Connect with us

Erol Taşdelen

‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3

Erol TAŞDELEN ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ” yazı dizisinin üçüncü bölümünde Türkiye’de uygulanabilir olup olmadığını ele aldı. Güncel Ekonomide gelinen noktada SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ dışında bir seçeneğin sorunları derinleştireceği, mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını ileri sürülmektedir. Okuyun göreceksiniz…

Yayınlanma:

|

Türkiye’ye baktığımızda son yıllarda ciddi sapmalar olsa da; belli unsurları açısından bir piyasa sisteminin var olduğunu görmekteyiz, ancak bu sistem fonksiyo­nel işlerlikten yoksun bulunmaktadır. Oysa ülkemizin 150 yıllık örnek aldığı Batı Tipi modern endüstri toplumunun temel kurumu forksiyonel işlerliğe sahip piyasa ekonomisidir.

Bütün problemin can noktası budur. Piyasa meka­nizmasına fonksiyonel işlerlik kazandırmadan Türkiye’nin içinde bulunduğu problemlerden kurtulmak mümkün değildir. Bunu sağlaya­cak olan ise kararlı bir Sosyal Piyasa Ekonomisi uygulamaları olacaktır.

Ülkemizde demokratik sisteme geçildikten sonra her on yılda bir politik-ekonomik alanda ortaya çıkan buhran nedeniyle askeri müdahaleler yapılmıştır. Eğer foksiyonel işlerliğe sahip bir ekonomik sistem gerçekleşmiş olsa idi, sosyal ve politik sistemin giderek bununla bütünleşmesi sonucu buhranlar önlenir ve askeri müdahaleler de gereksiz kalabilirdi.

Özellikle Cumhuriyetten sonra getirilen reformlar, sosyal piyasa ekonomisi için önemli olan birçok koşulun oluşmasına yol açmıştır. Ayrıca ekonomik gelişme, geleneksel tarıma dayalı toplum yapısını önemli ölçüde çözmüştür. Ülke sanayi toplumuna dönüşüm aşamasında bulunmaktadır. Toplum ve birey bu geçiş döneminin ya­rattığı bunalımları atlatabilme çabası içindedir. Başka bir deyiş­le, ekonomik sisteme işlerlik kazandırmanın zorunlu olduğu görülmüştür. Varolan sorunlara çözüm arayışı, sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliği için gerekli isteğe uygun bir ortam yaratmıştır. Anayasalarımızda sözleşme, işyeri açma özgürlükleri garanti edil­ektedir. Yani sosyal piyasa ekonomisinin varolan temel ekonomik ve bireysel özgürlükler yasalarla getirilmiştir.

Bu çerçeve içinde: 

1. Özel mülkiyet garanti edilmiş ve toplumda yaygınlığı sosyal piyasa ekonomisinin uygulaması için yeterli düzeye ulaşmıştır.

2. Ticaret Kanunu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu piyasa ekono­misinin işlediği ülkelerden alındığı için, piyasa sisteminin organizasyon yapısına uygun bir yapı oluşumunu sağIamıştır.

3. Mali düzen ve para düzenine ilişkin alanlarda getirilen yasal çerçeve, ayrıntıdaki bazı noktalar bir yana bırakılırsa, şeklen Sosyal Piyasa Ekonomisinin uygulanabilirliği için uygun görünümdedir.

4. Ekonomideki makro planlama emredici değil uyarıcı, enfor­masyon ve tutarlılık sağlamaya yönelik ve yol gösterici bir dü­zenleme olarak yer almaktadır.

Anayasalarımız açık bir ekonomik sistem tercihinde bulunmamaktadır. Böylece Batı tipi anayasalar gibi sistem nötrdür. Ancak 1982 Anayasası  ile piyasalara fonksiyonel işler­lik kazandırıcı bir düzenlemeyi öngörmektedir. Bu madde, “piyasa­ların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayan ve geliştirici” önlemlerin alınması ile “Fiili veya anlaşma sonucu doğacak te­kelleşme ve kartelleşmeyi önleme” görevini getirmektedir.

Türkiye’de sosyal dengelemede önemli açıklar bulunmakla birlikte, 1936’dan beri getirilen iş ve çalışma yasaları üretim ve işyeri düzenini belirlemiştir. Ayrıca Sosyal Devlet anlayışı içinde Sosyal Güvenlik önlemleri getirilmiştir. Asgari ücret ve sosyal politika uygulamaları belli bir yaygınlığa ulaşmıştır. An­cak yeterli olmaktan uzaktır. Örneğin, Kalifiye işgücü geliştirme programları ve Genel İşsizlik Sigortası yetersizdir.

Ülkemizin gelişme ve sanayileşme düzeyi maddi, personel ve ku­rumsal altyapı donatımlarında asgari bir düzeyin oluşumunu gerçekleştirmiştir. Özellikle ülkede maddi alt yapının öğeleri olan yol, iletişim, haberleşme gibi alanlarda oluşturulan altyapı donatımı, piyasaların bütünleşmesini sağlamış, mal ve faktör akışkanlığının önemli ölçüde artmasına hizmet etmiştir.

Sosyal Piyasa Ekonomisinin Türkiye’de Uygulanabilirliğini Zorlaştıran ve Engelleyen Durumlar

Başarı Rekabeti: Türkiye’de Başarı Rekabeti anayasanın emrine karşın henüz düzenlenmiş değildir.  Rekabet hukuku, rekabet politi­kası rekabet (karter) kurumu Türkiye’de oluşturulmamıştır. Türkiye’de rekabeti ortadan kaldıran her türlü karter sözleşme­si ve yıkıcı rekabet serbesttir. Ancak Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu çerçevesinde iyi niyete aykırı haksız rekabet yasaklanmıştır. Oysa bu düzenleme rekabet sürecini, dolayısıyla piyasa sisteminin işleyişini sağlayabilir olmaktan uzaktır. Böy­lece sosyal piyasa ekonomisinin iki sütunundan biri yoktur.

Türk ekonomisinde tam anlamı ile piyasa ekonomisi var mı? So­rusuna A. Kılıçbay, “Türk ekonomisinde tam anlamı ile kurulmuş bir piyasa yoktur. Tam kurulmayan bu modelin işleyişi de aksak­tır” diyerek cevaplıyor. Türk ekonomisinde, kurumlar, ik­tisadi zihniyet, davranışlar, gelenek ve görgü “rekabetin” yer­leşip yaşamasına imkan veren “ideal durumda” değildir.

Sosyal Dengeleme: Türkiye’de genel işsizlik sigortası yetersiz olmasına karşın, sosyal dengelemenin kurumsal düzenlen­mesinde bir hayli yol alınmıştır. Ancak ülkede kemik­leşmiş olan aşırı enflasyon zaman zaman düşürülmesine rağmen, toplumun gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırmaya yetmemiş, sosyal dengedeki bozulma artmıştır. Üstelik resmi  % 12, gayri resmi %30 dolaylarındaki işsizlik oranıyla gelir da­ğılımının giderek bozulması toplumda iç huzuru bozacak boyutlara doğru kaymaktadır.  Bu gelişme sosyal piyasa ekonomisinin belir­lediği amaçların tam tersi yönündedir. Böyle bir gelişme Batıda sanayileşmenin başlangıç döneminde, yani klasik liberalizm döneminde yaşanmıştır.

“Serbest Piyasa Ekonomisi”, ülkemizde uygulandığı şekliyle klasik liberel görüşe yakın düşmekte ve çağdaş liberal anlayı­şın gerisinde kalmaktadır. Sosyal dengelemenin yetersiz olması toplumda önemli sorunların artaya çıkmasına, sosyal uzlaşma ve barışın azalmasına, adalet ve eşitlik açısından dengesizliklere yol açma eğilimindedir.

Sosyal dengeleme ve rekabet ilkesinin birlikteliği: Rekabet düzenlenmemiş, sosyal dengeleme giderek bozulmaktadır. Sosyal piyasa ekonomisinin iki sütunun­dan birinin olmadığını belirtmiştik; diğeri ise önce enflasyon dep­remlerinden sonra yaşanan  durgunluktan hasar görmüştür. Bu nedenle üzerindeki yükü taşıyabi­lir olmaktan uzaktır. Önümüzde durgunluk içinde enflasyon yaşanması gibi bir süreç görülmektedir ki bu durumun daha yıkıcı olması kaçınılmazdır.

