Connect with us

EKONOMİ

Birsay KURUÇ : Enflasyon neymiş Almanya’ya soracaksın!

Yayınlanma:

|

Yakın tarihin verdiği pergelin bir bacağı 80 yıl önceye yerleşmişti. Şimdi biraz da “karşı devrim” arayışına girelim. Ama, iktisatçı gözlükleriyle ve 100 yıllık bir pergelle. Pergeli Almanya’ya yerleştirelim. Işık tutacak mı, bakalım.

Biliyoruz, 1918 Kasım’ında Almanya “Büyük Savaş” sonunda “hükmen yenik” ilan edildi. Kabul etti. Galipler, İngiltere, Fransa, ABD, İtalya 1919 Ocak’tan başlayıp beş ay Paris’te aralarında görüşüp pazarlık yaptılar. Sonunda, Almanya’nın boynuna “savaş suçlusu” yaftası astılar. Haziran’da Almanya Versay’da “kabul” imzasını attı. Egemenliğini haciz altına aldılar. Haciz bedeli, savaş yıkımının günahı olarak, “savaş borcu”dur dediler. O güne kadar borçsuz Almanya’nın sırtına ağır mı ağır bir yük yüklendi. Ne kadar? Bir Savaş Borçları Komisyonu kurdular, o belirleyecek. Her büyük savaş sonunda galipler bir yeniden bölüşüm yaparlar. Ünlü Alman enflasyonunun öyküsü buradan başlıyor. Bu öykü herkese lazım. 

(1923 yılında, “savaş borçlusu” Almanya’nın enflasyonunda paralarla oynayan çocuklar.) 

ENFLASYONLA YENİLMEK

Yenilmek nedir? Savaşla mı adı konulur, yoksa ekonomi ve finansla bir yol açılıp gerçeğini orada mı bulur? Almanya’nın öyküsünde bazen yavaş, bazen hızla oluşan aşamalar var. Birinden sonrakine geçtin mi, geri dönüşü yok. Son aşama “ağır deflasyon trajedisi” ve “buharlaşan egemenlik” ile bitiyor, 1924’te. Sonrasına, hele 1930’ların Almanya’sına şimdi girmeyelim. 

Büyük, uzun süren savaş her devlette bütçe açığı yaratır, harcama durmaz. Savaş bitince, yeni harcamalar zorunlu olur, açık devam eder. Almanya savaştan sonra biraz vergi artırdı, biraz harcama kıstı, ama yetmedi. Kısa vadeli borçlanma ile açığı kapatmaya yöneldi. Bu borçlanmanın “reel” maliyeti ise ancak “bir miktar enflasyon” yaparak düşürülebilirdi. Böyle yapıldı. Merkez Bankası (Reichsbank) kamu borç kâğıtlarını alarak açığı finanse etmeye başladı. Yabancı yatırımcılar da aldılar. Büyük sanayi kapitalizmi Almanya’nın parasının, Reichsmark’ın (RM) zamanla değerleneceği beklentisinde idiler. Bu sermaye girişleri RM’ı değerce yüksek tuttu. Ne zamana kadar? Borçlar Komisyonu’nun Almanya’ya “Borç tutarın belli oldu: 132 milyar ‘altın RM’ ödeyeceksin!” dediği 5 Mayıs 1921’e kadar. Londra Ültimatomu, diye bilinir. Bu, Alman ulusal gelirinin üçte birini taksit taksit alıp götürecek bir tutardı! Enflasyon öyküsünde 1. aşamanın sonu oluyor.

