EKONOMİ
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır : 2022’de seçim olur
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Evrensel’den Serpil İLGÜN KONDA Genel Müdürü Bekir AĞARDIR ile röportaj yaptı. Röportaj iç siyasetten, GARA Operasyonuna, muhalefetten, erken seçime geniş bir yelpaze içinde geçiti. İşte o Röportaj.
Cumartesi söyleşisinde KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’la tabloyu ve ürettiği muhtemel sonuçları konuştuk. AKP tabanında işsizlik, yoksulluk, pandemi gibi reel sorunların rahatsızlık yarattığı ancak bunun henüz partiyi bırakmaya yetmediğini ifade eden Ağırdır, seçmeni vaatleriyle tutamayan iktidarın, karşı tarafa dair korkular üzerine oynamaya devam ettiğini vurguluyor. Erdoğan’ın adım adım tümüyle kendine bağlı ve bağımlı bir örgüt inşa ettiğini söyleyen Ağırdır, seçimlerin 2022’de yapılacağını düşünüyor.
AKP Grup toplantısında Erdoğan, konuşmasının neredeyse tamamında CHP’ye yüklendi ve “CHP süzme faşist bir partidir” dedi. CHP’ye giderek daha fazla yüklenilerek nasıl bir fayda üretilmeye çalışılıyor?
Olanları katmanlı okumak lazım. Bir cumhurbaşkanı ve arzuladıkları, yaptıkları var. Bir de ortada bir Türkçü ve İslamcı bir koalisyon var. Generallerin 40 sene önce hayal ettikleri Türk-İslam sentezinin vücut bulmuş bir hali var karşımızda. Ve Türkçü kanat da daha ağırlıklı görünüyor. Dolayısıyla o koalisyonun kendi içindeki gerilim, paylaşım, bölüşüm gerilimleri, ya da geleceğe dönük oluşturmaya çalıştıkları pozisyon açısından olan biten var, bir de Cumhurbaşkanı’nın yaptıkları. Ama galiba her ikisinin ortaklaştığı hedef, muhalefet blokunun yekpare ve geniş bir ittifaka dönüşmemesi. HDP’yi kriminalize ederek bir yandan önce HDP üzerinden orada bir çatlak yaratmaya çalışılıyordu son iki, üç yıldır. Enis Berberoğlu meselesinde gördüğümüz üzere giderek CHP’yi de oraya doğru, yani daha dokunulabilir olduğu bir aktör haline getirmeye yönelik bir strateji var.
Peki, bu oyun planı çalışıyor mu?
Çok çalışmıyor görünüyor. Hükümet bunun için çok şey yapıyor tabii ki, iktidar gücüyle, yargıçlarıyla, güvenlik güçleriyle vs. ama en azından şu ana dek görüldüğü kadar çok da çalışmıyor. Muhalefet blokundaki partilerin en azından lider seviyesinde henüz bir parçalanma emaresi görünmüyor. Tam tersine belki de farkında olmadan kurduğu bu dil, tıpkı İstanbul’da yenilenen seçimlerde olduğu gibi hem kurumsal olarak bütün muhalif blokta yer alan partileri, hem de seçmenlerini konsolide etmek gibi de paradoksal bir sonuç üretiyor.
Daha önce, milli çıkar, beka söylemiyle iktidarın arkasında duran muhalefet blokunun Garê operasyonu sonrasında aynı pozisyonu almamasını, hatta hesap sormasını nasıl değerlendirdiniz? Ve iktidar bunun olabileceğini bekliyor muydu?
