Connect with us

GÜNCEL

Vize, Sıcak ve Mesafe: Dünya Kupası’nda Kriz Büyüyor

Yayınlanma:

|

Futbol şöleni mi, organizasyon sınavı mı?

2026 FIFA Dünya Kupası, tarihinin en büyük organizasyonu olarak tanıtıldı.

48 takım…
3 ev sahibi ülke…
16 farklı şehir…
104 maç…

FIFA’nın “futbolun küresel bayramı” olarak pazarladığı organizasyon, henüz tamamlanmadan saha içinden çok saha dışındaki tartışmalarla gündeme gelmeye başladı.

Oyuncular, teknik adamlar, hakemler, federasyonlar ve taraftarların dile getirdiği eleştiriler artık münferit olaylar olmaktan çıkmış durumda.

Bugün uluslararası basında en fazla konuşulan başlıklar şunlar:

  • ABD’nin vize uygulamaları
  • Takımların olağanüstü uzun seyahatleri
  • Aşırı sıcak hava
  • Oyuncu sağlığı
  • Konaklama ve kamp merkezleri
  • Ticari kaygıların futbolun önüne geçmesi
  • FIFA’nın kriz yönetimi

Organizasyon sona erdiğinde bu eleştirilerin çok daha yüksek sesle tartışılması bekleniyor.

1- Vize krizi turnuvanın ilk büyük gölgesi oldu

Turnuva başlamadan önce bile en büyük tartışma ABD’nin uyguladığı vize politikalarıydı.

İran başta olmak üzere bazı ülkelerin;

  • federasyon yöneticileri
  • teknik ekipleri
  • medya görevlileri
  • destek personeli

ABD vizesi alamadı.

Bazı hakemler ve resmi görevliler için de benzer sıkıntılar yaşandığı uluslararası basına yansıdı.

En büyük kriz ise İran Milli Takımı’nda yaşandı. Oyuncular son anda vizelerini alabilirken, teknik ve idari kadronun önemli bölümü ABD’ye giriş izni alamadı. İran Futbol Federasyonu bu durumu FIFA’ya resmi şikâyet konusu yaptı. Reuters ve diğer uluslararası kaynaklara göre İran cephesi, FIFA’nın yeterince devreye girmediğini savundu.

2- İran örneği organizasyon tarihine geçti

Belki de Dünya Kupası tarihinin en sıra dışı lojistik planı İran için uygulandı.

Takım;

  • kampını ABD yerine Meksika’da kurdu.
  • Maç günlerinde ABD’ye geçti.
  • Karşılaşma bitince yeniden Meksika’ya döndü.

Yani bir Dünya Kupası takımının kendi turnuvası sırasında sürekli ülke değiştirmesi gerekti. İran Teknik Direktörü Emir Ghalenoei bunun fiziksel ve zihinsel hazırlığı ciddi biçimde olumsuz etkilediğini söyledi. Takım kaptanı ve oyuncular da FIFA’nın kendilerine verdiği sözleri yerine getirmediğini dile getirdi.

3- Aşırı sıcaklar futbolu değiştirmeye başladı

Turnuvanın en çok konuşulan ikinci konusu sıcaklık oldu.

Özellikle gündüz oynanan maçlarda;

  • 35 dereceyi aşan sıcaklıklar
  • yüksek nem
  • yoğun güneş

oyuncuların performansını ciddi biçimde etkiledi.

FIFA bunun üzerine her maçta zorunlu su molaları uygulamaya başladı. Ancak bu karar da yeni tartışmalar doğurdu.

Bazı teknik direktörler; “Bu artık futbol değil” yorumunu yaptı. Eleştirilerin temel noktası ise şu oldu: Su molaları sağlık açısından gerekli olabilir. Ancak bu uygulama aynı zamanda televizyon reklamları için yeni ticari alan oluşturuyor.

FIFA ise uygulamanın tamamen oyuncu sağlığı amacıyla yapıldığını savunuyor.

