Türkiye son günlerde yalnızca bir fon tasfiyesi tartışmıyor. Aslında çok daha büyük bir ekonomik soruyla karşı karşıya: Tasarrufların ne kadarı üretime, yatırıma ve istihdama yöneliyor; ne kadarı finansal getiri arayışı içinde sistemin kendi içinde dolaşıyor?
17 Eylül 2026’da alınan kararlarla 7 portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören fonları kapatıldı ve çok sayıda fon tasfiye sürecine girdi. SPK’nın açıklamasına göre tasfiye kapsamındaki fonlarda yatırımcılara ara ödeme yapılması kararlaştırıldı; ödeme, yatırımcının nihai hak edişinden mahsup edilmek üzere ve fon başına 1 milyon TL ile sınırlı tutuldu.
Ortaya çıkan büyüklük ise dikkat çekici.
Tasfiye sürecinin 455 bin 758 yatırımcıyı ve yaklaşık 891 milyar TL’lik fon büyüklüğünü ilgilendirdiği bildiriliyor.
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: 891 milyar TL’nin tamamı “kaybolmuş para” değildir.
Bu rakam fonların toplam büyüklüğünü ifade ediyor. Dolayısıyla tamamının ekonomide yok olduğu veya yatırımcıların tamamının bu parayı kaybettiği sonucunu çıkarmak doğru olmaz. Ancak bu büyüklük bize, Türkiye’de tasarrufların ulaştığı finansal ölçeği gösteriyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Bu paranın önemli bir bölümü son bir yılda reel sektörün üretim, yatırım ve işletme sermayesi ihtiyacına yönlendirilebilseydi Türkiye ekonomisinin fotoğrafı bugün nasıl olurdu?
“Para yok” değil, paranın yönü tartışılmalı
Türkiye’de şirketlerin en büyük sorunlarından biri uzun süredir finansmana erişim.
TCMB’nin Finansal İstikrar Raporu da sıkı finansal koşulların etkisiyle reel sektörün borçluluğunun tarihsel ortalamanın altında kaldığını, buna karşın KOBİ kredilerinde takipteki alacak oranlarının yükselme eğilimini koruduğunu belirtiyor.
Üstelik kredi ucuz değil.
TCMB’nin Eylül 2026 verilerinde TL ticari kredi faizleri yüzde 49,3 seviyesinde bulunuyordu. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 düzeyindeydi.
Şimdi bir tarafta yüz milyarlarca liralık finansal varlık birikimi, diğer tarafta finansmana erişmekte zorlanan işletmeler var.
İşte ekonomik paradoks tam burada ortaya çıkıyor.
O para fabrikaya gitseydi…
Elbette “891 milyar TL’nin tamamı fabrikalara aktarılsaydı” gibi mekanik bir hesap yapmak doğru olmaz.
Çünkü fon yatırımcısının parasının tamamı krediye dönüştürülemez. Ayrıca fonların önemli bir bölümü zaten çeşitli finansal araçlara yatırım yaparak ekonominin finansmanına dolaylı katkı sağlıyor.
Ama düşünce deneyini biraz genişletelim:
Diyelim ki yüz milyarlarca liralık tasarrufun önemli bir bölümü;
- makine ve teçhizat yatırımlarına,
- işletme sermayesine,
- ihracat finansmanına,
- KOBİ yatırımlarına,
- enerji yatırımlarına,
- teknoloji ve Ar-Ge’ye,
- istihdam yaratacak yeni kapasite yatırımlarına yönlendirilebilseydi…
Bugün yalnızca “para nerede?” sorusunu değil, “para neden üretimde değil?” sorusunu konuşuyor olurduk.
Nitekim kamu da reel sektörün finansmana erişim sorununu azaltmak için farklı programlar uyguluyor. 2026’da imalat sanayisine yönelik program kapsamında 100 milyar TL’lik finansmana erişim imkânı açıklanırken, KOBİ’lere yönelik başka bir programda 37,5 milyar TL kredi erişimi hedeflendi.
Bu rakamların yanında yüz milyarlarca liralık tasarruf havuzunun büyüklüğü daha da anlamlı hale geliyor.
Sorun sadece fonlarda değil
Burada tartışılması gereken daha geniş bir ekonomik model var.
Türkiye’de yüksek enflasyon dönemlerinde vatandaşın tasarrufunu koruma refleksi anlaşılabilir. Yatırımcı daha yüksek getiri arıyor. Fonlar da bu ihtiyaca cevap veriyor.
Fakat ekonomi açısından kritik olan şu:
Tasarruf → finansal getiri → tüketim
ile
Tasarruf → yatırım → üretim → istihdam → ihracat → gelir
aynı ekonomik sonuçları doğurmuyor.
Birincisi servetin finansal sistem içerisinde yeniden dağılımını sağlayabilir.
İkincisi ise ekonominin üretim kapasitesini büyütür.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise yalnızca daha fazla para değil; tasarrufları üretken yatırımlara yönlendirebilen bir finansman mimarisi.
“Fon mağduru” tartışması bize başka bir şey daha gösterdi
SPK, yeni rehber düzenleme sürecinde özellikle para piyasası fonları ve hisse senedi serbest fonlarında ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve borsadaki olağandışı fiyat hareketleri üzerinden oluşabilecek sistemik risklere dikkat çekti. Düzenlemenin amaçları arasında yatırımcı tasarruflarının korunması, şeffaflığın artırılması ve manipülasyon imkânlarının sınırlandırılması bulunuyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca: “Vatandaşın parası ne olacak?” sorusundan ibaret değil.
Bunun yanında: “Tasarruf sahibinin parasını hangi mekanizma üretime taşıyor?” sorusunu da sormamız gerekiyor.
Son söz
Türkiye’nin sermayesi var.
Türkiye’nin tasarruf sahibi de var.
Türkiye’nin girişimcisi, sanayicisi ve yatırım yapmak isteyen şirketleri de var.
Ancak bu üç unsurun aynı anda buluşmasını sağlayacak güvenli, şeffaf, erişilebilir ve üretim odaklı finansman kanallarına ihtiyaç var.
Belki de bugün fon krizinden çıkarılacak en önemli ders şu: Ekonomide mesele yalnızca ne kadar para olduğu değildir. Asıl mesele, paranın nereye aktığıdır.
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Fonlarda dolaşan yüz milyarlarca liranın önemli bir bölümü son bir yılda reel sektörün damarlarına, fabrikalara, makinelere, ihracata ve istihdama aksaydı; bugün Türkiye ekonomisi nasıl bir yerde olurdu?
Bu sorunun cevabı yalnızca fon yatırımcılarını değil, sanayiciyi, KOBİ’yi, çalışanı, bankayı ve bütün ekonomiyi ilgilendiriyor.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist