Connect with us

GÜNCEL

FED–ECB Faiz Ayrışması: Dolar, Euro, Ticaret ve Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

Yayınlanma:

|

ABD Merkez Bankası (FED) ile Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) 2025–2026 dönemindeki faiz politikaları küresel sermaye akımlarını yeniden şekillendiriyor. Görseldeki tabloya göre FED faizleri uzun süre yüksek tutarken, ECB daha erken ve daha agresif faiz indirimlerine yöneliyor. Bu durum yalnızca ABD ve Avrupa ekonomilerini değil; döviz piyasalarını, küresel ticareti, gelişmekte olan ülkeleri ve Türkiye’yi de doğrudan etkiliyor.

FED ve ECB Arasında Ne Oluyor?

Tabloya göre:

  • FED faizleri %4,50 seviyelerinden kademeli olarak %3,75’e geriliyor.
  • ECB ise %2,65’ten %2,15 seviyesine kadar daha hızlı gevşiyor.
  • Böylece FED–ECB faiz farkı uzun süre 1,60–2,10 puan bandında kalıyor.

Bu tablo şu anlama geliyor: ABD, dünyaya göre daha yüksek faiz vermeye devam ediyor.

Bu nedenle küresel yatırımcı açısından dolar hâlâ daha cazip hale geliyor.

ABD Ekonomisi Nasıl Etkileniyor?

1. Güçlü Dolar ABD’ye Sermaye Çekiyor

Yüksek faiz:

  • ABD tahvillerine talebi artırıyor,
  • Doları güçlendiriyor,
  • Küresel fonların ABD’ye yönelmesine neden oluyor.

Özellikle büyük fonlar:

  • Avrupa yerine ABD tahvili,
  • Euro yerine dolar,
  • ECB yerine FED tarafında pozisyon alıyor.

Bu durum Wall Street’i ve ABD finans piyasalarını destekliyor.

2. Ancak Güçlü Dolar ABD İhracatını Zorluyor

Dolar güçlendikçe:

  • ABD ürünleri pahalılaşıyor,
  • İhracat rekabeti azalıyor,
  • Sanayi şirketleri baskı görüyor.

Özellikle:

  • otomotiv,
  • teknoloji,
  • sanayi ekipmanları,
  • tarım ihracatı
    alanlarında maliyet baskısı oluşuyor.

Bu nedenle Trump gibi korumacı politikaları savunan çevreler:

  • faiz düşüşü,
  • zayıf dolar,
  • gümrük vergisi
    politikalarını daha fazla savunuyor.

ECB’nin Faiz İndirimleri Avrupa’yı Nasıl Etkiliyor?

1. Avrupa Ekonomisi Resesyona Yaklaştığı İçin ECB Erken Gevşiyor

ECB’nin daha erken faiz indirmesinin temel nedeni:

  • düşük büyüme,
  • sanayi daralması,
  • enerji maliyetleri,
  • zayıf tüketim,
  • Çin rekabeti.

Özellikle Almanya’da:

  • üretim yavaşlıyor,
  • otomotiv sektörü baskı altında,
  • sanayi siparişleri düşüyor.

ECB bu nedenle ekonomiyi canlandırmak için faizi düşürüyor.

2. Euro Zayıflayabilir

Faiz farkı büyüdükçe:

  • yatırımcı dolar tercih ediyor,
  • euro baskılanıyor,
  • EUR/USD paritesi aşağı yönlü etkileniyor.

Tablodaki “EUR/USD 1,21” beklentisi gerçekleşirse:

  • euro bir miktar güçlenmiş olur,
  • ancak FED’in yüksek faiz politikası devam ederse bu sınırlı kalabilir.

Dünya Ticaretine Etkileri

1. Dolar Bazlı Ticaret Daha Pahalı Hale Geliyor

Küresel ticaretin büyük bölümü dolar ile yapıldığı için:

  • yüksek dolar faizi,
  • güçlü dolar,
  • finansman maliyetlerini artırıyor.

Özellikle:

  • gelişmekte olan ülkeler,
  • ithalata bağımlı ekonomiler,
  • dolar borcu yüksek şirketler
    daha fazla baskı hissediyor.

