EKONOMİ
Bilsay Kuruç : Ekonomi sınavında ekonomi dersi öğrenilir mi?
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Son yazıda pergeli 100 yıllık açmıştık. Şimdi 40 yıla indirelim. Türkiye’ye ve bugüne gelelim. Çünkü dersimiz enflasyon. Biliyoruz, hikâye 1980’de başlıyor. Yeni bir rejim ve onun ekonomisi (ya da yeni bir ekonomi ve onun rejimi) isteniyor. “Müjde”nin işaret fişeği 1979 Mayısı’nda, ekonomi adımı sonraki ocakta, siyaset ayağı da eylülde geldi. İşçi sınıfının, gençliğin, meslek kuruluşlarının ve siyasetin üzerinden silindirle geçildi. Sermaye rahatladı. Toprak nadaslanmıştı. 1983 sonunda Özal geldi. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın mutemet adamıydı. Partisini önce ekonomide takdim etmek zorundaydı. Dünya sermayesiyle eklemlenen bir kapitalist model istiyordu. Ama üretimle kaynak yaratmak Türkiye sermayesinin boyunu aşıyordu. İç borçlanma ve bütçe dışı fonlar yoluyla para bastı. Enflasyon 1988’de yüzde 75’i vurdu. “Halkı enflasyona ezdirmeyeceğiz!” dedi.
ABİ YARIN DOLAR KAÇ OLACAK?
Yeni ekonominin ilk ve kalıcı sorusu budur. Yüzde 75’lik enflasyonla sermaye yeni rejime ilk adımı attı. İşçilerde henüz sınıf belleği vardı. Enflasyonda vücut bulan “sınıfsal ekonomi” dersini çalıştılar. Direnip (Zonguldak yürüyüşü ile) haklarını korudular. Bu, o günden bugüne, özünü kavradıkları son enflasyon oldu. Oradan 1990’ların öyküsüne geçildi. Her şeyine, kahramanlarına girmeyelim.
Yeni ideoloji ile kamu üretimi tasfiye ediliyor, artık kamu tasarrufları açıkları kapatmaya yetmiyor. Açıklar büyüyor, devlet tıkanıyor. Üretimle tasarruf yaratmazsanız önce Hazine borçlanacak. Dış borçlanmaya tarihi geçiş yapılacak. 1990’a girerken sermaye (dolar) giriş-çıkışları serbestleşecek. Bu “kolaylık”la önce devlet, sonra sermaye dolarla borçlanmaya başlayacak, vatandaş da onunla tanışacak. “Doları kaçtan aldın?” günlük muhabbet olacak.
Dış borcu getirmek aracılık işidir. Finans piyasaları böylece nur topu gibi doğuyor ve ekonominin ağırlık merkezine yerleşiyor. Yeni bir şey, “faiz-döviz kardeşliği” geliyor. Bunun ayarı Türkiye gibi, gerekli kaynağı kendi yaratamayan bir ekonomide zordur. Henüz “mutlaka öder!” muamelesi görmeyen Türkiye dolar üzerinden net (kemiksiz) yüzde 25’e varan faizlerle borçlanacaktır. Bankacılık cazip meslek oluyor. “Uçuk” faizli borçlanma bankacılığı ihya ediyor. Ciddi üretim iddiasında olmayan sermaye de kendine dış borçla kaynak bulmaya alışıyor. 1994 krizi böyle geldi. Dünya piyasası faiz pazarlığında Hazine önerisini beğenmeyince ekonomi tıkanıverdi. Dolar uçtu. Faizler bunu durdurmak için daha yüksekten uçtu ve tüm fiyatlar hızlanıp koşmaya başladı. Enflasyon yüzde 100’e tırmandı. “5 Nisan kararları mecburiyeti” doğdu. Ve yeni “şeyler” başladı. Enflasyon yüksek bir “plato”ya yerleşti: Önce yüzde 60’lık, sonra yüzde 80’lik düzeylere oturdu! Sermaye hem artık dış borçla kolayca kredileniyor, hem de “garantili” yüksek enflasyonla kârlarını artırıyor. Bir adım sonrası dünya sermayesine tam eklenebilmektir. Gerçek kapitalizme ve yeni rejime gidebilmektir. O adım 2000’in dönemecinde gelecek. Peki, işçi sınıfı? 1990’ların ekonomi sınavı ona ağır gelmiştir. Soruları pek anlayamıyor. O yılların koalisyon yönetimleri kendisine “Halkı enflasyona ezdirmeyeceğiz!” diyorlar.
‘ŞOK’ KARNINDADIR
Bankacılık yüzde 80’lik enflasyon “plato”sunda dünyadan borcu alıp içeriye yüksek faizle servis yapıp “geçinip giderken” IMF, “Artık vakti geldi, döviz kurunu tutmayın, serbest bırakın, yoksa karışmam!” dedi. Bankalar kârlı aracılık işini “açık pozisyon”la yapıyorlardı. (“Şu anda ödeyemem, sonra çaresine bakarız” pozisyonu) Döviz kuru/faiz ayarı tutturulamadı, dolar fırladı. Bankacılık karayel fırtınasına yakalandı. Kısa sürede otuzdan fazla banka yok oluverdi. 1999 Depremi’nden sonra ekonomide de deprem oldu. Hasar büyük işsizlikle yayıldı. “Şok” ekonominin karnına yerleşmişti. Model böyle.