Niçin böyle?  En başta Fransa var. Savaşın gerçek yıkımına uğramış, parasız ve borçlu Fransa bastırıyor. Almanya ödedikçe o toparlanacak; aksattıkça, geciktirdikçe dişlerini gıcırdatıyor ve kendi deyişleriyle, Almanya’yı “Osmanlılaştırmak, yani, uluslararası borç kölesi haline getirmek” istiyor. Parasız kalan Fransa, Wall Street’ten yalvararak yüksek faizle borçlanmaya çalışmaktadır. Bir yandan da Almanya’ya bastırıyor. “Ültimatom”un başını çekiyor. Ve böylece, 10 Mayıs’ta Alman Hükümeti düşüyor. Yenisi (Merkez Partisi’nin toparladığı orta-sağ koalisyon) durumu idare edecektir. O kadar. “Ültimatom”dan itibaren dikkat çekici olan: 1) Alman siyasetinin dokusu bu tablo karşısında güçsüzdür ve taze güç toplayamaz. 2) Para otoritesi Reichsbank ise adım adım artan belirsizlikleri yönetemeyecektir.  Öykünün odak noktasında bu ikisi var. “Ültimatom” bir turnusol kâğıdı olmuştur. 

Londra’dan altı ay sonra, bu kez 12 Kasım’da Alman sermaye sınıfının ‘ültimatom’u geliyor: Alman sanayi bölgesi Ruhr’un en büyük “baron”u Hugo Stinnes’in öncülüğünde toplanan iş çevreleri, güçlü sağ kanadının yükselen sesiyle, “8 saatlik işgünü başta, tüm sosyal haklara son verilsin ve Almanya devlet demiryolları tüm varlıklarıyla özelleştirilsin” der. Bu ses şüpheleri somutlaştırır: “Sermaye” Almanya’yı borç için kaynak yaratacak bir mali yapıya sahip görmüyor, demektir! (Alman sermaye sınıfının Ekim Devrimi korkusunu da unutmayalım!) Böyle şeyleri kapitalizmde, önce döviz kuruna bakarak okuruz. O zaman da böyle oldu: RM, Amerikan doları karşısında 99’dan 263’e düşüverdi. Ve Ekonomi Bakanı Hirsch açık konuştu: “Doların 300 ya da 500 RM olasılığını düşünmek istemeyiz. Bugünkü parasal koşullarda bağımsız (egemenliğe sahip) kalıp kalamayacağımızı ya da kalmak isteyip istemediğimizi düşünmek istemiyoruz!”. Dikkat edelim, “egemenlik” diyor. Büyümeye başlayan bir “anafor”u görüyor. Ve güçsüzlüğü dile getiriyor.

Fransa Almanya’nın yapışık, ama zıt, kriz kardeşidir. “Anafor” Fransa’yı da vurarak hızlanır. Orada siyaseti sertleştirecektir. 1922’de, 12 Ocak’ta orta-sağ çoğunluk “esnek” Başbakan Aristide Briand’ı indirir, sertlik politikası sahibi Raymond Poincaré’yi getirir. Almanya’da da orta-sağ, Fransa’da da! Ama zıt kardeşler. Fransa Almanya’yı “borç kölesi” yani, “2., 3. sınıf devlet” yapma niyetinde ısrarlıdır. Oradan ilerler. Ancak, bu çizgi “Alman öyküsü”nü yaratan etkenlerden sadece biridir. O kadar.

‘DIŞ ETKEN’

“Öykü”nün odak noktasına işaret ettik: Alman siyaset topluluğunun çok parçalı, zayıf kalan yapısı ve Reichsbank’ın krizdeki yönetim tarzı. Siyaseti uzmanlarına bırakalım. Reichsbank’a (RB) bakalım. RB yetkilileri gitgide yerleşen enflasyonun kendine özgü yeni yeni etkiler yarattığını, bunun dinamiklerini gördüler. Yani, enflasyonun seyri içinde fiyatlar önceden kestirilemeyen istikrarsızlıklar gösteriyor, yatırımcılarda da bilinmeyen beklentiler yaratıyordu. Çeşitlenen, artan ve yönetilemeyen istikrarsızlıklar. Ama RB, dalgaları gitgide kabaran bu denizde, hep iki politika çizgisinde ilerledi: Bir, hazinenin kısa vadeli kâğıtlarını almayı sürdürerek ‘açık finansmana devam’ dedi. Ve iki, Alman sermayesine enflasyonun çok altında reel faizli kredi pompalıyordu; buna da “devam” dedi. Borç Komisyonu üyesi, iktisatçı Bresciani-Turroni şöyle yazmıştır: “Bu politika iş dünyasına sağlanan bir ‘gayri meşru sübvansiyon’du. Israrla yürütüldü ve öyle bir teşvik politikası yarattı ki, böylece çeşitli iktidar blokları ve çıkar grupları oluştu ve bunlar bu enflasyon mekanizmasının sürmesi için çalıştılar!” Biz okuyuculara “dış etken”e fazla takılmayın, önce Alman sermaye sınıfının ne yaptığına bakın, demiyor mu?