4- Mesafeler futbolcuları yormaya başladı

ABD ölçeğinde düzenlenen turnuvanın en büyük dezavantajlarından biri de coğrafya oldu. Avrupa’daki Dünya Kupalarında şehirler arası mesafeler çoğu zaman birkaç yüz kilometreyle sınırlıyken;

ABD’de bazı takımlar

  • 2.000 km
  • 3.000 km
  • hatta daha uzun

uçuşlar yapmak zorunda kaldılar.

Bu da;

  • toparlanma süresini
  • antrenman planlarını
  • oyuncu dinlenmesini

olumsuz etkiledi.

48 takımlı yeni format nedeniyle bu lojistik yükün daha da arttığı yorumları yapılıyor.

5- Kamp merkezleri beklentilerin altında kaldı

Bazı milli takımlar;

  • antrenman sahalarının kalitesi
  • ulaşım
  • konaklama
  • tesis imkanları

konusunda beklentilerinin karşılanmadığını dile getirdi. Özellikle son dakika değiştirilen kamp planlarının hazırlıkları olumsuz etkilediği ifade edildi.

İran örneğinde bu sorunlar doğrudan siyasi krizle birleşince eleştiriler daha da büyüdü.

6- Futbol mu, ticari gösteri mi?

Eleştirilerin belki de en dikkat çekici kısmı bu.

ABD spor kültürüne uygun hale getirilen bazı uygulamalar;

  • devre arası şovu tartışmaları
  • artan reklam alanları
  • dinamik bilet fiyatları
  • çok yüksek final bileti ücretleri

“Dünya Kupası giderek ticari bir gösteriye dönüşüyor” eleştirilerine neden oldu.

Bazı yorumcular, FIFA’nın gelir hedeflerini futbol kültürünün önüne koyduğu görüşünü savunuyor.

7- Oyuncu sağlığı ikinci planda mı kaldı?

Kulüpler Dünya Kupası’nın ardından hemen Dünya Kupası’nın başlaması;

  • oyuncuların dinlenememesi
  • yoğun maç takvimi
  • sıcak hava
  • uzun yolculuklar

nedeniyle yeni sakatlık riskleri oluşturduğu gerekçesiyle eleştiriliyor.

Oyuncu sendikaları uzun süredir FIFA’nın maç takvimini yeniden düzenlemesi gerektiğini savunuyor.

Organizasyon bittiğinde asıl rapor yazılacak

Şu ana kadar yaşananlar gösteriyor ki 2026 Dünya Kupası yalnızca futboluyla değil;

  • lojistiği,
  • güvenliği,
  • göç politikaları,
  • iklim koşulları,
  • oyuncu sağlığı,
  • ticari yapısı

ile de uzun yıllar tartışılacak.

ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliği futbol tarihinde yeni bir model oluşturdu.

Ancak bu model aynı zamanda önemli bir gerçeği de ortaya çıkardı: Bir Dünya Kupasını düzenlemek yalnızca stat inşa etmekle olmuyor. Takımların eşit şartlarda mücadele edebilmesi, taraftarların rahat ulaşabilmesi, iklim koşullarının yönetilebilmesi ve sporun siyasetin önüne geçebilmesi de en az saha içindeki futbol kadar önemli.

Bugün yaşanan tartışmalar, FIFA’nın gelecekte ev sahibi ülke seçimlerinde yalnızca ekonomik kapasiteye değil; vize politikaları, ulaşım altyapısı, iklim riski ve organizasyon yönetimi gibi kriterlere de çok daha fazla ağırlık vermek zorunda kalacağını gösteriyor. Bu nedenle 2026 Dünya Kupası, yalnızca yeni bir şampiyonun belirlendiği turnuva olarak değil, FIFA’nın organizasyon anlayışının da ciddi şekilde sorgulandığı bir Dünya Kupası olarak futbol tarihindeki yerini almaya aday görünüyor.

Okumaya devam et
Yorum Yazın

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Erol Taşdelen

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor?

Yayınlanma:

|

Marksist “kârlılık oranının düşme eğilimi” tezi, Karl Marx‘ın kapitalist sistem analizinin en önemli unsurlarından biridir. Temel iddia şudur:

Kapitalizm geliştikçe, uzun vadede sermayenin elde ettiği kâr oranı düşme eğilimi gösterir. Bu da sistemin kriz üretme eğilimini artırır.

