Connect with us

GÜNCEL

OKR BAŞARISININ SIRRI: ÇALIŞAN SAĞLIĞI

Yayınlanma:

|

Başarılı bir organizasyonun temel taşlarından biri olan “Hedefe Ulaşma ve Sonuç Elde Etme” (OKR) sürecinde, çalışan sağlığı büyük bir öneme sahiptir. Çalışanların sağlıklı bir şekilde çalışması, uyumlu ve verimli bir iş ortamının oluşmasında kritik bir rol oynamaktadır.

OKR stratejisi, organizasyonların hedeflerini belirlemelerine, bu hedeflere odaklanmalarına ve takım çalışmasıyla sonuçlar elde etmelerine yardımcı olan bir performans yönetim sistemidir. Ancak, iş yerinde çalışanların sağlığının göz ardı edilmesi, performans hedeflerine ulaşmayı zorlaştırabilir.

LifeClub Sağlıklı Yaşam Hizmetleri Genel Müdürü Elif Elkin, şirketlere sundukları kurumsal wellbeing üyeliklerinin gerek kuruma gerekse çalışanlara sunduğu somut faydalar olduğunu belirterek: “Çalışanların sağlığı, organizasyonun başarısını etkileyen bir dizi faktöre bağlıdır. Sağlıklı çalışanlar, daha mutlu, daha motive ve daha verimli olma eğilimindedir. Fiziksel ve zihinsel sağlığın önemi, OKR sürecinde ortaya çıkan zorluklarla başa çıkmak için gereklidir. Stres, yoğun çalışma temposu ve baskı gibi faktörler, çalışanların sağlığını olumsuz etkileyebilir ve sonuç olarak OKR hedeflerinin başarısını zorlaştırabilir.

Organizasyonlara, çalışanların sağlığına odaklanmak ve sağlıklı bir iş ortamı sağlamak için çeşitli adımlar atmaları önerilmektedir. İş yerindeki stresi azaltmak, çalışanlara sağlıklı çalışma koşulları sunmak, düzenli egzersiz ve sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinmeleri için çalışanlar teşvik etmek gibi adımlar, çalışanların verimliliğini artırabilir. Böylelikle OKR ile yönetim sürecindeki iş birliği ve performansı olumlu yönde etkileyebilir.

Ayrıca, organizasyonlar çalışanların sağlığıyla ilgili farkındalık yaratma çabalarında da bulunabilirler. Sağlıklı yaşam seminerleri, egzersiz programları ve sağlık taramaları gibi etkinlikler düzenlemek, çalışanların sağlık bilincini artıracak ve onları daha sağlıklı yaşam alışkanlıklarına teşvik edecektir.

Çalışan sağlığının OKR sürecindeki önemi göz önünde bulundurulduğunda, organizasyonlar bu konuya gereken önemi vermeli ve çalışanların sağlığını teşvik etmek için çeşitli kaynaklar sağlamalıdır. Böylece, başarılı bir OKR stratejisi uygulanırken çalışanların fiziksel ve zihinsel anlamda iyi olması, organizasyonların hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olacaktır.”

