Connect with us

Erol Taşdelen

‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’NİN TÜRKİYE’DE UYGULANABİLİRLİGİ -3

Erol TAŞDELEN ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ” yazı dizisinin üçüncü bölümünde Türkiye’de uygulanabilir olup olmadığını ele aldı. Güncel Ekonomide gelinen noktada SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ dışında bir seçeneğin sorunları derinleştireceği, mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını ileri sürülmektedir. Okuyun göreceksiniz…

Yayınlanma:

|

Türkiye’ye baktığımızda son yıllarda ciddi sapmalar olsa da; belli unsurları açısından bir piyasa sisteminin var olduğunu görmekteyiz, ancak bu sistem fonksiyo­nel işlerlikten yoksun bulunmaktadır. Oysa ülkemizin 150 yıllık örnek aldığı Batı Tipi modern endüstri toplumunun temel kurumu forksiyonel işlerliğe sahip piyasa ekonomisidir.

Bütün problemin can noktası budur. Piyasa meka­nizmasına fonksiyonel işlerlik kazandırmadan Türkiye’nin içinde bulunduğu problemlerden kurtulmak mümkün değildir. Bunu sağlaya­cak olan ise kararlı bir Sosyal Piyasa Ekonomisi uygulamaları olacaktır.

Ülkemizde demokratik sisteme geçildikten sonra her on yılda bir politik-ekonomik alanda ortaya çıkan buhran nedeniyle askeri müdahaleler yapılmıştır. Eğer foksiyonel işlerliğe sahip bir ekonomik sistem gerçekleşmiş olsa idi, sosyal ve politik sistemin giderek bununla bütünleşmesi sonucu buhranlar önlenir ve askeri müdahaleler de gereksiz kalabilirdi.

Özellikle Cumhuriyetten sonra getirilen reformlar, sosyal piyasa ekonomisi için önemli olan birçok koşulun oluşmasına yol açmıştır. Ayrıca ekonomik gelişme, geleneksel tarıma dayalı toplum yapısını önemli ölçüde çözmüştür. Ülke sanayi toplumuna dönüşüm aşamasında bulunmaktadır. Toplum ve birey bu geçiş döneminin ya­rattığı bunalımları atlatabilme çabası içindedir. Başka bir deyiş­le, ekonomik sisteme işlerlik kazandırmanın zorunlu olduğu görülmüştür. Varolan sorunlara çözüm arayışı, sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliği için gerekli isteğe uygun bir ortam yaratmıştır. Anayasalarımızda sözleşme, işyeri açma özgürlükleri garanti edil­ektedir. Yani sosyal piyasa ekonomisinin varolan temel ekonomik ve bireysel özgürlükler yasalarla getirilmiştir.

Bu çerçeve içinde: 

1. Özel mülkiyet garanti edilmiş ve toplumda yaygınlığı sosyal piyasa ekonomisinin uygulaması için yeterli düzeye ulaşmıştır.

2. Ticaret Kanunu, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu piyasa ekono­misinin işlediği ülkelerden alındığı için, piyasa sisteminin organizasyon yapısına uygun bir yapı oluşumunu sağIamıştır.

3. Mali düzen ve para düzenine ilişkin alanlarda getirilen yasal çerçeve, ayrıntıdaki bazı noktalar bir yana bırakılırsa, şeklen Sosyal Piyasa Ekonomisinin uygulanabilirliği için uygun görünümdedir.

4. Ekonomideki makro planlama emredici değil uyarıcı, enfor­masyon ve tutarlılık sağlamaya yönelik ve yol gösterici bir dü­zenleme olarak yer almaktadır.

Anayasalarımız açık bir ekonomik sistem tercihinde bulunmamaktadır. Böylece Batı tipi anayasalar gibi sistem nötrdür. Ancak 1982 Anayasası  ile piyasalara fonksiyonel işler­lik kazandırıcı bir düzenlemeyi öngörmektedir. Bu madde, “piyasa­ların sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayan ve geliştirici” önlemlerin alınması ile “Fiili veya anlaşma sonucu doğacak te­kelleşme ve kartelleşmeyi önleme” görevini getirmektedir.

Türkiye’de sosyal dengelemede önemli açıklar bulunmakla birlikte, 1936’dan beri getirilen iş ve çalışma yasaları üretim ve işyeri düzenini belirlemiştir. Ayrıca Sosyal Devlet anlayışı içinde Sosyal Güvenlik önlemleri getirilmiştir. Asgari ücret ve sosyal politika uygulamaları belli bir yaygınlığa ulaşmıştır. An­cak yeterli olmaktan uzaktır. Örneğin, Kalifiye işgücü geliştirme programları ve Genel İşsizlik Sigortası yetersizdir.

Ülkemizin gelişme ve sanayileşme düzeyi maddi, personel ve ku­rumsal altyapı donatımlarında asgari bir düzeyin oluşumunu gerçekleştirmiştir. Özellikle ülkede maddi alt yapının öğeleri olan yol, iletişim, haberleşme gibi alanlarda oluşturulan altyapı donatımı, piyasaların bütünleşmesini sağlamış, mal ve faktör akışkanlığının önemli ölçüde artmasına hizmet etmiştir.

Sosyal Piyasa Ekonomisinin Türkiye’de Uygulanabilirliğini Zorlaştıran ve Engelleyen Durumlar

Başarı Rekabeti: Türkiye’de Başarı Rekabeti anayasanın emrine karşın henüz düzenlenmiş değildir.  Rekabet hukuku, rekabet politi­kası rekabet (karter) kurumu Türkiye’de oluşturulmamıştır. Türkiye’de rekabeti ortadan kaldıran her türlü karter sözleşme­si ve yıkıcı rekabet serbesttir. Ancak Türk Ticaret Kanunu ve Borçlar Kanunu çerçevesinde iyi niyete aykırı haksız rekabet yasaklanmıştır. Oysa bu düzenleme rekabet sürecini, dolayısıyla piyasa sisteminin işleyişini sağlayabilir olmaktan uzaktır. Böy­lece sosyal piyasa ekonomisinin iki sütunundan biri yoktur.

Türk ekonomisinde tam anlamı ile piyasa ekonomisi var mı? So­rusuna A. Kılıçbay, “Türk ekonomisinde tam anlamı ile kurulmuş bir piyasa yoktur. Tam kurulmayan bu modelin işleyişi de aksak­tır” diyerek cevaplıyor. Türk ekonomisinde, kurumlar, ik­tisadi zihniyet, davranışlar, gelenek ve görgü “rekabetin” yer­leşip yaşamasına imkan veren “ideal durumda” değildir.