RUBİKON!

1922 Mart’ında Almanya borç taksiti ödeyince RB’deki rezervleri dibe yaklaştı. Parasal savunma gücü biraz daha azaldı. Ödeme takatinin daha da zayıflayacağı görünür oldu. Sermaye ve mülk sahipleri ise toplumca karşı karşıya kalınan faturadan uzak duruyorlardı. Savaşta vergi vermemişlerdi. Şimdi de “Fransa’ya gidecekse niçin devlete kaynak sağlayalım” diyerek geçiştiriyorlardı.  

Enflasyon “öykü”sünün 1. perdesi sona yaklaşırken 2. perdeye geçiş için adeta beklenen “şok” geldi. 24 Haziran’da (tam 100 yıl önce) ırkçı çeteler Dışişleri Bakanı Walther Rathenau’yu vurdular. AEG’nin sahibi, liberal, Yahudi kökenli, iş bilen bir adamdı. Savaş yıllarında hükümette görev alıp, 20. yüzyıl planlamasının ilk örneği olan lojistik tasarım ve uygulamanın sahibiydi. Bakan olarak, “savaş borcu”nun anlaşmayla çözümüne, sertliği durdurmaya çalışıyordu. Suikast Fransa’nın ödünsüz çizgisini beslerken, uluslararası finans sermayesinin katılaşan olumsuz tutumunu da ateşleyen etki yaptı. Temmuz’dan sonra, RM karşısında doların artış hızı iç fiyatların artış hızını aştı. Artık “RM düşecek!” beklentisi egemendi ve enflasyon Almanya’yı yenmek üzere “Rubikon”u geçmişti. Bu kırılma noktası oldu ve sonra iç fiyat artışlarıyla döviz kuru arasında hızlanan yarış başladı. 1922 sonunda dolar 24 kat değer kazanmış, para arzı 16 kat, iç borç da 5 kat artmıştı. Bir “enflasyon dersidir”, diyebiliriz.

Sonrası Alman toplumu için hazindir. Kriz yerleşirken İngilizler Poincaré’yi yumuşatmaya çalıştılar, fayda etmedi. 10 Ocak 1923’te Fransız ordusu, Belçika’nın da desteğiyle sınırı geçip Ruhr’a girdi, “Ödemiyorsun, gelip alacağım!” diyordu. Ruhr’da işçiler üretimi durdurdu. Alman hükümeti onlara ücretlerini ödemeyi sürdürdü. Para basıyordu. Siyaset zemininde inandırıcılık kaybolurken, Almanya son bir çabayla, RM’yi tutabilmek için son rezervlerini de kullandı. Gerisi biliniyor: Toptan eşya fiyatları indeksi, 1913 yılını 1 kabul edersek, 1920’de 15, 1922’de 342, 1923 Ocak’ta 2.783, Aralık’ta ise 1.261.000.000.000 olacaktır. Yani, Merkez Bankası (RB) binası yerinde duracak, fakat Alman parası RM yok olacaktır! Sistem içinden “gümledi”.

