Endonezya, Meksika ve Türkiye gibi ülkeler için her zaman gözlenmeyen bir olgu bu. Bu asimetrinin arkasındaki temel neden de genellikle saydığım ülkelerin ve benzerlerinin içinde bulundukları kırılganlıklar. Mesela yüksek borç oranları ve dolayısıyla borç sınırına yakın olmaları. Oysa 2009 itibariyle bu ülkeler için böyle bir durum yok. Daha ayrıntı isteyenler şu kaynakta sekizinci bölümde yer alan makaleme bakabilirler.

Pandemi sırasında alınacağı açıklanan maliye politikası önlemlerinin GSYH’ye oranları ise çok daha yüksek. İlgili IMF raporu, çoğu gelişmiş ülkede kamu harcamalarındaki artış ile vazgeçilen kamu gelirlerinin toplamının GSYH’ye oranının yüzde 10’dan fazla olduğunu gösteriyor. 2020, 2021 ve sonrası için o sırada açıklanan önlemlerin ortalaması GSYH’nin yüzde 16’sı kadar. Yükselen piyasa ekonomileri için ortalama değer ise yüzde 5 gibi. Bu büyüklüklere kredi garantileri ve benzerleri dahil değil.

Sorun yaratır mı?

Bu çerçevede ele alındığında, evet Türkiye’nin iki yılda GSYH’sinin yüzde 9’u kadar maliye politikası tepkisi vermesi az değil ama ‘uçuk’ bir büyüklük de değil. Üstelik önemli bir avantajımız var: Borç oranımız oldukça düşük. Kamu borcunun GSYH’ye oranı 2022 yılında yüzde 30 düzeyinde. Borç sınırımızın oldukça altında. Sınır, borcun ne kadarının döviz cinsinden olduğu ile de ilgili. Döviz cinsi borcun payının yüksek olması maliye politikasındaki manevra alanını azaltıyor. Ama bir TEPAV çalışmasında da gösterdiğimiz gibi sonuçta toplam borç oranımız düşük.

Dolayısıyla, iki yıl sonunda kamu borcunun yüzde 30’dan yüzde 39’a çıkması normal koşullar altında büyük bir sorun yaratmaz. Ama normal koşullar altında.

İşte temel sorun burada ortaya çıkıyor. Daha önce YetkinReport’ta defalarca dile getirdiğim gibi kırılgan bir ekonomimiz var. Bu kırılganlık sürdürülemez bir ekonomi politikasından kaynaklanıyor. Bu politikanın mutlaka değişmesi gerekiyor. Nasıl yapılabileceği için ayrıntıya girmeme gerek yok ama 2023’teki muhtemel ekonomik gelişmeler ve muhalefetin eoknomi ve finans politikalarını ele aldığım yazılarşu iki yazıda ne tür bir değişiklik gerektiğini yazmıştım. ya bakabilirsiniz. Türkiye, seçim sonrasında ekonomi politikasında ‘makule’ dönerse, deprem yıkıntısını ortadan kaldırmak için gereken bütçe harcamalarını riskini artırmadan yapabilir.

Büyümeye etkisi ne olur?

Bu harcamanın büyümeye etkisi ne olur? Bu soru, yine borç sınırına ne kadar yakın olduğunuz ve ekonominizin içine bulunduğu durum ile ilgili.

Borç sınırına yakınlık açısından durum şu: Mevcut kamu borcu-GSYH oranı borç sınırına yakın bir yerdeyse, kamu borcunu artıracak bir politika riski, faizi ve kuru sıçratacağı için, büyümeyi olumsuz etkiler. Zira iki etki ters yönde çalışır. Kamu harcamalarının artması, iç talebi yükselteceği için büyümeyi artırıcı yönde çalışır. Ama yüksek faiz ve yüksek risk, iç talebin geriye kalan unsurlarını olumsuz etkiler ve büyümeyi aşağıya çeker. Net etki, büyük ihtimalle büyümeyi aşağıya çekici yönde olur. Yukarıda sözünü ettiğim TEPAV çalışması asıl olarak bu sorunu inceliyor. Ancak kamu borcumuzun GSYH’nin yüzde 30’u gibi düşük bir değerde olması, böyle bir tehlike bulunmadığını gösteriyor.

Seçim sonrası “makule dönülmeli”

Ekonomimizin içinde bulunduğu durum açısından ise şöyle. Kamu borcu açısından bir sorun olmasa da, zaten uyguladığınız politika sürdürülebilir değilse, kamu harcamalarında bu büyüklükteki bir artış bu sürdürülemez durumun sona ereceği tarih –ki kestirmek mümkün değildir, öne çeker. Şu anda risk primimiz ve enflasyon çok yüksek. Buna karşın yurtiçi faiz çok düşük. Döviz kuru yukarıya doğru yönelme eğiliminde. Müdahalelerle ve dost/yeni dost ülkelerden sağlanan kaynaklarla bu eğilim kırılmaya çalışılıyor. Önemli bir seçim harcaması yapılmaya başlanmıştı. Büyük merkez bankaları faiz artırma sürecindeler. Bu ortamda maliye politikasının gevşetilmesinin büyümeye olumlu katkı vermesi zor.