LifeClub ile Çalışan Sağlığı Yönetimi

Elif Elkin, “LifeClub olarak amacımız, birey ve kurumların sağlıklı yaşam yolculuklarında kişiye özel rehberlik sunmak” dedi ve ekledi: “LifeClub ekosistemi ile kurumlara çalışanlarının bütünsel sağlık yönetimine katkıda bulunabilmeleri, kurumsal esenlik seviyelerini iyileştirebilmeleri için fiziksel ve dijital çözümler sunuyoruz. Şirketler, bir SuperApp olan LifeClub uygulamasında yer alan diyet, hareket, zihin sağlığı modüllerimiz ile tüm bu hizmetleri ihtiyaca yönelik olarak tek bir noktadan çalışanlarının kullanımına açabiliyor. Kurumsal iyilik sağlık için, şirketlerin ihtiyaçları doğrultusunda tasarladığımız üyelikler ile; birebir diyetisyen, psikolog, fizyoterapist, spor eğitmeni görüşmeleri, yine sağlık koçluğu seansları da şirketlerin çalışanlarına kişiye özel bütünsel sağlık yönetimi hizmeti kapsamında sağlamak istediği hizmetler arasında. Tüm bunları, Acıbadem Sağlık Grubu’nun deneyimi, uzmanlığı ve yüksek kalite standartlarından aldığımız güç ile gerçekleştirmek, iş ortaklarımızda güven yaratıyor elbette. Bugünün iş dünyasında çalışanların yaşam deneyiminin nasıl iyileştirilebileceğine odaklanan çözümler üretmemiz şart. Pek çok araştırmada görüyoruz ki, çalışanların beklentisi de bu yönde. Sadece kendi ihtiyaçları konusunda değil, yaşamı paylaştığı eşi, çocuklarının da ihtiyaçları ile ilgili kurumlarından destek bekliyorlar – LGS’ye ya da üniversiteye hazırlanan çocuğu için psikolojik destek de olabilir, kilo problemleri nedeni ile sağlığı olumsuz etkilenen eşine diyetisyen takibinde programlar oluşturulması da. Bu bağlamda birlikte çalıştığımız şirketlerle farklı iş modelleri ile ilerleyebiliyoruz, çünkü her kurumun ihtiyacı farklı olabiliyor. Kimi şirket; tüm çalışanlarına sunduğu LifeClub Kurumsal Üyeliği ile, Çalışan Destek Programı kapsamında iyi olma hallerini korumalarına ve daha sağlıklı olmalarına destek olurken; bir diğer iş ortağımız çalışanlarına esnek yan hak programı kapsamında LifeClub Sağlık Üyeliği seçeneği sunabiliyor.

Bu minvalde sunulan LifeClub Sağlık Üyeliği içeriklerini esnek altyapımız sayesinde şirket çalışanların ihtiyaçlarına göre şekillendiriyoruz. Birebir online diyetisyen hizmeti, uzman klinik psikologlarımız ile sunduğumuz psikoterapi seansları, alanında uzman kişiler ile şirket çalışanlarını buluşturduğumuz webinarlar ve diğer tüm faaliyetlerimiz bu bakış açısına sahip şirketlere büyük operasyonel kolaylık sağlıyor.”

Okumaya devam et

EKONOMİ

İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme

Yayınlanma:

|

Yazan:

İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.

İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.

İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:


İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan

“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.


İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan

Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:

“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”

İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:

“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.

İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:

“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.


TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın

Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:

“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”


TİM Başkanı Mustafa Gültepe

TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:

“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.

Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”


MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir

MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:

“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.

Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”


DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young

DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:

“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.

Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.


TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”

Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.

 

Okumaya devam et

GÜNCEL

Hürmüz’den Kızıldeniz’e: Küresel arz şoku büyüyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

ABD Başkanı Trump, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’de iki Suudi petrol tankerine saldırmasının ardından İran’ı doğrudan sorumlu tutarak yeni bir saldırı hâlinde hem İran’a hem de Husilere yönelik büyük askerî cezalandırma uygulanacağını açıkladı. Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’nda fiili abluka ilan etmesiyle savaş, Hürmüz Boğazı’nın ardından küresel enerji ticareti açısından kritik bir öneme sahip ikinci dar boğaza da yayılmış oldu.  Reuters haberlerinde, İran’ın son günlerde Husilere füze, İHA ekipmanı ve askerî danışman gönderdiği öne sürülürken, Tahran ise bu iddiaları reddetti.

Jeopolitik risklerin hızla tırmanması enerji piyasalarını da hâliyle oldukça sert etkiledi. Tansiyonun barometresi konumunda Brent cinsi ham petrolün fiyatı dün %7’nin üzerinde yükselerek 102 dolar seviyesini test etti. Kızıldeniz’de gemi sigorta maliyetleri bazı şirketler için iki katına yükselirken, tankerler Bab el-Mendeb yerine Afrika’nın güneyini dolaşan daha uzun rotalara yönelmesi de navlun fiyatlarını ve zaman maliyetini daha da artırdı. Tedarik zincirleri açısından bakılırsa, dünyanın büyük bir sorunla karşı karşıya kaldığını itiraf etmemiz gerekiyor. Son günlerde bültenlerimize yeniden artan risklere karşı piyasaların adeta vurdumduymaz bir ruh hâline büründüğünü söyleyerek, yapay zekâ rüzgârına kapılan piyasaların jeopolitika ile ekonomi arasında açılan farka kayıtsız kalmalarını anlamakta zorlandığımızı belirtmiştik.