Tezin temel mantığı

Marx’a göre bir işletmenin yatırımı iki ana bölümden oluşur:

  • Sabit sermaye (Constant Capital – C): Makine, fabrika, bina, teknoloji, hammadde vb.
  • Değişken sermaye (Variable Capital – V): İşçilere ödenen ücretler.

Marx’ın temel varsayımı şudur: Yeni değer ve artı değer yalnızca emek tarafından yaratılır.

Makine üretimi hızlandırır ancak kendi başına yeni değer üretmez; yalnızca sahip olduğu değeri ürüne aktarır.

Neden kâr oranı düşüyor?

Rekabet nedeniyle firmalar sürekli:

  • Daha fazla otomasyon kurar,
  • Daha gelişmiş makineler alır,
  • Robotlaşmaya gider,
  • Yapay zekâ kullanır.

Bunun sonucu:

  • Makine yatırımları artar.
  • İşçi sayısı göreli olarak azalır.
  • Yeni değer üreten unsurun (emek) toplam sermaye içindeki payı küçülür.

Marx bunu şu formülle ifade eder: Kâr Oranı = Artı Değer / (Sabit Sermaye + Değişken Sermaye)

Yani;

  • Pay (kâr) aynı hızla artmaz,
  • Payda (toplam sermaye) hızla büyür.

Sonuç: Kâr oranı zaman içinde düşme eğilimine girer.

Basit örnek

İlk durumda:

  • Makine: 100
  • İşçilik: 100
  • Artı değer: 100

Kâr oranı:

100 / (100+100) = %50

Sonra firma otomasyona geçiyor.

  • Makine: 400
  • İşçilik: 50
  • Artı değer: 50

Kâr oranı:

50 / (400+50) ≈ %11

Üretim artmış olabilir.

Satışlar artmış olabilir.

Toplam kâr bile artabilir.

Ancak sermayenin getirisi (kâr oranı) düşmektedir.

Marx’a göre bunun sonuçları

Bu süreç;

  • aşırı üretime,
  • kapasite fazlasına,
  • işsizliğe,
  • ücret baskısına,
  • finansal balonlara,
  • krizlere,
  • sermayenin merkezileşmesine,
  • tekelleşmeye

neden olur.

Her kriz, eski sermayenin bir kısmını tasfiye ederek kâr oranını geçici olarak yeniden yükseltir.

Marx’ın bahsettiği “karşıt eğilimler”

Marx, kâr oranının otomatik olarak sürekli düşeceğini söylemez. Düşüşü yavaşlatan veya tersine çevirebilen etkenleri de sıralar:

  • İşçilerin ücretlerinin baskılanması
  • Emek verimliliğinin artması
  • Daha ucuz hammadde bulunması
  • Yeni pazarların açılması
  • Dış ticaret
  • Teknolojik yeniliklerin maliyetleri düşürmesi
  • Finansal genişleme
  • Sermayenin değersizleşmesi (kriz sonrası)

Bu nedenle tez “kâr oranı mutlaka düşer” değil; “Kapitalizm içinde kâr oranı düşme eğilimine sahiptir; ancak bu eğilim dönem dönem çeşitli karşıt güçlerle dengelenebilir.”

Günümüzde nasıl yorumlanıyor?

Bu tez bugün de iktisatçılar arasında tartışmalıdır.

Tezi destekleyenler:

  • Uzun vadede gelişmiş ekonomilerde yatırım getirilerinin azalması,
  • Şirketlerin giderek daha fazla borçlanması,
  • Finansal krizlerin sıklaşması,
  • Teknoloji yatırımlarına rağmen verimlilik artışının yavaşlaması

gibi olguların Marx’ın analizini desteklediğini savunur.