Muhtemelen beklemiyordu. Çünkü ortada şöyle bir gerçeklik var, her şeye rağmen hala beğensek de beğenmesek de hem gündemi, siyasi gidişatı belirleyici ana aktör Tayyip Erdoğan. Bu sadece iktidar gücünü elinde tuttuğu için değil, aynı zamanda da siyasi mahareti, yılların tecrübesi var. Ve bir türlü muhalefet blokundaki partiler oyunun gidişatını değiştiremiyor. Seçmenin evet, bir yandan reel sorunları var, ekonomiydi, pandemiydi, işsizlikti, enflasyondu gibi. O nedenle toplum çok ciddi rahatsız. Bir yandan Ak Parti’den çözülme ya da Ak Parti’yi eleştiren pozisyona geçme çok güçlü bir duygu halinde. Ama bu “Ak Parti’den vazgeçtik, şu partiye döndük” gibi yeni bir bağlanma ve oy ilişkisi üretmiyor. Dolayısıyla iktidarın yaptıklarını belki bu gözle de okumak lazım. Yani yeni bir başarı hikayesi üretme, yeni bir ortak umut, heyecan yaratmak gibi şeyleri, işte uzaya gitmek, Karadeniz’de büyük doğalgaz bulmak gibi biraz da zorlama ve yapay gündemlerle arıyor. Reel sorunlar üzerinden başarı arama kapasitesi, mahareti çok zayıflamış görünüyor iktidarın. O zaman da o toplumsal destekle var olan pozisyon ve hakimiyet arasındaki yarılmayı işte böyle şoven, dinci, güvenlik temelli birtakım politikalarla, dış düşman hikayeleri üzerinden vs. kapatmaya çalışıyor. O yüzden de sürekli olarak kurulan dil, karşı tarafı suçlarken aslında bu tarafta daha emniyetli bir alan olduğunu ima ediyor, yani kendi seçmenini kaybetmek istemiyor diyelim.
AYASOFYA’YI HATIRLAYAN YOK
Tüm o “müjdeler” veya milliyetçi, dinci dil seçmenini korumayı, daha da ötesi desteği arttırmayı sağlar mı?
Son seçimlerdeki o yüzde 52-48 iktidar lehine olan bloklaşma sürsün peşinde. 52’yi arttırmak gibi bir hayalleri olduğunu sanmıyorum. Ya da bu yaptıklarıyla olamadığını, yetmediğini görüyor.
İlginç bir şey oldu bu pandemi sürecinde. Düşünsene İslamcı siyasetin geleneklerinde, kodlarında, o dünyadan geldiğini düşündüğümüz, bildiğimiz insanların anlatılarından anlıyoruz ki, Ayasofya mesela onlar için müthiş bir hedefmiş. Ama Ayasofya’yı hatırlayan yok. Çünkü bu reel sorunların harareti bu soyut hikayeleri eritiyor. O yüzden de çalışmıyor. Geldiğimiz noktada donmuş bir durum var ve siyasi tablo kilitlenmiş görünüyor. Ve bütün siyasi aktörler de bildikleri oyunu değiştirmiyorlar. Muhalefet de değiştirmiyor. Sadece daha soğukkanlı ve bir arada durmanın farkındalığı içinde davranıyorlar ama henüz seçmeni oraya bağlayacak, bir çekim gücü oluşturacak güçte de değil. Ya da yetmiyor.
Aynı durum, iktidarın dış politikadaki “kahramanlık” hikayeleri için de geçerli mi?
Şöyle bir metafor kullanıyorum, zamanın durduğu bir yerde donmuş bir göle bakar gibiyiz. Bakarsan, gölün yüzeyi donuk ve donmuşluk da değişmiyor görünüyor. Hatta sabahları uyandığımızda karşı vadide ya da suyun üstünde bir buğu bulutu vardır ya, o buğu bulutu endişe ve kaygı. Çünkü bir yandan geçim meseleleri var, bir yandan da hala can riski var. Yani toplum canı burnunda yaşıyor bir kere. Ama bir yandan da aşağıda insanların zihin dünyasında, gündelik pratiklerinde de değişen bir sürü şey var. Dış politika meselesi insanlara çok değmiyor, hele böyle gerçek problemler olmasa ortada, belki dış politikadaki tüm gerilimler, Amerika’ya, Rusya’ya, herkese kafa tutma hali bir duygu köpürmesi hali üretebilir toplumda. Ama gerçek sorunlar karşısında duygu köpürmeleri de olamıyor. Anlık oluyor tabii ki o an için insanlar “heyt be, Amerika’ya posta koydu” diye mutlu oluyor ama akşam evine giderken sofrada ne olacağını, sabah kalktığında eşine mutfak harcaması için ne bırakacağını düşündüğü anda bütün o hikaye havada asılı kalıyor. İktidar onu bir türlü yeni bir umuda yöneltemiyor.