BÖLÜŞÜM MÜCADELESİ

Sona geliyoruz. (Sonun sonuna değil!) 1923 Kasım’ında Hjalmar Schacht “yok” olan RM’yi yeniden var edebilmek için sahneye çıktı. Bunu kısaca anlatmıştım (14 Mart 2022).  Almanya’nın enflasyonla altüst oluşundan sonra, onun yarattığı başka bir “öykü” olan yapay bolluk dönemi başlayacak (1924-‘28) ve onun devamı da trajik, bir başka “öykü” (1929-1945) olacaktır. Şimdilik şunu vurgulayalım: 1924’te Almanya, Chicago’lu banker Charles Dawes başkanlığında bir uluslararası heyetin yapacağı programa ve denetimine teslim oldu. Bu çerçevede çıkarılan 30 Ağustos 1924 tarihli banka yasası Reichsbank’ı “bağımsız” olarak kuruyordu. “Bağımsız” merkez bankasının 14 kişilik yönetim kurulu üyelerinin yarısı yabancı temsilcilerdi ve öteki üyeler ile başkan bunların oylarıyla seçiliyordu! Fazla bilgiye gerek yok. Şunu görmek yeterlidir: Almanya 1918 Kasım’ında hükmen yenilmişti. 1923 sonunda enflasyonla, nakavtla yenildi. 1918’de egemenlik haciz altına alınmıştı. 1923’te bu haciz iyice ağırlaştı, egemenlik ‘yok’ derecesine indi. Almanya enflasyon ‘anaforu’na isteyerek, tasarlayarak girmedi. Ama, ‘anafor’dan çıkamazsa egemenliğin kaybolacağını öngöremedi. Alman siyaset topluluğu yetersiz kaldı ve zincirleme yetersizliklerin kurasından sonunda 1930’ların tablosu çıktı.

Görünen o ki Alman sermaye sınıfı enflasyonu sevdi. Fiyatlar arttıkça kârları da olağanüstü arttı ve borçları, yükümlülükleri “reel” olarak sıfırlandı. Servetini korudu. Heyecanla, Dawes komisyonunun sonunda onlara getireceği “müjde”yi, Wall Street kredilerini bekledi. Egemenlik verilerek krediler alındı. Sermaye 1924 sonunda buna kavuştu.

Biliyoruz, enflasyon içeride bir bölüşüm mücadelesi alanı açar. Mücadele sürecinde emekçiler kaybederler. Sonunda (Dawes noktasında) “çözüm” olarak getirilen “ağır deflasyon”da bir daha kaybederler. Toplumun dokusu biraz daha bozulur. Böyle oldu. Üst üste yaşanan bu iki süreç (enflasyon ve deflasyon) toplumda birbirini çoğaltan umutsuzluk dalgaları yaratır. Faşizm, biliniyor ki, daima umutsuzlukla beslenir. Kendini “bir çeşit devrim” gibi sunan karşıdevrim o ortamda öngörülebilenden daha hızlı doğum yapar.

BİRAZ İKTİSAT

Çok değil, biraz. Sermaye sınıfının Alman ‘elit’leriyle ortak görüşü “Bizi ihracat kurtarır!” söyleminde buluşuyordu. “Ucuz ve sürekli kredilerle desteklenmeliyiz” söyleminin ikizi idi. Merkez bankası (RB) da bu bakışı paylaşıyordu. “Savaş borçları” boyunduruğundan çıkış için bu politikayı benimsiyordu. Ticaretin politikası. Dış ticaretin bir “fazla” yaratacağı ve borç ödemelerinin bu sayede yapılacağı, diye basitleştirebiliriz. İktisatçı diliyle, ödemeler dengesinde ticaretin, yani mal ve hizmet işlemlerinin toplamını gösteren “cari hesabı”nda bir “fazlalık” yaratma politikası. İyi güzel de, “normal” ve “anormal” zamanların politikaları acaba örtüşür mü? Ödemeler dengesinin bir de ‘sermaye hesabı’ bölümü var. Orada ülke mülkiyetinde bulunan ‘varlıklar’ın fotoğrafını görür, bunlardaki değişmeyi okuruz. (“Varlıklar”ın stokunu.) 1918 Versay kararı ile ‘galipler’ Almanya’nın bu “varlıkları”nın eritilmesini hedefe koymuştur.