Sosyal Dengeleme: Türkiye’de genel işsizlik sigortası yetersiz olmasına karşın, sosyal dengelemenin kurumsal düzenlen­mesinde bir hayli yol alınmıştır. Ancak ülkede kemik­leşmiş olan aşırı enflasyon zaman zaman düşürülmesine rağmen, toplumun gelir dağılımındaki adaletsizliği ortadan kaldırmaya yetmemiş, sosyal dengedeki bozulma artmıştır. Üstelik resmi  % 12, gayri resmi %30 dolaylarındaki işsizlik oranıyla gelir da­ğılımının giderek bozulması toplumda iç huzuru bozacak boyutlara doğru kaymaktadır.  Bu gelişme sosyal piyasa ekonomisinin belir­lediği amaçların tam tersi yönündedir. Böyle bir gelişme Batıda sanayileşmenin başlangıç döneminde, yani klasik liberalizm döneminde yaşanmıştır.

“Serbest Piyasa Ekonomisi”, ülkemizde uygulandığı şekliyle klasik liberel görüşe yakın düşmekte ve çağdaş liberal anlayı­şın gerisinde kalmaktadır. Sosyal dengelemenin yetersiz olması toplumda önemli sorunların artaya çıkmasına, sosyal uzlaşma ve barışın azalmasına, adalet ve eşitlik açısından dengesizliklere yol açma eğilimindedir.

Sosyal dengeleme ve rekabet ilkesinin birlikteliği: Rekabet düzenlenmemiş, sosyal dengeleme giderek bozulmaktadır. Sosyal piyasa ekonomisinin iki sütunun­dan birinin olmadığını belirtmiştik; diğeri ise önce enflasyon dep­remlerinden sonra yaşanan  durgunluktan hasar görmüştür. Bu nedenle üzerindeki yükü taşıyabi­lir olmaktan uzaktır. Önümüzde durgunluk içinde enflasyon yaşanması gibi bir süreç görülmektedir ki bu durumun daha yıkıcı olması kaçınılmazdır.

Rekabet ve sosyal dengelemenin varlığını belirleyen yasal ve kurumsal düzenlemeler: Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisine geçişte en gelişmiş olan öğeler bu alandadır. Cumhuriyetin ku­ruluşundan beri Batıdan alınan kurumsal düzenlemeler bu sonu­cu yaratmıştır. Ancak stratejik alanlarda önemli boşluklar var­dır. Bunların konumuz açısından en önemlisi de rekabet kanunu ve rekabet (karter) kurumunun yokluğudur.

Ancak ticari ilişkilerde “ticari ahlak” ve dürüstlük kural­larına uyulmasını amaçlayan “haksız rekabet” hukuku düzenlen­miştir. Bu durum, İsviçre’deki gibi ayrı bir yasada değil, Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş olup Borçlar Kanunu’nda da yer almaktadır. TTK­’da haksız rekabet tanımlanmakta ve haksız rekabet durumları; kötüleme, gerçeğe aykırı bilgi verme, aldatıcı reklam, müstesna kabiliyet zannını uyandırmak, iltibas, yardımcıları görevlerinde kötüye kullanma, kandırma, yardımcı­lardan işletmelerin sırlarını ele geçirmek, sırlardan faydalanmak ve yayma, gerçeğe aykırı şehadetname verme ve iş hayatı şartlarına riayet etmemek olarak düzenlenmiştir. Bu yolla haksız rekabete karşı bir düzenleme getirilmiştir. Ancak bu düzenleme­ler rekabeti, dinamik bir süreç ve piyasaları fonksiyonel işlerliğe sahip bir sistem olarak ortaya çıkarmak açısından son derece yetersizdir.

Uygulanan ekonomik politikaları: Türkiye’de uygulanan eko­nomi politikalarının kapsamını yeterli bulmak mümkün değildir. Ekonomik sisteme işlerlik kazandırma politikası, yani rekabet politikası yoktur. Ayrıca sektörel ve mekansal yapı politikala­rı eksik ve yetersizdir. Ekonomik süreç politikası, konjonktür ve büyüme politikası alanlarında yine önemli yetersizlikler i­çermektedir. Süreç politikası içinde yalnızca özellikle 1980 sonrasında istikrar politikası ön plana çıkmıştır. Ancak bu alan­da bile belirlenen amaçları gerçekleştirecek araçlar, yöntemler ve ilkeler yeterli açıklıktan uzaktır. Araçlarda dozajlama ve za­manlama yetersizdir. Kısa dönemli bir politika olan istikrar ön­lemleri uzun dönemli politika olarak yürürlükte kalmış, bu neden­le uzun dönemli sorunlar çözümsüz bırakılmıştır.

Özelleştirme girişimlerinden görüldüğü gibi, serbest piyasa konsepti, devletin ekonomi içindeki foksiyonunu en aza indirerek, ekonominin işleyişinin “tabii kanunları” içinde olacağına inan­maktadır. Bu şekliyle yaklaşım, klasik liberal düşünceyi benimse­mektedir. Zira ekonomik düzen, tabii kanunları olan “ordre naturel” olarak görülmektedir. Oysa ekonomik düzenin sosyal bir düzen olduğu ordo-liberallerince ortaya konulmuştur. Ayrıca bu yaklaşımda piyasa sonuçlarının sosyal dengeleme ile düzeltilmesi öngörül­memekte veya ikincil derecede bir ağırlığa sahip olmaktadır.

1990 sonrasında geliştirilen politikalar, kısa dönemli ve gün­delik ihtiyaçlara göre ayarlandığı için sınama-yanılma yöntemine dayalı görülmektedir. Piyasa ekonomisinin mutlak serbesti anlamı­na gelmediğinin, günümüzün en ileri ekonomilerinde dahi kabul e­dildiği bir dünyada, piyasa ve fiyat mekanizmasının ekonomide her şeyi çözeceğini, hatta uzun vadeli yapısal değişimleri bile gerçekleştireceğini düşünmenin yanlış olduğu baştan beri belli idi. Üstelik, adil gelir dağılımı, fırsat eşitliği, ekonomik is­tikrar vb. gibi çok temel atyapıların bulunması varsayımına da­yanan “serbest ekonomi sistemi“nin bu varsayımların geçerli ol­madığı koşullarda uygulanmasının ne denli tek yönlü işleyen bir süreci gündeme getireceği gözden kaçtı ya da kaçırıldı.

Son yıllarda uygulanan ekonomik politikalarda para politikası ile günlük politikalar uygulanmış “mali politika” uygulamaları rafa kaldırılmıştır. Son 20 yılda uygulanan; Para politikasının aşırı yabancılaşması, yabancı kaynaklı sıcak paranın piyasada oransal fazlalığı da uygulanan para politikalarının etkisini azaltmakta insiyatifi yabancı yatırımcılara bırakmaktadır. 2007’den sonra uluslararası konjektör uygulanan para politikasının iflasını göstermesine rağmen karar mercilerine hareket alanı tanımamasından bir tıkanıklık görülmekte durgunluk yanında enflasyonun tekrar güncel hayatı etkiler hale gelmesi sosyal dengeleri olumsuz yönde iyice bozmaktadır.

Başarı (çalışma) motivasyono ve kontrolu: Türkiye’de çalışma ve başarı motivasyonunun topluma ve bireylere kazandırılması yönünde bir politika yoktur. Toplumda çalışma, çaba ve başarının de­ğerlenmesi ve değerini bulması sağlanamamaktadır. Tam tersine, endüstri toplumunun başarı ilkesi yerine, geleneksel toplumun i­lişki ilkesi geçerlidir. Başarının ve başarı motivasyonun teşvik edilmemesi, sistemin kontrol işlevinin çalışmasını engellemektedir. Oysa başarının ödüllendirilmediği bir toplum yapısında piyasa sistemi ve rekabet etkin işleyemez.

Altyapı donatımı: Türkiye’de varolan altyapı donatımı, piya­saların bütünleşmesini sağlayacak düzeyde olduğu için, sosyal piyasa ekonomisi için de yeterlidir. Ancak Türkiye’deki altyapı yetersizliği asıl personel ve kurumsal altyapı alanında kendi­ni göstermektedir. Başarı rekabetine dayanan sosyal piyasa eko­nomisi bağımsız düşünen, uygulama yetenek ve davranışına sahip insan donatımını gerektirmektedir. Oysa Türkiye’deki ilişki sis­temi içinde bağımlı, tek boyutlu düşünen ve mutlakçı, olayları öznel değer yargılarına göre değerlendiren, duygusal ve tepki­sel insan tipi yetişmektedir. Toplumda neden-sonuç ilişkisi i­çinde düşünen insan yetiştirmekten çok, duygu ve tepkileriyle davranan insan tipi yetişmesine ortam yaratılıyor.

Ülkemizde geleneksel düşünce sistemi egemen olmuş ve hala önemli ölçüde egemen olmaktadır. Olayları değişik açılardan de­ğerlendiren, gerçeği ayrıntılarda ve işbölümünde arayan tutum­lar yadırganmaktsıdır. Bağımsız düşünen ve davranan yaratıcı insan tipleri, yeterli bağımlılık ilişkisi gösteremediği için, dışlanmaktadırlar. Üretim ile eğitim arasında bağ tam sağlanamadığı için özellikle ara teknik eleman bulunmasında zorluk yaşanmaktadır. Devletin İmam Hatip okullarına gösterdiği ilgi ve kaynağı Meslek Liselerine göstermemesi düşündürücüdür. Sanayileşmiş ülkelerde Teknik Meslek okullarına ağırlık verilmiş işletmeler için gerekli Teknik Personel ihtiyacı giderilmiş, işgücünde uzmanlaşma sağlanmıştır. Eğitim ve sağlık alanını ihmal eden ülkelerin gelişme ve kalkınma şansı  bulunmamaktadır.

Uygun kültür, eğitim ve demokrasi: Türkiye’de modern sanayi toplumunun yarattığı nedenseIlik ilişkisi içinde düşünen insan yetiştirme politikası izlenmemiştir. Kültürde çoğulculuk ve hoş­görü politikası oluşturulamamıştır. Hatta Türkiye’nin bilinçli oluşturulmuş bir demokrasi politikası yoktur. Türkiye burju­vazisinin demokratik bir “öz”ü yoktur. 1960’larda ve hiç ol­mazsa 1970’lerin başında, Türkiye’nin Güney Avrupa ülkelerine benzer bir dönüşüm geçireceği sanılabilirdi . 1970’lerin sonla­rına gelindiğinde bütün işaretler tersine dönüşmüştü . 1980’de­ki askeri müdahale ve sonuçları, Türkiye’nin evriminin Güney Avrupa çizgisinden ayrıldığını kanıtlamıştı; popülizm-kriz-darbe silsilesi daha çok Latin Amerika’daki ülkelerin tecrübelerine benzer bir çizgiye işaret ediyordu.

Türkiye bir açık toplum politikası ve programı oluşturmamıştır. Eğitim politikası, açık toplum insanını yaratmaya değil, bağımlı insan tipi yetiştirmeye yöneliktir. Bu yöndeki çabalar da yetersiz kalmıştır. Sosyal piyasa ekonomisinin varolabilmesi için bu politikanın değişmesi gereklidir.

Başarılı sanayileşmiş ülkelerin en ortak özelliği, güçlü be­şeri sermaye birikimi ve yetişmiş insan gücü zenginliğidir. Tür­kiye’de sanayinin yeniden yapılanma politikası, ciddi ve eşgüdümlü bir eğitim politikasını da beraberinde taşımak ve eğitime haklı olduğu önemli yeri kazandırmak zorundadır.

E.Kongar’a göre, Türkiye gerek maddi gerek manevi kültür alanlarında, gerekse sanat edebiyat ve düşün yapıtları alanında (kısaca kültürün bütün alanlarında) bir “yeniden doğuşun”, bir “rönesansın”eşiğindedir.

Ülkemizde sosyal uzlaşmadan çok sosyal çatışmalar ön planda­dır. Kültürel davranış ve değer yargılarında hoşgörü değil, her­kesin kendi mutlakçı değer yargılarını karşısındakine kabullendirme kavgası yer almaktadır. Toplum, geleneksel ve batı kültür­lerinin yoğun rekabeti arasında, çatışmacı ve zıtlaşmacı bir tutumu benimsemektedir. Demokrasi bir yöntem ve araç değil, yal­nızca selbest seçimlerin dört yılda bir yapılması olarak anlaşıl­maktadır. Rasyonellik ise, zorlayan ekonomik kriz nedeniyle yeni yeni öğrenilmektedir.

Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulanabilmesi için buna uygun sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanlarda ge­niş kapsamlı düzenlemeler gerekiyor. Sosyal piyasa ekonomisin­de süreç politikası, istikrar, istihdam, gelir dağılımı ve kal­kınma politikalarını içermektedir.Ekonomik istikrar içinde, is­tihdam, dengeli gelir dağılımı ve büyüme sorununu birlikte çöze­cek politikaları uygularken, parasal, mali araçlarla, ancak bel­li alan ve durumlarda doğrudan müdahale yöntemleriyle ekonomi politikası oluşturulmaktadır.

Sosyal Piyasa Ekonomisinin Türkiye’de Uygulanabilirlik Şansı:

Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisinin uygulanabilirliğini olum­lu ve olumsuz yönde etkileyen öğeler birlikte değerlendirildiğinde olumsuz noktaların olumlu noktalardan sayıca çok olduğu görülür.