Dolayısıyla, yine aynı sonuca ulaşıyoruz. Tekrarlayayım: Türkiye, seçim sonrasında ekonomi politikasında ‘makule’ dönerse, deprem yıkıntısını ortadan kaldırmak için gereken bütçe harcamalarını riskini artırmadan yapabilir.

Merkez Bankası: Bu nasıl bağış?

Bir de not düşmezsem olmaz. Zaten kamu bütçesine gelir olarak aktarılacak ve kamu harcamaları için kullanılacak bir kaynağı, o geliri aktarmakla yükümlü kuruluşun, deprem nedeniyle ‘bağışlıyorum’ demesi kadar garip bir şey olamaz. Mesela TCMB’nin bağışı TCMB kârından yapılıyor. Zaten TCMB o kârı Hazine’ye aktarıyordu. Bu nasıl bir bağış Allah aşkına?

Aynı soru, kamu bankaları ve Hazine’nin (ya da Türkiye Varlık Fonu’nun) ya tümüyle sahip oldukları ya da önemli bir ortağı durumunda bulundukları kamu kuruluşları için de geçerli. Olsa olsa, kâr ettiklerinde zaten Hazine’ye aktaracakları kaynakları önceden aktarmış (yasal dayanağı varsa) olurlar. Bu da, herhalde bağış anlamına gelmez.

Fatih ÖZATAY – yetkinraport

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL

FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”

Yayınlanma:

|

Yazan:

Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.

Bankavitrini.com | Gündem

Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.

Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı

Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.

Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.

DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil

DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.

DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.

Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”

DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.

Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?

Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.

Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.

Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.

Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu

Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.

Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.

Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?

Yayınlanma:

|

İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?

Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz

Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?

17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.

Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.

Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.

İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!

İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.

Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.

Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.

İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.

Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.

Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.

İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.

FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?

Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.

17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.

Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.

Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.

Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.

Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.

BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM

Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.

Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.

Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.

Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.

İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER

İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.

17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.

Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.

Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.

İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.

AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS

Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.

Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:

1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.

Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.

2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.

Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.

3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.

Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.

Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor.            (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )

SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR

Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.

Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.

Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.

Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.

Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist 
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz

Okumaya devam et

GÜNCEL

Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Bir süredir mütemadiyen aynı konuların etrafında dolaştığımız ve kendi kendimizi tekrar ettiğimizin pekâlâ farkındayız. Jeopolitik riskler tüm ağırlığıyla masa üzerinde durmaya devam ederken, emtia fiyatlarının yüksek seyri enflasyonist baskıları artırmaya devam ediyor. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftanın son iş gününü 110 dolar seviyesini test ederek tamamladı. Bir başka bakış açısıyla, Brent petrol sene başına göre %81 yükselirken, gümüş ise getiri liginin dibinde yer alarak %20 düştü. Yapay zekâ ve çip sektöründe ise soru işaretleri zihinleri meşgul etmeye devam ediyor. Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre, beş büyük yapay zekâ şirketinin gelecek yıl toplam yatırım harcamalarının 1,2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Rakamın büyüklüğü bir yana, bu yatırımların ne kadar sürede kendini amorti edeceği sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Teknoloji hisseleri denince akla gelen Nasdaq endeksi haftanın son iş gününü %2’nin üzerinde düşüşle tamamlarken, son 10 günlük performansı da %6 düşüş yönünde oldu.

Türkiye’de Fon Krizi’nin etkileri sürerken, cuma günü bültenimizde de dile getirdiğimiz MSCI uyarısı hisse senetleri üzerindeki baskıyı artırdı. MSCI, yaz başında yaptığı uyarının dozunu bir kademe daha yükselterek, piyasa şeffaflığı ve sağlıklı işleyiş konusunda atılan adımların yeterli olmadığını ortaya koydu. Türkiye’nin gelişmekte olan ülke statüsünü koruması açısından Haziran 2027 kritik bir tarih olarak karşımıza çıkıyor. Endonezya’da yaşananları da birlikte düşündüğümüzde, piyasaların bu uyarıyı pek hoş karşılamadığını görüyoruz. BIST100 ve BIST30 endeksleri cuma gününü %3 kayıpla tamamlarken, bankacılık endeksi %2 geriledi. CDS risk primi 250 baz puanda yatay seyrederken, iki yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi, faiz indirimi beklentilerinin desteğiyle son iki haftada 100 baz puan düşerek %39,40 seviyesine indi. USDTRY kuru ise yeni haftaya 49,54 seviyesinden başlıyor.