‘TARİHİN SUNDUĞU ZAMANLAR’ 

O halde, işin bam teli Almanya’nın birdenbire içine düştüğü “anormal zaman”da, savunmasını ne yapıp edip “sermaye hesabı”nı koruma üzerine kurabilmesi değil miydi? Burada iktisatçının ve özellikle merkez bankası uzmanının entelektüel kapasitesi ve yaklaşımına geliyoruz. Önemli konu. Çünkü, “sermaye hesabı”nın yönetimi esasta merkez bankasının işidir. 1918-1924 gibi bir ‘anormal zaman’da ise bu bambaşka boyut kazanıyor. Ülke egemenliğinin korunması boyutu. Alman enflasyonu üzerine çok çalışma yapılmıştır. Görüşler Reichsbank’ın bu “anormal” zamanda pasif kalışını vurgular. Reichsbank, “Para talebine bakar, politikamızı buna ayarlarız” demiştir. Ve 1923’e, geri dönüşü olmayan aşamaya böyle gelinmiştir. Ciddi bir noktadır. Merkez bankacılar düşünmelidir. Değinmekle yetinelim. Ama düşünelim.

Bunları bugünün Türkiye’si için mi yazıyorum?  O aklımızda, ama ayrı bir yazı konusu. “Tarihin sunduğu zamanlar” birbirinden farklıdır. İçinde daima farklı ve benzer elemanlar taşır. İktisatçı ise sadeleştirmek ister. Sadeleştirebilirse işin karmaşık boyutlarını da keşfedecektir. Enflasyon bu olanağı veriyor. Pergeli kullanarak ilerleyelim.

Cumhuriyet

Bilsay Kuruç : Ekonomi sınavında ekonomi dersi öğrenilir mi? – BankaVitrini

Okumaya devam et

EKONOMİ

Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi

Yayınlanma:

|

Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.

O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.

1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.

Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:

Birinci nesil kriz modelleri

Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.

Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.

Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.

Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.

1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi

Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.

Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.

İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.

1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.

Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.

1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.

İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.

Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.

1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].

Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.

Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.

5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.

(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)

Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24


[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.

[2] Kazgan, Gülten (1994); Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, Altın Kitaplar, İstanbul, s. 228.

[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Verginin dörtte biri faize gidiyor! Bütçede alarm veren tablo

Yayınlanma:

|

Vergi gelirleri artıyor, faiz yükü daha hızlı büyüyor: Merkezi Yönetim bütçesinde alarm veren tablo

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2026 yılı Mayıs sonu Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, kamu maliyesinde gelir artışının sürdüğünü ancak harcamalardaki daha hızlı yükseliş nedeniyle bütçe disiplininin üzerindeki baskının arttığını ortaya koydu.

İlk beş aylık dönemde merkezi yönetim gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre %33,9 artarak 6,28 trilyon TL’ye, giderler ise %37,4 artışla 7,33 trilyon TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL seviyesine yükseldi.

Vergi gelirleri güçlü ancak harcamalar daha hızlı büyüyor

Toplam vergi gelirleri 5,3 trilyon TL olarak gerçekleşti.

Vergi gelirleri içinde en büyük payı;

  • Gelir Vergisi: 1,283 trilyon TL
  • Dahilde alınan vergiler
  • Kurumlar Vergisi
  • Uluslararası ticaret vergileri oluşturdu.

Ancak bütçe tarafında gelir artışının harcamaları karşılamaya yetmediği görülüyor.

Özellikle;

  • Personel giderleri %43 arttı.
  • SGK devlet primi %49 arttı.
  • Mal ve hizmet alımları %40’a yakın yükseldi.
  • Faiz harcamaları ise %51,1 artış gösterdi.

Bu tablo bütçe açığının temel nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Faiz giderleri artık vergi gelirlerinin dörtte birine yaklaşıyor

Rapordaki en dikkat çekici gösterge ise faiz yükü.