Riskin artık sadece petrol ya da enerji ile sınırlı olmadığını da söylemek gerekiyor. Zira Hürmüz Boğazı, deniz yoluyla taşınan petrolün %25’ine, LNG’nin %19’una ve küresel üre ticaretinin yaklaşık üçte birine ev sahipliği yaparken, bölge aynı zamanda küresel kükürt ve alüminyum tedarik zincirinin de kritik halkasını oluşturuyor. Şimdi Hürmüz Boğazı’na ilave olarak Bab el-Mendeb Boğazı’nın (Kızıldeniz) da risk altına girmesi, enerji krizinin ötesinde gübre, gıda ve sanayi metalleri açısından da küresel arz şokunu gündeme taşıyor. Taraflar arasında savaş neredeyse beş aydır devam ederken, stokların da artık tükenmeye başladığını okuyoruz. Trump savaşın yenilgisini göze alamazken, İran ise en güçlü kartı olan Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü elden bırakmak istemiyor. Savaşın kimseye faydası olmadığını söylemekle birlikte, en kötünün geride kaldığı yönündeki görüşümüzü de artık gözden geçirmek gerekiyor. Zira savaş hem nicelik hem de nitelik olarak farklı bir evreye bürünmeye başladı. İsrail ise şu aşamada ortada görünmüyor!

Orta Doğu’da Hürmüz ve Bab el-Mendeb üzerinden enerji arzı tehdit altına girerken, Karadeniz’de de Rusya ile Ukrayna’nın karşılıklı olarak ticari gemileri ve liman altyapısını hedef almaya başlaması, küresel tedarik zincirindeki kırılganlığı daha da artırıyor. Enerjiye şimdi tahıl da eklenmiş durumda. Gıda arzı ve navlun maliyetleri açısından yeni bir risk cephesi oluşurken, küresel ticaretin enerji damarları ile gıda damarlarının aynı anda baskı altına girmesi, son yılların en ciddi arz şoku risklerinden birini beraberinde getiriyor.

ABD ile İran karşılıklı füze saldırılarına devam ederken, enerji arzına yönelik risklerin büyümesi küresel enflasyon endişelerini de yeniden gündeme taşıdı. ABD’de Kasım ayında yapılacak Kongre seçimleri öncesinde yükselen petrol fiyatlarının siyasi baskıyı artırmasını bekliyoruz. Savaşın yeniden tırmanmasıyla birlikte, ABD’de Kongre cephesinde de çatlak sesler yükselmeye başladı. Temsilciler Meclisi, Trump’ın İran’a yönelik askerî operasyonlarını durdurmasını öngören tasarıyı kabul ederken, Senato benzer girişimi reddetti. Dolayısıyla savaşın seyrini değiştirecek somut bir gelişme henüz ortaya çıkmasa da, Washington’da savaşa yönelik itirazların ve siyasî baskının giderek güçlendiğini söyleyebiliriz.

Orta Doğu’da çatışmaların Hürmüz Boğazı’nın ardından Bab el-Mendeb’e de sıçramasıyla birlikte, küresel piyasalar yeniden enflasyon ve faiz riskini fiyatlamaya başladı. Bunun piyasalara yansıması ise oldukça sert oldu: Brent petrolün Temmuz ayında yaklaşık %40 değer kazanması, dün küresel mali piyasalarda sert satışları beraberinde getirdi. ABD borsaları ise iki farklı cepheden baskı gördü. Bir yandan yükselen enerji fiyatlarının enflasyonist baskıları artırarak faizlerin daha uzun süre yüksek kalabileceği beklentisini güçlendirirken, diğer yandan bilanço sezonuna ilk başlayan Muhteşem Yedili şirketlerinden Alphabet ve Tesla’nın yapay zekâ yatırımlarına bağlı artan nakit harcamalarının yatırımcıları hayal kırıklığına uğratması risk iştahını zayıflattı. Intel’in beklentileri aşan finansal sonuçları sınırlı destek verse de, petrol ve faiz endişelerinin gölgesinde bu iyimserlik kalıcı olamadı.

Petrol fiyatlarındaki yükselişe ilave olarak, Trump yönetiminin 60 ticaret ortağına yönelik %10 – %12,5 arasında değişen yeni gümrük vergileri uygulama kararı da enflasyon endişelerini besleyen ikinci önemli gelişme oldu. Enerji ve bazı temel ürünler kapsam dışında bırakılsa da, ABD ithalatının %99,4’ünü kapsayan yeni düzenleme, küresel ticarette maliyet baskılarının yeniden artabileceğine işaret ediyor. Jeopolitik riskler ile ticaret savaşlarının aynı anda tırmanması, piyasalarda enflasyon ve yüksek faiz temasını yeniden ön plana taşımaya başladı.