IMF’nin “Vakti geldi!” dediği “yeni Türkiye”ye geçiş için 2001’de ekonomi yüzde 10 mertebesinde küçüldü. Buna “ağır deflasyon” derler. Toplum takatsiz kalır. Deflasyonu çalışanlar öder. Fiyatları ve gelirleri iyice söndürür, doları “dalgalanma”ya bırakır paranın değerini düşürürsen, yani ülkeni “ucuzlatırsan” dolar gelmeye başlar. Hem de ne zaman? Amerika’nın dünyaya kesintisiz (tarihi) dolar sağanağı yağdırmaya başladığı 2000’lerin ilk yıllarında.
Yeni rejim “mutlaka öder!”le kuruldu. Bunun için bir “güvenilir imza” sahibi lazımdı. Kemal Derviş’i gönderdiler. “Güçlü ekonomiye geçiş programı” ilan edildi. Gerçek başlık “Borçlu ekonomiye geçiş!” idi. “Dolar gelirse güçlenirsin!” esastı. Beş yıl için IMF ve Dünya Bankası 50 milyar doların üzerinde destek verdi. Eskinin tasfiyesiyle başlayacaktı. 1990’ların enflasyon heybesinden gelen 2001 “şok”u bankaların yanı sıra eski siyasetçileri de tasfiye etti. Toprak bir daha “nadas”lanmıştı. Yepyeni siyasetçiler gelip yeni rejimi yapacaklardı. Sermaye de bunu bekliyordu. Hayal kırıklığı olmadı. Son yirmi yılı “yepyeniler” ile yaşadık.
Tarihi dolar sağanağı ile ekonomi bir “tahterevalli”ye oturdu. Dolar girişiyle enflasyon önce yüzde 18’e (2003), sonra yüzde 7’ye (2005) düştü. Büyüme (kârlar, diye de okuyabiliriz) aynı yıllarda yüzde 7.5’e yerleşti (Değerli, güvenilir araştırmacı Zafer Yükseler). Sermayenin de tarihi borçlanma “sörf”ü başladı. Dış borç ve iç krediler. İkisi de artacak. 2002’de GSYİH’nin yüzde 26’sı olan şirket borçları hep artarak 2021 sonunda yüzde 78’e tırmanacak. 2003’ten başlayıp “kazanmadığımız dolarlar” ile bir “Lale devri” yaşayacağız. Bankalar hepimize “borçlanma hakkı” verecekler. İster daire alalım, ister ithal otomobil ister bilgisayar ve TV vs. İster borçlanıp özel okullarda çocuk okutalım, ister tatile Avrupa’ya gidelim. İthalatla her şey bollaşıverdi. Daha önce böylesi olmamıştı. Kapitalizmin bu tarihi ikramı “yepyeni” siyasetçilere vatandaş nezdinde büyük kredi kazandırdı ve artık vatandaşın oyu “uzun vadeli siyasal kredi” olarak “ona” bağlandı. 1960 ile 1980 arasında 20 yıllık dönem bir “razı olmayan insan” tipini şekillendirmiş, toplumsallaştırmıştı. 2000’lerin bu tarihi “yapay bolluk” dünyası ise borçlanarak daha önce hayal etmediği bin bir şeye kavuşan, kapitalizme “razı olan insan” tipini şekillendirdi, yerleştirdi. “Razı olan insan”ı borçlandıran sermaye sınıfı ise eski katmanlara eklenen yeni katmanlarıyla çoğaldı. Son 20 yılda hem yeni bir sermaye sınıfına hem de siyasetin “razı olan insan” tabanına sahip olduk. Ekonomi ve siyaset bütünleşti. “Geçmişi bırakalım, günün ve geleceğin sahipliğini ele geçirdik!” söylemiyle konuşulur oldu. Birtakım sıkıntılar olabilir, geçicidir, “filanca” değişirse her şey değişir diye konuşma alışkanlığı siyasetin ve ekonominin uzmanlarına yerleşti.
‘BİR CİSİM YAKLAŞIYOR’
Hazinecinin hası geçmişi iyi bilir, günü doğru değerlendirir, geleceği sezer. Öyle biri, Hakan Özyıldız 2018’in yaz aylarına doğru bir panelde, 1970’lerde seyrettiğimiz Uzay Yolu dizisinden bir “replik”le söze başladı: Mr. Spock uzayı gözleyip Kaptan Kirk’e diyor ki: “Kaptan, tanımlanamayan bir cisim yaklaşıyor!” Evet, ekonomide tanımlanamayan cisim yaklaştı ve 2018 yazında TL’sını vurdu. Dolar fırladı. Cisim uzaydan gelmiyordu. Ekonominin karnında yatıyordu.
Yönetim bunu beklemiyordu. Çünkü, 2008’de dünya kapitalizminin “Büyük Çöküş”ünden sonra, merkezin sahibi Amerika Fed’in kanalıyla dünyayı yeniden dolara boğmuştu. Dünyada “parçalar”ın kopmaması için kuvvetli zamk lazımdı. Yani, daha çok ve ucuz dolar. (Amerikan yapıştırıcı!) Türkiye kapitalizmi 2010’dan sonra bu “bedava dolar” rüzgârı ile yeniden yelken şişirdi. 2002-06’ya dönüşü hayal ediyordu. Ekonomide tarih tekerrür etmez. Tam tersi oldu. “Tahterevalli” yön değiştiriyordu. Modelin yapısındaki kırılganlıklar artık gün yüzüne çıkıyordu. Dünya sermayesi bunlara “risklerin büyümesi” olarak bakar. Dolar musluğunu buna göre açıp kapatır. 2018’in yaz aylarında da böyle oldu ve ondan sonra ekonomi toparlanamadı. Ekonominin yumuşak karnına (plastik cerrahi ile!) yerleştirilmiş olan “ikizler”, döviz kuru/faiz sarmallarını yaratmaya başladı. “Cisim” iyice yaklaştı. Döviz (dolar) kurunu tutmak için yapılan açık ve örtülü işlemler fren olamadı ama TCMB’nin rezervlerini tüketti. Banka, rezerv tutabilmek için kısa vadeli borçlanmaktan (“swap”tan) başka çare bulamadı. Para politikası inandırıcılığını yitirdi. “Tahterevalli” ters yöne biraz daha yattı. 2020’ye böyle geldik.