2026’nın ilk beş ayında;

  • Faiz giderleri 1 trilyon 262,6 milyar TL’ye ulaştı.
  • Bu tutar toplam vergi gelirlerinin %23,8’ine karşılık geliyor.

Başka bir ifadeyle; Vatandaştan toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 24 TL’si yalnızca faiz ödemelerine gidiyor.

Bu oran son yıllarda düzenli olarak yükseliyor.

Yıl Vergi gelirlerinin faize giden kısmı
2023 %15,0
2024 %17,4
2025 %18,6
2026 %23,8

Bu eğilim, kamu borçlanmasının maliyetinin bütçe üzerindeki baskısını her geçen yıl artırdığını gösteriyor.

Cari transferler bütçenin en büyük kalemi olmaya devam ediyor

Harcamalarda en büyük kalem yine cari transferler oldu.

İlk beş ayda;

  • Cari transferler 2,65 trilyon TL
  • Personel giderleri 2,10 trilyon TL

olarak gerçekleşti.

Yalnızca bu iki kalem toplam harcamaların yaklaşık üçte ikisini oluşturuyor.

Bu durum bütçede esnek harcama alanını daraltırken yatırım harcamalarının payını da sınırlıyor.

İç talep ve dış ticaret kaynaklı vergi gelirlerinde yavaşlama dikkat çekiyor

Analizde dikkat çeken diğer unsur ise;

  • Dahilde mal ve hizmetlerden alınan vergiler,
  • Uluslararası ticaret vergileri

artış hızının toplam vergi gelirlerinin altında kalması.

Bu gelişme;

  • iç tüketimde yavaşlama,
  • ithalattaki zayıflama,
  • küresel ticaretteki belirsizlikler,
  • jeopolitik riskler,
  • yüksek faiz nedeniyle ekonomik aktivitedeki yavaşlama

gibi faktörlerin bütçe gelirlerine yansımaya başladığını gösteriyor.

Bütçe hedeflerine ulaşmak kolay görünmüyor

2026 bütçesinde yıl sonu için 2,71 trilyon TL açık öngörülüyor. İlk beş ayda bunun 1,06 trilyon TL’si gerçekleşmiş durumda.

Yılın ikinci yarısında;

  • faiz giderlerinin seyri,
  • enflasyon,
  • vergi tahsilatı,
  • ekonomik büyüme,
  • borçlanma maliyetleri

bütçe performansının en önemli belirleyicileri olacak.

Sonuç

2026’nın ilk beş aylık bütçe gerçekleşmeleri, mali disiplin açısından karmaşık bir görünüm ortaya koyuyor. Vergi gelirlerinde nominal artış sürmesine rağmen harcamalar, özellikle de faiz ödemeleri daha hızlı yükseliyor. Faiz yükünün vergi gelirleri içindeki payının %24’e yaklaşması, kamu maliyesinin önümüzdeki dönemde en kritik kırılganlık alanlarından biri olmaya devam edeceğine işaret ediyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda bütçe dengesini koruyabilmek için hem gelir tarafında vergi tabanını genişletecek hem de harcama tarafında verimliliği artıracak yapısal adımların önemi daha da artmış durumda.

Süleyman ÇEMBERTAŞ

Okumaya devam et

EKONOMİ

JPMorgan frene bastı, BofA kârı aldı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Küresel yatırım bankalarının Türkiye pozisyonlarında dikkat çekici bir değişim yaşanıyor. Bir yanda JPMorgan, 2018’den bu yana ilk kez Türkiye kurumsal kredi görünümünü “ağırlığını artır” seviyesinden “nötr”e çekti. Diğer yanda Bank of America, Türk lirası carry trade pozisyonunu kârla kapattı.

Bu iki karar birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo şu: Yabancı yatırımcı Türkiye’den tamamen çıkmıyor; ancak artık “yüksek faiz-getiri” hikâyesini daha seçici, daha kısa vadeli ve daha korumacı bir risk yönetimiyle izliyor.