Rekabet ve sosyal dengelemenin varlığını belirleyen yasal ve kurumsal düzenlemeler: Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisine geçişte en gelişmiş olan öğeler bu alandadır. Cumhuriyetin ku­ruluşundan beri Batıdan alınan kurumsal düzenlemeler bu sonu­cu yaratmıştır. Ancak stratejik alanlarda önemli boşluklar var­dır. Bunların konumuz açısından en önemlisi de rekabet kanunu ve rekabet (karter) kurumunun yokluğudur.

Ancak ticari ilişkilerde “ticari ahlak” ve dürüstlük kural­larına uyulmasını amaçlayan “haksız rekabet” hukuku düzenlen­miştir. Bu durum, İsviçre’deki gibi ayrı bir yasada değil, Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş olup Borçlar Kanunu’nda da yer almaktadır. TTK­’da haksız rekabet tanımlanmakta ve haksız rekabet durumları; kötüleme, gerçeğe aykırı bilgi verme, aldatıcı reklam, müstesna kabiliyet zannını uyandırmak, iltibas, yardımcıları görevlerinde kötüye kullanma, kandırma, yardımcı­lardan işletmelerin sırlarını ele geçirmek, sırlardan faydalanmak ve yayma, gerçeğe aykırı şehadetname verme ve iş hayatı şartlarına riayet etmemek olarak düzenlenmiştir. Bu yolla haksız rekabete karşı bir düzenleme getirilmiştir. Ancak bu düzenleme­ler rekabeti, dinamik bir süreç ve piyasaları fonksiyonel işlerliğe sahip bir sistem olarak ortaya çıkarmak açısından son derece yetersizdir.

Uygulanan ekonomik politikaları: Türkiye’de uygulanan eko­nomi politikalarının kapsamını yeterli bulmak mümkün değildir. Ekonomik sisteme işlerlik kazandırma politikası, yani rekabet politikası yoktur. Ayrıca sektörel ve mekansal yapı politikala­rı eksik ve yetersizdir. Ekonomik süreç politikası, konjonktür ve büyüme politikası alanlarında yine önemli yetersizlikler i­çermektedir. Süreç politikası içinde yalnızca özellikle 1980 sonrasında istikrar politikası ön plana çıkmıştır. Ancak bu alan­da bile belirlenen amaçları gerçekleştirecek araçlar, yöntemler ve ilkeler yeterli açıklıktan uzaktır. Araçlarda dozajlama ve za­manlama yetersizdir. Kısa dönemli bir politika olan istikrar ön­lemleri uzun dönemli politika olarak yürürlükte kalmış, bu neden­le uzun dönemli sorunlar çözümsüz bırakılmıştır.

Özelleştirme girişimlerinden görüldüğü gibi, serbest piyasa konsepti, devletin ekonomi içindeki foksiyonunu en aza indirerek, ekonominin işleyişinin “tabii kanunları” içinde olacağına inan­maktadır. Bu şekliyle yaklaşım, klasik liberal düşünceyi benimse­mektedir. Zira ekonomik düzen, tabii kanunları olan “ordre naturel” olarak görülmektedir. Oysa ekonomik düzenin sosyal bir düzen olduğu ordo-liberallerince ortaya konulmuştur. Ayrıca bu yaklaşımda piyasa sonuçlarının sosyal dengeleme ile düzeltilmesi öngörül­memekte veya ikincil derecede bir ağırlığa sahip olmaktadır.

1990 sonrasında geliştirilen politikalar, kısa dönemli ve gün­delik ihtiyaçlara göre ayarlandığı için sınama-yanılma yöntemine dayalı görülmektedir. Piyasa ekonomisinin mutlak serbesti anlamı­na gelmediğinin, günümüzün en ileri ekonomilerinde dahi kabul e­dildiği bir dünyada, piyasa ve fiyat mekanizmasının ekonomide her şeyi çözeceğini, hatta uzun vadeli yapısal değişimleri bile gerçekleştireceğini düşünmenin yanlış olduğu baştan beri belli idi. Üstelik, adil gelir dağılımı, fırsat eşitliği, ekonomik is­tikrar vb. gibi çok temel atyapıların bulunması varsayımına da­yanan “serbest ekonomi sistemi“nin bu varsayımların geçerli ol­madığı koşullarda uygulanmasının ne denli tek yönlü işleyen bir süreci gündeme getireceği gözden kaçtı ya da kaçırıldı.

Son yıllarda uygulanan ekonomik politikalarda para politikası ile günlük politikalar uygulanmış “mali politika” uygulamaları rafa kaldırılmıştır. Son 20 yılda uygulanan; Para politikasının aşırı yabancılaşması, yabancı kaynaklı sıcak paranın piyasada oransal fazlalığı da uygulanan para politikalarının etkisini azaltmakta insiyatifi yabancı yatırımcılara bırakmaktadır. 2007’den sonra uluslararası konjektör uygulanan para politikasının iflasını göstermesine rağmen karar mercilerine hareket alanı tanımamasından bir tıkanıklık görülmekte durgunluk yanında enflasyonun tekrar güncel hayatı etkiler hale gelmesi sosyal dengeleri olumsuz yönde iyice bozmaktadır.

Başarı (çalışma) motivasyono ve kontrolu: Türkiye’de çalışma ve başarı motivasyonunun topluma ve bireylere kazandırılması yönünde bir politika yoktur. Toplumda çalışma, çaba ve başarının de­ğerlenmesi ve değerini bulması sağlanamamaktadır. Tam tersine, endüstri toplumunun başarı ilkesi yerine, geleneksel toplumun i­lişki ilkesi geçerlidir. Başarının ve başarı motivasyonun teşvik edilmemesi, sistemin kontrol işlevinin çalışmasını engellemektedir. Oysa başarının ödüllendirilmediği bir toplum yapısında piyasa sistemi ve rekabet etkin işleyemez.

Altyapı donatımı: Türkiye’de varolan altyapı donatımı, piya­saların bütünleşmesini sağlayacak düzeyde olduğu için, sosyal piyasa ekonomisi için de yeterlidir. Ancak Türkiye’deki altyapı yetersizliği asıl personel ve kurumsal altyapı alanında kendi­ni göstermektedir. Başarı rekabetine dayanan sosyal piyasa eko­nomisi bağımsız düşünen, uygulama yetenek ve davranışına sahip insan donatımını gerektirmektedir. Oysa Türkiye’deki ilişki sis­temi içinde bağımlı, tek boyutlu düşünen ve mutlakçı, olayları öznel değer yargılarına göre değerlendiren, duygusal ve tepki­sel insan tipi yetişmektedir. Toplumda neden-sonuç ilişkisi i­çinde düşünen insan yetiştirmekten çok, duygu ve tepkileriyle davranan insan tipi yetişmesine ortam yaratılıyor.

Ülkemizde geleneksel düşünce sistemi egemen olmuş ve hala önemli ölçüde egemen olmaktadır. Olayları değişik açılardan de­ğerlendiren, gerçeği ayrıntılarda ve işbölümünde arayan tutum­lar yadırganmaktsıdır. Bağımsız düşünen ve davranan yaratıcı insan tipleri, yeterli bağımlılık ilişkisi gösteremediği için, dışlanmaktadırlar. Üretim ile eğitim arasında bağ tam sağlanamadığı için özellikle ara teknik eleman bulunmasında zorluk yaşanmaktadır. Devletin İmam Hatip okullarına gösterdiği ilgi ve kaynağı Meslek Liselerine göstermemesi düşündürücüdür. Sanayileşmiş ülkelerde Teknik Meslek okullarına ağırlık verilmiş işletmeler için gerekli Teknik Personel ihtiyacı giderilmiş, işgücünde uzmanlaşma sağlanmıştır. Eğitim ve sağlık alanını ihmal eden ülkelerin gelişme ve kalkınma şansı  bulunmamaktadır.

Uygun kültür, eğitim ve demokrasi: Türkiye’de modern sanayi toplumunun yarattığı nedenseIlik ilişkisi içinde düşünen insan yetiştirme politikası izlenmemiştir. Kültürde çoğulculuk ve hoş­görü politikası oluşturulamamıştır. Hatta Türkiye’nin bilinçli oluşturulmuş bir demokrasi politikası yoktur. Türkiye burju­vazisinin demokratik bir “öz”ü yoktur. 1960’larda ve hiç ol­mazsa 1970’lerin başında, Türkiye’nin Güney Avrupa ülkelerine benzer bir dönüşüm geçireceği sanılabilirdi . 1970’lerin sonla­rına gelindiğinde bütün işaretler tersine dönüşmüştü . 1980’de­ki askeri müdahale ve sonuçları, Türkiye’nin evriminin Güney Avrupa çizgisinden ayrıldığını kanıtlamıştı; popülizm-kriz-darbe silsilesi daha çok Latin Amerika’daki ülkelerin tecrübelerine benzer bir çizgiye işaret ediyordu.

