EKONOMİ
Faiz politikası neden ülke ekonomisini bu hale getirdi?
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Son dönemlerde Türkiye’de yaşanan derin iktisadi krizin çok belirgin bir şekilde önemli yapısal nedenleri vardır. Fakat bunun aynı zamanda ciddi bir makro istikrar problemine dönüşmesinde izlenen faiz politikasının çok etkisi olmuştur. Acaba neden ekonominin bu kadar etkinsiz ve eşitsiz hale gelmesinde bir iktisadi değişken (faiz oranı) bu kadar etkili bir rol oynadı? Bu yazımda bu konuya değineceğim.about:blank
Mevcut iktidarın faizle kurduğu ilişki çok katmanlı bir ilişkidir. Bu ilişkide izlenen düşük faiz politikasını meşrulaştıran unsurlar olduğu gibi, iktisadi ilişkilere dönük beklentiler ve hedefler de söz konusudur. İktidarın düşük faiz politikasında dinsel argümanları kullanması bir tür meşruiyet arayışından kaynaklanıyor. Faiz insanlık tarihi boyunca da önemli bir dinsel tartışma ve gerginlik alanı olagelmiştir. Faiz kazançlarının adil olmadığı düşüncesi genel olarak dinlerin faize olumsuz bakmasına neden olmuştur. Fakat buna rağmen fiili olarak da faizle işlemler devam etmiştir. Gerçi, faiz sadece dini alanda değil, seküler alanda da sorun olarak algılanır. Faiz, finans kapitale ödenen bir bedeldir. Borç ilişkisine giren çoğu insan faizden yakınır. Bu anlamda, aslında dinsel gerekçeler (haksız kazanç argümanı) ve seküler gerekçeler (borç maliyeti) kolayca politik alıcısı olan geniş bir kesim için kamusal bir retorik olmaya müsaittir.
Ünlü iktisatçı M. Keynes de düşük faiz düzeyini desteklemiştir. Düşük faizin sermayenin ötenazisi olduğunu ve finansın sermaye kıtlığından faydalanarak baskıcı gücünün bitmesi gerektiğini belirtir. Buna göre, faizin sıfıra yaklaşması sermaye bolluğu ve dolayısıyla daha yüksek bir istihdam anlamına gelir. Böylece, yatırım düzeyini faiz oranı değil, efektif talep belirlemiş olacaktır. Fakat Keynes finansın bu kadar kolay teslim olmayacağını öngöremedi. T. Pikkety de ortalamada sermaye kazançlarının (faiz, kar ve kira) büyüme oranından fazla olması durumunda kapitalistin lehine gelir artışı yaratacağını belirtir. Bu da emeğin payının azalması ve sermayenin payının artması anlamına gelir, yani bu anlamda Pikkety de finansal getirinin veya faiz oranının yüksek olmasına karşıdır. M.Kalecki ise faiz düzeyinin özellikle yatırım kararlarında belirleyici olmadığını düşünür, yatırımın kendisini finanse edeceğini belirtir.
Faiz oranı iktisat teorisi yazınının da temel değişkenlerinden biridir. Burada faiz her şeyden önce bir bağlantı fiyatıdır. Bağlantıdan kastım, örneğin yatırım kararlarında finansman maliyeti ile yatırımın gelecek getirisi arasında bir karşılaştırmaya imkân veren bir değişken olmasıdır. Yani iktisatçıların dönemler-arası optimizasyon dediği süreçte dikkate alınması gereken bir değişkendir. Bu yanıyla, faiz bir iskonto parametresidir, geleceği bugüne indirgeyerek bugünle karşılaştırma yapmamıza imkân verir. Burada faiz oranı, dinamik bir iktisadi ilişkinin kurucu ögesi gibi çalışır.