Ülkemizde orta-sağdaki partiler piyasaların “sosyal” yönünü; sosyal demokrat partiler ise, sosyal piyasa ekonomisinin “piyasa” boyutunu ikinci plana atma eğilimi göstermiktedir. Ülkemizdeki ob­jektif koşullar bir piyasa ekonomisinin -fonksiyonel işlerlikten yoksun olarak- var olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, sosyal ­liberal ve sosyal demokrat partilere düşen görev, her iki politik görüşün özelliğinden kaynaklanan unsurları, öncelikleri ve renk farklarını vurgulayan tutumlarını ortaya koyarak, sosyal piyasa ekonomisine dayalı birer konsept oluşturmaları noktasında düğümlenmektedir.

Bunu yapmak biraz da zorumluluk göstermektedir: Ekonomik kay­naklarını iyi kullanmayan bir toplum düzeninde toplam üretim dü­şük olur. Büyüme hızı düşük ise, çalışanlar yarınlarına umutla ba­kamaz, işsizler kısa sürede iş bulamaz. Gelir dağılımı eşitsiz ise, ezilenler itaat yerine isyan davranışına girer. Bütün ekonomik gös­tergelerin bozuk olması karşısında, bunların toplum üyelerini is­yana iten etkilerini telafi edecek, daha doğrusu isyanı yasal yol­lardan iletecek, hükümeti değiştirecek siyasal katılım yolu açıl­mışsa, gene toplum düzeni tehlikede değildir. Bu noktada Türki­ye’nin problemleri vardır çünkü, siyasal katılım yönünde işlerlik tam sağlanamamıştır. Toplumsal kesimlerin isteklerini duyuracak ku­rum ve kuruluşlar oluşturulamamış ve var olanlara engeller getiril­miştir. Özellikle 1980 sonrasında toplumsal kurumlarla partiler arasındaki bağ koparılarak siyasal katılım seçimden seçime oy verme şekline getirilmiştir.

Mazıcı’ya göre Türkiye gibi siyasal kültür ögesinin dürtüsünü korkunun oluşturduğu bir ülkenin bireyinin siyasal davranışındaki korku, yerini öfkeye terkederek, olağan katılmadan olağandışı ka­tılmaya bir yönelme olabilir. Korkudan kaynaklanan bir olağandışı siyasi davranış biçimi de, aşırı derecede kabuğuna çekilme biçi­minde kendini gösterebilir . Türkiye’nin gündemindeki en önemli sorunlardan biri siyasal katılımın sağlanılması sorunudur. Çünkü, siyasal katılım ile ekonomik işleyiş arasında yakın bir ilişki vardır.

Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de gerçekleştirmek için e­konomik ve siyasal katılımın tüm kurum ve kuruluşlarıyla sağlan­ması ve demokrasi kültürünün yerleşmesi gerekmektedir. Bu ise top­lumsal uzlaşma ile mümkündür. Burada partilere önemli görev düş­mektedir.

Türkiye’de partiler sık sık sandık yoluyla hükümete gelmişler, ama sandık yoluyla giden hükümetler toplam hükümet sayısına göre çok azdır. Sonuç olarak genel seçimin temel işlevlerinden biri, belki de en önemlisi Türkiye’de yerine getirilememiştir.

Kısacası Türk demokrasisi sağlan olarak işlememekte ve isteni­len düzeyde değildir. Bu ise sosyal piyasa ekonomisinin uygulanmasını olumsuz yönde etkilemektedir.

Hukuk Devleti” ve “Sosyal devlet” ilkeleri, aslında aynı ama­ca hizmet eden ikiz kardeşlerdir: Bunlar, çağdaş toplumda kişi-gü­venliğinin, üzerinde durduğu bacaklardır. “Hukuk devleti” ilkesi, hukuk ve siyasal alanda, “sosyal devlet” ilkesi de ekonomik ve sosyal alanda, kişinin güvenlik ve huzur içinde yaşayabilmesinin kaçınılmaz garantilerini oluştururlar.

Bütün olumsuzluklara ragmen, Türkiye’de sosyal piyasa ekonomi­sinin uygulanabilirliği için gerekli olan şekli çerçeve 100 yıldır oluşarak önemli ölçüde varolmuştur. Ancak bunlar içindeki davranış­ların yönlendirilmesinde eksiklikler yoğundur. Buradan çıkan sonuç şudur: Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygulanabilirliği için tarihsel süreç olumlu, buna karşılık politik istek oluşumu olumsuz yönde işlemiştir. Türkiye’de sosyal piyasa ekonomisine yönelmek mümkündür. Çünkü:

  1. Toplumun genel organizasyon yapısı, son yıllarda ciddi hasar alsa da merkezi olmayan bir ö­zellik göstermektedir.

2. Mülkiyet sistemi özel mülkiyete dayanmaktadır.

Ancak sosyal piyasa ekonomisinin işleyebilmesi için ayrıca şu politikalar zorunludur:

1. Karar ve davranış sistemini etkinleştirmek için bağımlı in­san tipi yerine, neden-sonuç ilişkisi düşünen insan tipini yaratacak eğitim ve küıtür politikası,

2. Piyasaya dayalı enformasyon ve koordinasyon sistemini yara­tacak rekabet politikası,

3. Başarı motivasyonu ve kontrolunu getirecek eğitim, kültür ve toplumsal politikalar.

Sosyal piyasa ekonomisinin Türkiyede uygulanabilirliği, önce­likle belli parti programlarına yansıması ve onu savunan liderle­rin, kendi dünya ve politik görüşlerine göre “Türkiye Modeli“ni oluşturmalarına bağlıdır. Türkiye için yaşanılın sosyo-ekonomik sorunların H.Erkan-C.Erkan’a göre bir başka seçenek çözümle çöz­me şansı yok. Geldiğimiz ekonomik durgunluk içinde bu tür ekonomik politikalar uygulamdan kurtulmanın zor olduğu görülmetedir.

SONUÇ

ÜÇ BÖLÜMDEN OLUŞAN çalışmamızın amacı sosyal piyasa ekonomisini genel yapısı ile tanıtarak, Almanya’da ortaya çıkışını, tarihsel süreç içinde ele almak ve Türkiye’ de uygulanabirliği incelemek­tir.

Birinci bölümde sosyal piyasa ekonomisinin “ekonomi poli­tikası” üzerinde ağırlıkla durulmuştur. Fakat unutmamak gere­kir ki sosyal piyasa ekonomisi, sosyal, kültürel, politik ve ekonomik alanı kapsar.