Eleştirenler ise:

  • Teknolojinin sadece maliyet değil yeni talep ve yeni sektörler yarattığını,
  • Yenilikçi ürünlerin yeni kâr alanları oluşturduğunu,
  • Hizmet ekonomisi ve dijital platformların klasik sanayi modelini değiştirdiğini,
  • İnsan sermayesi, fikri mülkiyet ve yazılım gibi varlıkların değer yaratma biçimini dönüştürdüğünü

ileri sürer. Bu görüşe göre, uzun vadeli kârlılık yalnızca emek-sermaye oranıyla açıklanamaz.

Kısacası

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi, kapitalizmin rekabet nedeniyle giderek daha fazla makine ve teknolojiye yatırım yaptığını; buna karşılık yeni değerin kaynağı olarak görülen emeğin göreli payının azaldığını ve bu nedenle sermayenin getirisi olan kâr oranının uzun vadede düşme eğilimi gösterdiğini savunur. Marx’a göre bu eğilim, kapitalist ekonomilerin krizlere neden yatkın olduğunun temel açıklamalarından biridir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Şirketlerde teknik batıklık alarmı: Öz kaynaklar neden eksiye düşüyor?

Teknik batıklık nasıl tespit edilir? TTK 376 kapsamında şirketleri bekleyen süreç…
Bilançoda görünmeyen tehlike: Teknik batıklık yatırımcıya ve kreditörlere ne anlatıyor?
Öz kaynaklar eriyor: Teknik batıklık şirketleri nasıl iflasa sürüklüyor?
Her teknik batık şirket iflas eder mi? İşte bilinmesi gereken kritik farklar

Yayınlanma:

|

Teknik batıklık, bir şirketin muhasebe ve hukuk açısından öz kaynaklarının (sermayesinin) eksiye düşmesi, yani varlıklarının borçlarını karşılayamaz hale gelmesidir.

Ancak teknik batıklık ile nakit sıkışıklığı veya iflas aynı şey değildir.

Teknik batıklık nedir?

En basit tanımıyla; Şirketin toplam borçları, varlıklarının gerçek değerinden daha fazlaysa şirket teknik olarak batıktır.

Formül olarak; Varlıklar – Borçlar = Öz Kaynak

Eğer;

  • Varlıklar: 900 milyon TL
  • Borçlar: 1,2 milyar TL

ise;

Öz kaynak = -300 milyon TL

Bu durumda şirket teknik olarak batıktır.

Teknik batıklık hangi koşullarda oluşur?

1. Öz kaynakların negatife dönmesi

En önemli kriter budur.

Bilançoda;

  • Ödenmiş sermaye
  • Geçmiş yıl zararları
  • Dönem zararı

toplamı sonucunda öz kaynaklar eksiye düşerse teknik batıklık ortaya çıkar.

2. Sürekli zarar edilmesi

Örneğin;

5 yıl üst üste zarar eden bir firma;

  • sermayesini tüketir
  • yedek akçelerini eritir
  • sonunda öz kaynak negatife döner.

3. Varlıkların gerçek değerinin düşmesi

Muhasebede duran varlıklar bazen yüksek görünür.

Ancak;

  • fabrika satılamıyorsa
  • arsanın değeri düşmüşse
  • stoklar elde kalmışsa
  • alacaklar tahsil edilemiyorsa

gerçek piyasa değerleri bilançodakinden düşük olabilir.

Bu durumda teknik batıklık daha ağır hale gelir.

4. Kur zararları

Özellikle döviz kredisi olan şirketlerde;

  • kur artışı
  • faiz giderleri

öz kaynakları hızla eritmektedir.

5. Faiz yükünün faaliyet kârını aşması

Faaliyet kârı oluşmasına rağmen; finansman gideri çok yüksekse; şirket sürekli dönem zararı yazmaya başlar.

Teknik batıklık nasıl tespit edilir?

Normal bilanço tek başına yeterli değildir.

Genellikle;

  • ara bilanço hazırlanır
  • varlıklar rayiç değerleriyle yeniden değerlenir
  • uzman raporu hazırlanır

Buna “borca batıklık bilançosu” denir.

Hukuken hangi durum önemlidir?

Türk Ticaret Kanunu‘nun 376. maddesi, sermaye kaybı ve borca batıklığı düzenler.