MSCI’nın Endonezya’yı gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkararak doğrudan bağımsız piyasa statüsüne düşürebileceği uyarısının yankıları ise dinmiyor. Cuma günü %12’ye yakın gerileyen Jakarta borsası, bu sabah da %5’in üzerinde düşerek son altı yılın en düşük seviyesine indi. Yılbaşından bu yana kayıplar %43’ü aşarken, yabancı yatırımcıların net satışları 5 milyar dolara yaklaştı. Endonezya’nın MSCI endekslerinden tamamen çıkarılması hâlinde, yalnızca endeksleri takip eden fonlardan 5,6 milyar dolarlık zorunlu satış gelebileceği hesaplanıyor. Ülke para birimi rupiah da tarihî dip seviyelerine yaklaşırken, satış baskısının borsayla sınırlı kalmayıp döviz ve tahvil piyasalarına yayılmasından endişe ediliyor. Türkiye’nin de benzer gerekçelerle MSCI’nın radarında olması, Endonezya’daki gelişmeleri bizim açımızdan daha da önemli kılıyor.

Türkiye cephesinde ise gözler perşembe günü sonuçlanacak TCMB’nin olağan Ekim ayı PPK toplantısına çevrildi. Bir süredir gündemden düşmeyen fon krizinin de etkisiyle ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın giderek belirginleştiğini görüyoruz. Otomobil satışlarından kredi kartı harcamalarına kadar pek çok gösterge bu tabloyu desteklerken, hanehalkının borç ödeme kapasitesindeki bozulma da dikkat çekiyor. Aşağıdaki grafikten görüleceği üzere, ihtiyaç kredilerinde takibe dönüşüm oranı %7’ye yaklaşarak rekor kırarken, bireysel kredi kartlarında da bu oran %6 seviyesine yaklaşarak tarihî zirvesine yükseldi. Bir başka deyişle, ihtiyaç kredilerinde mevcut her 100 TL’lik bakiyenin yaklaşık 7 TL’si takipte bulunuyor. Ekonomik aktivitedeki sert yavaşlama ve hanehalkının artan ödeme güçlükleri karşısında TCMB’nin, enerji fiyatlarındaki keskin yükselişe rağmen, politika faizini en az 100 baz puan indirerek %37’den %36’ya çekmesine kesin gözüyle bakıyoruz. Böylece TCMB’nin Aralık 2025’ten bu yana ara verdiği faiz indirimlerine bebek adımlarıyla yeniden başlamasını bekliyoruz.

Cuma günü TCMB’nin açıkladığı iki önemli veri de dikkatimizden kaçmadı. Eylül ayı konut fiyat endeksine göre, konut fiyatları yıllık bazda nominal olarak %22,3 artarken, enflasyondan arındırıldığında reel olarak %5,7 geriledi. Bir başka deyişle, konut fiyatlarındaki artış enflasyonun gerisinde kalmaya devam ederken, bu durum konutun değer artışı açısından yatırım cazibesini sınırlıyor. TCMB’nin yayımladığı Ekim ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’nin sonuçlarını ise aşağıdaki grafikten takip edebilirsiniz. Biz özellikle enflasyon beklentilerine odaklandık. Yıl sonu TÜFE beklentisi hemen hemen değişmezken, 12 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,19 puan artışla %23,89’a yükselmesi, orta vadeli enflasyon görünümünde sınırlı da olsa bir bozulmaya işaret ediyor. Buna karşılık, 24 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,38 puan gerilemesini daha uzun vadeli görünüm açısından olumlu okuyoruz. TCMB’nin kurun artış hızında yaptığı ince ayara rağmen, yıl sonu USDTRY beklentisi hafif gerileyerek 51,55 seviyesine inerken, 12 ay sonrasına ilişkin beklenti ise 59,26 seviyesine yükseldi.

Avrupa’da hayat pahalılığı, eğitim maliyetleri ve hükûmetlerin ekonomi politikalarına yönelik tepkiler giderek büyüyor. Fransa’da öğrencilerin başlattığı protestolar, sendikaların ve farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla hafta sonu ülke çapında kitlesel gösterilere dönüşürken, Paris başta olmak üzere birçok kentte şiddet olayları yaşandı. Yüz binlerce kişinin sokaklara döküldüğü gösterilerde 1,200 kişi gözaltına alınırken, Cumhurbaşkanı Macron yaşanan şiddet olaylarını sert bir dille kınadı. Protestolar Fransa ile sınırlı kalmazken, Belçika ve İtalya’da eğitim ve yaşam maliyetleri, Portekiz’de ise düşük ücretler ve konut krizi nedeniyle halk sokaklara döküldü. Fransa’da zaten kırılgan olan siyasi ve mali dengelere toplumsal huzursuzluğun da eklenmesi, ortak para birimi üzerinde baskı kurarken, EURUSD paritesi 1,1230 seviyesinde işlem görüyor.