MEKANİZMA ÇALIŞMIYOR
Bundaki başat sebepler neler?
Birçok sebebi var. Bir kere beslenme damarları kapandı. Yaratıcı kapasitesi de bitti, bir sürü sebepten. Sadece “FETÖ’cüler gitti” diye değil. Bir kere yönetim düzeni değişikliği, anlaşıldı ki ellerinde bir tasarım bile yokmuş. Dolayısıyla mekanizma çalışmıyor. Öncekini bozuyorsun, ama yeninin ne olduğu belli değil. Yeni mekanizmalar tanımlı olmadığı için yukarıdaki büyük kararlar da çalışmıyor. Dolayısıyla afallamış durumda iktidar. O zaman yapabileceği şey seçime odaklanmak ve “seçimde 50+1’i nasıl sağlarım”ın derdinde. Onu da kimliklerin korkularına yaslanarak yürütüyor. Şunu hatırlatmak isterim, Türkiye toplumunu tarif edecek alt alta 8-9 cümle yazsak, birinci cümle bence şudur; Türkiye’de insanların farklılıkları ne olursa olsun, öncelikli beklentisi ekonomiktir, Ve bu ortaktır. Yani Türk veya Kürt, kadın erkek, AK Partili CHP’li, fark etmez, “hanenin birliği düzenliği” diyor onlar. O, geçim meselesidir.
Sıra kültürel kimliklere geldiğinde korkular farklılaşıyor mu?
Evet, iktidar da o nedenle farklı korkulara oynuyor. Geleneksel olanlar için geleneklerden çözülmek, Türkiye’nin bölünmesi ya da sekülerler için daha dini kuralların ağırlık kazanması, dindarlar için dinden uzaklaşıyor olması vs. Her kültürel kimliğin farklı korkuları var, iktidar da tabanındaki sosyolojinin korkularını diri tutarak onları bir arada tutmaya çalışıyor. Şöyle bir metafor kullanayım, seçmen bir saçağın altında veya bir evin içinde. Evet pencereler, kapılar kırık, yağmur giriyor, su giriyor ama yeni bir ev bulamadan da o evden çıkamıyor. Karşı çatının altına koşsa, iktidar yukarıdan diyor ki, “karşıya koşma çünkü seni aralarına almayacaklar!” Öcü hikayeleri anlatılıyor. Bütün bu geçmişi didikleyip didikleyip başka hikayeler üretme çabası da buradan besleniyor. Yani seçmeni vaatlerinle tutamıyorsun, karşı tarafa dair korkuları üzerine oynamaya devam ediyorsun. İktidarın oyun planı bu görünüyor.
KENDİNE BAĞLI VE BAĞIMLI BİR ÖRGÜT İNŞA EDİYOR
Bir süredir, söyleşimizden sonra yapılacak İstanbul İl Kongresi’ndeki başkan değişiminin kodları konuşuluyor. Berat Albayrak’a yakın olduğu söylenen Bayram Şenocak yerine getirilen ve Bilal Erdoğan’a yakın olduğu iddia edilen Osman Nuri Kabaktepe’nin Milli Görüş kökenli olması hasebiyle, kimileri Saadet tabanına oynama veya Milli Görüş gömleğini yeniden giyme, kimileri de tek kriterin Erdoğan’a sadakat olduğunu söylüyor. Sizin görüşünüz ne?