Başlıca eşikler şunlardır:

1) Sermayenin yarısının kaybı

Öz kaynak;  sermaye + yedeklerin %50’sinin altına düşerse, yönetim kurulu genel kurulu toplamak zorundadır.

2) Sermayenin üçte ikisinin kaybı

Bu durumda;

şirket;

  • sermaye azaltımı,
  • sermaye artırımı,
  • yeniden yapılandırma

gibi önlemler almak zorundadır.

3) Borca batıklık şüphesi

En kritik aşamadır.

Yönetim kurulu; şirketin aktiflerinin borçları karşılayıp karşılamadığını araştırmak zorundadır.

Eğer karşılamıyorsa; mahkemeye bildirim yükümlülüğü doğabilir (kanundaki istisnalar ve yapılandırma imkânları saklıdır).

Teknik batık olan şirket hemen iflas eder mi?

Hayır.

Bu çok önemli bir ayrımdır.

Bir şirket;

  • teknik batık olabilir,
  • ama güçlü nakit akışı sayesinde faaliyetini sürdürebilir.

Örneğin;

  • yıllık 8 milyar TL FAVÖK üreten,
  • ancak yüksek kur zararından dolayı öz kaynakları negatife düşen

bir şirket teknik olarak batık olabilir.

Buna rağmen;

  • bankalar kredi vermeye devam edebilir,
  • üretim sürebilir,
  • ihracat yapılabilir.

Teknik batıklık ile nakit sıkışıklığı aynı şey değildir

Nakit sıkışıklığı Teknik batıklık
Kasada para yoktur Öz kaynak negatiftir
Şirket kârlı olabilir Kârlı da zararlı da olabilir
Geçici olabilir Yapısal sorundur
Krediyle çözülebilir Sermaye veya borç yeniden yapılandırması gerekebilir

Teknik batıklıktan çıkış yolları

Şirketler şu yöntemlerle teknik batıklıktan çıkabilir:

  • Sermaye artırımı
  • Ortakların nakit koyması
  • Borcun sermayeye dönüştürülmesi (debt-to-equity swap)
  • Varlık satışı
  • Kârlılığın artırılması
  • Maliyet azaltımı
  • Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması kapsamında borçların yeniden yapılandırılması
  • Alacaklılarla uzlaşma
  • Stratejik ortak alınması

Teknik batıklık yatırımcı açısından ne ifade eder?

Teknik batıklık tek başına şirketin faaliyetlerini durduracağı anlamına gelmez; ancak finansal riskin yükseldiğini gösteren önemli bir uyarıdır. Yatırımcıların şu göstergeleri birlikte değerlendirmesi gerekir:

  • Öz kaynakların seyri
  • Net borç/FAVÖK oranı
  • Faiz karşılama oranı
  • İşletme sermayesi durumu
  • Nakit akışı
  • Kısa vadeli borçların çevrilebilirliği
  • Bağımsız denetim raporundaki süreklilik (going concern) değerlendirmesi
  • Bankalarla kredi ve yeniden yapılandırma süreçleri

Sonuç olarak, teknik batıklık bir muhasebe ve hukuki durumdur; iflas ise hukuki bir sonuçtur. Her teknik batık şirket iflas etmez, ancak teknik batıklığın giderilmemesi ve nakit akışının da bozulması halinde şirketin faaliyetlerini sürdürmesi ciddi şekilde zorlaşabilir. Bu nedenle teknik batıklık, erken uyarı niteliğinde kritik bir finansal göstergedir.

Okumaya devam et

GÜNCEL

Rekor sıcaklar, soğuyan petrol ve kırılgan piyasalar

Yayınlanma:

|

Yazan:

Avrupa son yılların en şiddetli sıcak hava dalgasıyla mücadele ederken, Fransa’da aşırı sıcaklara bağlı can kaybı şimdiden bin kişiye ulaştı. Can kayıplarının daha da artmasından endişe edilirken, 40°C’yi aşan sıcaklıklar Almanya, Avusturya, Polonya ve Çekya’da yeni rekorlar kırılmasına neden oldu. Elektrik üretimi, ulaşım altyapısı ve sağlık sistemleri ciddi mânâda baskı altında kalırken, sıcak hava dalgasının insan kaynaklı iklim değişikliği nedeniyle artık hemen hemen herkesi ilgilendirdiğini itiraf etmek gerekiyor!