2. Küresel Likidite Daralıyor

FED uzun süre yüksek faiz verdiğinde:

  • piyasadan dolar çekiliyor,
  • kredi maliyetleri yükseliyor,
  • riskli ülkelere sermaye akışı azalıyor.

Bu durum:

  • emtia fiyatlarını,
  • gelişen ülke borsalarını,
  • dış finansmanı
    etkiliyor.

Türkiye Nasıl Etkileniyor?

1. Türkiye İçin En Büyük Risk: Güçlü Dolar

Türkiye gibi:

  • yüksek dış finansman ihtiyacı olan,
  • enerji ithalatçısı,
  • döviz açığı bulunan
    ülkeler için güçlü dolar ciddi baskı yaratır.

Çünkü:

  • dış borç maliyeti artar,
  • sendikasyon kredileri pahalılaşır,
  • CDS baskısı oluşabilir,
  • sıcak para daha seçici davranır.

2. Euro’nun Zayıflaması İhracatı Etkileyebilir

Türkiye’nin en büyük ihracat pazarı Avrupa’dır.

ECB faiz indirirken:

  • Avrupa ekonomisi zayıf kalırsa,
  • tüketim azalırsa,
  • sanayi küçülürse,

Türk ihracatçısı:

  • daha az sipariş,
  • düşük kapasite,
  • daha düşük euro geliri
    ile karşılaşabilir.

Özellikle:

  • tekstil,
  • otomotiv,
  • beyaz eşya,
  • makine
    sektörleri etkilenebilir.

3. Carry Trade ve Sıcak Para Etkisi

FED faiz indirse bile hâlâ yüksek seviyede kalıyorsa:

  • küresel fonlar dolar pozisyonunu koruyabilir.

Ancak Türkiye yüksek TL faizleri sunduğu için:

  • kısa vadeli yabancı girişleri artabilir,
  • carry trade güçlenebilir,
  • TL geçici olarak değerli kalabilir.

Fakat bu yapı:

  • üretim yerine finansal kazanca dayalı olduğu için
    uzun vadede kırılganlık yaratır.

Türkiye Açısından Kritik Soru

FED mi Daha Önemli, ECB mi?

Türkiye için ikisi de kritik ama farklı nedenlerle:

FED:

  • döviz kuru,
  • dış finansman,
  • sıcak para,
  • CDS,
  • rezervler
    üzerinde belirleyici.

ECB:

  • ihracat,
  • Avrupa talebi,
  • sanayi üretimi,
  • reel sektör siparişleri
    açısından önemli.

Yani:

FED Türkiye’nin finans sistemini,
ECB ise reel sektörünü daha fazla etkiliyor.

Önümüzdeki Dönemde Beklenen Riskler

Eğer FED Faizi Uzun Süre Yüksek Tutarsa:

  • dolar güçlü kalabilir,
  • gelişen ülke baskısı sürebilir,
  • Türkiye’de kredi maliyetleri yüksek kalabilir.

Eğer ECB Daha Agresif İnerse:

  • euro zayıflayabilir,
  • Avrupa talebi yavaşlayabilir,
  • Türk ihracatçısı zorlanabilir.

Eğer İki Merkez Bankası Aynı Anda Gevşerse:

  • küresel likidite artabilir,
  • risk iştahı yükselebilir,
  • Türkiye gibi ülkelere sermaye girişi hızlanabilir.

Sonuç

FED ve ECB arasındaki faiz ayrışması artık sadece bir merkez bankası hikâyesi değil; küresel sermaye hareketlerinin, ticaret dengelerinin ve gelişmekte olan ülkelerin kaderini belirleyen temel dinamiklerden biri haline geldi.

FED’in “yüksek faiz – güçlü dolar” politikası: küresel finansı sıkılaştırırken,

ECB’nin “erken gevşeme” süreci: Avrupa ekonomisini desteklemeye çalışıyor.

Türkiye ise bu iki büyük merkez bankasının arasında:

  • bir yandan sıcak para çekmeye çalışıyor,
  • diğer yandan reel sektörünü ayakta tutmaya uğraşıyor.