Sona gelelim. 2020 ile başlayan özel “Covid konjonktürü”, başta döviz, çeşitli darlıklarla belirsizliği, kırılganlıkları artırdı. İşin başka taraflarına girmeyelim. Şu dikkat çekicidir: Model, karnındaki “şok”tan sakınmak için enflasyona yönelmiştir. Sermayenin itirazı yoktur. Enflasyonla kârları artmakta, hatta olağanüstü artmaktadır. Ve enflasyon yükseldikçe borçlarını da “reel” olarak hafifletmektedir. Daha ne olabilir? Ücretlerin baskısı söz konusu değildir.
Ancak enflasyon ilerledikçe bir tehlike yaratıyor: Dolara kaçış! Çaresi? Reel kaynak yaratamayan ekonomide, bu durumlarda “mucitler” ortaya çıkar. 2021’in sonlarında göründüler. Görevleri dolara kaçışa fren olacak “icatlar”. İlki “kur korumalı mevduat” oldu. Onu (daha önce de denenip tutmamış) “gelire endeksli senet” izledi. Şirketlerin dövizinden (TCMB’ye) altı aylık ödünç almak ise dolar gereksiniminin büyüdüğünü gösteren son “icat” oluyor. Diyelim ki her ekonomide sıkışıklık halinde “icatlar”a başvurmak zorunlu olabilir. Ama işin ciddi, farklı boyutu var.
O boyut enflasyonda yatıyor. Anlamalıyız, 2021 Eylülü’nden sonra, bir enflasyon “kurgusu” var. (Yanlışlar yapılıyor, diye eleştiren meslektaşlarımız kusura bakmasın.) Enflasyon kurgusunu, kimi yazarların ciddiye almadığı Maliye Bakanı berraklıkla, içtenlikle açıkladı: “Enflasyonla büyümeyi tercih ettik. Yoksa enflasyonu düşürmek için çok sert tedbirler alabilirdik. Bu sistemden dar gelirliler hariç, üretici firmalar, ihracatçılar kâr ediyorlar. Çarklar dönüyor” dedi. Kutlamak lazım! Bundan daha açık konuşarak hem modelin esasını hem de son aşamadaki kurguyu açıklayan biri oldu mu? Benim uzun uzun yazdıklarımı dört cümlede anlatmış. Bravo! “Çok sert tedbirler” dediği “ağır deflasyon”dur. Şunu söylemiş oluyor: Ya enflasyonla yürüyerek sermayeyi hoşnut kılacağız ve destekleriyle, iktidarımızda bir “çatlağa” meydan vermeyeceğiz ya da “istikrar” adına “ağır deflasyon”a boyun eğip enflasyonun faturasını biz fena halde ödeyeceğiz. “Çok sert tedbirler” öyle bir faturadır ki bizi dönmemek üzere götürür ve sermayeye de şimdi fena çarpar! Gerçek budur. Çünkü bu enflasyon ancak bir “sert iniş”le sonuçlanabilir. (Elbette söylemeyi ihmal etmiyor: “Halkı enflasyona ezdirmeyeceğiz!”) Son kırk yılın sınavlarında öğrenmiş olmalıyız.
Küçük bir hatırlatma. 1922-23’te, dünyanın sanayi devi Almanya’nın Ekonomi Bakanı Karl Helfferich içine sürüklendikleri çılgın enflasyonun büyümeyi ve şirket kârlarını artıracağını savunuyordu. Reichsbank’ın Başkanı Havenstein da 1923’ün baharında aynı görüşteydi! Hızlanan enflasyonun nasıl bir “geri dönüşü olmayan nehir” gibi aktığını sonuçlarıyla doğrulamak için o Almanya’ya bir daha bakalım! Enflasyon karnında bu dersi taşıyarak hüküm sürüyor.
HALK SAYILARA YETİŞEMEZ
Enflasyonda sayılar kayar, kaybolmaya başlar. Halk sayıların (fiyatların) peşinde koşar, yetişemez, tıknefes kalır. Sermaye sayıları koşturur, koşturdukça önce normal, sonra olağanüstü kazançlara (İngilizler “windfall” derler) erişir. Halk ve sermaye sayıları birbirinden farklı konuşurlar. Sermaye kendi güvenliği için bir “enflasyon muhasebesi” yapar. Düz insan böyle muhasebe yapamaz. Kendini sayıların kayganlığına, değersizleşmesine bırakır. Direnemez. Türkiye’de ücretliler dünyasına bakınca farklılık görülmüyor mu? Gerçeklerin esasını bilen, gören, yazan Korkut Boratav toplam gelirlerdeki ücret payının son enflasyon senaryosu içinde yüzde 8 daralarak yüzde 32’ye indiğini yazdı (10 Haziran 2022). Her enflasyonda kârlarda olağanüstü artış olur, dedik. Ücretliler, maaşlılar, emekliler bununla ilgilenmezler. Kendi ücretlerine artış isterler. Hep aynı olur. Sayılar kayıp giderken ücrete zam yapılır, sevinirler. Çünkü “eski sayılar”a göre düşünürler. Kayma sürdükçe “yeni sayılar” da kayar. Nereye kadar? “Çok sert tedbirler zamanı”na kadar. O “zaman” gelince artık sadece sayılar değil, kavramlar, değerler ve umutlar da kaybolmuştur.