İkinci bölümde üzerinde durulan Almanya’daki sosyal piya­sa ekonomisi uygulaması göstermiştir ki tarihsel süreç Alman­ya’yı bu yönde zorlamış ve kendi koşullarında ortaya çıkan sosyal piyasa ekonomisinin sonuçlarını gören diğer Avrupa sosyal demokrat partilerde benzer uygulamalar içine girmiştir. Uygulamalar bugünki yaşam standartlarını yaratmıştır.

Üçüncü bölümde sosyal piyasa ekonomisinin Türkiye’de uygu­lama olanağı üzerinde durulmuştur.

Türkiye açısından varolan karamsal tabloya rağmen özellikle 1980 sonrası izlenen ekonomik politikalar sonucu gelinen noktada Türkiye’de “sosyallik” yönün ön plana çı­karılan ekonomik politikalara gereksinme duyulmaktadır. İkti­dardaki hükümetin ve bundan sonra kurulacak hükümetlerin başa­rısı ekonomide rekabet piyasasının yanında “sosyallik” yönün de göz önüne alınmasına bağlı.

Bunun sağlanması ise demokrasinin tüm yönleriyle işler hale getirilmesine bağlı. “Bizde bu kadar oluyor”,”bizim koşul­larımız bunu gerektiriyor” gibi oyalamalardan kendimizi kurtarmalı ve demokrasinin mantığına ve felsefesine uygun uygula­malara geçmeliyiz. Bu noktada. siyasi partilere önemli rol dü­şüyor. Ekonomik istikrar içinde, istihdam, dengeli gelir da­ğılımı ve büyüme sorununu birlikte çözülmesi ancak ekonomik ve siyasal katılımla çoğulculuğun sağlanmasına bağlıdır.

2000’li yıllarda gelinen nokta Türkiye’yi ekonomide “sosyalliğin” ön plana çıktığı ekonomik uygulamalara zorlamak­tadır. Sosyal uzlaşmanın, hoşgörünün, demokrasinin, rasyonel­liğin, sosyal barışın, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, güven­lik ve refah politikaların ön plana çıktığı bir dünyada başka çözümler içine girmek akıntıya kürek çekmekle eş anlamlıdır.

***********************

Erol TAŞDELEN – Ekonomist      www.bankavitrini.com

************

KAYNAKÇA: 

[1] H. V. Velidedeoğlu’ na göre 1876 tarihli ilk Meşrutiyet Ana­yasasının kabülünden bu yana (1816-1986) geçen III yılın “sadece 39 yılında” çok partili siyasal yaşam süregelmiştir. Geriye kalan 72 yılı ya istibdat ya askeri ya da tek partili parlementoya dayalı, “şefIik” rejimIeri altında geçirdik: I.Meşrutiyet dönemi olan 33 yıllık Abdülhamit yönetiminde 1-yıl, II. Meşrutiyet dö­neminde toplam 8 yıl, I.TBMM’nin yıllarında Milli Mücadele döne­minde 2 yıl, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra Atatürk döneminde Ankara’da 17 Kasım 1924’te kurulup 6,5 yıl yaşayan Terakki perver Cumhuriyet Fıkrası, yine Ankara’da 12 Ağustos 1930’da kurulup yaklaşık 3 ay yaşayabilen Serbest Cumhuriyet Fıkrası,Adana’da 26 Eylül 1930 ‘da kurulup yine üç ay yaşayan Ehali Cumhuriyet Fıkrası girişimleri, çok partili demokrasi sayılabilirse, toplam 1 yıl 15 gün, İsmet İnönü ve Celal Bayar döneminde 1945-60 yıl­ları arasında 15 yıl, 27 Nayıs 1960 ile bir yıl kesintiye uğra­dıktan sonra 1961-71 arası 10 yıl, 12 Mart 1971′ deki kesinti ve kısıntıdan sonra, 1973-80 arası 7 yıl, 12 Eylül 1980 harekatın­dan sonra gelen yaklaşık üç yıl kesintiden günümüze kadarki yıl­lar (H.V.Velidedeoğlu,Cumhuriyet,12 Ocak 1986).

[2] MADDE 167.- Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piya­salarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve gelişti­rici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu do­ğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.

[3] A.Kılıçbay, “Türkiye’de Piyasa Ekonomisi”, İ.U.İkt.Fak.yay. No:509,İst.1985,s.141.

[4] Sistemin işleyişinde görülen aksaklıklar (ki, bunların gös­tergeleri: fiyat artışları, işsizliğin ve gizli işsizliğin yayıl­ması, enflasyonun zaten çok yüksek olmayan alımgücünü azaltması, açlığı ve ona yakın bir durumu ortadan kaldırma olanağının bulun­maması, tarımsal ve endüstriyel üretimi- artırmaya yönelik toprak reformu ve projelerin başarısızlığı, işverenlerle ücretliler a­rasındaki çatışmaların barışçıl yollarla önlenememesi ve eğitim kurumlarında disiplinin sağlanamaması; ve nihayet yönetimin etki­sizleştiği ve yoksullukların (yolsuzlukların olması gerekiyor) bürokrasi ve siyasal seçkinler. arasında yaygın olduğu konusunda güçlenen duygular)         hoşnutsuzluğa uygun hızla siyasallaşan bir ortam yaratır ve büyük çapta çatışmalara ve örgütlü şiddete dönü­şür.

(R.Keıeş-A.Ünsal,”Kent ve Siyasal Şiddet”, A.Ü.SBF yay:507. Ank.1982,s.24).

[5] İ. Önder, “Ekonomide Etkinlik ve Demokrasi”, Cumhuriyet, 23.Nisan.1990.

[6] S.Savran,”1960,1911,1980: Toplumsal Mücadeleler, Askeri Müdahaleler”,Onbirince Tez,6.kitap,Uluslararası yay.,Haziran 1987, s.168.

[7] Ç.Keyder,”Türkiye’de Devlet ve Sınıflar”,tletişim yay, Ist.1989,s.175-l78.

[8] F.Şenses-A.Kırım,”Türkiye’de 1980 Sonrası Ekonomik Poli­tikalar-Sanayileşme Etkileşimi ve Sanayinin Yeniden Yapılanma Gerekleri”,THHOB,1989 Sanayi Kongresi Bild.(l),MMO yay.s.369.

[9] E. Kongar “Kültür Üzerine”, Çağdaş yay. 1984, s. 34.

[10] K.Bulutoğlu;1980,Bunalım ve Çıkış,Tekin yay.,s.368.

[11] N.Mazıcı;1989, Türkiye’de Askeri Darbeler ve Sivil Rejimi Etkileri, Gür yaY.,s.284.

[12] T.Parla;1986, Demokrasi,Anayasa1ar,Parti1er ve Türkiye’nin Siya­sal Rejimi,Onur yay.İst.,s.126.

