Connect with us

Serhat Can

TÜRKİYE’DE DENETİM: ÖYLE ŞİRKETLER VAR Kİ ASLINDA YOKLAR

Yayınlanma:

|

Yönetim ilk başta çok heyecanlıdır ‘’denetim’’ fikrini duyunca.

·         Denetim kadrolarına yetki verilir, ilgi ve alaka en üst seviyededir fakat eksik olan bir şey vardır: şirkette denetim kültürü yoktur.

·         Denetçilere direk yönetime bağlı olduğu mesajı verilir.

·         Siz bulguları yazdıkça, riskleri analiz ettikçe birilerinin damarına mutlaka dokunacaksınızdır, işte o damarınıza dokunduklarınız ya patronun arkadaşı ya da aileden birileri ya da koruma zırhı olan eski çalışandır.

·         Risk kavramını sadece finansal risk bağlamında değerlendiren, şimdiye kadar oturup bir risk analizi okumayan kişilerden oluşan yönetim size denetim diyorsa bilin ki yapacağınız denetim mail dosyalarında kaybolan bir word dosyası olacaktır anca

·         Strateji geliştirmeyen, günlük yaşayan şirketler var. Günlük ve ani kararlarla yönetilen , neden-sonuç ilişkisi kurmaktan aciz yönetim kurulları var hatta öyle yönetim kurulları var ki toplanmıyorlar bile.

·         Nepotizm(aile kayırma) ve kronizm (arkadaş kayırma) şirketin temel felsefesi olmuş şirketler- Eee ne yapalım çok eski ustamızın oğlu, halamızın yadigarı, kardeşimin dünürü ne yapalım sokakta mı bırakalım?

·         Mobbingcileri ödüllendirip, mağduru kovan sonra da size insan kaynaklarımızı öncelikli denetleyin diyen aile şirketleri var.

·         Sendikadan korkup bir sürü firma açıp onlar üzerinden personel çalıştıran şirketler. Siz istediğiniz kadar SSK muvazaalı işlemleri cezalandırır diye rapor yazın, riskleri anlatın, inanın umurlarında olmaz. Risk gerçekleşmeden riskin varlığından bile habersizdirler. Yumurta kapıya dayanınca da suçlayacak günah keçisi ararlar.

·         Hem müdürlerin maaşını yükseltip hem de yüksek maaş alıyorlar diyerek müdürleri işten atarak maliyetleri düşürdüğünü sanan ama bir süre sonra cezalarla, reklamasyonlarla boğuşan şirketler.

·         Yetkileri dağıtmayıp, yıllardır bizimle çalışıyor bize yanlış yapmaz diyerek iç kontrol süreçlerini hiç işletmeyen hatta iç kontrolün ne olduğunu bile bilmeyen şirketler de var.

·         Halka açılmak isteyen, bağımsız denetçi bulan ama son bilançosunun aktif toplamının ne olduğunu bile bilmeyen, stoklarını sayma şöyle dursun stoklarının ne kadar olduğunu bile bilmeyen şirketler var.

·         Öyle şirketler var ki aslında yoklar.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Zararın Neresinden Dönersen Kârdır – Batık Maliyetler Teorisi

Yayınlanma:

|

Yazan:

Şirket bilançolarında zarar, yalnızca rakamsal bir kayıp değil; aynı zamanda finansal, operasyonel ve stratejik bir uyarı sinyalidir. Zararın erken fark edilmesi ve doğru yönetilmesi, sürdürülebilirlik açısından kritik öneme sahiptir.

Bilanço Zararlarının Etkileri

– Sermaye yapısının zayıflaması, borçlanma maliyetlerinin artması.
– Operasyonel: Yatırımların ertelenmesi, kapasite daralması.
– Stratejik: Pazar payı kaybı, rekabet gücünün azalması.
– Psikolojik: Yönetim ve çalışanlarda motivasyon düşüşü, yatırımcı güveninde azalma.

Firmalar zarar eden operasyonlarını tasfiye etmekten çoğu zaman çekinir çünkü tasfiye süreci yüksek maliyetler doğurur: tazminatlar, sözleşme fesihleri, varlıkların elden çıkarılması ve itibar kaybı gibi. Bu noktada “batık maliyet yanılgısı” devreye girer; geçmişte yapılan harcamaların geri dönmeyeceğini bilseler de yöneticiler psikolojik olarak yatırımı sürdürmeye eğilimlidir. Oysa tasfiye maliyetleri bir defalık yük iken, zarar eden faaliyeti sürdürmek sürekli kayıplar yaratır. Bu nedenle erken ve cesur tasfiye kararı, uzun vadede şirketin finansal sağlığını korur ve “zararın neresinden dönersen kârdır” atasözünün iş dünyasındaki en somut karşılığıdır.