Özetle, daha ciddi bakmak gereken bir kayma var. 1980’den sonra her enflasyon ülkeyi siyasette karşıdevrime biraz daha kaydıran bir “sathı mail”e (eğik düzlem) oturdu. Enflasyon-deflasyon “gel – git”i bunu besledi, yerleştirdi. “Nadaslamalar” bu düzlemde oldu. Başa dönelim: “Ekonomi sınavında ekonomi dersi öğrenilir mi?” Enflasyon üzerinden sorduk. Şunu sorarsak işin özüne biraz daha yaklaşırız: Ekonomi sınavında siyaset dersi öğrenilir mi? Ne dersiniz?
Cumhuriyet
İlginizi Çekebilir
BANKA HABERLERİ
OVP 2027-2029: Bankacılıkta Yeni Kredi Rejimi Başlıyor
Kredi musluğu açılmayacak, nitelikli, katme değeri yüksek kredi müşterisi seçilecek!
Yayınlanma:
3 hafta önce|
14/09/2026Yazan:
Erol Taşdelen
6 Eylül 2026’da açıklanan 2027-2029 Orta Vadeli Programı, Türkiye ekonomisi açısından yalnızca yeni enflasyon ve büyüme hedeflerini ortaya koymuyor. Program, aynı zamanda bankacılık sisteminin önümüzdeki üç yılda hangi alanlara kredi vereceğinin ve hangi alanlarda daha seçici davranacağının da çerçevesini çiziyor.
Yeni dönemin anahtar kelimesi artık “daha fazla kredi” değil, “daha doğru kredi” olacak.
KOBİ, ihracat, yatırım, üretim ve yüksek katma değerli sanayi finansmanı öne çıkarken; genel amaçlı kredi, yüksek borçluluk ve zayıf nakit akışına dayalı şirket finansmanı daha zor hale gelebilir.
OVP’nin bankacılık açısından asıl mesajı ne?
OVP’nin bankacılık açısından en önemli tarafı, kredi sisteminin nicelikten niteliğe doğru yönlendirilmesidir.
Ekonomi yönetimi bir yandan enflasyonu 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 ve 2029’da yüzde 9 seviyesine indirmeyi hedeflerken, diğer taraftan büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, sonraki yıllarda yüzde 5 seviyesine doğru yükselmesini öngörüyor. 2026 büyüme tahmini ise yüzde 3,3’e çekildi.
Buradaki temel soru şudur: Enflasyon düşürülürken üretim nasıl finanse edilecek?
İşte bankacılık stratejisinin değiştiği nokta tam olarak burası. Ekonomi yönetimi, bütün kredileri aynı şekilde büyütmek yerine üretim, yatırım, ihracat ve KOBİ kredilerini öne çıkaran seçici kredi politikasını sürdürüyor.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı uzun dönem ortalamasındaki yüzde 24,6-25 seviyesinden yaklaşık yüzde 27’ye çıkmış durumda. İhracat kredilerinin payı ise yüzde 6,3’lük uzun dönem ortalamasından yaklaşık yüzde 12’ye yükselmiş bulunuyor.
Bu rakamlar tesadüf değil.
Bankacılık sisteminin kredi kompozisyonu değiştiriliyor.
1. Kredi musluğu tamamen açılmayacak
Bence OVP’nin bankacılık açısından en yanlış okunabilecek tarafı burası. “Enflasyon düşüyor, büyüme hedefi yükseliyor, o halde bankalar daha fazla kredi verecek” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değil.
Tam tersine; Kredi büyümesi enflasyonla uyumlu tutulurken, kredinin yönü değiştirilecek.
Bu şu anlama geliyor: Kredi miktarı kontrollü, kredi tahsisi seçici olacak.
Dolayısıyla 2027’de bankacılık sektöründe temel rekabet yalnızca “kaç milyar TL kredi kullandırdın?” üzerinden değil; “Hangi müşteriye, hangi sektöre ve hangi risk profiline kredi verdin?” üzerinden şekillenecek.
2. Banka kredi komitelerinde “nakit akışı” daha önemli hale gelecek
Türkiye’de uzun yıllar kredi değerlendirmesinde teminat önemli bir unsur oldu. Gayrimenkul, fabrika, arsa, kefalet ve diğer teminatlar kredi kararında güçlü rol oynadı.
Ancak yüksek faiz ve uzun nakit dönüş süreleri şirket bilançolarını zorladıkça yeni dönemin kritik sorusu şu olacak: “Şirket borcunu hangi nakit akışıyla ödeyecek?”
Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi analizinde:
- EBITDA,
- faaliyet nakit akışı,
- borç servis kapasitesi,
- işletme sermayesi ihtiyacı,
- stok devir hızı,
- alacak tahsil süresi,
- borç/vade uyumu,
- ihracat geliri,
- döviz pozisyonu,
- faiz karşılama oranı çok daha fazla önem kazanacak.
Başka bir ifadeyle: Teminat + bilanço modelinden, Nakit akışı + sektör + risk + teminat modeline geçiş hızlanacak.
3. KOBİ kredileri neden kritik?
OVP’nin önemli mesajlarından biri KOBİ finansmanının desteklenmesi.
Şimşek’in verdiği rakama göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı yaklaşık yüzde 27’ye yükselmiş durumda. Ancak burada önemli bir ayrım var: KOBİ’ye kredi vermek ile KOBİ’nin finansman sorununu çözmek aynı şey değildir.