[13] M.Aksoy,”Sosyal Devlet İlkesi “Boş Bir Söz”müdür?”, Cumhuriyet,21.Eyıül.1988,sayı:23016.

Ek komalar:

BİRİNCİ BÖLÜM : KRİZE ÇARE: ‘SOSYAL PİYASA EKONOMİSİ’ Mİ? – BankaVitrini

İKİNCİ BÖLÜM: SOSYAL PİYASA EKONOMİSİNİN ORTAYA ÇIKIŞ KOŞULLARI VE ALMANYA UYGULAMASI – BankaVitrini

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak?

Yayınlanma:

|

Bankacılıkta Don Kişot Olmak: İmkânsızı Zorlayanlar mı Kazanır, Gerçekçiler mi?

Miguel de Cervantes’in ölümsüz kahramanı Don Kişot, yel değirmenlerini dev sanarak onlarla savaşan hayalperest bir şövalye olarak bilinir. Ancak modern yönetim biliminde ve iş dünyasında Don Kişot sadece bir roman karakteri değildir; vizyon, cesaret, değişim ve statükoya meydan okumanın sembolüdür. Peki Don Kişot yaklaşımı bankacılık sektöründe ne işe yarar? Ne zaman avantaj, ne zaman risk yaratır?

Don Kişot Teorisi Nedir?

İş dünyasında “Don Kişot Etkisi” veya “Don Kişot Yaklaşımı”, çoğunluğun imkânsız gördüğü hedeflerin peşinden gitmeyi ifade eder.

Bu yaklaşımın temelinde:

  • Büyük hayaller kurmak
  • Mevcut düzeni sorgulamak
  • Risk almaktan korkmamak
  • Yenilik peşinde koşmak
  • Toplumun kabul ettiği sınırları zorlamak vardır.

Ancak teori aynı zamanda şu soruyu da sorar: “Hayal kurmak ile gerçeklerden kopmak arasındaki çizgi nerede başlıyor?”

Bankacılıkta Don Kişotlar Kimlerdir?

Bankacılık tarihi incelendiğinde sektörde büyük dönüşümleri başlatanların çoğu aslında dönemin “Don Kişotları” olmuştur.

1. Dijital Bankacılığı İlk Savunanlar

1990’larda birçok yönetici: “Müşteri şubeden vazgeçmez” diyordu.

Bugün ise mobil bankacılık milyonlarca müşterinin temel işlem kanalı haline geldi. O dönemde dijitalleşmeyi savunan yöneticiler sektörde “hayalci” olarak görülüyordu.

2. Şubesiz Banka Fikrini Savunanlar

Bir dönem:

  • Şubesiz banka olmaz
  • Müşteri yüz yüze görüşmek ister
  • Krediler uzaktan verilemez

deniliyordu.

Bugün dijital bankalar birçok ülkede milyarlarca dolarlık değerlemelere ulaştı.

3. Yapay Zekâ ve Açık Bankacılık Savunucuları

Bugün halen bazı kurumlarda:

  • Yapay zekâ risklidir
  • Açık bankacılık müşteri kaybettirir
  • Veri paylaşımı tehlikelidir

görüşleri hakim.

Ancak geleceğin bankaları bu alanlarda şekilleniyor. Yani bugünün Don Kişotları yarının sektör liderleri olabilir.

Bankacılıkta Don Kişot Yaklaşımının Faydaları

1. Yenilikçilik Kültürü Oluşturur

Sektörün en büyük düşmanı bazen rakipler değil, alışkanlıklardır.

Don Kişot bakış açısı:

  • Yeni ürünler
  • Yeni gelir modelleri
  • Yeni müşteri deneyimleri oluşturur.

2. Kriz Dönemlerinde Çıkış Yolu Bulur

Kriz zamanlarında çoğu kurum savunmaya geçer.

Don Kişot yaklaşımına sahip liderler ise:

  • Yeni pazarlar arar
  • Yeni teknolojilere yatırım yapar
  • Rakiplerin görmediği fırsatları görür

3. Kurum İçinde Motivasyonu Artırır

İnsanlar sadece maaş için değil, anlamlı hedefler için de çalışır.

Büyük vizyonlar:

  • Yetenekli çalışanları çeker
  • Kurumsal bağlılığı artırır
  • Yenilikçi ekiplerin oluşmasını sağlar

Don Kişot Olmanın Tehlikeleri

Her Don Kişot hikâyesi başarıyla bitmez. Bankacılıkta aşırı hayalcilik ciddi riskler yaratabilir.

1. Risk Yönetimini Zayıflatabilir

Bankacılık sektörünün temeli:

  • Sermaye yeterliliği
  • Likidite
  • Risk kontrolü

üzerine kuruludur.

Gerçeklerden kopuk büyüme stratejileri bankaları krizlere sürükleyebilir.

2. Teknoloji Fetişizmi Oluşturabilir

Her yeni teknoloji yatırım yapılacak alan değildir.

Birçok banka:

  • Metaverse
  • NFT
  • Kripto projeleri

konusunda büyük yatırımlar yaptı ancak beklediği sonucu alamadı.

3. Kurumsal Körlüğe Yol Açabilir

Liderler bazen kendi vizyonlarına o kadar inanırlar ki:

  • Piyasa sinyallerini
  • Müşteri geri bildirimlerini
  • Finansal göstergeleri

görmez hale gelirler.

Bu durum “Don Kişot Sendromu” olarak da tanımlanır.

Türk Bankacılık Sektörü İçin Dersler

Türk bankacılığı bugün iki uç arasında denge kurmak zorunda:

Aşırı Muhafazakârlık

  • Yeni ürün geliştirmemek
  • Risk almamak
  • Teknoloji yatırımlarını ertelemek

Aşırı Don Kişotluk

  • Kontrolsüz büyüme
  • Yetersiz risk analizi
  • Gerçeklerden kopuk projeler

Doğru model ise: “Veriyle desteklenen Don Kişotluk

Yani:

  • Hayal kurmak
  • Yenilik yapmak
  • Büyük hedef koymak

ama aynı zamanda:

  • Risk ölçmek
  • Veriye dayanmak
  • Senaryo analizi yapmak zorundasınız.

Bankaların Don Kişotlara İhtiyacı Var mı?

Evet.