Tabii faizin burada bahsettiğim yönü daha çok reel üretimin, yani yatırım perspektifi ile ilgili kısmı ile ilgilidir. Finansal ilişkilerde ise faiz alternatif getirilerden biridir. Faizin belirlenimi anlamında iki tür faiz oranı olduğunu düşünebiliriz. Bunlardan biri, daha ekzojen olan merkez bankası politika faiz oranı iken, diğeri piyasada belirlenen ve daha endojen olan piyasa faiz oranıdır. Piyasa faiz oranı çok sayıda değişken tarafından belirlenir. Bunlar da finansal aktörlerin gücü, sermayenin getirisi (kar oranı) ve sermaye akımları gibi değişkenlerdir. Gerçekte, ne politika faiz oranının ekzojenliği tam olarak ekzojen ne de piyasa faiz oranının endojenliği tam olarak endojendir. Politika faiz oranı piyasa faiz oranını, piyasa faiz oranı da politika faiz oranını belli bir ölçüye kadar etkiler. Merkez bankalarını kritik yapan piyasa faizlerini (en azından kısa dönem) etkileme gücüdür. Bu da aslında kısa ve uzun dönem faizler arasındaki bağlantıyı kuran merkezi bir gücün varlığını ifade eder.
Faiz oranındaki değişimlerin konjonktürel değişimlerle ilişkisi oldukça yüksektir. Türkiye’de mevcut iktidarın düşük faiz politikasının ardında da bu ilişkinin yüksek olduğu varsayımı vardır, yani iktidar faiz ile büyümeyi yönlendirebileceğini düşünmektedir. Çok sayıda iktisatçı sermayenin marjinal maliyetine bilinçli müdahalenin, yani faizin bilinçli olarak merkez bankaları tarafından düşürülmesinin genişlemeye neden olacağını belirtir. Fakat bunun problemleri üzerinde de durulur. Merkezi müdahalelerin ekonomik aktörlerin optimizasyon kararlarını bozduğunu ve sürecin krizle sonuçlanabileceğini belirtirler. H. Minsky de faiz oranındaki düşmenin aktörlerin risk algısında azalmaya ve dolayısıyla daha fazla kötü yatırıma neden olacağını ifade eder. ABD’de faizin konjonktürel değişimine bakmak bu anlamda faydalı olabilir. 2001 krizi ile birlikte ekonomiyi canlandırmak için faiz oranı düşük tutuldu. Dışardan gelen fonlarla (özellikle Çin ve diğer Doğu Asya ülkelerinden) birlikte faizler daha da düştü. Fakat artan varlık enflasyonu ile birlikte faizler 2004’ten itibaren Fed tarafından tekrardan artırıldı. Hemen takip eden dönemde önlenemeyen global krizle birlikte Fed bu sefer faizleri yine düşürdü.
Bu gelişmeler aslında faizin piyasadaki eğilimi ve faize müdahalelerin ekonomi için oldukça kritik bir değişken olduğunu göstermektedir. Faiz iktisadi faaliyetleri hızlandıran bir değişkendir, bu da “finansal hızlandırıcı” dediğimiz bir yapıdan kaynaklanır. Faizle tetiklenen finansal piyasalar ciddi anlamda kaldıraç (aşırı borçlanma) süreçlerinin başlamasına neden olur. Bu yanıyla, finansallaşma, sermaye süreçlerinin reel unsurlardan çabukça kopmasına neden olur. Bu durum, merkez bankalarının kontrol ve yönlendirme gücünü de azaltan bir faktördür. Faiz oranlarındaki değişmeler amaçlananın çok ötesinde reel genişlemeye, balonlara, yanlış yatırımlara ve riskli finansal işlemlerde artışa kolayca evrilebilmektedir. Bu da merkez bankalarının piyasaları düzeltmek amacı ile sürekli müdahalelerinin kaynağını oluşturur. Yani finansın bu kadar büyümesi merkez bankalarının etki alanını daralttığı gibi, sürekli müdahale etmeye de zorlar. Bu yüzden de, dünya genelinde merkez bankaları sürekli yangın çıkaran finansal sistemin “güçsüz itfaiyecisi” konumundadırlar.
İKTİDAR VE FAİZ İLİŞKİSİ
İktidar partisinin faizi düşürme gayretinin kronolojik kökenini bulmak zor olabilir, farklı bakış açılarına göre farklı tarihler belirlenebilir. 2013 Gezi olayları ile başlayan süreçte “faiz lobisi” bir tür karşı cepheyi tarif etmek için kullanılan bir kavramlaştırmaydı. Burada ifade edilen “faiz” aynı zamanda ekonomik bir savaşın paravan gücüydü ve faize karşı bir alerjiyi ifade ediyordu. Faize karşı tutumu buradan başlatabiliriz. Fakat şöyle bir tarama yaptığımda düşük faiz politikasının 2015’ten itibaren daha sıklıkla dillendirildiğini gördüm. Özellikle “faiz sebep-enflasyon netice” ifadesi ile başlayan sürecin bu tarihten itibaren başladığı görülüyor. Fakat 2018 yılındaki referandum sonrası oluşan daha merkezi/otoriter sistemde faiz politikası kurumsal direncin de azalması ile birlikte daha somut bir politikaya dönüştü. Bazen bu politikadan zorunlu sapmalar olsa da ana politika faizi düşürmek yönündeydi.
