Connect with us

BANKA HABERLERİ

İki kuşak, iki kriz : Bankerler ve kripto aracıları

UĞUR GÜRSES Bankacılık deneyimi ile geçmişin izini sürerek bugün yaşananlara ışık tutacak bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı …

Yayınlanma:

|

Türkiye 1980’li yılların başlarındaki “Banker Krizi”nden sonra, 40 yıl sonra “Kripto alım-satım şirketleri krizi” eşiğinde. Ölçekleri şimdilik aynı olmasa da “bu filmi daha önce görümüştüm” hissi uyandırıyor.

Kripto varlıklara ilgi çoğunlukla, 1981-82’de Banker Krizi’nde bankerlere tasarruflarını kaptıranların torunları, yani bugün “milenyum kuşağı” olarak adlandırılan, 1981 sonrası doğanlar. Onlara düşük dozda da olsa eklemlenen 25 yaşını geçmeyen “Z kuşağı” da eşlik ediyor.

Yaşanan şu: Bugünün “mağdurlarınca”, kripto paraların alım-satımı için hesap açtıkları kimi şirketlerde, kendi adlarına tutulan hesaplardaki (sıcak cüzdan) kripto varlıklara erişilememesi, bu şirketlerin sahiplerinin de ortada olmaması ya da “bakım yapılıyor”, “güncelleme yapılıyor”, “siber saldırı var” bahanesini ileri sürmeleri.

Kripto varlık alım-satım şirketi diyorum zira ‘kripto borsası’ denilmesi bile tuhaf. Nedeni de bu şirketlerin sermaye, deneyim, kurumsal bir çerçeveleri yok. Kurucularının da bir uzmanlığı yok. Hele ki bu şirketlerin bağımsız bir denetçiye bile uğramamış yolları. Bunlardan birinin kurucusunun İddia bayii olduğu, yasadışı bahisçilik yaptıkları haberleri bile çok şey anlatıyor.

Kripto varlık alım-satım şirketi Thodex’te tutulan yaklaşık 2 milyar dolarlık bir kripto varlığa ulaşılamadığı bildiriliyordu. Bu boyutta olduğunu sanmıyorum. Nitekim bu konuda iz süren uzmanlar da şimdilik 55 milyon dolar tahmini yapabiliyorlar.

Ancak, rakam küçük de olsa zincir biçiminde bir sorunun olduğu çok açık. Zira Thodex’ten sonra, VeBitcoin ve GoldexCoin ve Sistemkoin adlı (adı sanı duyulmamış) şirketlere de erişim sağlanamadığı haberleri basında yer aldı.

Henüz bir hafta önce Merkez Bankası kripto varlıklarla alışverişi yasaklarken, kripto varlık alım satım şirketlerine yapılan transferlere dokunamamıştı. Bu ne olduğu bilinmeyen aracılık şirketlerine ise hiçbir düzenleme yapılmadı.

Kripto varlıklar merkezi bir takas-ödeme kanalından geçmediği için kara para aklanması ile ilgili kaygılar anlaşılabilir. Ancak şu iki adım bir düzenleme için iyi bir başlangıç olabilirdi:

  1. Amaç kara parayla mücadele için kısıt koymak ise kripto varlıkla ödeme ve alışveriş yapılmasına katı yasak koymak yerine kara para aklamayı zorlaştıracak bir limit konulabilirdi. Yani ticaret yapan, mal ve hizmet satan şirketler satış yapabilir, elektronik ödeme şirketleri de belli limitlerle ödeme yapabilir olacaktı. Böylelikle de kara para kaygısı falan kalmazdı.  
  2. Kripto varlık alım-satımı amacıyla kurulan şirketlerin fon toplamasına dair bir düzenleme yapılabilirdi. Buna aracılık edeceklerin lisansının olması istenebilirdi.

Önüne gelenin ‘merdiven altı’ bir şirket kurarak kripto varlık alım-satımına aracılık işine soyunması, fon toplaması, müşteri alımları sonucu orada bir anonim kripto varlık portföyü oluşturması ve bunun bu şirketleri kuran kişilerce kontrol edilebilmesi bu krizi yaratan en önemli unsur.