KOBİ yüzde 50 civarında maliyetle kredi kullanıyorsa, kredi miktarını artırmak tek başına çözüm olmayabilir.
Çünkü şirketin:
- brüt kâr marjı,
- faaliyet kârı,
- stok finansmanı,
- tahsilat süresi
kredi maliyetinden düşük kalıyorsa, daha fazla kredi şirketi kurtarmak yerine daha fazla borçlandırabilir.
Bu nedenle OVP’nin gerçek başarısı: KOBİ’lere ne kadar kredi verildiğiyle değil, verilen kredinin kaçının üretim kapasitesine dönüştüğüyle ölçülmeli.
4. İhracat kredileri artık bankacılığın stratejik alanı
Burada ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. İhracat kredilerinin toplam krediler içindeki payının yaklaşık yüzde 12’ye yükselmesi, uzun dönem ortalamasının neredeyse iki katına çıkması dikkat çekici. Reeskont kredilerinin günlük limitinin de 17 kat artırıldığı açıklandı.
Bu bize şunu söylüyor: Bankacılık sisteminden beklenen yalnızca kredi vermek değil, döviz kazandırıcı faaliyeti finanse etmek.
Bu nedenle ihracatçı şirketler: kur riski + faiz maliyeti + ihracat geliri + tahsilat riski birlikte değerlendirilerek daha avantajlı finansmana ulaşabilecek. Reeskont kredilerinde açıklanan yüzde 23,9 faiz oranı ve bankacılık maliyetleri eklendiğinde yaklaşık yüzde 25-26 seviyesine çıkan maliyet, mevcut enflasyonun altında bir finansman kanalı oluşturuyor. Bu durum ticari bankalar açısından da önemli.
Çünkü klasik ticari kredi ile hedefli/reeskont finansmanı arasında ciddi maliyet farkı oluştuğunda şirketlerin finansman tercihi değişiyor.
5. Sanayi finansmanında yeni dönem
OVP’nin önemli başlıklarından biri imalat sanayiinin güçlendirilmesi.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, İmalat Sanayii Finansman Desteği Programı kapsamında 250 milyar TL ilave kredi desteği sağlandığını; orta-yüksek ve yüksek teknoloji ağırlıklı sanayi yatırımlarına yönelik üç yıl için 750 milyar TL YTAK kredilerinin kullandırılmaya devam edeceğini açıkladı.
Bu, bankacılık açısından çok önemli bir sinyal.
Çünkü Türkiye’nin kredi sistemi giderek: tüketim → üretim ve genel ticari kredi → hedefli yatırım kredisi eksenine çekilmeye çalışılıyor.
6. Bankaların kârlılığı açısından OVP ne söylüyor?
Burada bankalar açısından daha karmaşık bir tablo var.
Bir tarafta:
- faizlerin zaman içinde düşmesi,
- enflasyonun gerilemesi,
- kredi talebinin yeniden canlanması bankalar açısından olumlu.
Diğer tarafta:
- seçici kredi,
- kredi büyüme sınırları,
- makroihtiyati düzenlemeler,
- düşük maliyetli hedefli kredi programları bankaların serbest fiyatlama alanını sınırlayabilir.
Dolayısıyla bankaların önümüzdeki dönemde kârlılığı sadece faiz marjı üzerinden değil; komisyon gelirleri + ödeme sistemleri + yatırım bankacılığı + sermaye piyasaları + sigorta + dijital bankacılık üzerinden çeşitlendirmesi gerekecek.
7. Mevduatta da yeni dönem
OVP’nin finansal istikrar ayağında TL tasarrufların artırılması ve finansal kaynakların daha etkin alanlara yönlendirilmesi öne çıkıyor.
Bu nedenle bankalar açısından sadece kredi tarafı değil, pasif yönetimi de kritik. Bankaların önündeki temel sorun: Uzun vadeli kredi vermek için uzun vadeli ve uygun maliyetli kaynak bulmak. Türkiye’de mevduatın önemli bölümünün kısa vadeli olması, uzun vadeli yatırım finansmanının önündeki yapısal problemlerden biri.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemde: uzun vadeli TL mevduat + emeklilik fonları + yatırım fonları + tahvil piyasası + sermaye piyasaları daha önemli hale gelecek.
8. Bankacılık sisteminin en büyük riski: sorunlu kredi
Burada OVP’nin hedefleri ile reel sektörün mevcut durumu arasında dikkat edilmesi gereken bir alan var.
Kredi maliyetlerinin uzun süre yüksek kalması: yüksek faiz → düşük faaliyet kârı → nakit açığı → yeniden borçlanma → yapılandırma → sorunlu kredi zinciri yaratabilir.
Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların en önemli gündemlerinden biri yalnızca yeni kredi vermek değil, mevcut kredi portföyünün kalitesini korumak olacak.
Özellikle:
- tekstil,
- inşaat,
- gayrimenkul,
- perakende,
- enerji,
- KOBİ ağırlıklı sektörler yakından izlenmeye devam edebilir.
9. “Kredi vermek” ile “şirketi yaşatmak” arasındaki fark
Bence OVP’nin bankacılık tarafındaki en önemli sınavı burada. Bir şirkete 100 milyon TL kredi vermek kolaydır.
Asıl mesele: Bu 100 milyon TL şirketin üretim kapasitesini mi artıracak? yoksa Önceki kredinin faizini ve vadesi gelen borcunu mu kapatacak?
Eğer ikinci durum gerçekleşiyorsa, bankacılık sistemi ekonomik büyümeyi finanse etmiyor; borç stokunu çeviriyor. Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi komitelerinde “nakit karşılıklı kredi” anlayışının güçlendirilmesi gerekiyor.