İktidar faizi düşürmek için iki gerekçe sunmaktadır: faizin enflasyon nedeni olduğu ve dini gerekçeler. Birinci gerekçenin ne ampirik ne de teorik bir karşılığı olduğunu çok sayıda iktisatçı devamlı olarak ifade etmektedir. İkinci gerekçe ise daha önce ifade ettiğim gibi, daha çok politik bir meşruiyet işlevi görmektedir. Fakat bu gerekçelerin ötesinde iktidarın faize bu kadar dayanmasının sebebi, sağlıklı bir büyüme patikasına imkân vermeyen yapısal problemleri, talebi zorlayarak aşma isteğidir. Özellikle 2018 krizi ile birlikte ekonominin ciddi bir patinaj yaptığını görüyoruz. 2018-2021 döneminde ortalama büyüme oranı potansiyel büyümenin altında olduğu gibi, dolar bazında kişi başına gelirde ciddi bir gerileme söz konusudur. Nispi anlamda da ülke ekonomisinin dünya üretiminde aldığı pay sürekli düşmektedir. Yani ülke hem kendisine göre (zaman üzerinden) hem de dünyaya göre (mekân üzerinden) ekonomik olarak gerilemektedir. Bu yüzden, iktisadi alandaki bu olumsuz gelişmeler iktidarın politik güvenlik kaygısını artırmakta ve bu da ekonomik büyümeye sabırsız bir nitelik kazandırmaktadır. Faize yönelmesinin en büyük sebebi bu ufuk daralması, yani ne olacaksa şimdi olsun düşüncesidir. Faize duyarlılığı olan sektörlerle (özellikle inşaat) iş yapılmasında da bu ekonomi-politik mantık geçerlidir. Bu hem talebi artırmak hem de şirketlere kredi kanalıyla sunulan imkânlar için de gereklidir. Piyasa kanalı ile talebi artırma eğilimidir. Bu daha önce ifade ettiğim gibi bir tür “piyasa Keynesçiliği” dir. İktidarın maliye politikasında nispeten daha muhafazakâr olması (pandemide dâhi ciddi mali yardımlar söz konusu olmadı) kamusal bütçenin bir tür emniyet subapı olarak görülmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu da muhtemelen 2001 kriz hafızasıdır, o dönemin kriz mekaniğinde kamu borcu ve bütçe açıklarının olması iktidarı daha temkinli kılmaktadır.
FAİZ POLİTİKASI NEDEN BU KADAR YIKICI OLDU?
Şimdi burada sormak istediğim soru faiz politikasının neden bu kadar yıkıcı olduğudur, yani bir iktisadi değişken koca bir ekonomiyi neden bu kadar zor duruma düşürdü? Dahası, bunun etkileri görülmesine rağmen neden hâlâ sürdürülmektedir? Bunun nedenlerini şu başlıklar altında tartışmak istiyorum: (i) irrasyonalite sinyali (ii) piyasalar arasında bağın kopması (iii) kredi ve büyüme ilişkisinin anlaşılmaması (iv) faiz oranı, döviz kuru ve enflasyon ilişkisinin önemsenmemesi ve (v) faiz oranı ile eşitsizlik arasındaki ilişkinin ihmal edilmesi.