Atasözünün İş Dünyasına Uyarlanması

Erken müdahale: Küçük zararların büyümeden önlenmesi.
Esnek strateji: Gereksiz yatırımların durdurulması, kaynakların yeniden tahsisi.
Uzun vadeli kazanç: Krizden çıkışın gelecekte daha sağlam bir yapı oluşturması.

Sonuç : Bilanço zararları, şirketler için kaçınılmaz bir risk faktörüdür. Ancak zarar sürecinde doğru zamanda alınan kararlar, şirketi daha büyük kayıplardan korur. Bu bağlamda, atasözünün iş dünyasına uyarlanması finansal yönetimde pratik bir yol gösterici niteliği taşır.

Serhat CAN –

Okumaya devam et

GÜNCEL

Serhat CAN yazdı: İnsan Aklına Pazarlamak

Yayınlanma:

|

Yazan:

Pazarlama çoğu zaman grafikler, bütçeler ve kampanya takvimleriyle tanımlanır. Ama özünde, bir insanın bir diğerini ikna etme sanatıdır bu. Karşımızdakinin ne düşündüğünü değil, ne hissettiğini anlamaya çalışmakla başlar her şey. İşte bu yüzden, pazarlama belki de psikolojinin en fazla beslendiği, en çok sorduğu disiplindir.

Daniel Kahneman’ın Sistem 1–Sistem 2 zihinsel modelleri, Richard Thaler’ın irrasyonel ama öngörülebilir davranış kalıpları, Robert Cialdini’nin ikna ilkeleri ya da Karl Popper’ın bilimsel sorgulamaları…
Hepsi bize şunu gösteriyor: insan aklı, düz mantıktan çok daha fazlasıdır. Ve bir markanın en büyük başarısı, bu aklın karmaşıklığını saygıyla karşılamaktır.

Bu yazı; pazarlamayı yalnızca veriyle değil, sezgiyle anlamaya çalışan bir yolculuktur. Çünkü biz “ürünü” değil, düşünmeyi satıyoruz.
Ve her düşünce, bir hissin izini taşır.

Pazarlama & Psikoloji: Tarihsel Arka Plan

“Tüketici davranışını anlamak, ürün tasarlamaktan daha önemlidir.”
1950’ler Madison Avenue’sinden anonim bir yaratıcı direktör

Pazarlama tarihi, sadece ürün tanıtımıyla değil; insan zihnini anlama çabasıyla da şekillenmiştir.
1900’lerin başında pazarlama henüz ürün odaklıyken, 1920’lere gelindiğinde Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays, psikanaliz ilkelerini kitleleri yönlendirme amacıyla kullanmaya başlamıştı. Reklamcılık ilk kez “duygularla oynama” sanatına dönüşüyordu.

🧠 1950’ler: “Motivational Research” ve Tüketicinin İç Dünyası

  • Motivasyon araştırmaları, tüketicinin bilinçaltındaki dürtüleri anlamaya odaklandı
  • Ernest Dichter, “marka kişiliği” ve “duygusal satın alma” kavramlarını ortaya attı
  • Reklamcılar artık bir ürünü değil, yaşam tarzı vaadini satıyordu
  • “Bir çikolata, suçluluk hissiyle sarılı bir zevktir” — Dichter

🎬 Mad Men Çağı (1960–1970): Sezgiye Dayalı Yaratıcılık

  • Don Draper karakterinin ilham aldığı dönemde, yaratıcı sezgi öne çıktı
  • Veriden çok içgörü, ölçümden çok anlatı önemliydi
  • Hershey’s gibi kampanyalar, bireysel travmaları evrensel duygulara dönüştürdü

📊 1980’lerden Günümüze: Psikolojinin Rasyonel Tabanla Buluşması

  • Davranışsal iktisat ile birlikte, pazarlama artık hem duyguyu hem de veriyi dikkate almaya başladı
  • Kahneman’ın zihinsel sistemleri, Thaler’ın öngörülemeyen davranışları bu dönemde pazarlama stratejilerine entegre edildi
  • Böylece “pazarlama psikolojisi” artık sezgiye değil, ölçülebilir modele de dayanıyordu

Pazarlamanın geçmişine baktığımızda şunu görüyoruz:
İyi bir kampanya sadece ürün satmaz — insanın kimliğine dokunur.
Psikoloji olmadan, bu dokunuş yüzeyde kalır.