10. Bankacılıkta yeni denklem
Önümüzdeki dönemin kredi denklemini şöyle özetlemek mümkün:
Eski model: Teminat → Kredi → Bilanço büyümesi
Yeni model: Üretim → Nakit akışı → İhracat → Verimlilik → Borç servis kapasitesi → Kredi
Bunun anlamı çok açık: Sadece malı olan değil, para üretebilen şirket kredi açısından daha değerli hale gelecek.
Reel sektör açısından OVP’nin kritik açmazı
Ancak burada ekonomi yönetiminin çözmesi gereken önemli bir çelişki var.
Bir tarafta: Enflasyon düşürülecek.
Diğer tarafta: Üretim ve yatırım artırılacak.
Üçüncü tarafta: Kredi büyümesi kontrol altında tutulacak.
Dördüncü tarafta: Şirketlerin finansman maliyetleri yüksek.
Bu dört hedef aynı anda yönetilmek zorunda.
Eğer finansman maliyeti yeterince hızlı düşmezse, üretici şirket yatırım yapamayabilir.
Eğer kredi çok hızlı gevşerse, bu kez: kredi → talep → döviz → fiyatlar → enflasyon kanalı yeniden çalışabilir.
Dolayısıyla ekonomi yönetiminin önündeki asıl mesele: “Kredi musluğunu açmak veya kapatmak değil, doğru basınçta tutmak.”
Bankalar 2027’de ne yapmalı?
Bence bankaların önümüzdeki dönemde beş stratejik alanı öne çıkarması gerekiyor:
1. Nakit akışı bazlı kredi
Şirketin gerçek ödeme gücü analiz edilmeli.
2. Sektör bazlı kredi politikası
Her sektöre aynı kredi limiti uygulanmamalı.
3. İhracat ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı
Döviz geliri yaratan şirketlere daha uygun yapılandırılmış finansman sağlanmalı.
4. Yatırım finansmanı
Makine, teknoloji, enerji verimliliği ve kapasite artışı gibi yatırımlar ayrı değerlendirilmelidir.
5. Erken uyarı sistemi
Sorunlu hale gelen krediyi beklemek yerine: “Batıyok” oluşmadan önce müdahale edilmelidir.
Bankacılık açısından 10 önemli stratejik değişiklik
| Alan | OVP’nin mesajı | Bankacılık açısından anlamı |
|---|---|---|
| 1. Kredi büyümesi | Enflasyonla uyumlu kredi büyümesi | Bankalar kredi musluklarını serbest bırakmayacak; seçici kredi devam edecek |
| 2. Reel sektör finansmanı | Üretim, yatırım ve ihracata yönlendirme | Genel kredi yerine hedefli/sektörel kredi önem kazanacak |
| 3. İmalat sanayii | İmalat ve yüksek katma değerli yatırımlara finansman | Bankalar için sanayi kredileri yeniden stratejik ürün haline gelebilir |
| 4. İhracat | İhracat kapasitesinin artırılması | Reeskont, Eximbank ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı önemini koruyacak |
| 5. KOBİ | Finansmana erişimin güçlendirilmesi | KOBİ kredilerinde teminat + nakit akışı + sektör riski daha fazla dikkate alınacak |
| 6. Kredi tahsisi | Kaynakların verimli alanlara yönlendirilmesi | “Kredi isteyen herkese kredi” modelinden risk bazlı kredi tahsisine geçiş |
| 7. Sermaye piyasaları | Banka dışı finansmanın geliştirilmesi | Faktoring, leasing, tahvil, fonlar, GYO/Girişim sermayesi gibi alternatifler büyüyecek |
| 8. Finansal teknoloji | Dijitalleşme ve finansal altyapı | Bankaların veri, yapay zekâ ve dijital kredi modellerine yatırımı artacak |
| 9. Finansal istikrar | TL’ye güven ve makro finansal istikrar | Bankaların bilanço, likidite ve döviz pozisyonu daha yakından yönetilecek |
| 10. Finansal okuryazarlık | Finansal eğitim artırılacak | Tüketici ve yatırımcı davranışlarının daha kontrollü hale getirilmesi hedefleniyor |
Kutu Bilgi | OVP’de bankacılık için öne çıkan rakamlar
| Gösterge | OVP/2026 açıklamaları |
|---|---|
| 2026 büyüme tahmini | %3,3 |
| 2027 büyüme hedefi | %4,2 |
| 2026 yıl sonu enflasyon tahmini | %28,4 |
| 2027 enflasyon hedefi | %21 |
| 2028 enflasyon hedefi | %13,5 |
| 2029 enflasyon hedefi | %9 |
| KOBİ kredilerinin toplam kredilerdeki payı | ~%27 |
| İhracat kredilerinin toplam kredilerdeki payı | ~%12 |
| İhracat kredilerinde uzun dönem ortalama | %6,3 |
| İmalat Sanayii Finansman Desteği | 250 milyar TL |
| YTAK kredi büyüklüğü | 750 milyar TL / 3 yıl |
| Reeskont kredi günlük limit artışı | 17 kat |
Rakamların ilgili bölümü ekonomi yönetiminin OVP sunumu ve program sonrası açıklamalarından derlenmiştir.
Bankacılıkta “kredi büyümesi” değil “kredi kalitesi” dönemi
2027-2029 OVP’nin bankacılık açısından bana göre en önemli mesajı şudur: Türkiye artık sadece daha fazla krediye değil, daha verimli krediye ihtiyaç duyuyor.