Türkiye bir açık toplum politikası ve programı oluşturmamıştır. Eğitim politikası, açık toplum insanını yaratmaya değil, bağımlı insan tipi yetiştirmeye yöneliktir. Bu yöndeki çabalar da yetersiz kalmıştır. Sosyal piyasa ekonomisinin varolabilmesi için bu politikanın değişmesi gereklidir.

Başarılı sanayileşmiş ülkelerin en ortak özelliği, güçlü be­şeri sermaye birikimi ve yetişmiş insan gücü zenginliğidir. Tür­kiye’de sanayinin yeniden yapılanma politikası, ciddi ve eşgüdümlü bir eğitim politikasını da beraberinde taşımak ve eğitime haklı olduğu önemli yeri kazandırmak zorundadır.

E.Kongar’a göre, Türkiye gerek maddi gerek manevi kültür alanlarında, gerekse sanat edebiyat ve düşün yapıtları alanında (kısaca kültürün bütün alanlarında) bir “yeniden doğuşun”, bir “rönesansın”eşiğindedir.

Ülkemizde sosyal uzlaşmadan çok sosyal çatışmalar ön planda­dır. Kültürel davranış ve değer yargılarında hoşgörü değil, her­kesin kendi mutlakçı değer yargılarını karşısındakine kabullendirme kavgası yer almaktadır. Toplum, geleneksel ve batı kültür­lerinin yoğun rekabeti arasında, çatışmacı ve zıtlaşmacı bir tutumu benimsemektedir. Demokrasi bir yöntem ve araç değil, yal­nızca selbest seçimlerin dört yılda bir yapılması olarak anlaşıl­maktadır. Rasyonellik ise, zorlayan ekonomik kriz nedeniyle yeni yeni öğrenilmektedir.

Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulanabilmesi için buna uygun sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanlarda ge­niş kapsamlı düzenlemeler gerekiyor. Sosyal piyasa ekonomisin­de süreç politikası, istikrar, istihdam, gelir dağılımı ve kal­kınma politikalarını içermektedir.Ekonomik istikrar içinde, is­tihdam, dengeli gelir dağılımı ve büyüme sorununu birlikte çöze­cek politikaları uygularken, parasal, mali araçlarla, ancak bel­li alan ve durumlarda doğrudan müdahale yöntemleriyle ekonomi politikası oluşturulmaktadır.

Sosyal Piyasa Ekonomisinin Türkiye’de Uygulanabilirlik Şansı:

Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliğini olum­lu ve olumsuz yönde etkileyen öğeler birlikte değerlendirildiğinde olumsuz noktaların olumlu noktalardan sayıca çok olduğu görülür.

Ülkemizde orta-sağdaki partiler piyasaların “sosyal” yönünü; sosyal demokrat partiler ise, sosyal piyasa ekonomisinin “piyasa” boyutunu ikinci plana atma eğilimi göstermiktedir. Ülkemizdeki ob­jektif koşullar bir piyasa ekonomisinin -fonksiyonel işlerlikten yoksun olarak- var olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, sosyal ­liberal ve sosyal demokrat partilere düşen görev, her iki politik görüşün özelliğinden kaynaklanan unsurları, öncelikleri ve renk farklarını vurgulayan tutumlarını ortaya koyarak, sosyal piyasa ekonomisine dayalı birer konsept oluşturmaları noktasında düğümlenmektedir.

Bunu yapmak biraz da zorumluluk göstermektedir: Ekonomik kay­naklarını iyi kullanmayan bir toplum düzeninde toplam üretim dü­şük olur. Büyüme hızı düşük ise, çalışanlar yarınlarına umutla ba­kamaz, işsizler kısa sürede iş bulamaz. Gelir dağılımı eşitsiz ise, ezilenler itaat yerine isyan davranışına girer. Bütün ekonomik gös­tergelerin bozuk olması karşısında, bunların toplum üyelerini is­yana iten etkilerini telafi edecek, daha doğrusu isyanı yasal yol­lardan iletecek, hükümeti değiştirecek siyasal katılım yolu açıl­mışsa, gene toplum düzeni tehlikede değildir. Bu noktada Türki­ye’nin problemleri vardır çünkü, siyasal katılım yönünde işlerlik tam sağlanamamıştır. Toplumsal kesimlerin isteklerini duyuracak ku­rum ve kuruluşlar oluşturulamamış ve var olanlara engeller getiril­miştir. Özellikle 1980 sonrasında toplumsal kurumlarla partiler arasındaki bağ koparılarak siyasal katılım seçimden seçime oy verme şekline getirilmiştir.

Mazıcı’ya göre Türkiye gibi siyasal kültür ögesinin dürtüsünü korkunun oluşturduğu bir ülkenin bireyinin siyasal davranışındaki korku, yerini öfkeye terkederek, olağan katılmadan olağandışı ka­tılmaya bir yönelme olabilir. Korkudan kaynaklanan bir olağandışı siyasi davranış biçimi de, aşırı derecede kabuğuna çekilme biçi­minde kendini gösterebilir . Türkiye’nin gündemindeki en önemli sorunlardan biri siyasal katılımın sağlanılması sorunudur. Çünkü, siyasal katılım ile ekonomik işleyiş arasında yakın bir ilişki vardır.

Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de gerçekleştirmek için e­konomik ve siyasal katılımın tüm kurum ve kuruluşlarıyla sağlan­ması ve demokrasi kültürünün yerleşmesi gerekmektedir. Bu ise top­lumsal uzlaşma ile mümkündür. Burada partilere önemli görev düş­mektedir.

Türkiye’de partiler sık sık sandık yoluyla hükümete gelmişler, ama sandık yoluyla giden hükümetler toplam hükümet sayısına göre çok azdır. Sonuç olarak genel seçimin temel işlevlerinden biri, belki de en önemlisi Türkiye’de yerine getirilememiştir.

Kısacası Türk demokrasisi sağlan olarak işlememekte ve isteni­len düzeyde değildir. Bu ise sosyal piyasa ekonomisinin uygulanmasını olumsuz yönde etkilemektedir.

Hukuk Devleti” ve “Sosyal devlet” ilkeleri, aslında aynı ama­ca hizmet eden ikiz kardeşlerdir: Bunlar, çağdaş toplumda kişi-gü­venliğinin, üzerinde durduğu bacaklardır. “Hukuk devleti” ilkesi, hukuk ve siyasal alanda, “sosyal devlet” ilkesi de ekonomik ve sosyal alanda, kişinin güvenlik ve huzur içinde yaşayabilmesinin kaçınılmaz garantilerini oluştururlar.

Bütün olumsuzluklara ragmen, Türkiye’de sosyal piyasa ekonomi­sinin uygulanabilirliği için gerekli olan şekli çerçeve 100 yıldır oluşarak önemli ölçüde varolmuştur. Ancak bunlar içindeki davranış­ların yönlendirilmesinde eksiklikler yoğundur. Buradan çıkan sonuç şudur: Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulanabilirliği için tarihsel süreç olumlu, buna karşılık politik istek oluşumu olumsuz yönde işlemiştir. Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisine yönelmek mümkündür. Çünkü:

  1. Toplumun genel organizasyon yapısı, son yıllarda ciddi hasar alsa da merkezi olmayan bir ö­zellik göstermektedir.

2. Mülkiyet sistemi özel mülkiyete dayanmaktadır.

Ancak sosyal piyasa ekonomisinin işleyebilmesi için ayrıca şu politikalar zorunludur:

1. Karar ve davranış sistemini etkinleştirmek için bağımlı in­san tipi yerine, neden-sonuç ilişkisi düşünen insan tipini yaratacak eğitim ve küıtür politikası,

2. Piyasaya dayalı enformasyon ve koordinasyon sistemini yara­tacak rekabet politikası,

3. Başarı motivasyonu ve kontrolunu getirecek eğitim, kültür ve toplumsal politikalar.

Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiyede uygulanabilirliği, önce­likle belli parti programlarına yansıması ve onu savunan liderle­rin, kendi dünya ve politik görüşlerine göre “Türkiye Modeli“ni oluşturmalarına bağlıdır. Türkiye için yaşanılın sosyo-ekonomik sorunların H.Erkan-C.Erkan’a göre bir başka seçenek çözümle çöz­me şansı yok. Geldiğimiz ekonomik durgunluk içinde bu tür ekonomik politikalar uygulamdan kurtulmanın zor olduğu görülmetedir.