Oldukça köklü ve kurumsal elektronik para ya da ödeme kuruluşlarına yasak olan kripto varlık transferi ve alışverişi, uyduruk bir sermaye ile “kripto borsası” açan birilerine serbest idi.

Bireysel ya da kurumsal kişilerin kaldıraçlı döviz alım satımı yaptığı “Foreks” firmalarının peşinde koşan SPK gibi kurumlar, bu durumu seyrettiler. Kimse “yetkimiz yok” demesin. Swaplarda olduğu gibi TL’nin konvertibilitesine kısıt koyabilen BDDK, Merkez Bankası alışveriş ve hizmet geliştirime gibi teknolojik tarafını kısıtlamayı tercih ettiler.

1981’deki Banker Krizi mağdurlarının torunları 40 yıl sonra bu defa çağın para gibi görülen teknolojik varlıklarına ilgi gösterdiklerinde aracıların kurbanı oluyordu.

1981’deki Banker Krizi, meşhur 24 Ocak kararları sonrasında “Temmuz Bankacılığı” olarak bilinen uygulamanın ardından geldi.

Düzenlenmemiş bir yapıya alelacele getirilen serbesti ile bugünün “kripto alım-satım şirketleri” gibi, o dönemde de valiliğe yapılan bir bildirimle, bir masa bir kasa ‘Banker Batık’ şirketini kurabiliyordunuz.

Temmuz 1980 sonrasında faizler serbest bırakıldı. Artık bankalar faizleri serbestçe belirleyebilecekti. Ayrıca bankalar mevduat sertifikası verebileceklerdi. Sorun şu ki; hamiline olması birçok sorunu beraberinde getirecekti. En başta kayıt dışılık, kara para aklamaya elverişli olması. Sonradan kaldırılsa da banker krizinde önemli rol oynadı.

1982’de fon toplamada en büyük kuruluş olan Banker Kastelli batınca film koptu.

1980’in ikinci yarısında başlayan serbest faiz, bankaların rekabeti yanında “arka kapıdan” mevduat sertifikalarının bankerlere ‘toptan’ satılması, Banker Kastelli gibi kuruluşların bu mevduat sertifikalarını daha yüksek faizle tasarrufçulara satmalarıyla “bankere para yatırma” fenomeni başladı.

ugurses.net

Bunun ardında yatan temel neden, 1978 ve 1979’da hızla yükselen ve 1980’de üç haneye yaklaşan enflasyon oranıydı. Sabit tutulan faizlerle enflasyonu dizginlemek mümkün değildi.

1980’li yıllarda hiç yaşamadıkları bir enflasyonla karşılaşan yurttaşların bu kayıplarını karşılamak için bankerlere hücüm etmesi, bugünden geriye bakınca anlaşılabilir.

Banker Kastelli gibi mevduat sertifikası bazlı fon toplayanları, hiçbir tahvil ya da mevduat sertifikasına dayanmayan “bir kasa bir masa” bankerlerin mantar gibi çoğalması izledi. Bir furyaya dönüşmüştü.

Krizi tetikleyen de o ‘bir kasa bir masa’, hiçbir kurumsallığı olmayan bankerlerin varlığa dayanmayan, karşılığı olmayan biçimde fon toplaması ve doğal olarak “saadet zinciri” nitelikli nakit akışında tıkanıp ödeme yapamaz hale gelmeleri oldu. Dönemin bilinen bankerlerinden Banker Bako’nun sahte tahvil bastırdığı için hakkında dava açıldığı haberlerde yer aldı.

Bankerler gümbür gümbür battı. Parasını alamayan tasarrufçular artık “Bankerzedeler” olarak ortaya çıktı. Bu sonunda menkule dayalı olan bankerleri de vurdu. Likidite krizi onları da batırdı.

Batan banker haberleri gelirken, bankalar öne çıkıp “güvenli olan bizdik” temalı ilanlar vermeye başladılar.

Her iki krizin ortak tarafı; aracılık eden kuruluşların (çoğu sermayesi olmayan, uzmanlığı ve deneyimi olmayan, üçüncü partilerce denetlenmeyen) olması. Her ikisinde de kamu otoritelerinin durumu seyretmesi, olayların gerisinde kalması. Siyasi himaye kısmı ise şimdilik iddia aşamasında. Her ikisinde de bir başka ortak nokta; çok açık ki kayba uğrayanların finansal okuryazarlıklarının olmaması. Aşırı risk almayı da finansal okuryazarlık eksikliği olarak kaydetmemiz gerekiyor. Son nokta da sınırlı bulaşıcılık.