Bunun gerçekleşmesi halinde bankacılık sistemi ekonominin üretim kapasitesini artıran bir mekanizmaya dönüşebilir.
Ancak bunun için kredi tahsisinde yalnızca teminatın değil, nakit akışının ve üretim kapasitesinin merkeze alınması gerekiyor.
Çünkü Türkiye’nin asıl problemi artık sadece: “Şirket kredi bulabiliyor mu?” değil.
Daha önemli soru: “Şirket aldığı krediyi üretime dönüştürüp borcunu geri ödeyebiliyor mu?”
BankaVitrini olarak uzun süredir vurguladığımız “nakit kraldır” yaklaşımının önemi burada ortaya çıkıyor.
2027-2029 döneminde bankacılık sisteminin başarısını kredi hacmi değil; üretime dönüşen kredi + zamanında geri ödenen kredi + düşük sorunlu kredi + artan ihracat belirleyecek.
Kısacası: OVP bankalara “daha çok kredi verin” demiyor. “Krediyi doğru şirkete, doğru sektöre ve doğru amaçla verin” diyor.
Ve önümüzdeki dönemde bankacılığın en kritik rekabet alanı da tam olarak burası olacak.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist | BankaVitrini.com
ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA
Diplomasi ertelendi, petrol yeniden $108: Piyasalar Fed haftasına gergin başladı
Yayınlanma:
3 hafta önce|
14/09/2026Yazan:
BankaVitrini
Orta Doğu’da gözler bugün Umman’da yapılması planlanan kritik diplomasi toplantısına çevrilmişti. Umman’ın arabuluculuğunda İran ile Körfez’deki Arap ülkelerini bir araya getirmesi beklenen toplantıda, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgedeki deniz taşımacılığının nasıl güvence altına alınabileceği ele alınacaktı. İran’ın da, Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerini düzenlemek üzere Umman ile üzerinde çalıştığı bir öneriyi toplantıda Körfez ülkelerine sunması bekleniyordu. Ancak Umman Dışişleri Bakanı, taraflar arasında yeterli uzlaşı oluşmadığı gerekçesiyle toplantının ertelendiğini açıkladı.
Piyasa tarafında bunun ilk yansıması petrol fiyatlarında görüldü. Diplomatik çözüm umutlarının zayıflamasına, Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı bypass eden doğu-batı petrol boru hattının cuma günkü drone saldırısının ardından hâlâ kapalı olması da eklenince, arz endişeleri yeniden güç kazandı. Bir başka deyişle, Hürmüz Boğazı’ndaki kesintiler nedeniyle son altı aydır petrol ihracatının önemli bölümünü Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendiren Riyad, drone saldırılarının ardından boru hattını devre dışına aldıklarını açıklarken, küresel petrol arzının yaklaşık %4’ünün daha risk altına girdiğini görüyoruz.
Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, haftayı 104,60 dolar seviyesinden kapatmasının ardından haber akışının da etkisiyle yeniden 108 dolara yükselirken, ABD’de dizel fiyatının galon başına 6,20 dolar ile yeni rekor kırması enerji şokunun enflasyon üzerindeki baskısını artırmaya başladı. Riyad’ın Kızıldeniz’e açılan boru hattındaki tamirat çalışmalarının 5-6 hafta sürebileceğini okurken, Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki stratejik Perim Adası’na ulaşması da arz güvenliği endişelerini büyütüyor. Modern tarihin en ciddi enerji arzı krizlerinden biri ile karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmemiz gerekiyor.
Cuma günü ABD’de açıklanan enflasyon verisi sonrası piyasalar Fed’in çarşamba günü 25 baz puan faiz artırmasına %86 ihtimal verirken, sene sonuna kadar ise beklenti 50 baz puana yükseldi. Çarşamba gününe yönelik piyasa beklentisi %86 seviyesine kadar çıkmışken, Fed’den 2023 ortasından bu yana ilk kez faiz artışına soyunabileceği beklentisiyle 10 yıllık gösterge ABD tahvil faizi %5 sınırına dayanırken, bu sabah hisse senetlerinden kıymetli metallere kadar pek çok enstrümanın baskı altında kaldığını görüyoruz.
Petrol ve faiz endişelerine bu sabah yapay zekâ hisselerindeki sert satışların da eklenmesiyle, küresel risk iştahı haftaya oldukça zayıf başladı. OpenAI ve Anthropic yöneticilerinin, yapay zekânın oluşturabileceği riskleri sınırlamak amacıyla teknolojinin geliştirilme hızının yavaşlatılması çağrısında bulunması AI bağlantılı hisseleri baskı altına aldı. Asya cephesinde gösterge endeks Nikkei %1 gerilerken, Güney Kore’de KOSPI %2,6 düştü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde teknoloji hisselerinin ağırlıklı olduğu Nasdaq %1,3, S&P 500 ise %0,5 ekside işlem görürken, Avrupa vadeli endeksleri de güne düşüşle başlanacağına işaret ediyor. Yüksek tahvil faizlerinin baskısıyla altının ons fiyatı bu sabah 4,340 dolar seviyesine gerilerken, gümüşün ons fiyatı da 64 dolar civarında salınıyor. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin önemli bir değişim göstermeden 77,500 dolar seviyelerinde işlem görüyor.