Ekonomik açıdan bakıldığında ise aşırı sıcaklar enerji arzını ve tarımsal üretimi tehdit ederken, Macaristan’daki Paks Nükleer Santrali, Tuna Nehri’nin aşırı ısınması nedeniyle üretimini yeniden azalttığını, İtalya’da Po Nehri’nin debisinin düşmesi tarım ve sulak alanlar için risk oluşturduğun okuyoruz.  Fransa’da elektrik kesintileri yaşanırken, Batı Avrupa’da bu hafta sıcaklıkların düşmesi beklenirken, sıcak hava dalgasının Orta Avrupa ve Balkanlar’a doğru ilerleyeceği öngörülüyor. Enflasyon korkularına bir darbe de gıda fiyatları üzerinden gelme ihtimalini göz ardı etmemek gerekiyor.

ABD ve İran’ın, son günlerde karşılıklı saldırılarla yeniden tırmanan gerilimin ardından çatışmaları durdurma ve diplomatik görüşmelere yeniden başlama konusunda anlaşmaya vardığını görüyoruz. Taraflar, 17 Haziran’da imzalanan ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden deniz trafiğine açılmasını öngören 14 maddelik mutabakat çerçevesindeki teknik görüşmeleri sürdüreceği açıklandı.

Buna karşın sahadaki riskler tamamen ortadan kalktığını söyleyemiyoruz. İran hafta sonu Bahreyn ve Kuveyt’teki ABD askeri üslerini füze ve İHA’larla hedef alırken, ABD tarafı can kaybı yaşanmadığını açıkladı. Aynı dönemde İsrail’in Lübnan’ın güneyinde Hizbullah hedeflerine yönelik operasyonlarını sürdürmesi, bölgesel tansiyonun kırılganlığını korumaya devam ettiğini gösteriyor. Enerji piyasaları açısından diplomasiye dönüş Hürmüz kaynaklı arz riskini azaltan olumlu bir gelişme olsa da, ateşkesin kalıcılığı ve müzakerelerin seyri önümüzdeki günlerde petrol fiyatlarının yönü açısından belirleyici olmaya devam edecektir.

Geride bıraktığımız hafta piyasalarda volatilite ciddi mânâda yüksek seyretti. Barış sürecine paralel petrolün varil fiyatı 72 dolar seviyesinin hemen altını test ederek savaşın başladığı günlere döndü. Petrolün gerilemesi piyasalara moral vermeye tam mânâsıyla yeterli olmazken, enflasyon kaygılarının bir tık da olsa azalmaya başladığını düşünüyoruz. En azından merkez bankaları cephesinden gelen açıklamalarda petrolün gerilemesine atıfta bulunmaya başladığını söyleyebiliriz. Mesela Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) açıkladığı Mayıs ayı enflasyon beklentilerinin Nisan’a göre keskin şekilde düştüğünü görüyoruz. Devam eden barış anlaşması ve petrol fiyatlarında süregelen geri çekilmenin enflasyon beklentilerinde iyileşmeyi hızlandıracağını, bunu da hâliyle merkez bankalarının elini rahatlatacağını düşünüyoruz. Özellikle Avrupa’da Volkswagen’in 100bin kişiyi işten çıkarmaya hazırlanmasını kendi başına çok büyük bir manşet olduğunu düşünüyoruz. Avrupa’nın pek çok alda olduğu üzere ivme kaybettiğini gösteren bu yeni gelişme karşısında ECB’nin faiz artırımına devam etmesini açıkça beklemiyoruz.