Çünkü sektör sadece muhasebecilerle büyümez. Ama sadece hayalperestlerle de ayakta kalamaz. Bankacılık tarihine bakıldığında en başarılı kurumlar, Don Kişot’un cesaretini Sancho Panza’nın gerçekçiliğiyle birleştirenler olmuştur. Bugün yapay zekâ, açık bankacılık, dijital para ve fintech rekabeti çağında Türk bankalarının ihtiyacı olan şey de tam olarak budur:

Yel değirmenlerine saldıran değil, hangi değirmenin gerçekten dev olduğunu anlayabilen Don Kişotlar…

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Matematiğin Prensi Gauss: Bankacılıktan Yapay Zekâya Uzanan Miras

Yayınlanma:

|

Carl Friedrich Gauss, matematik tarihinin en büyük dahilerinden biri olarak kabul edilir. Hatta birçok bilim insanı onu “Matematiğin Prensi” (Princeps Mathematicorum) olarak anmıştır. 1777-1855 yılları arasında yaşamış olmasına rağmen, bugün kullandığımız birçok matematiksel yöntem, teknoloji ve mühendislik uygulaması onun çalışmalarına dayanır.

Gauss’un Matematiğe En Büyük Katkıları

1. Normal Dağılım (Gauss Eğrisi)

Bugün istatistikte, yapay zekâda, bankacılıkta, sigortacılıkta ve ekonomide kullanılan çan eğrisi onun adıyla anılır.

Bu eğri;
  • Kredi risk analizlerinde
  • Sigorta prim hesaplamalarında
  • Kalite kontrol süreçlerinde
  • Yapay zekâ algoritmalarında
  • Borsa ve finansal modellemelerde

temel araçlardan biridir.

2. En Küçük Kareler Yöntemi

Gauss, gözlem hatalarını azaltmak için “En Küçük Kareler Yöntemi”ni geliştirdi.

Bugün:

  • Ekonomik tahminlerde
  • Finansal modellemelerde
  • Makine öğrenmesinde
  • Yapay zekâ algoritmalarında

kullanılan regresyon analizlerinin temelini oluşturur.

3. Sayılar Teorisi

1801 yılında yayımladığı Disquisitiones Arithmeticae adlı eser, modern sayı teorisinin temel kitabı kabul edilir.

Bugün:

  • Kriptografi
  • Dijital imza sistemleri
  • Blockchain teknolojileri
  • İnternet güvenliği

bu çalışmalar üzerine kuruludur.

4. Modüler Aritmetik

Gauss’un geliştirdiği modüler aritmetik sistemi günümüzde:

  • Şifreleme sistemleri
  • Bankacılık güvenliği
  • ATM işlemleri
  • Kredi kartı doğrulama sistemleri

için kritik öneme sahiptir.

Aslında internet bankacılığının matematiksel temellerinden biri Gauss’a dayanır.

5. Jeodezi ve Haritacılık

Gauss, Dünya’nın ölçülmesi ve haritalanması konusunda devrim yarattı.

Bugün:

  • GPS sistemleri
  • Uydu navigasyonu
  • Coğrafi bilgi sistemleri

onun geliştirdiği yöntemlerden yararlanır.

6. Karmaşık Sayılar

Gauss, karmaşık sayıların matematikteki kullanımını sistematik hale getirdi.

Bugün:

  • Elektrik mühendisliği
  • Telekomünikasyon
  • Radar sistemleri
  • 5G haberleşme teknolojileri

bu çalışmaların üzerine inşa edilmiştir.

7. Gauss Yasası

Elektromanyetizmanın temel yasalarından biridir.

Bu yasa olmadan:

  • Elektrik şebekeleri
  • Mikroçipler
  • Bilgisayarlar
  • Cep telefonları

geliştirilemezdi.

8. Astronomi ve Uzay Çalışmaları

1801 yılında keşfedilen Ceres kaybolduğunda, Gauss kendi geliştirdiği yöntemlerle yeniden yerini hesapladı.

Bu çalışma modern:

  • Uydu takip sistemlerinin
  • Yörünge hesaplamalarının
  • Uzay görevlerinin

başlangıcı kabul edilir.

Bankacılık ve Finans Açısından Gauss

Sizin ilgi alanınıza daha yakın bir örnek vermek gerekirse;

Bugün bankaların kullandığı:

  • Kredi skorlama modelleri
  • Risk ölçümleri
  • VAR (Value at Risk) hesaplamaları
  • Portföy optimizasyonu
  • Sigorta aktüeryası
  • Yapay zekâ destekli kredi değerlendirmeleri

doğrudan veya dolaylı olarak Gauss’un istatistik ve olasılık çalışmalarına dayanır.

Bir anlamda, modern bankacılıkta kullanılan risk yönetimi matematiğinin temel taşlarından biri Gauss’tur.

İlginç Bir Hikâye

Gauss henüz 7 yaşındayken öğretmeni sınıfa ceza olsun diye 1’den 100’e kadar sayıların toplamını vermişti.

Diğer öğrenciler hesap yaparken Gauss birkaç saniyede sonucu buldu:

1+2+3+⋯+100=(100×101)/2=5050

Çünkü sayıları şu şekilde eşleştirmişti:

  • 1 + 100 = 101
  • 2 + 99 = 101
  • 3 + 98 = 101

Toplam 50 adet 101 vardı.

Bu olay onun dehasını dünyaya duyuran ilk hikâyelerden biri olarak anlatılır.

Teorileri halen kullanılıyor

Gauss yalnızca matematiğe katkı yapmadı; bugün kullandığımız internet bankacılığından GPS’e, yapay zekâdan kriptografiye, uydu sistemlerinden finansal risk yönetimine kadar uzanan dijital dünyanın matematiksel altyapısını şekillendiren isimlerden biri oldu. Eğer bugün bir banka kredi riski hesaplayabiliyor, bir telefon konumunuzu bulabiliyor veya bir internet işlemi güvenli şekilde yapılabiliyorsa, bunun arkasında bir yerde Gauss’un matematiği vardır.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Yayınlanma:

|

Sanayide iş var, çalışacak insan yok: Eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı

Türkiye sanayisi uzun süredir nitelikli teknik eleman bulmakta zorlanıyordu. Ancak son dönemde sorun yalnızca kaynakçı, CNC operatörü, dikiş makinecisi, bakım teknisyeni gibi ara elemanlarla sınırlı kalmadı; fabrikalar artık vasıfsız/düz işçi bulmakta da zorlanıyor.

Bu tablo, klasik “işsizlik var ama işçi yok” çelişkisini yeniden gündeme taşıdı. Bir yanda iş arayan milyonlarca kişi, diğer yanda üretim hattını döndürecek çalışan bulamayan fabrikalar var. Sorunun temelinde yalnızca ücret değil; çalışma koşulları, vardiya düzeni, ulaşım, barınma, genç kuşağın iş tercihleri, mesleki eğitim yetersizliği ve sanayinin sosyal cazibesini kaybetmesi bulunuyor.