JPMorgan ne yaptı?

JPMorgan’ın kararı, Türkiye varlıklarına yönelik sert bir satış tavsiyesi değil. Ancak banka, Türk şirket tahvillerinde daha önce taşıdığı iyimser ağırlığı azalttı. Türkiye görünümünün “nötr”e çekilmesi, yabancı yatırımcının artık yüksek getiri potansiyelinin yanında artan riskleri de daha fazla dikkate aldığını gösteriyor.

Raporda öne çıkan risk başlıkları şöyle:

Türkiye’nin temel dış dengesinde bozulma, enerji fiyatlarındaki artış, jeopolitik riskler, yerel siyasi belirsizlik, erken seçim ihtimali, yeniden dolarizasyon riski ve şirketlerin döviz açık pozisyonları.

Bu tablo özellikle Türk şirket tahvilleri açısından önemli. Çünkü kurumsal kredi yatırımcısı sadece ülke faizine bakmaz; şirketlerin döviz borcu, nakit akışı, dış finansmana erişimi ve kur şoklarına dayanıklılığına da bakar.

BofA ne yaptı?

Bank of America ise Ocak ayında dolar/TL’de 46,20 seviyesinden açtığı 3 aylık kısa dolar/TL pozisyonunu, kur 44,89 seviyesine geldiğinde kârla kapattı. Bu işlem, klasik anlamda TL carry trade stratejisinin başarılı bir örneği oldu.

Yani BofA, yüksek TL faizinden kazandı; aynı zamanda kurun vadeli piyasanın ima ettiği seviyeden daha aşağıda kalmasından ek getiri elde etti. Ancak pozisyonun kapatılması “TL hikâyesi bitti” anlamına gelmiyor. Banka, dolar/TL’nin ileride de vadeli piyasanın ima ettiği seviyelerin altında kalabileceğini belirtirken, TL’de nominal değer kaybı hızının artabileceği uyarısını da yaptı.

Bu mesajın sade karşılığı şu: TL hâlâ getiri sunuyor, fakat aynı pozisyonda kalmanın riski arttı.

Bu kararların arkasındaki ana senaryolar

1. Kâr realizasyonu senaryosu

BofA’nın hamlesi öncelikle kâr realizasyonu olarak okunmalı. Carry trade pozisyonlarında yatırımcı sonsuza kadar beklemez. Faiz getirisi oluştuğunda ve kur beklenenden daha sakin kaldığında pozisyon kapatılır.

Bu, Türkiye’den çıkıştan çok, “elde edilen kârı masaya koyma” hamlesidir.

2. Siyasi risk senaryosu

JPMorgan’ın raporunda siyasi belirsizlik vurgusu dikkat çekiyor. Türkiye piyasalarında son haftalarda muhalefet partisi ve yargı süreçleri üzerinden oluşan politik gerilim, BIST, tahvil ve kur tarafında dalgalanma yarattı.

Yabancı yatırımcı açısından en büyük risk, ekonomi programının seçim veya siyasi baskı nedeniyle gevşetilmesi ihtimalidir. Erken seçim senaryosu gündeme gelirse, piyasa bunu kamu harcamalarında artış, kredi genişlemesi, ücret ayarlamaları ve dövize yönelim riskiyle birlikte fiyatlar.

3. Dolarizasyon senaryosu

Türkiye’de yerleşiklerin yeniden dövize dönmesi, yabancı yatırımcının en yakından izlediği başlık. Yüksek faiz ve kontrollü kur politikası TL’ye ilgiyi artırmıştı. Ancak seçim beklentisi, enerji şoku veya siyasi belirsizlik artarsa, yerli yatırımcı yeniden döviz talebine yönelebilir.

Bu durumda Merkez Bankası rezervleri güçlü olsa bile, rezervlerin ne kadarının piyasa stresinde kullanılacağı kritik hale gelir.