SONUÇ

ÜÇ BÖLÜMDEN OLUŞAN çalışmamızın amacı sosyal piyasa ekonomisini genel yapısı ile tanıtarak, Almanya’da ortaya çıkışını, tarihsel süreç içinde ele almak ve Türkiye’ de uygulanabirliği incelemek­tir.

Birinci bölümde sosyal piyasa ekonomisinin “ekonomi poli­tikası” üzerinde ağırlıkla durulmuştur. Fakat unutmamak gere­kir ki sosyal piyasa ekonomisi, sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanı kapsar.

İkinci bölümde üzerinde durulan Almanya’daki sosyal piya­sa ekonomisi uygulaması göstermiştir ki tarihsel süreç Alman­ya’yı bu yönde zorlamış ve kendi koşullarında ortaya çıkan sosyal piyasa ekonomisinin sonuçlarını gören diğer Avrupa sosyal demokrat partilerde benzer uygulamalar içine girmiştir. Uygulamalar bugünki yaşam standartlarını yaratmıştır.

Üçüncü bölümde sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygu­lama olanağı üzerinde durulmuştur.

Türkiye açısından varolan karamsal tabloya rağmen özellikle 1980 sonrası izlenen ekonomik politikalar sonucu gelinen noktada Türkiye’de “sosyallik” yönün ön plana çı­karılan ekonomik politikalara gereksinme duyulmaktadır. İkti­dardaki hükümetin ve bundan sonra kurulacak hükümetlerin başa­rısı ekonomide rekabet piyasasının yanında “sosyallik” yönün de göz önüne alınmasına bağlı.

Bunun sağlanması ise demokrasinin tüm yönleriyle işler hale getirilmesine bağlı. “Bizde bu kadar oluyor”,”bizim koşul­larımız bunu gerektiriyor” gibi oyalamalardan kendimizi kurtarmalı ve demokrasinin mantığına ve felsefesine uygun uygula­malara geçmeliyiz. Bu noktada. siyasi partilere önemli rol dü­şüyor. Ekonomik istikrar içinde, istihdam, dengeli gelir da­ğılımı ve büyüme sorununu birlikte çözülmesi ancak ekonomik ve siyasal katılımla çoğulculuğun sağlanmasına bağlıdır.

2000’li yıllarda gelinen nokta Türkiye’yi ekonomide “sosyalliğin” ön plana çıktığı ekonomik uygulamalara zorlamak­tadır. Sosyal uzlaşmanın, hoşgörünün, demokrasinin, rasyonel­liğin, sosyal barışın, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, güven­lik ve refah politikaların ön plana çıktığı bir dünyada başka çözümler içine girmek akıntıya kürek çekmekle eş anlamlıdır.

***********************

Erol TAŞDELEN – Ekonomist      www.bankavitrini.com

************

KAYNAKÇA: 

[1] H. V. Velidedeoğlu’ na göre 1876 tarihli ilk Meşrutiyet Ana­yasasının kabülünden bu yana (1816-1986) geçen III yılın “sadece 39 yılında” çok partili siyasal yaşam süregelmiştir. Geriye kalan 72 yılı ya istibdat ya askeri ya da tek partili parlementoya dayalı, “şefIik” rejimIeri altında geçirdik: I.Meşrutiyet dönemi olan 33 yıllık Abdülhamit yönetiminde 1-yıl, II. Meşrutiyet dö­neminde toplam 8 yıl, I.TBMM’nin yıllarında Milli Mücadele döne­minde 2 yıl, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk döneminde Ankara’da 17 Kasım 1924’te kurulup 6,5 yıl yaşayan Terakki perver Cumhuriyet Fıkrası, yine Ankara’da 12 Ağustos 1930’da kurulup yaklaşık 3 ay yaşayabilen Serbest Cumhuriyet Fıkrası,Adana’da 26 Eylül 1930 ‘da kurulup yine üç ay yaşayan Ehali Cumhuriyet Fıkrası girişimleri, çok partili demokrasi sayılabilirse, toplam 1 yıl 15 gün, İsmet İnönü ve Celal Bayar döneminde 1945-60 yıl­ları arasında 15 yıl, 27 Nayıs 1960 ile bir yıl kesintiye uğra­dıktan sonra 1961-71 arası 10 yıl, 12 Mart 1971′ deki kesinti ve kısıntıdan sonra, 1973-80 arası 7 yıl, 12 Eylül 1980 harekatın­dan sonra gelen yaklaşık üç yıl kesintiden günümüze kadarki yıl­lar (H.V.Velidedeoğlu,Cumhuriyet,12 Ocak 1986).

[2] MADDE 167.- Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piya­salarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve gelişti­rici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu do­ğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.

[3] A.Kılıçbay, “Türkiye’de Piyasa Ekonomisi”, İ.U.İkt.Fak.yay. No:509,İst.1985,s.141.

[4] Sistemin işleyişinde görülen aksaklıklar (ki, bunların gös­tergeleri: fiyat artışları, işsizliğin ve gizli işsizliğin yayıl­ması, enflasyonun zaten çok yüksek olmayan alımgücünü azaltması, açlığı ve ona yakın bir durumu ortadan kaldırma olanağının bulun­maması, tarımsal ve endüstriyel üretimi- artırmaya yönelik toprak reformu ve projelerin başarısızlığı, işverenlerle ücretliler a­rasındaki çatışmaların barışçıl yollarla önlenememesi ve eğitim kurumlarında disiplinin sağlanamaması; ve nihayet yönetimin etki­sizleştiği ve yoksullukların (yolsuzlukların olması gerekiyor) bürokrasi ve siyasal seçkinler. arasında yaygın olduğu konusunda güçlenen duygular)         hoşnutsuzluğa uygun hızla siyasallaşan bir ortam yaratır ve büyük çapta çatışmalara ve örgütlü şiddete dönü­şür.

(R.Keıeş-A.Ünsal,”Kent ve Siyasal Şiddet”, A.Ü.SBF yay:507. Ank.1982,s.24).

[5] İ. Önder, “Ekonomide Etkinlik ve Demokrasi”, Cumhuriyet, 23.Nisan.1990.

[6] S.Savran,”1960,1911,1980: Toplumsal Mücadeleler, Askeri Müdahaleler”,Onbirince Tez,6.kitap,Uluslararası yay.,Haziran 1987, s.168.

[7] Ç.Keyder,”Türkiye’de Devlet ve Sınıflar”,tletişim yay, Ist.1989,s.175-l78.

[8] F.Şenses-A.Kırım,”Türkiye’de 1980 Sonrası Ekonomik Poli­tikalar-Sanayileşme Etkileşimi ve Sanayinin Yeniden Yapılanma Gerekleri”,THHOB,1989 Sanayi Kongresi Bild.(l),MMO yay.s.369.

[9] E. Kongar “Kültür Üzerine”, Çağdaş yay. 1984, s. 34.

[10] K.Bulutoğlu;1980,Bunalım ve Çıkış,Tekin yay.,s.368.

[11] N.Mazıcı;1989, Türkiye’de Askeri Darbeler ve Sivil Rejimi Etkileri, Gür yaY.,s.284.

[12] T.Parla;1986, Demokrasi,Anayasa1ar,Parti1er ve Türkiye’nin Siya­sal Rejimi,Onur yay.İst.,s.126.

[13] M.Aksoy,”Sosyal Devlet İlkesi “Boş Bir Söz”müdür?”, Cumhuriyet,21.Eyıül.1988,sayı:23016.

Ek komalar:

BİRİNCİ BÖLÜM : KRİZE ÇARE: ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’ Mİ? – BankaVitrini

İKİNCİ BÖLÜM: SOSYAL PİYASA EKONOMİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI VE ALMANYA UYGULAMASI – BankaVitrini

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem

İhracatçıya reeskont kredisi desteğinde yeni dönem: BSMV istisnası genişletildi

Yayınlanma:

|

Kısa ve uzun vadeli reeskont kredilerinin tamamı BSMV istisnası kapsamına alındı. Finansman maliyeti yüzde 23,95 olan reeskont kredilerinde vergi yükünün kaldırılması, ihracatçıların kredi maliyetini aşağı çekecek. Günlük kredi limiti de 5 milyar TL’ye yükseltilmiş durumda.

İhracatçıların uzun süredir beklediği finansman maliyetini azaltacak önemli bir düzenleme yürürlüğe girdi. 5 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde uygulanan Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi (BSMV) istisnasının kapsamı genişletildi.

Düzenlemeyle daha önce kısa vadeli reeskont kredileri açısından uygulanan istisna, uzun vadeli reeskont kredilerini de kapsayacak şekilde genişletildi. Böylece TCMB kaynaklı reeskont kredilerinin tamamında ihracatçı açısından önemli bir maliyet kalemi ortadan kaldırılmış oldu.