Sadece Milli Görüş’e geri dönmek olarak okumanın çok mümkün olmadığını düşünüyorum. Tabii ki Saadet Partisi (SP), Oğuzhan Asıltürk ziyaretlerini hatırlarsak, 50+1’i yakalamaya odaklı bir siyaset güdüyor olunca iş elde kağıt kalem, hesap kitaba dönüyor. SP’nin son seçimde bütün Türkiye’de aldığı oy, 672 bin oy. Yani Türkiye’deki toplam seçmen içinden bakarsan karşılığı yüzde 1,3. Kurumsal olarak SP evet dese bile diyelim o yüzde 1,3 seçmenin en az 500 binin oraya gitmeyeceği açık. Çünkü sadece kurumsal kimliklerinden ayrı değiller ki, iktidara eleştirilerinden dolayı SP bunca daraltılmaya rağmen varlığını sürdürüyor. Dolayısıyla Tayyip Bey de bu hesabı bilir. Evet, yüzde 1’e bile ihtiyacı var bir yandan ama bütün İstanbul örgütünü o yüzde 1’i elde etmek üzerine inşa ediyor olamaz. O yüzden Milli Görüş’e geri dönmek diye düşünmüyorum.
Ama şu tarafı var, 2017’de belediye başkanlarını istifa ettirme sürecini hatırlayalım, 4 yıldır Tayyip Bey, adım adım tümüyle kendine bağlı ve bağımlı bir örgüt inşa ediyor. Süreci analiz ettiğimde 2009’dan itibaren o güne kadar geliştirdikleri bütün sosyal politikaları ve kamu ihalelerini seçmenini Ak Partilileştirmek üzerine bir stratejiye dönüştürdü. Ama 2013-2014’ten itibaren bir üçüncü evreye girildi: partiyi ve kadroları Erdoğancılaştırmak meselesi. Arada 15 Temmuz oldu, şu oldu, bu oldu ama bugün geldiğimiz noktada Tayyip Bey, artık hem partinin hakimi, hem iktidarın hakimi, hem de artık o konularda herhangi bir tartışmaya mahal vermeyecek bir bakışı var. Yani ekonomi politikalarında yeri geldiğinde damadını bile gözden çıkarabileceğini gösteren, dolayısıyla örgütün de tümüyle kendine biat etmesini arzulayan bir tarzı var. Bu süreç kongrelerdeki yönetim değişiklikleri ile tamamlanıyor. Mart ayında yapılacak o büyük genel kongrelerinde oluşacak kadrolar artık Ak Parti’yi ve ülkeyi seçime götüren kadrolar olacak. Dolayısıyla, ortaya çıkacak yönetime ve kritik görevlere atanacak isimlere bakmak lazım. Hem seçimlere dair, hem de genel ülke gidişatına dair oyun stratejisinin ne olacağı ancak o kadroların belirlenmesiyle biraz daha netleşir.
TAYYİP BEY, YERİNE GELECEK KİŞİNİN GÜÇLÜ BİR PROFİL OLMASINI İSTEMEZ
Mart’taki merkez kongrede Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı’nı bırakacağı yönünde de haber ve yorumlar var biliyorsunuz. Hatta Berat Albayrak’tan Süleyman Soylu’ya, Numan Kurtulmuş’a kadar isimler de zikrediliyor. Abdülkadir Selvi, bu tür haberlerle Erdoğan’ın bir tuzağa çekildiğini yazdı. Siz böyle bir olasılık görüyor musunuz ve Erdoğan’ın parti başkanlığından ayrılması ne anlama gelir?