Öte yandan, Orta Doğu’da artan gerilimle cuma günü 110 dolar seviyesini test eden Brent petrol, yeni haftaya düşüşle başladı. Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi, piyasaya daha fazla Rus petrol ürünü sunulabileceği düşüncesini güçlendirirken, Brent petrol %1,8 gerileyerek 108 dolar seviyesine indi. Ancak Orta Doğu’da arz güvenliğine ilişkin endişeler dinmiş değil. Ticari gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Körfez’den günlük petrol sevkiyatı 20 milyon varilin üzerinden 8,5 milyon varile kadar gerilerken, Mısır’ın Husilere karşı Suudi Arabistan’a destek vermeye hazır olduğunu açıklaması gerilimin daha da yayılabileceğine işaret ediyor.

Küresel piyasalarda yapay zekâ yatırımlarının finansmanına ilişkin endişeler gündemdeki yerini korurken, yeni gün ve hafta başlangıcında Asya borsalarında karmaşık bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Geçen haftayı %5,4 kayıpla tamamlayan Japonya’da Nikkei endeksi bu sabah %1 civarında gerilerken, geçen hafta %14’ten fazla düşen Güney Kore borsası KOSPI ise yaralarını sarmaya çalışarak %0,7 yükseliş kaydetti. Çin’de üçüncü çeyrek büyümesinin beklentileri hafif aşarak %4,5’e ulaşması ve perakende satışların tahminlerden iyi gelmesi satış baskısını sınırladı. ABD’de yarı iletken hisselerinin işlem gördüğü Philadelphia Semiconductor endeksinin son 10 günde %16’dan fazla gerilemesi, teknoloji sektöründeki satışların boyutunu gösteriyor. Yatırımcılar, yapay zekâya yapılan devasa yatırımların ne zaman kâra dönüşeceğini sorgularken, bu hafta açıklanacak Meta, Tesla ve önde gelen çip üreticilerinin bilançoları merakla takip edilecek. Elon Musk’ın uçan araba tanıtımıyla ilk etapta yükselişe geçen Tesla hisseleri, kazanımlarını koruyamayarak gün içi zirvesinden %6 geriledi.

Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken, ABD ile Ukrayna arasındaki ilişkiler de limonileştiğini görüyoruz. Cuma gecesini sert satışlarla tamamlayan Nasdaq endeksi, bu sabah vadeli işlemlerde %1,3 yükselirken, ABD’nin 10 yıllık gösterge tahvil faizi yeniden %5,05 seviyesine geriledi. Kıymetli metaller de yeni haftaya alıcılı başlarken, ons altın 4,180 dolar, gümüş ise 57,75 dolar seviyesinde işlem görüyor. Petrol fiyatlarındaki gerilemenin enflasyon endişelerini bir miktar hafifletmesi, faiz getirisi olmayan kıymetli metallere destek verdiğinin altını çizmek isteriz. Teknik bir bakış açısıyla önem arz eden 55 dolar seviyesinden uzaklaşan gümüşü biraz daha takip etmek istiyoruz. Yukarıda da değindiğimiz üzere, petrol fiyatlarında kalıcı bir geri çekilme olmadan kıymetli metallerin kalıcı bir yükselişe geçmesi zor görünüyor.

Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi Fed’in faiz politikasına ilişkin beklentilerde de dikkat çekici bir değişime neden oldu. Geçen hafta %50’ye kadar yükselen ekim ayında faiz artırımı ihtimali %16’ya kadar gerilerken, aralık ayında faiz artırımı ihtimali ise hâlen %92 seviyesinde bulunuyor. Gözler 28 Ekim tarihinde sonuçlanacak Fed toplantısına ve ertesi gün açıklanacak Fed’in favori enflasyon göstergesi olarak yakından takip ettiği PCE verisine çevrilmiş durumda. Siyasi cephede ise Brezilya ve İsrail seçimlerine geri sayım devam ederken, ABD’de 3 Kasım’da düzenlenecek ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin iki kanadı birden kaybetme riskinin oldukça arttığını söylememiz gerekiyor.

TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi

17923851289ea310271c16b1d4d2891df98b8491dd_1_1200.jpg
 
İhtiyaç Kredilerinde ve Kredi Kartlarında Takibe Dönüşüm Oranı

17923851297c4c3356427a1eaef2d11a6e750e9cf4_2_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.