Ticaret Bakanlığı da düzenlemenin amacını, ihracatçıların finansmana erişimini kolaylaştırmak ve finansman maliyetlerini düşürmek olarak açıkladı.

Reeskont kredisinde maliyet yüzde 23,95

Düzenlemenin önemini anlamak için reeskont kredilerindeki son değişikliklere bakmak gerekiyor.

TCMB ile Ticaret Bakanlığı’nın ihracat finansmanına yönelik çalışmaları kapsamında reeskont kredilerinde son dönemde önemli iyileştirmeler yapıldı. Reeskont kredilerinin finansman maliyeti yüzde 23,95’e indirildi.

Bunun yanında;

  • Daha önce 300 milyon TL olan günlük reeskont kredi limiti 5 milyar TL’ye çıkarıldı.
  • Firma başına günlük kredi limiti 45 milyon TL’den 60 milyon TL’ye yükseltildi.
  • Yabancı para cinsi reeskont kredi limiti 5 milyon dolara çıkarıldı.
  • Toplam reeskont kredi programı bütçesi 1 milyar dolar olarak oluşturuldu.
  • Reeskont kredilerinde ilave döviz alma zorunluluğu kaldırıldı.
  • Net ihracatçı uygulaması yerine “ihracatçı skoru” uygulamasına geçildi.

TCMB’nin önceki düzenlemeleri de reeskont kredilerinde firmaların finansmana erişimini kolaylaştırmaya yönelik olmuştu. Örneğin 2025 sonunda TL reeskont kredilerinin günlük limiti artırılmış, firma başına günlük limit 60 milyon TL’ye yükseltilmiş ve YP reeskont kredilerinde firma limiti 5 milyon dolara çıkarılmıştı.

Asıl kritik değişiklik: Uzun vadeli kredi de istisna kapsamında

Yeni düzenlemenin ihracatçı açısından en önemli tarafı ise vade ayrımının ortadan kaldırılması.

Ticari bankalar tarafından kullandırılan TCMB kaynaklı reeskont kredilerinde artık yalnızca kısa vadeli krediler değil, uzun vadeli reeskont kredileri de BSMV istisnasından yararlanabilecek.

Bu, özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek, üretim ve ihracat döngüsü uzun olan firmalar açısından önemli.

Çünkü ihracatçı açısından kredi faizinin yanında kredi üzerindeki vergi yükü de toplam finansman maliyetini artırıyor. BSMV’nin kaldırılmasıyla birlikte kredi maliyetinde doğrudan bir düşüş meydana geliyor.

Örneğin:

Finansman maliyetinin yüzde 23,95 olduğu varsayıldığında ve BSMV’nin yüzde 5 olduğu standart yapı dikkate alındığında, yalnızca faiz üzerinden oluşan BSMV yükü teorik olarak maliyeti yüzde 25,15 seviyesine taşıyabilecek bir etki yaratıyor.

Dolayısıyla istisna, özellikle yüksek tutarlı ve uzun vadeli kredilerde ihracatçı açısından milyonlarca liralık maliyet avantajına dönüşebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise BSMV’nin kaldırılmasının faiz oranını değiştirmediği, faiz üzerinden doğabilecek vergi yükünü ortadan kaldırdığıdır.

5 milyar TL günlük limit önemli

Düzenlemenin BSMV boyutu kadar önemli diğer tarafı ise reeskont kredi programının kapasitesinin ciddi şekilde artırılmış olması.

300 milyon TL’den 5 milyar TL’ye çıkarılan günlük limit, yaklaşık 16,7 katlık bir artış anlamına geliyor.

Bu durum reeskont kredisinin artık yalnızca sınırlı sayıdaki ihracatçı için kullanılan bir finansman aracı olmaktan çıkarılıp daha geniş bir ihracatçı kitlesine ulaştırılmasının hedeflendiğini gösteriyor.

TCMB’nin reeskont kredileri, vadeli ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetlerden doğan alacakların bankalar aracılığıyla Merkez Bankası reeskontuna götürülmesi yoluyla ihracatçıya finansman sağlanmasına dayanıyor.

İhracatçı açısından ne değişiyor?

Yeni düzenlemeyi yalnızca “vergi istisnası” olarak görmek eksik olur.

Aslında üç ayrı kanal aynı anda çalışıyor:

1. Kredi maliyeti düşüyor.
BSMV istisnasının genişletilmesi özellikle uzun vadeli kredilerde finansman yükünü azaltıyor.

2. Krediye erişim kapasitesi artıyor.
Günlük limitin 5 milyar TL’ye çıkarılması, programın toplam kullandırım kapasitesini ciddi biçimde büyütüyor.

3. İhracatçının bilançosu rahatlıyor.
Finansman maliyetinin düşmesi, ihracatçı şirketlerin faiz giderlerini azaltarak faaliyet kârlılığı ve nakit akışı üzerinde olumlu etki yaratabilir.

Bu nedenle düzenleme sadece bankacılık sektörü açısından değil, sanayi şirketlerinin maliyet yapısı ve ihracat rekabetçiliği açısından da önemli.

“Ucuz kredi” tek başına yeterli mi?

Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor.

Reeskont kredilerinin maliyetinin düşürülmesi ihracatçı için önemli bir avantaj olsa da, krediye erişimin fiilen ne kadar kolaylaşacağı bankaların tahsis politikalarına ve ihracatçıların kredi değerliliğine de bağlı.

Dolayısıyla 5 milyar TL’lik günlük limitin artırılması tek başına yeterli değil. Bu kaynağın özellikle finansmana erişimde zorlanan KOBİ’lere, emek yoğun sektörlere ve ihracat potansiyeli yüksek firmalara ne ölçüde ulaşacağı kritik olacak.

TCMB’nin reeskont uygulamalarında son dönemde KOBİ’lerin erişimini ve ihracat performansını dikkate alan mekanizmalar da öne çıkıyor.

Bankalar açısından da önemli

Düzenlemenin bir başka boyutu ticari bankalar.

Reeskont kredileri bankalar üzerinden kullandırıldığı için BSMV istisnasının kapsamının genişletilmesi, bankaların ihracatçı müşterilerine sunduğu reeskont finansmanının maliyet yapısını etkiliyor.

Bu nedenle yeni düzenleme “ihracatçıya vergi indirimi”nden ziyade, TCMB kaynaklı sübvansiyon niteliğindeki uygun maliyetli finansmanın vergi ayağının da güçlendirilmesi olarak okunabilir.

Ticaret Bakanlığı’nın açıklamasında da reeskont kredilerinin ihracat finansmanındaki temel politika araçlarından biri olduğu ve ihracatçıların finansmana erişiminin artırılmasının yatırım, üretim, istihdam ve ihracat hedefleri açısından önem taşıdığı vurgulanıyor.

Büyük resim: Türkiye ihracat finansmanını ucuzlatmaya çalışıyor

Son düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde Türkiye’nin ihracat finansmanı politikasında belirgin bir yön görülüyor:

Daha yüksek kredi limiti + daha düşük finansman maliyeti + daha az döviz kısıtı + vergi avantajı.

Bu politika özellikle küresel ticarette rekabetin arttığı bir dönemde ihracatçıların maliyet avantajını koruması açısından önem taşıyor.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın son açıklamalarında yıllıklandırılmış mal ve hizmet ihracatının 405,3 milyar dolara yükseldiği belirtilirken, reeskont kredilerinde finansman koşullarının iyileştirilmesine yönelik çalışmaların sürdüğü ifade edildi.

Bankavitrini yorumu

Yeni BSMV istisnası tek başına büyük bir devrim değil; ancak son dönemde reeskont kredilerinde yapılan düzenlemelerle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir finansman paketi ortaya çıkıyor.

Buradaki kritik soru artık “ihracatçıya ucuz kredi verilecek mi?” değil, “bu ucuz kaynağa hangi ihracatçı ne kadar ve ne hızla ulaşabilecek?”

Çünkü yüksek faiz ortamında yüzde 23,95 maliyetle sağlanan ve BSMV avantajı da bulunan reeskont finansmanı, piyasa koşullarına kıyasla oldukça önemli bir avantaj yaratıyor. Ancak avantajın ihracatçı şirketlerin gerçek finansman maliyetine yansıması için bankaların kredi tahsis süreçlerinin de bu mekanizmayla uyumlu çalışması gerekiyor.