Hatırlarsan İstanbul seçimini yenileme sürecinde özellikle, Ak Parti teşkilatının yeterince çalışıp çalışmadığı gibi bir sürü tartışma oldu. 2011-2017 seçimlerinde büyük bir makine gücüyle çalışan o teşkilat o efsane halinde anlatılan Ak Parti teşkilatı yok karşımızda. Çünkü hem lidere biat eden, aynı zamanda da -her ne kadar üst yönetim dava lafını tekrarlıyor olsa da- artık örgütsel kurumlarda dava değil, çıkar hesabının olduğu gibi bir gözlemim var. Dolayısıyla bugün Tayyip Bey’in ihtiyacı olan şey, yeniden sokaklarda hareketli ve enerjik bir teşkilat üretmek. Bunun için illa bırakması gerekmiyor. Ama bırakırsa da sadece buna odaklanacak birisine bırakır. Bu Berat Albayrak da olabilir, şaşırmam. Berat Albayrak istifasından beri sessiz duruşuyla en azından Tayyip Bey’e bağlılığını ispatlamış oldu. İlla bırakır diye bir kanaatim yok, bırakmayabilir. Ama bırakırsa da ağırlığını koymayacak birisi olmasını tercih eder. Hele seçim öncesi bir risk ya da ayağına takılacak bir taş olsun istemez. O yüzden de öyle güçlü bir profil olmaz diye düşünüyorum.
Erdoğan’ın aylar sonra Berat Albayrak’a sahip çıkarak başarılı addetmesini nasıl yorumlarsınız? Zira bu sahip çıkma, ağırlıklı olarak parti başkanlığına Albayrak’ı getirme hesabı içinden değerlendirildi.
Berat Bey bunu hayal edebiliyor olabilir. Hep sessizliğinden bakıyoruz meseleye ama, unutmayalım istifa mektubunda, başta söylediğim iktidarı oluşturan koalisyon içindeki zihni çatışmaya yönelik çok önemli cümleler vardı. “At izi it izine karıştı”, “Sonumuz hayr olsun” falan, Dolayısıyla o tartışmadan bakmak lazım. MHP’nin de Ak Parti’den önce büyük kongresinin yapılacağını hatırlarsak, iki kongrede oluşacak kadroları, söylemleri ve stratejiyi birlikte izlememiz gerek ne olduğunu anlamak için. Benim gördüğüm, özellikle Süleyman Soylu’nun söylemlerindeki sertleşmeler veya bir gazetecinin HDP’nin kurumsal kimliğini de aşıp doğrudan seçmenini terörist saymaya dönük geçen hafta patlayan söylemlerin tesadüf olmadığını düşünüyorum. Zihni koalisyon içinde Türkçü kanat, Tayyip Erdoğan’ın hareket alanını sınırlıyor. Hatta o gazetecinin bu lafı ettiğinin ertesi günü Mehmet Özhaseki bela okudu. Gerçi ertesi gün düzeltme yapma ihtiyacı hissetti, o düzeltme ihtiyacını doğuran şeyin Ak Parti’nin kurumsal aklının müdahalesi diye düşünüyorum. Dolayısıyla burada tek başına MHP de değil, Türkçü kanadın, Süleyman Soylu’nun doğrudan aydınları, entelektüelleri isim vererek suçlaması ile düşünürsen, iktidar içinde bir pozisyonlanma, Mart’tan sonrası için bir güç, sembolik olarak masaya oturulduğunda kendi rengini, zihniyetinin damgasını vurma çabaları var.
2022 HAZİRAN YA DA SONBAHARINDA SEÇİM BEKLİYORUM
HDP’nin kapatılması talebine gelirsek; son günlerde “Bahçeli istiyor ama Erdoğan istemiyor” haberleri yoğunluk kazandı. Bunun yerine çalışmaları süren Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu’nda değişiklikler yaparak HDP’yi daha da çalışmaz hale getirme, kriminalleştirmenin dozunu arttırma hedefinin olduğu söyleniyor. Nitekim dil daha sertleşti, yanı sıra 28 HDP’li milletvekilin fezlekesi Meclise geldi. Erdoğan kapatmayı istemiyor olabilir mi?