Asgari ücret artık sanayi işi için yeterli motivasyon oluşturmuyor

Sanayide özellikle mavi yaka işler ağır çalışma temposu, vardiya sistemi, fiziki yıpranma, servis bağımlılığı ve kimi zaman sağlıksız çalışma ortamlarıyla öne çıkıyor. Buna karşılık çalışanların eline geçen ücret, yaşam maliyetleri karşısında tatmin edici bulunmuyor.

Asgari ücretin biraz üzerinde teklif edilen ücretler dahi birçok çalışan için yeterli görülmüyor. Çünkü kira, ulaşım, gıda ve temel ihtiyaçlardaki artış, sanayi ücretlerini reel olarak zayıflatıyor. Çalışan açısından soru artık şu hale geldi: “Bu tempoya, bu yıpranmaya, bu ücrete değer mi?”

Yeni kuşak fabrika düzeninden uzaklaşıyor

Genç kuşak için iş yalnızca gelir kapısı değil; yaşam kalitesi, esneklik, sosyal çevre, statü ve psikolojik tatmin anlamına da geliyor. Fabrika ortamı ise birçok genç tarafından ağır, tekdüze, baskılı ve gelecek vadetmeyen bir alan olarak görülüyor.

Kurye, e-ticaret, kafe, güvenlik, hizmet sektörü veya dijital platform işleri daha esnek ve daha görünür seçenekler sunuyor. Sanayide kariyer basamağı, sosyal itibar ve gelir artışı beklentisi zayıf kaldıkça gençler üretim hattından uzaklaşıyor.

Sorun teknik elemandan düz işçiye indi

Geçmişte sanayicinin ana şikâyeti “nitelikli ara eleman yok” şeklindeydi. Bugün tablo değişti. Artık paketleme, yükleme-boşaltma, üretim destek, temizlik, depo, montaj ve vardiyalı hat işlerinde de ciddi açık oluşuyor.

Bu durum sanayi için kritik bir eşik anlamına geliyor. Çünkü teknik eleman eksikliği verimliliği düşürürken, düz işçi eksikliği doğrudan üretim hattını durdurabiliyor. Fabrika kapasitesi kâğıt üzerinde var olsa bile, çalışan bulunamadığında makine, sipariş ve yatırım boşa düşüyor.

Yabancı işçi yeni çıkış kapısı oldu

Bazı fabrikalar çözümü yabancı işgücünde aramaya başladı. Suriyeli çalışanların ardından Türkmenistan, Özbekistan ve diğer Orta Asya ülkelerinden gelen işçiler birçok sektörde daha görünür hale geldi. Tavukçuluk, tekstil, gıda, inşaat, lojistik ve bazı ağır sanayi kollarında yabancı işçi kullanımı artıyor.

Son dönemde Uzak Doğu ve Afrika ülkelerinden işçi getirilmesi de tartışma konusu oldu. Özellikle tavukçuluk gibi çalışma koşulları ağır, vardiya düzeni yoğun ve işgücü devri yüksek sektörlerde yabancı çalışanlar daha fazla gündeme geliyor.

Ancak bu yöntem kalıcı çözüm değil. Yabancı işçi kısa vadede üretim hattını döndürebilir; fakat yerli işgücünün sanayiden kopuşunu, ücret dengesizliğini ve çalışma koşullarındaki yapısal sorunu çözmez.

İşverenin sorunu yalnızca “eleman yok” değil

Sanayici açısından bakıldığında işgücü sorunu üretim planlamasını, sipariş teslimini, ihracat kapasitesini ve yatırım kararlarını doğrudan etkiliyor. İşçi bulunamadığında makineler boş kalıyor, vardiya düşüyor, teslim süresi uzuyor, maliyet artıyor.

Ancak çalışan açısından bakıldığında da sorun net: düşük ücret, ağır koşul, sınırlı sosyal hak, belirsiz kariyer ve düşük motivasyon. Bu nedenle mesele yalnızca “gençler çalışmak istemiyor” basitliğine indirgenemez. Asıl sorun, sanayi işlerinin çalışan açısından cazibesini kaybetmesidir.

Sanayi için yeni sosyal sözleşme şart

Türkiye üretim ekonomisini büyütmek istiyorsa, sanayi işçiliğini yeniden cazip hale getirmek zorunda. Bunun için yalnızca ücret artışı değil, bütüncül bir çalışma hayatı reformu gerekiyor.

Öncelikli adımlar şunlar olmalı:

  1. Sanayide ücretler asgari ücretin anlamlı biçimde üzerine çıkarılmalı.
  2. Vardiya, servis, yemek, barınma ve yan haklar yeniden düzenlenmeli.
  3. Mesleki eğitim fabrikalarla entegre edilmeli.
  4. Gençlere üretimde kariyer yolu gösterilmeli.
  5. Tehlikeli ve ağır işlerde çalışma koşulları iyileştirilmeli.
  6. Yabancı işçi kullanımı kayıtlı, denetimli ve adil ücret ilkesiyle yürütülmeli.
  7. Sanayi bölgelerinde sosyal yaşam, ulaşım ve barınma altyapısı güçlendirilmeli.

Türkiye üretmek istiyorsa işçiyi yeniden kazanmalı

Sanayide eleman bulamama sorunu artık geçici bir insan kaynakları problemi değil; üretim ekonomisinin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal bir krize dönüşüyor.

Fabrika açmak, makine almak, ihracat bağlantısı kurmak tek başına yeterli değil. O makineleri çalıştıracak, üretim hattını sürdürecek, işi sahiplenip meslek haline getirecek insan kaynağı yoksa sanayi büyüyemez.

Türkiye’nin önündeki soru şudur: Sanayi, gençler ve çalışanlar için yeniden cazip bir gelecek sunabilecek mi?

Bu soruya güçlü bir cevap verilemezse, üretim hattındaki açık yalnızca yabancı işçiyle kapatılmaya çalışılır. Ancak bu da Türkiye’nin asıl ihtiyacını karşılamaz: nitelikli, kalıcı, motive ve yerli üretim kültürüne bağlı bir sanayi işgücü.

*************

Kaynak notu: İŞKUR’un 2025 araştırmasında 1 milyon 730 bin işyeri içinde 166 bin işyerinde 398 bin 618 kişi için eleman temininde güçlük çekildiği; nedenler arasında mesleki beceri eksikliği, yeterli başvuru olmaması, talep edilen ücretin yüksek bulunması ve çalışma şartlarının beğenilmemesi yer alıyor. TÜİK verilerinde 2025’te sanayi istihdamı 6 milyon 578 bin kişi olarak görülürken sanayinin istihdam payı geriliyor. Çalışma Bakanlığı yabancı çalışma izinleri istatistikleri de işgücü açığında yabancı çalışan kanalının büyüdüğünü gösteriyor.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.