Orta Doğu’daki savaşın Kızıldeniz’e de yayılacağı korkusuyla ABD borsaları dün geceyi %1 civarında gerileyerek tamamlarken, teknoloji hisselerinin işlem gördüğü Nasdaq endeksinde kayıp %2’yi aştı. Bu sabah Pasifik’in diğer ucunda da piyasaların kırmızıya boyandığını görüyoruz. Gösterge endeks Tokyo ve Tayvan borsaları %3’e yakın gerilerken, son dönemlerin flaş ismi olmasına rağmen son haftalarda tahterevalli tarzı bir görünüm sergileyen Güney Kore borsası KOSPI’de kayıp %6’ya yaklaştı. Yatırımcıların yeniden küresel enflasyon ve faiz riskini fiyatlamaya başlamasıyla tahvil piyasalarında da satış baskısı dikkat çekiyor.

ABD 10 yıllık tahvil faizi %4,70 ile son 18 ayın, 30 yıllık tahvil faizi ise %5,17 ile yaklaşık 19 yılın zirvesine yükselirken, Avrupa’da gösterge tahvil faizleri son 15 yılın en yüksek seviyelerine ulaştı. Piyasalar Fed’in gelecek hafta faiz artırma ihtimalini yaklaşık %36 olarak fiyatlamaya başlarken, bir hafta önce neredeyse hiç gündemde olmayan bu olasılığın kısa sürede yeniden öne çıkması, petrol fiyatlarındaki yükselişin enflasyon beklentilerini ne kadar hızlı değiştirdiğini gösteriyor. Fed vadeli faiz kontratları, yıl sonuna kadar toplam 46 baz puanlık, başka bir ifadeyle neredeyse iki adet 25 baz puanlık faiz artırımı ihtimalini fiyatlamaya başladı.

Artan tahvil faizleriyle birlikte doların piyasa kuru olan sepet kur (DXY) 101,50 seviyesine yükselerek son üç haftanın zirvesini test ederken, kıymetli metaller de birkaç gün süren bahar havasından süratle çıkarak yeniden satış baskısına maruz kaldı. Faiz getirisi olmayan ve (dolar) likidite ihtiyacının yeniden artacağı beklentisiyle altının ons fiyatı bu sabah 4,025 dolar seviyelerine gerilerken, göz bebeğimiz gümüş ise daha sert satışlara sahne olarak 57 dolar seviyelerinin diplerine kadar geriledi. Kıymetli metallerde hafta içi açmış olduğumuz uzun pozisyonlarımızla dün vedalaştık. Hafta sonu riskini almak istemeyerek gidişatı tekrar değerlendireceğiz.

Dün sonuçlanan TCMB olağan Temmuz ayı PPK toplantısında, politika faizi beklenildiği üzere %37 seviyesinde sabit tutuldu. Bizim de görüşümüz bu şekildeydi. Büyük resme baktığımızda ise, TCMB’nin son dönemlerde yaptığı sunumlarda, iç talepteki zayıf seyrin belirginleştiğine yer verildiğini görüyoruz. Kredi kartı harcamalarının düşmesi, perakande satışların azalması, otomobil satışlarının düşmesini buna bağlayabiliriz. Öte yandan, kredi musluklarının bir yere kadar açık olmasının da kredi büyümesinin yavaşladığını gösteriyor. Dün açıklanan haftalık TCMB verilerinde, yurt içi yerleşiklerin TL ile aşkının devam ettiğini ve liralaşma oranının uzun bir süredir %60 seviyelerinde olduğunu görüyoruz. Aslında TCMB üzerine düşeni yapıyor. Ancak enflasyonla mücadelenin toplumsal bir uzlaşı gerektirdiği gerçeğinde henüz yeterli ilerleme sağlanabilmiş değil.

Faiz oranlarının sabit tutulduğu dünkü günde, karar metninin de büyük ölçüde önceki ile aynı olduğunu gördük. Piyasa yansıması da hâliyle nötr oldu. USDTRY kuru hafta sonu fonlama etkisinin de yardımıyla 47,32 seviyelerine yükselirken, EURTRY kuru ise 54,00 seviyesine dayandı. CDS risk primi 247 baz puanla son iki ayın en yüksek seviyesine gelirken, enerji fiyatlarına paralel 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi %42 seviyesini aştı. Karamsar havaya paralel bugün Türk hisse senetlerinin de baskı altında kalmasını bekliyoruz.