Orada şunu da atlamamak lazım, Ak Parti bütün handikapları, eksiklikleri, sorunlarına rağmen bile hala Kürt seçmende ikinci parti ve üçüncü parti de yok. Bu ne demek? Ak Parti tabanında az ya da çok Kürtler var, artı teşkilatında illerde, ilçelerde, milletvekillerinde Kürtler var. Dolayısıyla bu söylem onları da rahatsız eder. Bence geçen haftaki söylemlerden sonra AK Parti’nin teşkilatında da aynı huzursuzluk olmuştur ve bu Tayyip Erdoğan’a iletilmiştir. HDP’yi eleştirebiliriz veya beğenmeyebiliriz ama şimdi Galip Ensarioğlu’nun Mehmet Özhaseki’nin söyleminden rahatsız olmadığı düşünülebilinir mi? Terörist denilen veya lanet okunan insanlar belki onun kuzenleri, amca çocukları, eşi, çocuğu. Dolayısıyla bu düzeltmelerin bir anlamı var. O yüzden diyorum iktidarın kendi içindeki koalisyon ortakları arasında bir çerçevelenme kavgası bu biraz da.
Buradan AKP cephesinde en azından kendi tabanındaki Kürtleri küstürmemek ve seçimi de düşünerek söylemlerin biraz daha yumuşatılacağı çıkarımını yapabilir miyiz?
Hayır. Tayyip Erdoğan’ın ve Ak Parti’nin siyaset tarzına baktığımız zaman, el yükselterek gidiyor, uzlaşma arayarak değil. Benim şöyle bir okumam var, ben 2021’de seçim beklemiyorum. Ama 2023’ü de görmeyeceğimizi sanıyorum. Dolayısıyla benim öngörüm reel sorunları çözme mahareti gösteremedikleri için 2022 Haziran’ı ile sonbaharı arasında bir seçim mümkün gibi görünüyor. Demek ki 15 ila 20 ay var önümüzde. Bu nedenle genel siyaset tarzına bakarak, önümüzdeki üç dört ay daha ya da sonbahara kadar iktidarın sertleşme dozunu arttıracağını beklemek mümkün. Mart sonuna kadar sadece Ak Parti, MHP kongrelerini değil, ABD, AB ve NATO’da Türkiye’ye dair yeni kararlar olup olmayacağını da izlemek gerekiyor. Ama iktidar eğer bütün bu hikayeleri sertleşme dili üzerinden sürdürmeye devam ederse evet, HDP’ye yüklenmeye ve giderek bunu da CHP’ye doğru da yaymaya çalışabilir.
Bu biraz da muhalefetin direncine veya yeni bir hikaye üretip üretmeyeceğine bağlı, ne dersiniz?
Eğer siyasi hayatı sadece iktidarın tercihleri belirlemeye devam ederse, o zaman şöyle bir riskimiz var demektir; toplum eğer bu olası değişimlerin çok daha büyük kaotik sonuçlar üretme potansiyeli olduğu vehmine kapılırsa, o zaman 7 Haziran’la 1 Kasım aralığında olduğu gibi o kaotik hallerden kaçınmak için devlete, sadece Tayyip Erdoğan diye değil ama devlet nizamına yanaşmayı tercih edebilir. O yüzden muhalefetin bütün bu değişim sürecini, güçlendirilmiş parlamenter sistem diye üç kelimelik bir slogandan ibaret olmayan değişim hikayesini topluma anlatması, ikna etmesi, bu süreci kaotik sonuçlar üretmeden yönetebileceği konusunda bir güven inşa etmesi gibi bir mesele var. Hangi araştırmayı açarsak açalım, hiç “Ak Parti’yi şu partinin oyu geçti” diye bir araştırma gördük mü, hayır. Ya da “CHP yüzde 30’u geçti” diye gördük mü, ona da hayır. Hala hayatı domine eden parti Ak Parti. Bu desteği yaratan şeyin ne olduğunu anlamadan, sadece vazgeçiş üzerinden bir muhalefet ve siyaset diliyle Türkiye buradan çıkamayabilir.