Yeni gün ve hafta başlangıcında, ABD ile İran’ın karşılıklı saldırıları durdurma ve müzakerelere yeniden başlama kararı risk iştahını arzu edildiği ölçüde desteklemediğini görüyoruz. ABD Doları küresel bazda değer kazanırken, geriye kalan hemen hemen tüm enstrümanlarda ise değer kaybı devam ediyor. Kalıcı bir güven ortamından yoksun Asya borsaları yön bulmakta zorlanırken, gösterge endeks Tokyo borsası ve Güney Kore borsası %1 civarında geriledi. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde ise %0,7 civarında artılar görüyoruz. Tansiyonun barometresi konumunda brent petrolün varil fiyatı 72 dolar seviyelerinde kalırken, her ne kadar savaş dönemindeki primin büyük bölümü geri verilmiş olsa da, enerji arzına ilişkin risklerin tamamen ortadan kalkmadığını düşünen piyasalar, fiyatı daha da aşağı çekmekte zorlandıklarını görüyoruz.

Fed Başkanı Warsh’un yarattığı belirsizliğe paralel artan faiz artırım beklentileri dolar endeksini son bir yılın zirvesine iterken, faiz artırımına rağmen Japon Yeni 162 seviyelerinin kıyısında işlem görerek müdâhale ihtimalini canlı tutuyor. Güçlü dolar ve yüksek faiz beklentileri, faiz getirisi olmayan kıymetli metaller üzerinde baskı yaratmaya devam ettiğini de not etmemiz gerekiyor. Yılın ikinci çeyreğini brent petrol %40’a yakın düşüşle tamamlamaya hazırlanırken, altın %13, gümüş %22, bitcoin ise %12 düşüş kaydetti. Özellikle ons altın ikinci çeyrekte 2013’ten bu yana en sert çeyreklik düşüşünü yaşamaya hazırlandığının altını çizmek gerekiyor.

Yapay zekâ yatırımlarına ilişkin soru işaretleri devam ederken, Güney Kore, önümüzdeki yıllarda büyüklüğü 650 milyar doları aşabilecek yapay zekâ ve yarı iletken yatırım programını devreye almaya hazırlandığını duyurdu. Samsung ve SK Hynix öncülüğünde hayata geçirilmesi beklenen proje, yeni çip üretim tesisleri, yapay zekâ veri merkezleri ve robotik yatırımlarının yanı sıra enerji, su, ulaşım ve nitelikli iş gücü altyapısını da kapsayacağını okuyoruz. Güney Kore, küresel yapay zekâ yarışındaki konumunu güçlendirmeyi ve üretimi Seul dışına yayarak yeni bir teknoloji ekosistemi oluşturmayı hedeflerken, hisse senedi piyasalarında ise yüksek değerlemelere ulaşan yapay zekâ şirketlerine yönelik temkinli görünüm korunduğunu söylememiz gerekiyor. Küresel teknoloji hisselerindeki kâr realizasyonunun etkisiyle Samsung ve SK Hynix hisselerinde satışlar görülürken, piyasa aktörlerinin daha düşük değerlemeli sektörlere yönelme isteğinin de arttığını görüyoruz. SpaceX hisseleri 225 dolar seviyelerini test etmesinin hemen ardından 150 dolar seviyelerinin diplerine kadar gevşediğini de not edelim.

Fed Başkanı Warsh açısından bu hafta iki kritik gelişmenin öne çıktığını haber akışında görüyoruz. ABD Yüksek Mahkemesi’nin, Başkan Trump’ın Fed Yönetim Kurulu üyesi Lisa Cook’u görevden alma girişimine ilişkin vereceği karar, Fed’in siyasi bağımsızlığının geleceği açısından emsal niteliğinde olacaktır. Aynı zamanda Warsh, Portekiz’de düzenlenecek Avrupa Merkez Bankası (ECB) Merkez Bankacılığı Forumu’nda ilk kez diğer büyük merkez bankası başkanlarıyla aynı platformda yer alacak. Piyasalar, Warsh’ın para politikasında yönlendirme (forward guidance) vermekten kaçınan yeni iletişim stratejisini ve faiz patikasına ilişkin olası mesajlarını yakından izleyecektir. Özellikle ABD’de enflasyonun hedefin üzerinde seyretmesi nedeniyle faiz artışı beklentilerinin güçlendiği bir dönemde, Warsh’ın vereceği sinyaller küresel piyasalar açısından önem taşıyacağının altını özellikle çizmek isteriz.