Her hafta perşembe günü açıklanan haftalık TCMB ve BDDK verilerine de değinerek bültenimizi tamamlamak isteriz. 22 Temmuz valörlü işlemlerde TCMB’nin net yabancı para pozisyonu 38 milyar dolar seviyesinde yatay bir seyir izlerken, altın fiyatlarının iyileşmeyi törpülemeye devam ettiğini görüyoruz. Öte yandan, yurt içi yerleşiklerin DTH hacminde parite etkisinden arındırılmış seriye göre son haftaların aksine 5,3 milyar dolar gibi ciddi mânâda yüksek tutarda bir artış olduğunu gördük. Alt kırılımda aslan payını tüzel kişiler almış. Önümüzdeki hafta bu eğilimin devam edip etmeyeceğini takip edeceğiz. Yurtdışı yerleşiklerin menkul kıymet portföyünde ise önemli bir değişim yaşanmadı.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) da tıpkı TCMB gibi faiz oranlarını dün sabit bırakırken, TCMB’den farkı olarak bir sonraki toplantıda faiz artırabilecek şahin bir duruş sergiledi. EURUSD paritesi güçlü dolar karşısında 1,1380 seviyelerinde işlem görürken, gözler amiral gemi FED’in haftaya sonuçlanacak olağan FOMC toplantısına çevrildi.

Bloomberg Emtia ve Kıymetli Metal Endeksi

17848681133d68801fcef105297e4e1d5f75ba6ce5_1_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

2026 ikinci çeyrek finansal sonuçlarını açıklayan

Yayınlanma:

|

Yazan:

Türk Ekonomi Bankası (TEB) 2026 yılı ikinci çeyrek finansal sonuçlarını açıkladı. 30 Haziran 2026 tarihi itibarıyla TEB’in aktif toplamı 841 milyar TL olurken, net kârı 8 milyar 860 milyon TL olarak gerçekleşti. TEB’in ekonomiye ve müşterilerine sağladığı desteğin en önemli göstergesi olan kredileri toplam aktiflerinin yüzde 61,63’ünü oluşturdu. Her dönem olduğu gibi risk yönetimine ve aktif kalitesine öncelik veren TEB’in toplam kredileri yılın ikinci çeyreğinde 518 milyar TL seviyesinde gerçekleşirken aynı dönemde toplam mevduatı ise 560 milyar TL oldu. 2026 yılında güçlü sermaye yapısıyla birlikte istikrarlı büyümeyi sağlayan ve kârlılığını sürdürülebilir bir şekilde devam ettiren TEB’in öz kaynakları 67,3 milyar TL olurken, sermaye yeterlilik rasyosu hedef rasyo olan yüzde 12’nin üstünde, yüzde 16,81 oranında gerçekleşti.

Türk Ekonomi Bankası (TEB), 2026 yılının ikinci çeyreğinde büyüme stratejisini dijitalleşme ve müşteri odaklı yaklaşımıyla başarılı bir şekilde sürdürdü. Müşterilerine çeşitli yatırım fonlarına erişim imkânı sunan TEB, ticari müşterilerinin finansal süreçlerini geleceğin dijital altyapısıyla yeniden şekillendiriyor. Bu sayede işletmeler finansal operasyonlarını çok daha hızlı, izlenebilir ve esnek bir yapıda yönetiyor.

Banka aynı zamanda kadınların ekonomideki yerini güçlendirme hedefiyle kadın bankacılığı çalışmalarını genişletmeye devam ediyor. İGE iş birliğiyle kadın ihracatçılara 40 milyon TL’ye varan kredi imkânı tanıyan TEB, EBRD ile yürütülen TurWIB projesi kapsamında alınan 50 milyon Euro’luk fonun ilk 25 milyon Euro’luk diliminin yüzde 75’i kadın girişimcilere kullandırıldı ve kadın işletmecilere verilen kredilerde yüzde 16 oranında büyüme kaydedildi. Banka, kadın bankacılığı çalışmalarına bir yenisini ekleyerek EBRD iş birliği ve JPMorganChase desteğiyle Geleceğe Yön Veren Kadınlar Programı’nı da başlattı. TEB yeni programıyla önümüzdeki dönemde dijital dönüşüm, finansal yönetim, marka yönetimi, pazarlama, ihracat, verimlilik ve büyüme stratejileri gibi alanlarda uzman danışmanlardan grup danışmanlığı desteği vererek kadın işletmecileri geleceğe hazırlayacak.