Sonuç olarak 5 Eylül düzenlemesi, ihracatçıların finansman maliyetini aşağı çeken; özellikle uzun vadeli finansmanda etkisi daha fazla hissedilecek yeni bir destek mekanizması niteliğinde.

Ticaret Bakanlığı · TCMB

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı

Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı, sektör ciro büyütürken faaliyet kârını kaybediyor

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin büyük organize perakende şirketlerinin 2026 ilk yarı bilançoları, sektör açısından dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. Ciro ve brüt kâr üretmeye devam eden şirketlerin önemli bölümü, mağaza giderleri, personel maliyetleri, kiralar, lojistik ve diğer operasyonel giderler sonrasında faaliyet kârı üretemiyor. BİM ise hem güçlü özkaynak yapısı hem de pozitif faaliyet kârlılığıyla rakiplerinden belirgin biçimde ayrışıyor. CarrefourSA ve Bizim Toptan’da negatif özkaynak ise bilanço açısından ayrıca dikkat çekiyor.

Türkiye’de yüksek enflasyonun, yüksek faizlerin, ücret artışlarının ve işletme giderlerinin en fazla hissedildiği sektörlerden biri perakende oldu. Marketlerin kasalarından geçen para artıyor; ancak artan ciro aynı ölçüde kâra dönüşmüyor.

Migros, BİM, ŞOK Marketler, CarrefourSA ve Bizim Toptan’ın 30 Haziran 2026 tarihli KAP finansal tabloları birlikte incelendiğinde, şirketlerin büyüklükleri ve iş modelleri farklı olsa da ortak sorun açık biçimde görülüyor: Brüt kâr var, ancak faaliyet giderlerinden sonra kâr büyük ölçüde eriyor.

A101 ise kamuya açık ayrıntılı finansal tablolarını paylaşmadığı için karşılaştırmanın dışında tutuldu.

Önce önemli bir metodoloji notu

Paylaşılan karşılaştırma tablosundaki “faaliyet kârı” satırında bazı şirketlerde farklı finansal tablo kalemlerinin kullanıldığı görülüyor. Örneğin BİM için tabloda yer alan 13,097 milyar TL, KAP’taki “Finansman Geliri/Gideri Öncesi Faaliyet Kârı” rakamıdır. BİM’in aynı dönemdeki Esas Faaliyet Kârı ise 8,050 milyar TL’dir. KAP verilerine göre BİM’in 449,7 milyar TL hasılatına karşılık 85,8 milyar TL brüt kârı ve 15,1 milyar TL net dönem kârı bulunuyor.

Benzer şekilde ŞOK için grafikteki 86,1 milyar TL’lik satış tutarı altı aylık kümülatif tutar değil, dönem içindeki daha dar gelir tablosu sütunundan alınmış görünüyor. KAP’ın 2026/06 kümülatif tablosunda ŞOK’un altı aylık hasılatı 167,8 milyar TL, brüt kârı 32,47 milyar TL, esas faaliyet zararı ise 7,41 milyar TL seviyesinde. Dolayısıyla şirketleri karşılaştırırken aynı muhasebe kalemlerini esas almak daha doğru olacaktır.

Bu düzeltme yapıldığında dahi ana sonuç değişmiyor: Beş şirket içinde 2026’nın ilk yarısında esas faaliyet kârı üreten tek şirket BİM.

BİM: Sektörün açık ara en güçlü bilançosu

BİM’in 30 Haziran 2026 itibarıyla toplam varlıkları yaklaşık 428,6 milyar TL, toplam özkaynakları ise 203,1 milyar TL düzeyinde. Toplam yükümlülükler 225,4 milyar TL. Başka bir ifadeyle şirket varlıklarının yaklaşık yüzde 47’sini özkaynakla finanse ediyor. Dönen varlıkların 152,4 milyar TL, kısa vadeli yükümlülüklerin ise 147,7 milyar TL olması da diğer birçok rakibe göre daha dengeli bir kısa vadeli finansman yapısına işaret ediyor.

BİM’in ilk altı aylık hasılatı 449,7 milyar TL, brüt kârı 85,8 milyar TL oldu. Brüt kâr marjı yaklaşık %19,1 düzeyinde. Esas faaliyet kârı yaklaşık 8,05 milyar TL ile pozitif. Finansman öncesi faaliyet kârı ise 13,1 milyar TL’ye ulaşıyor. Net dönem kârı 15,1 milyar TL.

Buradaki kritik nokta yalnızca kârın miktarı değil. BİM, düşük brüt marjla çalışan indirim marketi modeline rağmen gider yapısını brüt kârının altında tutabiliyor. Bu, organize perakendede belki de şu anda en önemli rekabet avantajı.

BİM’in modeli; sınırlı ürün çeşidi, yüksek stok dönüşü, güçlü özel marka penetrasyonu, satın alma ölçeği, daha standart mağaza yapısı ve maliyet kontrolü üzerine kurulu. Enflasyonist ortamda bu modelin avantajı daha da belirginleşiyor.

Migros: Yüksek brüt marj yetmiyor

Migros ilk yarıda 241,3 milyar TL hasılat ve 55,75 milyar TL brüt kâr açıkladı. Brüt kâr marjı yaklaşık %23,1 ile karşılaştırmadaki en yüksek oranlardan biri.

Buna rağmen esas faaliyet sonucu 10,86 milyar TL zarar. Şirket dönem sonunda yalnızca yaklaşık 1,08 milyar TL net kâr açıklayabildi. KAP verileri bu güçlü brüt kâra rağmen operasyonel giderlerin esas faaliyet seviyesinde ciddi baskı yarattığını gösteriyor.

Burada çok önemli bir paradoks var: Migros’un brüt marjı BİM’den yaklaşık 4 puan yüksek olduğu halde BİM faaliyet kârı üretirken Migros faaliyet zararı yazıyor. Bu fark bize perakendecilikte yalnızca satın alma-satış marjının değil, mağaza işletme modelinin de belirleyici olduğunu gösteriyor.

Hipermarket ve süpermarket ağı, daha geniş ürün çeşidi, daha büyük mağazalar, personel yoğunluğu, enerji, lojistik, e-ticaret ve teslimat altyapısı doğal olarak daha yüksek faaliyet giderleri yaratıyor.

Migros’un 250,1 milyar TL toplam varlığına karşılık 93,9 milyar TL özkaynağının bulunması ise bilanço tarafında önemli bir tampon sağlıyor. Dolayısıyla Migros’taki temel sorun şimdilik bilanço sermayesinden çok operasyonel kârlılığın yeniden güçlendirilmesi olarak görünüyor.

ŞOK: Ciro büyüyor ama zarar da devam ediyor

ŞOK’un resmi KAP tablosunda 2026 ilk altı aylık satışları 167,78 milyar TL. Şirketin brüt kârı 32,47 milyar TL; brüt kâr marjı yaklaşık %19,4. Ancak esas faaliyet zararı 7,41 milyar TL. Net dönem zararı ise 1,35 milyar TL seviyesinde.

Şirketin kamuya yaptığı açıklamada ilk yarı satışlarının reel bazda yıllık yaklaşık %7 arttığı ve mağaza sayısının 11.175’e ulaştığı belirtiliyor.

Sorun tam da burada ortaya çıkıyor: Mağaza büyümesi ve ciro büyümesi tek başına değer yaratmaya yetmiyor.

ŞOK’un 124,1 milyar TL toplam varlığına karşılık 84,1 milyar TL yükümlülüğü var. Özkaynaklar yaklaşık 40 milyar TL düzeyinde. Kısa vadeli yükümlülüklerin 68,5 milyar TL’ye çıkması, işletme sermayesi yönetiminin önemini artırıyor.

Şirket hâlâ pozitif özkaynak taşıyor; dolayısıyla CarrefourSA ve Bizim Toptan kadar sert bir bilanço alarmı söz konusu değil. Ancak faaliyet zararının kalıcı hale gelmemesi gerekiyor.

CarrefourSA: Sorun artık yalnızca kârlılık değil, sermaye yapısı

CarrefourSA’nın bilançosu karşılaştırmanın en dikkat çekici tablolarından birini oluşturuyor.

Şirketin toplam varlıkları yaklaşık 42,66 milyar TL iken toplam yükümlülükleri 47,59 milyar TL.

Sonuç: Özkaynak eksi 4,94 milyar TL. 

Kısa vadeli yükümlülükler 42,68 milyar TL’ye ulaşırken dönen varlıklar yalnızca 17,83 milyar TL seviyesinde. Başka bir ifadeyle şirketin cari oranı yaklaşık: 0,42

Bu oran kısa vadeli finansman baskısının büyüklüğünü gösteriyor.