Türkiye cenahında ise jeo-ekonomik iyimserlik hâkim olmaya devam ederken, otoritenin kontrolünde USDTRY kuru yeni haftaya 46,64 seviyelerinden başlıyor. Yüksek faizli parayı al, düşük faizli parayı sat kapsamında giren carry trade işlemler ön planda kalmaya devam ederken, TCMB faizlerde gevşemeye gider mi sorusu yüksek perdeden konuşulmaya başladı. Haftanın son iş günü ABD’li yatırım bankası JPMorgan, Türkiye için 2026 yıl sonu faiz tahminini %37’den %35’e çektiğini duyurdu. Banka bu revizyona gerekçe olarak, İran Savaşı’nda sağlanan ateşkesin ardından petrol fiyatlarında yaşanan sert düşüşü ve TCMB’den son dönemde gelen parasal gevşeme sinyallerini gösterdi. JPMorgan, merkez bankasının önümüzdeki ay haftalık repo ihalelerine muhtemelen yeniden başlayacağını ve bu adımın efektif fonlama faizini %40’tan %37’ye düşüreceğini belirtti.

Türkiye’nin jeo-ekonomik hikâyesinin olumlu anlamda ön planda kalmaya devam edeceğini düşünüyoruz. Hazine’nin geçen hafta ihraç ettiği sukuk ihracına 2,5 katın üzerinde talep gelirken, 6 yıl vadeli tahvilde %6,75 getiri ile 2,75 milyar dolar borçlanmaya gidildi. Bu hafta Cuma günü açıklanacak enflasyon rakamları önem sırasında ilk sıraya yerleşirken, aylık TÜFE artışının %1’in altında kalacağı tahmin ediliyor. Enflasyonun yardım etmesi durumunda, efektif fonlama faizini %40’tan %37’ye doğru kademeli olarak gerileyeceğini biz de düşünüyoruz. Bu arada savaşla birlikte başlatılan BİST açığa satış yasağı, yeni bir uzatım kararı olmaması nedeniyle sona erdi. Geçen hafta MSCI bu hususta ciddi endişeleri olduğunu dile getirmiş ve uyarıda bulunmuştu.

Küresel mali piyasaların jeopolitik riskler, bunun tetiklediği enflasyonist kaygılar, teknoloji cephesinde yapay zekâ yatırımlarının ne zaman geri döneceğine yönelik endişeler ve nihayetinde Fed Başkanı Warsh’un yol açtığı belirsizlikler arasında sıkışırken, her ayın ilk cuması olduğu üzere, ABD’de açıklanacak istihdam raporunun ekonominin gidişatı hakkında piyasalara yön vereceğini hatırlatmak isteriz.

Geride bıraktığımız hafta TÜİK’in yayımladığı 2025 Zaman Kullanım Araştırmasına da yer vererek bültenimizi tamamlamak isteriz. Türkiye’de günlük yaşam alışkanlıklarındaki değişimi ortaya koyan raporun, yalnızca toplumsal alışkanlıklara değil, iş gücü verimliliği, demografik dönüşüm ve dijitalleşmenin etkilerine de ışık tutması bakımından dikkatimiz çekti. Şöyle ki, 10 yaş ve üzerindeki bireyler günün ortalama 8 saat 55 dakikasını uyuyarak, yalnızca 12 dakikasını spor yaparak geçiriyor. Kadınlar hanehalkı ve aile bakımına günde 4 saat 3 dakika ayırırken, erkeklerde bu süre 58 dakika ile sınırlı kaldı. Dijitalleşmenin etkisi ise eğlence alışkanlıklarında belirgin şekilde hissedildi. Son 10 yılda sosyal medyada vakit geçirenlerin oranı %33,9’dan %71,7’ye yükselirken, gazete ve dergi okuyanların oranı %39,4’ten %20,1’e geriledi. Araştırma, Türkiye’de ekran kullanımının hızla artarken fiziksel aktivite ve basılı yayınlara ayrılan zamanın giderek azaldığını ortaya koydu.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.