Serhat CAN

Okumaya devam et

GÜNCEL

Yes, Chef!” ile Yönetmek: Bir Diziden Alınan Liderlik Dersleri

Yayınlanma:

|

Yazan:

The Bear” dizisi yalnızca mutfakta değil, işletme yönetiminin en karmaşık noktalarında da bize çok şey söylüyor.

Bu yazımda; liderlik, örgütsel sessizlik, kişisel gelişim ve fine dining gibi kavramları bu olağanüstü dizinin sahneleri üzerinden yeniden okudum.
Mutfakta pişen sadece yemek değil; dönüşen kültürler, büyüyen insanlar ve yeniden yazılan yönetim tarifleri…

‘‘The Bear’ Üzerinden İşletme Yönetimi: Mutfakta Pişen Liderlik ve Örgütsel Sessizlikle Mücadele”

Bazı diziler yalnızca hikâye anlatmaz; hayatın karmaşık sistemlerini bir mikroskop altına yatırır. “The Bear”, bu tür yapımların en parlak örneklerinden biri. Chicago’da bir sandviç dükkânının kalıntıları üzerinde yükselmeye çalışan bir ekip… geçmişin yüküyle, geleceğin hayaliyle ve şimdinin kaosuyla baş etmeye çalışan insanlar… Ama aslında her şeyin özünde bir soru saklı: Bir işletmeyi gerçekten ne işler hâle getirir?
Carmy’nin mükemmeliyetçiliği, Richie’nin içsel dönüşümü, Sydney’in vizyoner tutumu ve Marcus’un sessiz gelişimi sadece bir restoranın değil; herhangi bir organizasyonun iç dinamiklerini sorgulatıyor. Bu yazıda; liderlik, örgütsel sessizlik, dayanışma kültürü, kişisel gelişim, eğitimin yatırımlara dönüşü ve elbette gastronomiyle iç içe geçmiş işletme zorluklarını birlikte analiz edeceğiz. Bir mutfak dolusu dersle başlayalım…

Küçük Düşünmek Büyümek İçindir: Stratejik Sadelik ve Odaklanma 

The Bear’ın ilk sezonunda Richie’nin dile getirdiği bir ifade hafızalara kazınır: “Bence daha küçük hedefler koymamız gerekiyor. Daha küçük düşünmeliyiz.” İlk bakışta bu söylem, başarısızlığın bahanesi gibi algılanabilir. Oysa burada yatan fikir, aslında yalın yönetim ve odaklanma stratejisinin temelidir.
Dizinin kaotik ilk dönemlerinde, ekip her alana yetişmeye çalışırken verimsizleşir. Fazlalıklar, iş süreçlerini yavaşlatır; her gün yangın söndürme modunda geçen operasyonlar sürdürülebilirliği tehdit eder. Richie’nin küçük hedefler konusundaki sezgisel tepkisi, aslında büyük resmin küçük parçalarla şekillendiğini kavrayan bir içgörüye dayanır.
Geleneksel işletmecilikte “büyümek” genellikle hacimle, daha büyük alanlarla, daha çok masayla ölçülür. Oysa “The Bear” farklı bir yolu önerir:

Menü sadeleşir
Masa sayısı azalır
Fiyatlar artar ama deneyim derinleşir
Ekip küçülür ama bağ kuvvetlenir

Bu dönüşüm, minimalizmin stratejik bir araç olarak kullanılabileceğini gösterir.
İhtişamdan değil, derinlikten gelen bir başarıdır bu.

Günümüz iş dünyasında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor:

Start-up kültürü, yalın yapılarla büyük firmalara kafa tutuyor
“Az ama öz” ekiplerle inovasyon üretiliyor
Odaklanmış değer önerileri, geniş ürün yelpazelerinden daha etkili olabiliyor

Carmy, Richie ve Sydney arasındaki dinamik, bu stratejik yön değişiminin zihinlerde nasıl yankı bulduğunu ortaya koyar. Artık amaç sadece hayatta kalmak değil; az ile çok yapabilmek.