Kurulduğu 2012 yılından bu yana 21 milyonu aşkın bireye ulaşan TEB Aile Akademisi ise finansal kapsayıcılık vizyonuyla faaliyetlerine hız kesmeden devam etti. 2026 yılı Haziran ayı itibarıyla finansal okuryazarlık, iklim okuryazarlığı ve girişimci kadın liderlik eğitimleri kapsamında 5 bini aşkın kişiye ücretsiz olarak yüz yüze ve online eğitimler verildi.

Girişim Bankacılığı çalışmaları kapsamında yenilikçi iş fikirlerini ekonomiye kazandırmaya ve girişimcilik ekosistemini güçlendirmeye devam eden TEB; ODTÜ Teknokent ve La French Tech İstanbul iş birliğiyle girişimcileri Paris’te düzenlenen ve Avrupa’nın en büyük Teknoloji fuarlarından biri olan VivaTech’te ağırlayarak, küresel pazarlarda görünürlük kazanmalarına destek oldu. Diğer yandan, uygulayıcı kuruluşlarından biri olduğu TÜBİTAK BiGG’de, dört kurum ortaklığında gerçekleştirilen U4Venture programının jüri ve Investor Day süreçlerini üstlenerek girişimcileri yatırımcılarla buluşturdu. Banka, TİM TEB Girişim Evi 2026 yılı programları kapsamında yeni girişimcileri hızlandırma programlarına dahil ederek girişimcilerin yeteneklerini ve potansiyellerini en iyi şekilde değerlendirebilmeleri için de çalışmalarına devam ediyor.

Kurumsal bankacılık alanında işletmelere sağladığı finansman desteğini küresel iş birlikleriyle güçlendiren TEB, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (EBRD) Türkiye’de ilk kez TEB aracılığıyla kullandırdığı Dijital Dönüşüm Finansman Programı (DTFF) kapsamında toplam 25 milyon Euro tutarındaki iki dilimli kredi anlaşmasının 15 milyon Euro’luk ikinci dilimini temin ederek, KOBİ’lerin dijital dönüşüm süreçlerindeki finansman ihtiyaçlarını desteklemek amacıyla kullanıma sundu.

Öte yandan, uluslararası fonlama kapasitesini artırmaya devam eden TEB, Mart 2026’da kurulumunu tamamladığı 2 milyar ABD doları tutarına kadar olan Euro Medium Term Note (EMTN) programı kapsamında, Haziran 2026 sonu itibarıyla yurt dışı piyasalarda 11 tahvil ihraç işlemini başarıyla gerçekleştirerek 333,5 milyon ABD doları karşılığı finansman sağladı. Farklı vade ve para birimlerinde esnek ihraç imkânı sunan bu program, bankanın küresel sermaye piyasalarındaki görünürlüğünü daha da güçlendirdi.

TEB’e uluslararası kuruluşlardan 3 ödül birden

Müşteri odaklı hizmet anlayışı ve yenilikçi çözümleriyle TEB, 2026 yılının ikinci çeyreğinde de küresel çapta saygın finans yayınları tarafından ödüllerle taçlandırıldı.

Bu kapsamda TEB, KOBİ Bankacılığı’na yönelik çalışmalarına istinaden uluslararası finans dünyasının önde gelen yayınlarından Euromoney’nin düzenlediği Mükemmellik Ödülleri’nde “Türkiye’nin En İyi KOBİ Bankası” seçildi.

Varlık yönetimi alanındaki uzmanlığıyla öne çıkan TEB Özel Bankacılık, World Finance Dergisi tarafından üst üste sekizinci kez “Türkiye’deki En İyi Özel Bankacılık” ödülünü kazanarak sektördeki istikrarlı başarısını ve öncü konumunu bir kez daha tescillemiş oldu.

Banka Sermaye Piyasası ve TL Muhabir Hesap Hizmetleri kapsamında ise, Global Finance Dergisi tarafından gerçekleştirilen değerlendirmede “Dünyanın En İyi Alt-Saklama Bankası 2026” kapsamında Türkiye’nin en iyisi unvanına layık görüldü.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.