4. Enerji ve cari açık senaryosu

Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Orta Doğu kaynaklı gerilimler ve petrol-doğalgaz fiyatlarındaki artış, cari açık ve enflasyon üzerinden TL üzerinde baskı oluşturabilir.

Enerji fiyatı arttığında Türkiye’nin döviz ihtiyacı büyür. Bu da hem kur beklentisini hem enflasyon patikasını hem de şirketlerin maliyet yapısını bozar.

5. Şirketlerin döviz açık pozisyonu senaryosu

JPMorgan’ın dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri şirketlerin döviz açık pozisyonu. Eğer şirketin geliri TL, borcu döviz ise kur artışı bilançoyu bozar. Kurumsal kredi yatırımcısı için bu doğrudan tahvil geri ödeme riskidir.

Bu nedenle JPMorgan’ın “nötr” kararı sadece Türkiye ekonomisine değil, Türk şirketlerinin döviz riskine yönelik de bir uyarıdır.

Yabancı yatırımcı Türkiye’den çıkıyor mu?

Hayır. Verilen mesaj “Türkiye’den çıkıyoruz” değil; “Türkiye riskinde daha seçici davranıyoruz” mesajıdır.

Yabancı yatırımcı için Türkiye hâlâ yüksek faiz, güçlü carry getirisi ve kontrollü kur nedeniyle cazip olabilir. Ancak risk primi düştükçe ve siyasi/jeopolitik risk arttıkça, aynı getiriyi almak için daha fazla risk taşımak gerekir.

Bu nedenle yabancı kurumlar artık uzun vadeli ve yüksek riskli pozisyonlar yerine; kısa vadeli, likit, yüksek kaliteli ve gerektiğinde hızla kapatılabilecek pozisyonları tercih ediyor.

Türkiye açısından ne anlama geliyor?

Bu gelişme ekonomi yönetimi için önemli bir uyarı niteliğinde. Çünkü Türkiye’nin son dönemdeki sermaye girişi büyük ölçüde güven, yüksek faiz ve kur istikrarı üzerine kuruldu.

Bu üç ayaktan biri zayıflarsa carry trade tersine dönebilir. Carry trade girerken döviz getirir, çıkarken döviz talebi yaratır. Bu nedenle sıcak para girişine dayalı rahatlama kalıcı sermaye girişiyle desteklenmezse kırılganlık üretir.

Piyasalar nasıl etkilenebilir?

Kısa vadede TL’de kontrollü seyir devam edebilir. Ancak kurda nominal değer kaybı hızlanırsa, yabancı yatırımcı yeni carry trade pozisyonu açmakta daha temkinli davranır.

Tahvil tarafında kısa vadeli ve yüksek kaliteli ihraçlara ilgi sürebilir. Buna karşılık uzun vadeli, düşük kaliteli veya döviz riski yüksek şirket tahvillerinde risk primi artabilir.

Borsada ise bankalar, ihracatçılar ve döviz pozisyonu güçlü şirketler ayrışabilir. Döviz açık pozisyonu yüksek, finansman maliyeti ağır ve iç talebe bağımlı şirketler daha kırılgan hale gelebilir.

Yabancı yatırımcı Türkiye’yi terk etmiyor, frene basıyor

JPMorgan ve BofA’nın kararları birlikte okunduğunda, yabancı yatırımcının Türkiye’ye bakışında yeni bir dönem başladığı görülüyor.

Artık mesele sadece yüksek faiz değil. Yatırımcı; kurun hızı, rezervlerin dayanıklılığı, siyasi belirsizlik, enerji faturası, cari açık, şirket bilançoları ve erken seçim ihtimalini aynı anda fiyatlıyor.

Türkiye için asıl sınav, carry trade ile gelen parayı kalıcı sermaye girişine dönüştürmek olacak. Aksi halde bugün kârla kapanan pozisyonlar, yarın daha büyük çıkış riskinin öncü sinyali haline gelebilir.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.