ÖZGÜRLÜKÇÜ TUTUM VE DEĞERLERDE DEĞİŞİM VAR
Tüm bu şiddet, baskı ve zor araçlarının daha fazla devreye sokulması, hukukun, yargının araçsallaştırılması, AYM, AİHM kararlarının tanınmaması gibi pratikler, “faşizme giden bir otoriterleşme” gibi kavramlarla tanımlanıyor. Siz nasıl tanımlıyorsunuz?
Bu bir kimlik üzerinden Türkiye’yi yeniden dizayn etme meselesi. Ama bir kere şöyle bir cümle kurmama izin ver, sadece iktidar dahil bütün siyasi aktörler herkes, elde kağıt kalem hesap yapıyor, veya biz bile raporlarda bütün diğer partileri bir araya toplayıp, muhalefet bloku şu oldu, bu oldu diyoruz falan. Ama unutmayalım ki toplum kendi toplum mühendisliğini yapıyor. Entelektüellerin ve siyasetçilerin siyasi mühendislikleri çalışmıyor. Bu süreç için ben küresel ara buzul dönemi diyorum. Bu bildiğimiz devletin makbul toplum ve makbul vatandaş yaratma projesinin şimdi Türkçü-İslamcı yeni bir sentezle yeni bir hemhal oluşu. Bunun tek bir adı var mıdır bilmiyorum ama bildiğim şey şudur, bu sürdürülebilir değil.
Entelektüellerin ve siyasetçilerin siyasi mühendislikleri çalışmıyor dediniz. KONDA olarak yaptığınız araştırmalarda bunun yansımalarını nasıl görüyorsunuz?
Bizim son 6 ayda yaptığımız üç araştırmadan örnek vereyim o donmuş göl metaforuna geri dönerek. Gölün üzerindeki sis de, buğu da dehşet bir endişe yüklü. Gölün yüzeyi de buz kaplı doğru ama gölün altına baktığımızda özgürlükçülük üzerinden ya da “yeni bir toplumsal uzlaşmayı hangi sistem ilkeleri üzerinden kurabiliriz” türünden bir dizi araştırma yapmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin yeni siyaset stratejisi nasıl olur amacıyla tasarlanmış beş araştırma yaptık bu kapsamda. 2010, 2011, 2012’deki o anayasa uzlaşma komisyonu süreçlerinde yaptığımız araştırmalarla kıyasladığımızda on yılda toplumun zihni planda, özgürlükçü fikriyatında ne kadar kayda değer oranda bir gelişme olduğunu gözlemliyoruz sayısal olarak. Bu Kürt meselesinde, Kürtçe ana dilde eğitim meselesinde de böyle, farklı hayat tarzları ya da farklı inanışlar veya farklı cinsel tercihler için de böyle, ha arzuladığımız güçte, büyüklükte olmayabilir ama en azanından on yıl önceye göre neredeyse sıçrama diyebileceğimiz özgürlükçü tutumlarda ve değerlerde bir değişim var.
FİLİZLER BELKİ DE BUZU ERİTECEK
Aynı şeyi kutuplaşma için de söyleyebiliyor muyuz?