Örgütsel Sessizlik ve İletişimin Gücü: Mutfağın Konuşmayan Kahramanları

Başarının arkasında çoğu zaman yüksek sesle dile getirilmeyen bir şey saklıdır: sessizlik. “The Bear”ın ilk sezonu, tam da bu kavramın ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterir. Mutfakta herkes kendi işini yapar, ama kimse duygularını ifade etmez. Endişeler, stres, fikirler — hepsi içe gömülüdür. Bu durum yalnızca çalışanların psikolojisini değil, işletmenin performansını da tehdit eder.

Örgütsel sessizlik, çalışanların fikirlerini, sorunlarını ve önerilerini dile getirmemesi hâlidir.

Sebepleri arasında:

Misilleme korkusu
Liderin otoriter yapısı
“Zaten bir şey değişmez”; algısı
Güvensizlik ortamı

Mutfakta bu sessizlik en çok Carmy’nin yönetim tarzında ortaya çıkar. Teknik olarak usta olsa da, duygu yönetimi ve iletişimde zorlandığı için çalışanlar onunla açıkça konuşamaz.
Fakat bu atmosfer, Sydney gibi bir karakterin gelişiyle değişmeye başlar. O, sorular sorar, öneriler getirir, tartışır — ve bu, ekibin yavaş yavaş ses bulmasını sağlar.

Liderlik burada devreye girer:

Psikolojik güvenlik, ekibin “yanlış yaparsam dışlanmam” diyebildiği bir iklimdir.
Açık iletişim, inovasyonun ve öğrenmenin temelidir.
Bir ekip ancak birbirinin sesi olduğunda gerçek anlamda birlikte çalışabilir.

Sydney’in mutfağa getirdiği bu yeni ses, Carmy’nin dönüşümünü de tetikler. Artık direktif vermek yerine, dinlemek ve tartışmak zorundadır. Bu dönüşüm, tüm organizasyonlarda yaşanabilecek bir kırılma anıdır: sessizlikten diyaloğa geçiş.

Lider Eleştirilebilir mi? Evet, Edilmelidir: Güçlü Olmanın Kırılgan Yolu

“The Bear”da Carmy, mutfağa lider olarak geldiğinde herkesin gözü onda, ama kimse ona geribildirim vermiyor. Neden? Çünkü çok iyi. Çünkü “yıldız şef”. Çünkü “o bilir.” İşte tehlike tam burada başlar.

Yüksek beceri, sorgulanamazlık getirdiğinde, ekip sadece takip eder ama gelişemez.
Mutfakta sıkışmış enerjiler birikir, patlamaya hazır bir baskı oluşturur. Carmy’nin iletişimsiz, içe dönük liderlik tarzı, bu baskıyı iyice artırır. Ama bir liderin her şeyi bilmesi gerekmez — dinlemesi ve gelişmeye açık olması yeterlidir.
Sydney gibi karakterler Carmy’ye karşı çıktığında—tatlı bir tabakta değil, fikirlerde çarpışma yaşandığında—mutfak önce sarsılır, sonra nefes almaya başlar. Eleştiriye açık lider:

Carmy’nin yolculuğu, yetkinlikle liderliğin farklı şeyler olduğunu kabul etmesiyle şekillenir. Mutfağı “benim mutfağım” değil, “bizim mutfağımız” yapmaya başladığında gerçek liderliğe adım atar.

Lider:

Ekibiyle birlikte büyür
Güven oluşturur
Sessizliği iletişime çevirir
Egosunu değil, vizyonunu merkeze alır
Carmy’nin yolculuğu, yetkinlikle liderliğin farklı şeyler olduğunu kabul etmesiyle şekillenir. Mutfağı “benim mutfağım” değil, “bizim mutfağımız” yapmaya başladığında gerçek liderliğe adım atar.
Lider Eleştirilebilir mi? Evet, Edilmelidir: Güçlü Olmanın Kırılgan Yolu
“The Bear”da Carmy mutfağa lider olarak geldiğinde herkesin gözü onda, ama kimse ona geri bildirim vermeye cesaret edemez. Çünkü “o bilir.” Çünkü “o şef.” Ama yetkinlik, sorgulanamazlık getirdiğinde, organizasyonlar öğrenmeyi bırakır.
Bu sessizlik duvarını asıl yıkanlardan biri ise şaşırtıcı bir şekilde Tina olur. Sessiz, sadık, geleneksel çalışan imajından çıkar; deneyiminin getirdiği haklılıkla Carmy’ye ses yükseltir. Son sezonda bir noktada, tüm baskı altında patlar ve şöyle der (ve burada argo tonu dikkat çekicidir):
“Ain’t nobody tryna get ‘round your moody ass anymore, Chef. Fix it.”