CarrefourSA ilk altı ayda 43,59 milyar TL ciro ve 9,81 milyar TL brüt kâr elde etti. Brüt kâr marjı yaklaşık %22,5 gibi oldukça güçlü bir düzeyde olmasına rağmen esas faaliyet zararı 4,73 milyar TL, net dönem zararı ise 3,61 milyar TL oldu.

Dolayısıyla CarrefourSA’da problem satış marjından çok daha aşağıda ortaya çıkıyor. Brüt kârın neredeyse yarısının üzerinde bir tutar faaliyet seviyesinde kayboluyor. Bu nedenle CarrefourSA bilançosunda artık yalnızca “Ne kadar satış yaptı?” sorusu yeterli değil.

Asıl sorular: Faaliyet giderleri neden bu kadar yüksek? Negatif özkaynak nasıl düzeltilecek? İşletme sermayesi nasıl finanse edilecek?

Bizim Toptan: Negatif özkaynak kırmızı alarm

Bizim Toptan daha küçük ölçekli olmasına rağmen bilanço göstergeleri açısından dikkatle izlenmesi gereken bir başka şirket.

30 Haziran itibarıyla toplam varlıklar 14,03 milyar TL, toplam yükümlülükler ise 14,25 milyar TL.

Toplam özkaynak: -220 milyon TL.

Üstelik 12,30 milyar TL’lik kısa vadeli yükümlülüğe karşılık sadece 6,84 milyar TL dönen varlık bulunuyor. İlk altı ayda şirketin hasılatı 19,85 milyar TL, brüt kârı 3,21 milyar TL oldu.

Esas faaliyet zararı: 1,264 milyar TL.

Net dönem zararı: 500,5 milyon TL.

Bizim Toptan’ın brüt kâr marjı yaklaşık %16,2 ile karşılaştırmadaki en düşük oranlardan biri.

Toptan satış modelinin doğası gereği düşük marj anlaşılabilir. Ancak düşük brüt marj, yüksek faaliyet gideri ve negatif özkaynak aynı anda ortaya çıktığında finansal kırılganlık hızla artıyor.

Rakamların anlattığı asıl hikâye

Aynı muhasebe tanımıyla, yani “Esas Faaliyet Kârı/Zararı” üzerinden baktığımızda tablo yaklaşık olarak şöyle:

Şirket 2026/6 hasılat Brüt kâr marjı Esas faaliyet sonucu Net sonuç Özkaynak
BİM 449,7 milyar TL %19,1 +8,05 milyar TL +15,09 milyar TL +203,1 milyar TL
Migros 241,3 milyar TL %23,1 -10,86 milyar TL +1,08 milyar TL +93,9 milyar TL
ŞOK 167,8 milyar TL %19,4 -7,41 milyar TL -1,35 milyar TL +40,0 milyar TL
CarrefourSA 43,6 milyar TL %22,5 -4,73 milyar TL -3,61 milyar TL -4,94 milyar TL
Bizim Toptan 19,9 milyar TL %16,2 -1,26 milyar TL -0,50 milyar TL -0,22 milyar TL

KAP verileri şirketlerin bilanço yapılarını da birbirinden keskin biçimde ayırıyor. BİM’in toplam yükümlülüklerinin varlıklara oranı yaklaşık %52,6 iken bu oran Migros’ta %62,4, ŞOK’ta %67,7 seviyesinde. CarrefourSA ve Bizim Toptan’da ise negatif özkaynak nedeniyle yükümlülükler toplam varlıkları aşmış durumda.

Perakendede yeni problem: Ciro değil gider enflasyonu

Sektörde yıllardır şirketler “ciro büyümesi” üzerinden değerlendirildi. Ancak yüksek enflasyon ortamında nominal ciro büyümesi giderek anlamını kaybediyor.

Bugün marketçilikte kritik gösterge artık satışların ne kadar arttığı değil: Her 100 TL satıştan faaliyet giderleri sonrasında kaç TL kaldığı.

Personel ücretleri, kira, elektrik, lojistik, kredi kartı komisyonları, dağıtım merkezi giderleri, teknoloji yatırımları, mağaza bakım giderleri ve yeni mağaza açılış maliyetleri brüt kârı hızla tüketiyor. Bu nedenle şirket 100 milyar TL ilave ciro yaparken gerçekte daha fazla ekonomik değer üretmeyebilir.

Hatta büyüdükçe daha fazla zarar ediyor olabilir. ŞOK örneğinde mağaza ağı ve satışlar büyürken faaliyet zararının devam etmesi bu nedenle özellikle izlenmeli.

Enflasyon muhasebesi de tabloyu okumayı zorlaştırıyor

Bir başka önemli nokta TMS 29 kapsamında uygulanan enflasyon muhasebesi.

Örneğin ŞOK’un faaliyet raporlarında rakamlar TMS 29 etkisi dahil sunuluyor. İlk çeyrek raporunda şirket 76,3 milyar TL net satışa karşılık 3,73 milyar TL faaliyet zararı açıklarken, net parasal pozisyon kazancı yaklaşık 5,15 milyar TL’ye ulaşmıştı.

Bu nedenle özellikle enflasyonist ekonomilerde: Net kâr ile esas faaliyet performansı birbirinden ayrılarak okunmalı.

Bir şirket faaliyetlerinden zarar ettiği halde parasal pozisyon kazancı, yatırım gelirleri veya diğer bilanço kalemleri sayesinde dönem sonunda net kâr açıklayabilir. Migros’un 10,9 milyar TL esas faaliyet zararına rağmen yaklaşık 1,1 milyar TL net kâr açıklaması buna iyi bir örnek.

Dolayısıyla “şirket kâr etti” demek tek başına operasyonların sağlıklı olduğunu göstermiyor.

BİM neden ayrışıyor?

BİM’in performansında birkaç yapısal unsur öne çıkıyor: yalın mağaza modeli, yüksek satış hacmi, sınırlı ürün çeşitliliği, yüksek stok dönüş hızı, özel markaların ağırlığı, güçlü satın alma gücü, düşük operasyonel karmaşıklık ve görece güçlü özkaynak yapısı.

Aslında BİM en yüksek brüt marja sahip şirket değil. Migros ve CarrefourSA’nın brüt marjları daha yüksek.

Fakat BİM’in farkı: Brüt kârı faaliyet kârına çevirebilmesi.

Perakendede bundan daha önemli bir gösterge yok.

Negatif özkaynak göz ardı edilmemeli

CarrefourSA ve Bizim Toptan açısından en kritik konu faaliyet zararından bile önce bilanço yapısı olabilir. CarrefourSA’nın özkaynağı -4,94 milyar TL, Bizim Toptan’ın ise yaklaşık -220 milyon TL seviyesinde.

Negatif özkaynak tek başına şirketin ödeme güçlüğünde olduğu anlamına gelmez; perakende şirketleri tedarikçi finansmanı ve hızlı stok dönüşü sayesinde düşük işletme sermayesiyle uzun süre faaliyet gösterebilir. Ancak negatif özkaynak ile faaliyet zararının aynı dönemde devam etmesi mutlaka yakından izlenmesi gereken bir kombinasyondur.

Çünkü zarar sürdükçe sermaye açığı büyür.

Türkiye perakendesinin problemi satış yapmak değil, sattığından para kazanmak

2026 ilk yarı bilançolarından çıkan en önemli sonuç bu. Türkiye’nin büyük perakendecileri yüz milyarlarca liralık satış yapıyor.

Kasalar dolu.

Mağazalar kalabalık.

Ciro büyüyor.

Ancak bilançonun biraz aşağısına indiğimizde görüntü değişiyor.

Migros faaliyet zararı yazıyor.

ŞOK faaliyet zararı yazıyor.

CarrefourSA faaliyet zararı yazıyor ve özkaynağı negatif.

Bizim Toptan faaliyet zararı yazıyor ve özkaynağı negatife geçmiş durumda.

BİM ise pozitif faaliyet kârı ve güçlü özkaynak yapısıyla rakiplerinden ayrışıyor.

Bu nedenle 2026 perakende sektörünü değerlendirirken artık “Hangi şirket daha çok satış yaptı?” sorusundan çok şu soruyu sormak gerekiyor: “Hangi şirket yaptığı satıştan gerçekten para kazanabiliyor?”