Yine başka bir araştırmadan söyleyeyim; kutuplaşma, kutuplaşmanın ürettiği kimliklere sıkışma ve kendi kimliğine ve kutbuna aşık olma diye gelen süreç, yerel seçimlerde kendi kutbunun partilerine eleştiri dozu yükseldikçe gerçek sorunlar yüzünden, negatif kimliklenme dediğimiz, yani bulunduğu konuma aşktan değil de, karşı konuma nefretten orada durmaya devam ediyordu seçmen. Kasım ayında yaptığımız bir araştırmada negatif kimliklenmede de ciddi oranda çözülme emaresi gösterdiğini görüyoruz. Bitti anlamında değil tabii, ama diyelim üç sene önce HDP’ye “Kürt partisi, asla oy vermem” diyenler yüzde 65’lerdeyken, yüzde 45’lere düştü. Ya da “CHP’ye asla oy vermem” diyenlerin oranının yarıya düştüğü gibi ciddi bir çözülme emaresi görüyoruz. Ve topluma yeni anayasanın, yeni toplumsal uzlaşmanın temel direği ne olmalı türünden bir sürü şey sorduğumuzda, temel karakteristik hala “adalet” çıkıyor. Yani toplum bir yandan görüyor, hissediyor. Pandemi nedeniyle belki önce hayatımıza, evimize, kendi canımıza özen duygusu ama giderek komşusuna doğru da bir dayanışma duygusu yeniden yeşerdi. Yoksullukla mücadele ağlarına bakalım örneğin, o buzul altında kıpraşma hali var. Yani bahar geliyor o filizler belki de o buzu eritecek. Ama işte bu eritme için güneşin ya da yeni bir hikayenin olması lazım. O yeni hikayeyi de ancak muhalefet üretebilir. Muhalefet böyle bir hikaye üretebilirse o zaman müthiş bir sıçrama olabilir. Dolayısıyla toplumun bu değişim sürecinin kaotik olacağı kaygısı ağır basarsa, devlete ve devletçi zihniyete yaslanma ihtimali kadar, “kaotik süreç olmayacak ve bu değişimi yönetecek politikalar fikirler, kadrolar var” duygusu ve güveni oluşturursalar, Ak Parti’nin hiç beklemediği kadar yenilgi alma ihtimali var.
‘BERAT NEREDE’ OYUNLARI GENÇLERİN İLGİSİNİ ÇEKMİYOR
KONDA araştırmalarına göre, toplumun yarıya yakını var olan siyasi aktörlerle sorunların çözüleceğine dair umutlarını kaybetmiş durumda ve bu umutsuzluk hali gençlerde daha da yüksek. Bu tespite bakınca, Meclis içi muhalefetin sosyal medya kullanımının artması, Erdoğan’ın sık sık gençlere seslenmesi anlaşılıyor. Fakat bunların karşılığı var mı?
Hayır, yok. Ne Cumhurbaşkanı’nın o seslenişleri, ne de CHP’nin “Berat nerede” oyunları, gençlerin ilgisini çekmiyor. Çünkü gençlerin iş dertleri var, gelecek dertleri var. Hala herkes şunu ıskalıyor, aşağı yukarı önümüzdeki seçimlerde kabaca 58 milyon ya da 60 milyon aralığında bir seçmenimiz olacak ve bunların 20 milyonuna yakını genç olacak. Bu insanların hala üçte ikisi babasından alacağı harçlığa mahkum. Bu çocukların umutlarından daha çok gelecek kaygısı ve öfkeleri ağır basıyor. O yüzden de Z kuşağı, M kuşağı gibi şablonları bir kenara bırakıp gerçekten partilerin ve hepimizin aslında, yeniden ülkenin geleceğine bir güven inşa etmemiz lazım ki, gençler de o gelecekte kendilerini var hissetsinler.
Sosyal medya meselesinde de bir şey söyleyeyim, evet gençler ellerindeki aygıtlar sayesinde internete tüm gün neredeyse bağlılar. Fakat herkes sanıyor ki orada aktifler, orada sadece üçte biri aktif. Üçte ikisi sadece gözlüyor ve izliyor. Aktif olanı daha lümpen, daha keskin, daha öfkeli ama oradan bir gençlik tarifi yapmak yanıltıcı olur. Asıl o sessiz bekleyen gençlere odaklanmak lazım.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
16 saat önce|
24/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
4 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
1 hafta önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.040)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.605)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.979)
- GÜNCEL (4.525)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.723)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme 24/07/2026
- Hürmüz’den Kızıldeniz’e: Küresel arz şoku büyüyor 24/07/2026
- 2026 ikinci çeyrek finansal sonuçlarını açıklayan 23/07/2026
- TCMB karar günü: Petrol yükseliyor, manevra alanı daralıyor 23/07/2026
- İş Bankasından 12 yıl vadeli katkı sermaye niteliğinde eurotahvil ihracı 23/07/2026
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