(i) İrrasyonalite sinyali: İktidarın faiz oranı üzerinde kendi kurduğu ekonomi-politik rasyonalite piyasa aktörleri tarafından irrasyonel sinyaller olarak algılandı. Başlangıçta faizleri düşürerek kredi genişlemesine imkân verilmesi politik olarak nispeten anlaşılabilir. Fakat sonuçların istenildiği gibi olmadığı görüldükten sonra bunda ısrar etmek, izlenen faiz politikasına dönük şüphenin derinleşmesine ve yaygınlaşmasına neden oldu. Böylece iktisadi aktörlerin ileriye dönük beklentilerinin rasyonel zemini ortadan kalktı. Doğal olarak, ekonomi politik alan kesif bir belirsizlik alanına itildi ve risk algısı arttı. Belirsizlik dönemlerinde aktörler gelecekle bağını koparırlar, bugüne odaklanırlar, riskten kaçınma düzeyleri artar. Faiz düzeyinin yarına dönük anlamını kaybetmesi alınan kararların ötelenmesine neden olur. Bunu ülkede üretim potansiyeline katkıda bulunan sabit sermaye yatırımlarının azalmasında da görüyoruz. Politika yapıcıları ekonominin farklı aktörlerinin farklı beklentileri ile kurulan bir etkileşim oyunu olduğunu dikkate almadıklarında genelde olan budur. İlgili aktörlerin beklenti ve davranışlarından bağımsız bir kamu politikası izlenemez veya izlense bile istenilen sonuçlar alınamaz.
Faiz konusunda bu tür bir irrasyonel ısrarın oluşmasında çok sayıda politikada olduğu gibi kamusal düzeyde aşırı bir angajmana girilmesinin etkisinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum. Bir ara faizi yüksek tutmanın vatan hainliği olduğu dahi en üst düzeyde ifade edilmişti. Aynı sorunun politik varyantlarını Suriye ve Mısır ile uzun süredir sürdürülen çatışma stratejilerinde de görüyoruz. Kamuoyunda bu kadar güçlü düzeyde savunulan politikalar rasyonel olmadığı düşünüldüğünde geriye dönülmesini zorlaştırmaktadır. Koşullar değiştiğinde politika değiştirmek rasyonalitenin en önemli sinyalidir ve bu da aynı zamanda politikacılara esneklik imkânı da sunar. Örneğin, Rusya Merkez Bankası savaş dolayısıyla risk algısı arttığında politika faiz oranını 10 puan birden artırdı ilk önce, fakat ekonomi daha istikrarlı hale geldiğinde de hemen 3 puan indirdi.
Diğer yandan, bu ısrar politikasının neden olduğu olumsuz durumlar, ileri sürülen yeni büyüme modellerinin birer bileşeni olarak sunulmaktadır. Yani, örneğin düşük faizler yüksek kura neden olduğunda yeni büyüme modelinin cari fazla üzerinden çalışacağı iddia edilmektedir. Bu da yeni irrasyonel ve riskli fiyatlandırma alanlarının oluşmasına ve yaratılmasına neden oluyor (KKM gibi). Böylece zincirleme irrasyonel sinyaller ve uygulamalarla süreç devam etmektedir. Tüm bunlar aslında yanlışta ısrar etmenin maliyetleridir. Aynı politikayı sürdürme konusunda adeta “batık maliyet problemi” dediğimiz bir durum söz konusudur. Etkileri kötüleşmesine rağmen geri dönüşün politik maliyetleri düşünülerek yanlış sürdürülmektedir. Bu, yanlışlıkla aldığımız küçük numaralı ayakkabıları ayaklarımızı sıkmasına rağmen sadece para verdiğimiz için giymeye devam etmeye benzemektedir.
(ii) Piyasalar arasındaki bağın kopması: Yukarıda teorik olarak ifade ettiğim gibi, dönemler-arası karar alma süreçlerinde ve özellikle yatırım kararlarında faizin düzeyi önemli bir nitelik kazanır. Normalde faizlerin düşük olması yatırımları teşvik eder. Fakat faizin sadece düşük olması oluşan risk algısından bağımsız değerlendirilemez. İktidar düşük faiz politikası ile amaçladığı şeyin gerçekleşmesini aslında riski yükselterek kendisi engellemektedir. Ülke tarihinde reel faizin bu kadar düşük olduğu başka bir dönem olmamasına rağmen, fiziksel yatırım artmamaktadır. Çünkü yarınki getirilerin bugüne indirgemesinde iki temel faktör yatırımın artmasını sınırlandırıyor: Getirilerin düzeyine dair olumsuz beklentiler ve iskonto oranının içindeki risk priminin yüksek olması. Bu yüzden, düşük faiz oranının normalde yatırımcının zaman ufkunu genişletmesi beklenirken tam tersi bunu daraltmaktadır. Düşük faiz ortamında dahi büyüme olmayabileceğine Japonya tipik bir örnektir. Japonya’da politika faiz oranı yaklaşık 20-30 yıldır yüzde -0.1 ile yüzde +0.6 arasındadır. Buna rağmen, ülkede önemli bir büyüme patikası yakalanamadı. Örneğin, 1992-2010 arası büyüme yaklaşık yüzde 1 iken, 1998-2002 arası bu sadece yüzde 0.1 (binde 1) düzeyindedir.