Bu söz sadece bireysel bir patlama değildir; örgütsel sessizliğin kırıldığı andır. Tina, yıllarca baskıya, değişime ve kontrolcü liderliğe sessiz kalan ekibin kolektif sesidir artık.

Carmy, bu eleştiriyi duymak zorunda kalır. Bir lider olarak dönüşümü de tam burada başlar:

Artık sadece teknik olarak iyi olmak yetmez
Ekip dinlemiyorsa, liderlik yok demektir
Geri bildirim, mutfağın en değerli malzemesidir

Bu an, “The Bear” dizisinin en insani, en öğretici sahnelerinden biridir. Sessiz çalışanların da söz hakkı olduğunu, liderliğin sadece yön vermek değil, yön bulmak için de kulak vermek olduğunu gösterir.

İş Yeteneği ≠ Liderlik: Ustalıktan Vizyonerliğe Zor Bir Geçiş

Carmy, mutfağa geldiğinde herkes onun “usta” olduğunu bilir. Teknik becerileri olağanüstüdür — bıçak hâkimiyeti, tarif kompozisyonları, ürün seçimi… Ancak işler liderliğe gelince her şey değişir.

İş yeteneği; belirli bir alandaki ustalığı temsil eder.
Liderlik ise insanları yönlendirme, ilham verme ve karar anlarında onların yanında durabilme sanatıdır.

“The Bear” tam da bu farkın ete kemiğe büründüğü bir anlatıdır:

Carmy, teknik olarak mutfağın en iyisidir ama ekip dağınıktır
Kriz anlarında yalnızlaşır çünkü iletişimi zayıftır
Karar vermektense kaçmayı tercih eder (örnek: son sezon finalinde ansızın
kaybolması)
Yetkin ama kırılgandır; liderlik yalnızca teknikle değil, duygusal dayanıklılıkla da inşa
edilir

Sydney burada ilginç bir kontrast oluşturur:

O da teknik olarak iyidir ama asıl farkı insanlarla kurduğu bağdadır
Empati kurar, iletişim geliştirir, hata yapmaktan korkmaz
Otorite arayan değil, güven inşa eden bir liderlik modeli sunar

Bu ayrım, günümüz iş dünyasında da son derece geçerlidir:

Harika bir mühendis, kötü bir takım lideri olabilir
Muhteşem bir tasarımcı, berbat bir yöneticidir belki
Çünkü liderlik; yeteneği yönetmek değil, insanı yönetmekle başlar

Dizide Carmy’nin bu farkı yavaş yavaş fark etmesi (ve Tina gibi çalışanların ona bunu gösterebilmesi) aslında iş dünyası için müthiş bir metafor taşır:

“Lider olmak, en iyisi olmak değil; en iyileri birlikte tutabilmektir.”

En İyi Yaptığımız Şeye Odaklanmak: Kişisel Yatırımların Lezzetli Geri Dönüşü Marcus dizinin ilk sezonlarında geri planda kalan, sessiz ama dikkatli bir karakterdir.
Dikkatini mutfağın ayrıntılarına ve özellikle tatlılara verir. Ama onu farklı kılan, sahip olduğu potansiyelin farkında biri tarafından görülmesidir.
Carmy ve Sydney, Marcus’un yeteneğini keşfeder ve ona yatırım yaparlar. Onu Kopenhag’a eğitime gönderirler. Bu, sadece bir mutfak eğitimi değil; bir çalışana duyulan güvenin ve vizyonun göstergesidir.

Bu bölüm bize birkaç kritik işletme dersi sunar:

Odaklanmak, parlamanın ilk adımıdır
Marcus tatlılara odaklandığında, ortaya çıkarabildiği yaratıcılık herkesin ilgisini çeker.

Yatırım sadece makinelere değil, insanlara yapılmalıdır
Onu yurtdışına göndermek, eğitimle beraber moral ve sorumluluk duygusu da yükler.