Asıl soru artık şu: Dünya yeniden ucuz paraya mı dönecek, yoksa yüksek faiz dönemi kalıcı mı olacak?

Okumaya devam et

EKONOMİ

Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi

Yayınlanma:

|

Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.

O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.

1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.

Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:

Birinci nesil kriz modelleri

Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.

Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.

Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.

Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.

1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi

Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.

Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.

İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.

1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.

Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.

1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.

İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.

Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.

1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].

Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.

Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.

5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.

(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)

Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24


[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.

[2] Kazgan, Gülten (1994); Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, Altın Kitaplar, İstanbul, s. 228.

[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Finansal tablolar şirketin kimliğidir, sosyal sermaye ise geleceği

Yayınlanma:

|

Finansal tablolar bir firmanın kimliğidir.

Bu tablolar, sermaye sahiplerinin ve yöneticilerin bugüne kadar ortaya koyduğu performansın karnesidir. Ancak tek başına hiçbir finansal tablo bir şirketi tam anlamıyla anlatmaz.

Asıl önemli olan, finansal tablolarda görünmeyen taraftır.

Çünkü bir şirketin gerçek değeri yalnızca bilançosunda değil, bilançosunda yer almayan varlıklarında gizlidir.

Bunların başında ise sosyal sermaye gelir.

Bir işletmenin en büyük sermayesi; binaları, arsaları, makineleri, teçhizatları ya da bankadaki mevduatı değildir.

En büyük sermayesi, insana verdiği değerdir.

Sosyal sermaye, finansal tablolarda yer almayan; ancak işletmenin sürdürülebilirliğini, rekabet gücünü ve geleceğini belirleyen en kritik unsurdur.

Peki sosyal sermaye nedir?

Öncelikle müşterinizle kurduğunuz ilişkidir.

Müşterileriniz sizden gerçekten memnun mu?

İhtiyaçlarına zamanında ve doğru şekilde cevap verebiliyor musunuz?

Bir firmada sistem kurarken (bu arada danışman değilim), şirket sahibinin satış ve pazarlama ekibinden sürekli yeni müşteri beklediğini gördüm.

Yaptığım incelemede ise çok farklı bir tablo ortaya çıktı.

Firmanın mevcut müşterilerinin yalnızca %15’ine etkin şekilde hizmet verebildiğini tespit ettim.

Oysa yeni müşteri aramadan önce mevcut müşterilerinizi memnun etmek zorundasınız.

Kapasiteniz bunu karşılıyorsa, ancak ondan sonra yeni müşteri kazanımına odaklanmalısınız.

Sosyal sermayenin ikinci önemli ayağı ise çalışanlarınızdır.

Çalışanlarınızın bilgi seviyesi nedir?

Yetkinlikleri ne düzeydedir?

Size gerçekten bağlılar mı, yoksa sadece size mecbur oldukları için mi çalışıyorlar?

Unutmayın…

Çalışanlarınızın beyinlerindeki bilgi, şirketinizin sahip olduğu en değerli varlıktır.

Bilançoda görünmeyen bu bilgi birikimi, çoğu zaman milyonlarca liralık makine parkından çok daha değerlidir.

Finansal tabloları mali müşaviriniz hazırlar.

Ancak o tabloların nasıl oluşacağını belirleyen sizsiniz.

Çünkü o rakamlar; yönetim anlayışınızın, çalışanlarınızın bilgi gücünün ve sosyal sermayenizin bir sonucudur.

Bu nedenle şirketleri yalnızca rakamlarla yönetmeyin.

Büyük resmi görün.

O büyük resim; çalışanlarınızdır, müşterilerinizdir, kurum kültürünüzdür, güveninizdir ve sosyal sermayenizdir.

Lider olarak elinizdeki kalem sizsiniz.

Ortaya çıkacak eser ise vizyonunuzun yansıması olacaktır.