30 Haziran 2026 bilançosunda bu sorunun cevabı oldukça net görünüyor: BİM.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Not: A101 ayrıntılı kamuya açık bilanço ve gelir tablosu yayımlamadığından karşılaştırmaya dahil edilmemiştir. Karşılaştırmada şirketlerin KAP’ta yayımlanan 2026/06 finansal tabloları esas alınmıştır. CarrefourSA’nın verileri konsolide olmayan, diğer karşılaştırılan şirketlerin verileri ise konsolide finansal tablolardır

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler

Bankaların yumuşak karnı: Nakit karşılıklı krediler gerçekten yeterince denetlendi mi? Para bankada, kredi yine bankadan… Peki paranın gerçek kaynağını kim araştırıyor?

Yayınlanma:

|

25 yıl Bankacılık deneyimi, 7 yıllık Mahkemelere Bankacı Bilirkişisi olarak yüzlerce ağırlıklı Dolandırıcılık Raporları hazırlamış biri olarak Kara Para aklama yöntemlerinden biri olan Bankalardaki “Nakit Karşılıklı Kredileri” mercek altınması gerektiğini yıllardır yazdım. Bu konuyu biraz daha derinlemesine ele alalım:

Bankacılık sisteminde en risksiz kredilerden biri gibi görünen bir kredi türü vardır: nakit karşılıklı, mevduat rehni karşılığı veya nakit teminatlı krediler.

Müşterinin bankada parası vardır. Bu para mevduat, döviz hesabı, vadeli hesap veya başka bir likit finansal varlık olarak bankaya rehnedilir. Banka da bu varlığın belli bir oranına kadar müşteriye kredi açar. Klasik kredi riski açısından bakıldığında banka için son derece güvenli bir işlemdir.

Çünkü müşteri krediyi ödemezse banka elindeki nakit teminatı kullanabilir.

Tam da burada çok önemli bir soru ortaya çıkıyor: Banka kredi riskini çok iyi kontrol ederken, teminat olarak aldığı nakdin nereden geldiğini aynı derinlikte kontrol ediyor mu?

Daha önemlisi: BDDK denetimleri, banka teftiş kurulları, iç kontrol birimleri ve MASAK uyum mekanizmaları nakit karşılıklı kredileri yalnızca “kredi riski düşük işlemler” olarak mı görüyor, yoksa fonun gerçek kaynağına kadar gidiyor mu?

Çünkü uluslararası kara para aklama literatürü bize çok önemli bir şey söylüyor: Bir kredi gerçek bir banka tarafından kullandırılmış olabilir; ama kredinin arkasındaki teminatın kaynağı suç geliri ise kredi işlemi paranın geçmişini temizleyen bir perdeye dönüşebilir.

MASAK’ın kendi yayımladığı aklama yöntemleri arasında da “oto-finans borç yöntemi – loan-back” açık biçimde bulunuyor. MASAK, offshore yapılara taşınan suç gelirinin daha sonra kredi görüntüsü altında sahibine geri döndürülmesini bilinen aklama yöntemlerinden biri olarak tanımlıyor.

OECD ve FATF kaynaklarında bunun bir başka versiyonu “back-to-back loan”, yani karşılıklı/arka arkaya kredi yapıları olarak karşımıza çıkıyor. OECD’ye göre mevcut bir banka mevduatının veya başka bir nakit varlığın teminat gösterilmesiyle üçüncü taraf finans kuruluşundan alınan kredi, teminatın suç gelirinden oluşması halinde aklama mekanizmasının parçası haline gelebiliyor.

Dolayısıyla sorun kredi değil.

Sorun, krediye kaynak teşkil eden teminatın ekonomik kökenidir.

Nakit karşılıklı kredi nasıl bir “kaynak maskeleme aracına” dönüşebilir?

Basit bir örnek düşünelim:

Bir şirketin veya kişinin banka hesabında 10 milyon dolar bulunuyor. Paranın ekonomik kaynağı konusunda soru işaretleri olduğunu varsayalım. Bu kişi 10 milyon doları doğrudan başka bir ülkeye gönderdiğinde karşı taraftaki banka şu soruyu sorabilir:

“Bu 10 milyon dolar nereden geldi?”

Ticaret mi? Mal satışı mı? Şirket sermayesi mi? Gayrimenkul satışı mı? Temettü mü? Miras mı? Borç mu? Başka bir ekonomik faaliyet mi?

Ancak aynı para bir Türk bankasında teminat haline getirilip bunun karşılığında kredi kullandırıldığında müşterinin bilançosunda ve banka hareketlerinde yeni bir katman ortaya çıkar: BANKA KREDİSİ.

Yurt dışına giden fonun işlem açıklamasında veya şirket kayıtlarında artık “kredi” bulunabilir.

Karşı ülkedeki banka açısından bakıldığında da görünürde düzenli bir finansal kaynak vardır: Türkiye’de lisanslı bir banka tarafından kullandırılmış kredi.

Fakat kritik AML sorusu hâlâ cevaplanmamıştır: Kredinin kaynağı banka olabilir; peki bankanın krediyi verirken aldığı nakit teminatın kaynağı nedir? İşte finansal suçlarla mücadelede source of funds ile source of wealth ayrımı burada önem kazanıyor. Paranın son çıktığı hesap yalnızca ilk katmandır.

Gerçek bir AML incelemesi paranın ekonomik kökenine kadar gitmek zorundadır.

MASAK’ın şüpheli işlem göstergeleri aslında tehlikeyi yıllardır tarif ediyor

MASAK’ın yayımladığı şüpheli işlem göstergelerinde bu dosya açısından son derece dikkat çekici başlıklar bulunuyor.

Örneğin; yüksek meblağlı kredi veya borcun makul açıklama olmadan kısa sürede kapatılması, kredinin nerede kullanılacağı konusunda ikna edici bilgi sunulamaması, işletmenin faaliyetiyle orantısız hesap hareketleri, olağan dışı sınır ötesi para transferleri, birbirine yakın tutarlardaki paraların kısa aralıklarla ülkeye girip çıkması, yurt dışındaki hesapların kredi ilişkilerinde teminat olarak kullanılması şüpheli işlemler arasında sayılıyor.

Bu göstergeler yan yana konulduğunda aslında şu prensip ortaya çıkıyor: Bankanın “müşterim kredi kullandı” demesi AML incelemesini bitirmemeli; tam tersine bazı durumlarda incelemenin başlangıcı olmalıdır.

ABD bankacılık sisteminin AML denetim rehberlerinde de nakit teminatlı krediler özel risk göstergeleri arasında.

FFIEC rehberinde; üçüncü kişiye ait mevduatla teminatlandırılan krediler, kaynağı bilinmeyen fonla oluşturulan mevduata karşı kredi verilmesi, ekonomik amacı olmayan ve bankaya hemen hemen hiç kredi riski yaratmadan yüksek komisyon kazandıran krediler şüpheli işlem göstergeleri arasında sıralanıyor.

Asıl denetlenmesi gereken şey kredi dosyası değil, paranın yolculuğu

Klasik banka teftiş mantığında kredi dosyasına bakılır: Müşteri kim? Limit ne? Teminat yeterli mi? Rehin düzgün kurulmuş mu? Kredi sınıflandırması doğru mu? Karşılık ayrılması gerekiyor mu?  Yetki limitlerine uyulmuş mu?

Bunlar elbette önemlidir.

Fakat nakit karşılıklı kredilerde denetimin bundan çok daha ileri gitmesi gerekir. Çünkü kredi riski neredeyse sıfırken AML riski yüksek olabilir.

Denetçinin sorması gereken asıl sorular şunlardır: Teminat olan para bankaya nereden geldi?

Kaç gün önce geldi? Yurt dışından mı geldi? Başka bankadan mı aktarıldı? Başka bir krediden mi oluştu? Şirketin ticari faaliyetleri bu büyüklükte para yaratabilecek durumda mı? Para geldikten ne kadar sonra rehnedildi? Rehin karşılığında kredi hangi hesaba geçti? Kredi aynı gün başka bankaya aktarıldı mı? Orada tekrar mevduat veya teminat oldu mu? Kredi başka bir finansal ürüne yatırıldı mı? Aynı nihai faydalanıcı farklı şirketlerle zinciri tekrarladı mı?

İşte gerçek denetim burada başlıyor.

Son söz

Nakit karşılıklı kredi bankanın bilançosu açısından belki de en güvenli kredi türlerinden biridir.

Fakat kara para aklama ve finansal kaldıraç açısından en fazla dikkat edilmesi gereken kredi türlerinden biri de olabilir.

Çünkü bankanın açısından güvenli olan şu formül: “Param teminatta, dolayısıyla kredim güvende” kamu otoritesi açısından yeterli değildir.

Kamu otoritesinin sorması gereken soru şudur: “Teminattaki o para nereden geldi?”

Erol TAŞDELEN – Ekonomist   www.bankavitrini.com

 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.