Diğer yandan, şimdi geldiğimiz noktada düşük faiz politikasının neden olduğu enflasyon (döviz kuru kanalı üzerinden) diğer tüm varlıkların reel kazançlarını olumsuz etkilemektedir. Bu da doğal olarak insanların tasarruf davranışlarını etkiledi. Finansal varlık olarak KKM, finans-dışı varlık olarak da gayrimenkul dışında bir alan kalmadı. Fakat her iki varlığa yönelme aynı zamanda ayrı sosyal maliyetlerin kaynağına dönüştü. KKM iktisadi sistemi hem daha fazla dolarize ederek risklere daha açık hale getirdiği gibi, oluşan gelir transferi ile de eşitsizliği artırmaktadır. Finansal sermayenin aktığı konut sektöründe ise hem konut fiyatları hem de kiralar oldukça yükseldi. Yani düşük faiz politikası konut sahiplerine bir özel sermaye kazancı sağlarken, barınma ihtiyacını sınırlandırdığı için sosyal maliyetleri artırmaktadır. Böylece, düşük faiz politikası ile birlikte farklı sektörlerde oluşan yeni fiyatlandırma mekanizmaları özel faydanın yaygın bir şekilde sosyal maliyetlere yol açtığı yeni alanlar ortaya çıkardı.
(iii) Kredi ve büyüme ilişkisi anlaşılmadı: Faiz üzerinden kredilere oradan da büyümeye kurulan ilişkinin niteliği ve boyutu konusunda da ciddi bir analitik çerçevenin yokluğu iktidarın faize gereğinden fazla önem vermesine neden oldu. Faizden krediye geçiş birinci aşamadır, krediden büyümeye geçiş ikinci aşamadır. Bu sürecin iki aşaması da kendi iç dinamiklerini içerir. İlk aşamada, örneğin faiz düşüşü krediyi artırmayabilir, bunu da son dönemde reel olarak kredilerdeki sınırlı değişimden izleyebiliyoruz. İkinci aşamada ise kredi miktarı artsa bile bu büyümenin düzeyi ve niteliği konusunda istenilen sonuçları garanti etmeyebilir. Kredinin nereye yöneldiğine bakmak gerekir. Örneğin, 2020 yaz döneminde konut kredilerinin önemli bir kısmı üretken alanlardan çok ikinci el konutlara ve tüketime yönelmişti. İnşaat şirketlerinin zaman içinde önemli oranda borçlanmalarının temelinde de düşük faiz politikasının hem kendi finansman maliyetlerini düşürmesi hem de ucuz ev kredisi alacakların talebine güvenilmesi çok belirleyici bir rol oynamıştır. Bu da üretken olmayan yatırımların (malinvestment) yolunu açmıştır.
Faizin sürekli bir şekilde kredi artışına koşulması iktidar için en kolaycı iktisadi yöntem olmuştur. Bu da uzun dönem kırılganlıkları gizlediği gibi, iktidarın üretime dönük daha yapısal politikalara yönelmesini ötelemiştir. Yukarıda da belirttiğim gibi, kredi talebinin belli bir iktisadi rasyonalite bağlamında anlamı vardır. Efektif talebin ciddi bir kısıt olduğu ve belirsizliğin arttığı bir dönemde büyümeyi sadece faiz üzerinden kredi genişlemesi ile sağlamak iktisadi zeminin anlaşılmadığını göstermektedir. Bankaların, örneğin özellikle KKM bağlamında daha düşük faizle mevduat toplamalarından dolayı daha fazla kredi vermelerini normalde bekleriz. Fakat risk algısının artmasından dolayı hem banka hem de yatırımcının isteksizleştiğini görüyoruz. Bu yüzden, bankalar krediden ziyade tahvile yöneldiği gibi, yatırımcı da sadece varlıklarını korumayı amaçlamaktadır.