Mustafa AKPINAR

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Varlık Barışı gerçekten kara para affı mı? Efsaneler ve hukuki gerçekler

Yayınlanma:

|

Rol TAŞDELEN – Bankavitrini.com | Özel Haber Analiz Dosyası

Varlık Barışı gerçekten “kara para affı” mı? Kaynağı sorgulanmayan para ülkeye girebilir mi? İşte yasal gerçekler ve tartışmalar

Türkiye’de “Varlık Barışı” düzenlemeleri her yürürlüğe girdiğinde aynı soru gündeme geliyor: “İsteyen herkes kaynağı belirsiz parasını Türkiye’ye getirip aklayabilir mi?”

Bu iddia kamuoyunda sıkça dile getirilse de hukuki açıdan konu bundan daha karmaşıktır.

Yasal metinler, MASAK mevzuatı, uluslararası kara para aklama (AML) standartları, FATF tavsiyeleri ve bugüne kadar yapılan uygulamalar birlikte incelendiğinde oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor.

Önce temel sorunun cevabı

Kaynağı sorgulanmıyor mu?

Kısa cevap: Hayır!

Ancak…

Varlık Barışı kapsamında;

  • paranın vergisel kaynağı
  • hangi yılda kazanıldığı
  • hangi vergilerin ödenmediği

konularında önemli korumalar sağlanırken, bu durum kara para soruşturmasına karşı mutlak dokunulmazlık anlamına gelmez.

Bu iki konu çoğu zaman birbirine karıştırılıyor.

Vergi incelemesi ile kara para soruşturması aynı şey değildir

En büyük yanlış anlaşılma burada.

Varlık Barışı;

✔ Vergi incelemesini sınırlar.

Ancak;

❌ MASAK incelemesini ortadan kaldırmaz.

❌ Savcılık soruşturmasını kaldırmaz.

❌ Suç gelirlerinin aklanması suçunu ortadan kaldırmaz.

❌ Terörün finansmanı incelemelerini kaldırmaz.

Bu ayrım hem mevcut düzenlemede hem de uluslararası yükümlülüklerde önemini koruyor.

Peki insanlar neden “kara para affı” diyor?

Bunun nedeni geçmiş uygulamalarda ortaya çıkan bazı özellikler.

Düzenlemelerde;

  • servetin nasıl kazanıldığı ayrıntılı biçimde ispat edilmiyor
  • geçmiş yılların vergi hesapları açılmıyor
  • bildirilen varlık nedeniyle vergi tarhiyatı yapılmıyor
  • geçmiş vergi kayıtları araştırılmıyor

Bu nedenle eleştirmenler, “Vergisi ödenmemiş paralar sisteme kolay giriyor” görüşünü savunuyor.

Bu eleştiri özellikle ekonomistler ve vergi uzmanları tarafından uzun süredir dile getiriliyor.

Peki kara para da gelebilir mi?

İşte kritik nokta burası.

Hukuken; Hayır!

Çünkü;

Türkiye’de;

  • MASAK
  • Bankalar
  • Savcılıklar

548 sayfalık AML mevzuatı kapsamında; şüpheli işlem bildirimi yapmak zorundadır.

Yani,  Varlık Barışı: “suç gelirlerini serbest bırakıyorum” anlamına gelmez.

Bankalar ne yapıyor?

Banka açısından süreç farklı işler.

Banka; müşteriye şu soruları sorabilir:

  • Para hangi ülkeden geliyor?
  • Hangi bankadan geliyor?
  • Kim gönderiyor?
  • İşlem amacı nedir?
  • İş ilişkisi var mı?
  • Riskli ülke mi?
  • PEP (Politically Exposed Person) mı?
  • Yaptırım listesinde mi?

Eğer risk görülürse; MASAK’a Şüpheli İşlem Bildirimi (ŞİB) gönderilebilir.

Bu yükümlülük Varlık Barışı ile ortadan kalkmaz.

Eğer para uyuşturucu geliriyse?

Varlık Barışı korumaz.

Çünkü; Suç gelirlerinin aklanması; Türk Ceza Kanunu kapsamında bağımsız suçtur.

Vergi affı; ceza hukukunu ortadan kaldırmaz.

Eğer rüşvet parasıysa?

Yine korumaz.

Eğer terör finansmanıysa?

Yine korumaz.

Eğer dolandırıcılık parasıysa?

Yine korumaz.