Cuma günü açıklanan ABD TÜFE verisinde enerji ve gıda kalemlerini dışarıda bırakan çekirdek TÜFE artışı, yıllık bazda 2021’den bu yana en düşük seviyeye indi! Piyasanın faiz artırımına %86 ihtimal verdiği bir ortamda, bizler Fed’in çarşamba günü faiz artırmayacağını düşünüyoruz. Toplantıya şerh düşecek üye sayısını göz ardı etmesek de, Trump faktörünü de göz önüne alarak (faiz indirim talepleri), Fed’in faizi sabit bırakacağını düşünüyoruz. Talepten ziyade maliyet kaynaklı enflasyon artışı karşısında Fed’in faiz artırımına soyunması ne Hürmüz Boğazı’nı ne de Bab el-Mendeb Boğazı’nı açacaktır. Merkez bankaları enerji maliyetlerinde artışının ikincil etkilerini veya beklentilerdeki bozulmayı faiz artırarak dizginlemeye çalışabilir lâkin ABD’nin devasa borcu ve tahvil piyasalarının pek çok gelişmiş ülkede uzun yılların zirvesine ulaştığı bir ortamda, faiz artışının ne kadar faydalı olacağını da tam olarak kestiremiyoruz.
Elbette, vadeli faiz kontratlarının faiz artırım ihtimaline neredeyse %90 şans tanıdığı bir ortamda Fed’in eylül toplantısını pas geçmesi, piyasalardaki sisli havayı bir nebze olsun dağıtarak risk iştahının yeniden iyileşmesine yardımcı olabilir. Ancak diğer taraftan, Fed’in faiz artıramaması tahvil piyasasında kontrolü elden kaçırmaya başladığı yönündeki inancı daha da güçlendirebilir! Böyle bir senaryonun ise kıymetli metaller açısından oldukça pozitif sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz.
Türkiye cephesinde ise TCMB’nin politika faizini %37 seviyesinde sabit tutmasının ardından gözler olası bir faiz indirimi için ekim toplantısına çevrilirken, SPK düzenlemelerinin yansımaları ise hisse senedi piyasalarında yakından takip edildi. BIST100 ana endeksi haftayı %3,25 yükselişle tamamladı. Bu sabah Reuters haberlerinde, Pusula Finans Holding’in Tera şirketler grubuna devri için düzenleyici kurumların onayı beklenirken, Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen’in Pusula Finans Holding’in yönetim kurulu başkanlığına getirildi belirtildi.
Dolar (DXY) küresel arenada haftaya yükselişle başlarken, para birimleri liginde ise EUR ve GBP’nin sırasıyla 1,1560 ve 1,35 seviyelerine geri çekildiğini görüyoruz. USDTRY kuru ise 48,62 seviyesine bebek adımlarıyla yükselirken, CDS risk primi 5 baz puan kadar artışla 225 baz puan seviyesine geldi. İki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi hafif bir yükselişle %39,76 seviyesinden haftayı kapatırken, gözler bu hafta Fed toplantısının yanı sıra Japon Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz kararını da yakından takip edecektir. BoJ’un 25 baz puan faiz artırımına gideceğine kesin gözüyle bakılırken, Japon Yeni son haftalarda değer kazanarak 154 seviyelerine kadar toparladı. Mali piyasaların gündeminde bugün önemli bir veri görünmüyor.
Emre Değirmencioğlu
EKONOMİ
Gerçekler ve “niyetler”: Yeni OVP ne anlatıyor?
Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor
Yayınlanma:
4 hafta önce|
08/09/2026Yazan:
Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz
Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.
Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.
O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.
Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.
Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.
Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir.
Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.
Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.
Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026’daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.
Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.
OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.
Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?
Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.
Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.
Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.
2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.
Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor.
Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.
Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.640)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (601)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.984)
- GÜNCEL (4.619)
- GÜNDEM (3.582)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.744)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.495)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (838)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Şimşek: Yıllıklandırılmış ihracat 283,7 milyar dolara ulaştı 03/10/2026
- TİM/Gültepe: Eylül'de ihracat yüzde 15,4 arttı 03/10/2026
- "Lüks turizmde kişi başı harcama 950 euroyu aştı" 03/10/2026
- Gelecek hafta küresel piyasalar yoğun veri gündemine odaklandı 03/10/2026
- Ticaret Bakanı Bolat, Eylül ayı dış ticaret verilerini açıkladı 03/10/2026
- Fed yetkililerinin açıklamaları faiz artışı beklentisini düşürdü 03/10/2026
- 7 başlıkla geçen hafta 03/10/2026
- Fon krizinde tasfiye hızlanıyor, yatırımcıya ara ödeme geliyor 03/10/2026
- ABD ve Ukrayna, enerji ve kritik mineraller için yeni yatırımları onayladı 03/10/2026
- Ekonomi ve siyaset gündemi- 3 Ekim 2026 03/10/2026
SON YAZILAR
- Fonlarda Kaybolan Para Reel Sektöre Aksaydı Türkiye’de Ne Değişirdi? 03/10/2026
- BDDK’dan kredi kartı ve telefon kredilerine yeni ayar! 03/10/2026
- İHRACATÇIYA YÜZDE 3 KUR DESTEĞİNDE KURALLAR DEĞİŞTİ 02/10/2026
- Faiz ateşi dünyayı sararken, gözler ABD istihdam raporuna çevrildi 02/10/2026
- TCMB’den KOBİ kredilerinde gevşeme: Sınır yüzde 5’e çıktı 02/10/2026
- SPK: FON KRİZİNDE “FAHİŞ KAZANÇ” İÇİN İADE HESAPLARI AÇILDI 01/10/2026
- TERA, DESTEK VE HEDEF’TE TMSF DÖNEMİ! 01/10/2026
- Fon krizinde çözüm uzadıkça piyasalarda tansiyon artıyor 01/10/2026
- Akbank “Şehrin İyi Hali” projesinin 12. dönem başvurularını başlattı 24/09/2026
- Elektronik Parada Yaprak Dökümü 24/09/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