(iv) Faiz oranı, döviz kuru ve enflasyon ilişkisi önemsenmedi: Döviz kuru bizim gibi dışa açık ülkelerde çok sayıda değişkenin kilit değişkenlerinden biridir. Döviz kurundaki değişimler hem cari açık düzeyi hem de enflasyonla bağı anlamında oldukça önemlidir. Faizi oranının da döviz kuru değişkeni ile bağı oldukça kritiktir. Yerli varlık getiri oranları yerli para talebini etkileyen önemli bir değişkendir. Bu anlamda, dolarizasyon düzeyini belirleme, yani yabancı para talebini cazip ve caydırıcı etkiye sahiptir. Faiz oranlarının düşük tutulması yerli finansal varlıkları cazip olmaktan çıkarmaktadır. Dövize talebi artırdığından döviz kurunun sistemik bir şekilde yükselmesine neden olmaktadır. Tabii düşük faiz politikasının sunduğu belirsizlik aynı zamanda sermaye akımlarının tersine dönmesine, dolayısıyla yerli paranın daha da değer kaybetmesine neden olmuştur. Yükselen döviz kuru bugünlerde daha net olarak görüyoruz ki enflasyonun en önemli sebebidir. Temel olarak faizden döviz kuruna ve oradan da enflasyona giden bir süreç yaşandı. İktidar çevreleri bu bağlantıyı da önemsemediler. Döviz kuru istikrarının önemini ancak aşırı düzeyde yükselen enflasyonla görebildiler. Bunun için de geliştirilen yeni politikalar (KKM gibi) başka sorunlar (sistemik risk potansiyeli ve gelir transferi gibi) yaratma pahasına devreye sokuldu. KKM ile faiz oranı-döviz kuru-enflasyon bağlantısını faiz olmadan kırmak amaçlanmaktadır. Yani KKM bu bağlantıda faiz oranını ikame etmektir. Böylece karşımıza iktisadi anlamda fiili ve zihinsel dünyası (getirilerin dövize endekslenmesi) tam dolarize bir yapı ortaya çıktı. Bu anlamıyla, KKM dolarizasyonun “akrep aşaması”dır, daralan yangın çemberinde son hamle ile kendini zehirleyen bir akrep gibidir.
(v) Faiz oranı ve eşitsizlik ilişkisi ihmal edildi: Düşük faizle birlikte ortaya çıkan yüksek kur ve yüksek enflasyon ülkede oluşan yoksulluğun en temel iki belirleyicisi konumuna geldi. Faizi düşük tutmanın neden olduğu tüm makroekonomik komplikasyonları azaltmak için artan kamu borçlanması ve KKM ile gelir dağılımı bilinçli bir şekilde daha kötü hale getirildi. Adeta makroekonomik istikrar için toplumun önemli bir kısmı gözden çıkarıldı. Bunu daha önceki yazımda daha detaylı anlatmıştım.
Özetle, iktidarın politik güvenlik algısı onu kolaycı ve telaşlı bir büyüme patikasına sürükledi ve bu patikanın kritik değişkeni faiz oranı oldu. Ülke ekonomisi bir değişkene dönük ısrarın başlattığı sürecin ekonomi politik alanı nasıl bozulabileceğini görmek açısından deneysel bir alana dönüştü. Bu durum ileride iktisat literatüründe bir isimlendirmeye muhatap olacaktır. İktidar için faiz oranı başından beri önemsenen bir değişkendi. Fakat istenilen sonuçlar elde edilmediğinde önemsizleştirildiği ifade edildi. Sahneyi faizle başlayan ama faizsiz bir sonla bitirmiş oluyoruz. İktidar için faiz hep bir “deus ex machina” idi, fakat bu sefer sahneye inmedi. Bu çaresizlik karşısında faizi önemsizleştirmek demek gemiyi delerek su bulduğunu iddia etmeye benziyor, farkına varmadan en önemli koruma duvarı ortadan kaldırıldı. Böylece, otoriter politik dengelerin ne rasyonel ne adil olmadığını bu politika üzerinden de görmüş olduk.
Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
3 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
6 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.040)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.604)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- TCMB karar günü: Petrol yükseliyor, manevra alanı daralıyor 23/07/2026
- İş Bankasından 12 yıl vadeli katkı sermaye niteliğinde eurotahvil ihracı 23/07/2026
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