Kişisel gelişim, organizasyonel gelişimin kaldıraç noktasıdır
Marcus’un dönüşümü, mutfakta yeni bir kalite standardı yaratır.

Sessiz çalışanlar büyük sürprizler yaratabilir
Görünmez kahramanlara yapılan yatırım, sürpriz başarılarla geri döner.

Bu noktada dizideki fine dining dönüşümünün de temel taşlarından biri haline gelir Marcus’un performansı. Kalite standardı yükselirken ekip içi güven de büyür. Bu da bize işletme dünyasının gizli malzemesini hatırlatır:

İnsan sermayesi, uzun vadeli başarının en tatlı tarifidir.

Fine Dining: Rüya mı, Kabus mu? İşletmesel Sınavların En Zoru

Fine dining restoranları estetik, emek ve yaratıcılığın zirvesidir — fakat bu kadar yüksek standart, aynı zamanda yüksek risk demektir. “The Bear”da da Carmy ve Sydney, yemek sanatını en üst düzeye taşımaya çalışırken; finansal stres, operasyonel karmaşa ve takım dengeleriyle boğuşurlar.

İşte neden bu iş modeli zor:

Düşük Kâr Marjı: Yüksek kalite ürünler, nitelikli iş gücü ve şık sunum; maliyetleri fırlatır ama fiyatları sınırsız artırmak da müşteri sayısını düşürür.
Öngörülemez Talep: “Deneyim” odaklı hizmet vermek her zaman sürdürülebilir müşteri hacmi yaratmaz.
Operasyonel Yoğunluk: Her tabak başlı başına bir “performans”tır. Bu da hata marjını sıfıra çeker.
Ekip Baskısı: Yaratıcılık isteyen menülerle, zaman baskısı altındaki servis çatışır.
Sanat vs Sürdürülebilirlik: Bir noktada hayal edilen menü ile karşılanabilir maliyet arasında ölüm kalım savaşı başlar.

The Bear’ın son sezonu, bu çatışmanın adeta anatomisi gibidir:

Sydney’in yaratıcı tutkusu ile Carmy’nin mükemmeliyetçi kontrolü çarpışır.
Richie, müşteri deneyimiyle restoranın ruhunu yakalamaya çalışırken; arka mutfakta tabaklar değil, sinirler kırılır.
Fine dining rüyası; stratejik netlik, sürdürülebilir menü planlaması ve psikolojik olarak sağlam ekip olmadan kolayca kabusa dönüşür.

İşletme Dersi:

Sanatçılık bir restoran açmak için gerekliyse de yeterli değildir. Bir fine dining işletmesinin başarılı olması için:

Operasyonel liderlik
Finansal denge becerisi
Personel motivasyonu
Net marka vaadi

bir arada çalışmalıdır.

Sonuç: ‘Yes, Chef’ Dedirten Bir Yönetim Dersi

“The Bear” sadece yemek pişirmekle ilgili bir dizi değil; aynı zamanda bir işletmenin kalbini, ruhunu ve çelişkilerini gözler önüne seren bir yönetim anlatısıdır. Mutfakta geçen bu hikâye, iş dünyasına dair şu yalın ama güçlü mesajı verir:

Bir organizasyonu ayakta tutan şey yalnızca teknik beceri değil, birlikte konuşabilen, güvenebilen ve dönüşebilen insanlardır.

Carmy’nin travmatik mükemmeliyetçiliği, Sydney’in vizyoner liderliği, Marcus’un gelişim serüveni, Richie’nin dönüşümü, Tina’nın ses bulması — her biri farklı yönetim kavramlarını bedenleştirir:

Sessizliği kırmak
Liderliği paylaşmak
Yeteneği geliştirmek
Kültür yaratmak
İşletmeler bazen bir fine dining mutfağı gibidir: her şey mükemmel görünmeli ama arkada krizler kaynar. Bu yazının da gösterdiği gibi, çözüm bazen daha küçük düşünmekte, bazen bir çalışana güvenmekte, bazen de bir lidere “kendine gel” diyebilmektedir.

Son söz?

Bir organizasyonun en değerli menüsü, birlikte pişirilen kültürdür.
Ve evet, en iyi işletmelerde sık duyulan bir şey vardır:“Yes, Chef.”

Serhat CAN

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.