O halde Varlık Barışı neyi koruyor?

Aslında hedef; şu tip paralar:

  • yıllardır yurt dışında duran tasarruflar
  • kayıt dışı kazanılmış fakat suç geliri olmayan servetler
  • yastık altı altın
  • offshore hesapları
  • kayıt dışı döviz
  • aile servetleri
  • şirket ortaklarının kayıt dışı fonları
  • şirketlere geri getirilecek sermaye olarak açıklanıyor.

Düzenlemelerin asıl amacı ne?

Resmî gerekçeler incelendiğinde hedeflerden bazıları şunlar:

1) Döviz girişini artırmak

Türkiye’nin rezervlerine katkı.

2) Finans sistemine likidite sağlamak

Bankacılık sistemine yeni kaynak oluşturmak.

3) Kayıt dışı serveti sisteme çekmek

Ekonomiye kazandırmak.

4) Sermayenin Türkiye’ye dönüşünü teşvik etmek

Özellikle yurtdışında yaşayan yatırımcılar.

5) Finans Merkezi hedefi

İstanbul Finans Merkezi’nin uluslararası sermaye çekme kapasitesini artırmak.

Peki eleştiriler ne?

Vergi hukukçuları ve ekonomistler yıllardır şu eleştirileri yapıyor.

1- Dürüst mükellef cezalandırılıyor

Vergisini zamanında ödeyenler; hiç avantaj elde etmiyor.

2- Ahlaki tehlike oluşuyor

Nasıl olsa birkaç yılda bir af geliyor düşüncesi oluşuyor.

3- Sürekli hale geliyor

2008’den bu yana birçok kez Varlık Barışı çıkarıldı.

Bu nedenle; “istisna” olmaktan çıktı, “beklenen uygulama” haline geldiği yönünde eleştiriler yapılıyor.

4- Uluslararası algı riski

OECD

FATF

AB

tarafından; kara para ile mücadele açısından uygulamanın dikkatle izlenmesi gerektiği ifade ediliyor.

Özellikle gri liste deneyimi yaşamış ülkeler için denetim mekanizmalarının güçlü işletilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Gerçekte hangi paralar hedefleniyor?

Ekonomi yönetiminin beklentileri dikkate alındığında hedef kitlenin şu gruplar olduğu değerlendirilebilir:

  • Yurt dışında tutulan bireysel finansal varlıklar
  • Türk şirketlerinin offshore yapılarda bekleyen fonları
  • Uluslararası yatırım portföyleri
  • Aile ofisleri (family office) varlıkları
  • Türkiye’ye dönmeyi planlayan girişimci ve yatırımcı sermayesi
  • Yastık altındaki altın ve döviz tasarrufları

Bununla birlikte, suç gelirlerinin sisteme çekilmesinin amaçlandığını gösteren herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır; aksine bankalar ve yükümlüler açısından MASAK kapsamındaki kimlik tespiti, şüpheli işlem bildirimi ve uyum yükümlülükleri devam etmektedir.

Varlık Barışı: Kara Para Affı değildir

Varlık Barışı, teknik olarak bir “kara para affı” değildir. Sağladığı koruma esas olarak vergisel sonuçlara ilişkindir; suç gelirlerinin aklanması, rüşvet, uyuşturucu ticareti, dolandırıcılık veya terörün finansmanı gibi suçlardan kaynaklanan varlıklar için ceza hukuku ve MASAK rejimi yürürlükte kalmaya devam eder. Bununla birlikte, kaynağın ayrıntılı biçimde ispat edilmesine ilişkin esneklikler ve düzenlemenin sık aralıklarla tekrarlanması nedeniyle, uygulama uzun yıllardır “ahlaki tehlike”, “vergi adaleti” ve “uluslararası itibar” ekseninde tartışılmaktadır. Türkiye’nin hem sermaye çekme ihtiyacı hem de kara para ile mücadeledeki uluslararası yükümlülükleri arasındaki denge, bu düzenlemelerin en kritik tartışma alanını oluşturmaktadır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist,  Adalet Bakanlığı Bankacı Bilirkişisi  Sc:48413

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.