EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
3 ay önce|
Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 hafta önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
2 hafta önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
3 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.655)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (604)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.649)
- GÜNDEM (3.592)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.750)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- İstanbul'da aylık enflasyon Ekim'de hızlandı 01/11/2026
- TOBB Nefes Kredisi'nde yeni dilim başvuruları 3 Kasım'da başlayacak 01/11/2026
- Küresel piyasaların radarında ABD'deki ara seçimler var 01/11/2026
- FBI, kripto hırsızlığından Kuzey Kore'yi sorumlu tuttu 01/11/2026
- Bir maaş kiraya, bir maaş hayata 01/11/2026
- Resmi Gazete'de bugün (01.11.2026) 31/10/2026
- SPK Başkanlığına Muhsin Atcı atandı 31/10/2026
- Borsa İstanbul Genel Müdürü Korkmaz Enes Ergun gözaltına alındı 31/10/2026
- Binance, siber saldırıda çalınan varlıkların yüzde 90'ını karşıladı 31/10/2026
- Erdoğan İstanbul'da Zelenskiy ile görüştü 31/10/2026
SON YAZILAR
- SPK’dan 2 yıl işlem yasağı alan Tayfun Bayazıt, Sabancı Holding’den istifa etti 31/10/2026
- Vakıf Faktoring A.Ş.’den İstikrarlı Büyüme 30/10/2026
- TASFİYE FONLARI: Suçtan elde edilen malvarlığı değerleri yatırımcılara dönebilecek 29/10/2026
- Garanti BBVA’nın 9 aylık net kârı 97,2 milyar liraya ulaştı 29/10/2026
- Enpara Bank: 9 Aylık Net Kârı 6,3 Milyar TL 28/10/2026
- TASFİYE EDİLEN FONLARDA YATIRIMCI ALACAĞI NASIL HESAPLANACAK? 27/10/2026
- TEB 2026 Üçüncü Çeyrek Mali Verileri Açıklandı 26/10/2026
- The Economist 2027 kapağı: Semboller, şifreler ve dünyaya verilen mesajlar 24/10/2026
- DenizBank 2026 yılının ilk dokuz ayına ilişkin finansal sonuçlarını açıkladı 23/10/2026
- Alternatif Bank’tan şubatta geri ödemeli ihtiyaç kredisi kampanyası 23/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