2000’lerin başında batan İmar Bankası’nda da benzer bir olayı da hatırlatalım. Bankanın müşterilerine Hazine bonosu sattığı ama bu bonoların saklamada bulunmadığı ortaya acıkmıştı. Daha fazlası, Hazine bonosu satışına aracılık için yetki bile almadığı, bunun da otoritelerce hiç denetlenmediği anlaşılmıştı. Bu kalemdeki bonoların bedeli de banka Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na devredildikten sonra müşterilerine ödenmişti.

Kaynak: Kaya Erdem, Demokrasinin ilk 50 yılı

Banker krizi sırasında “Halk kumar oynamıştır” diyen dönemin Maliye Bakanı Kaya Erdem anılarını yazdığı kitabında (*), “Sonuçta banker krizi bankerlere para yatıran 360 bin vatandaşımızın tasarruflarını etkiledi. Borsa bankerlerine (Banker Kastelli dahil) para yatıran alacaklı 227 bin 600 vatandaşa 100 milyar civarında anapara alacağının tamamı iki yıl içinde ödendi. Piyasa bankerlerine gelince; başlangıçta 259 adet tasfiye halinde banker, 156 bin 700 banker alacaklısı vatandaş mevcuttu. Bunların takriben 24 bin vatandaşa anaparalarını alma imkânı dört yıl içinde sağlandı. Çıkarılan 2874 sayılı kanun, şahıs başına 200 bin TL vadeli hesap açılabilmesi imkanını getiriyordu; bu kapsamda toplam 127 bin vatandaşa 24 milyarlık ödeme yapıldı” diye aktarıyor. Erdem’in bahsettiği, Kastelli alacaklılarına o günün 100 milyar TL’sı bugünün 12.5 milyar TL’sine karşılık geliyor. Diğer bankerlere ödenen 24 milyar ise bugünün 2.9 milyar TL’sı. Banker krizi kabaca 15 milyar TL’lik bir hasar vermişti.

Kamu otoritesi sorumluluğu altındaki mali sistemde görevini ihmal ettiği için (zamanında gerekli yasaları çıkarmadığı için) bu bedel vergi mükelleflerinin cebinden çıkmıştı.

Bugün geriye dönüp bakınca üç haneli enflasyona karşı korumasız bırakılan yurttaşlar, faiz serbestisi getirilen düzenlenmemiş bir mali sistemle yüz yüze getirilince bu sonuç kaçınılmazdı.

 Kripto varlık satın alanlar, bu varlıkları tutanların temel motivasyonu, merkezi sistemler yerine “merkeziyetsiz” (decentralized) ortamlarda kimsenin yükümlülüğü olmayan kripto varlıklara sahip olmaktır. Bu varlıkların da üçüncü partiler olmadan (‘saklamacı’ kurum olmadan) “soğuk cüzdan” tabir edilen online dışı ortamlarda tutmak mümkündü.

Kripto varlıklara ilgi gösterenlerin en başta finansal okuryazarlığı geliştirmeye önem vermesi gerektiğini bu satırlarda hep önerdim. Ekonomiler, fintech, dijitalleşme, yapay zekâ, derin öğrenme gibi teknolojik kulvar içinde hareket ederken, temel finansal bilgi ve risk olgusuna önem vermeyenler için “karşı taraf riskinin” ne olduğu kendileri için ağır bedellerle anlaşılmamalıydı.

Bugünün kripto alım-satım aracısı Thodex’in sahibi Faruk Fatih Özer 27 yaşında ve 4 yıldır bu işlerde imiş. 1980’li yılların bankeri Banker Bako da Cumhuriyet’te Yalçın Pekşen’e “askerden döndükten sonra 1 yıl kendimi piyasaya adapte etmek için uğraşırken o sırada bankerliğe başladık” diye anlatıyordu. 23 yaşında bankerlik şirketini kurmuş. Battığında 25 yaşındaydı ve şarkıcılığa başlamıştı. Dolandırıcılıktan hüküm giydi.

Dolandırıcılar suç işliyor evet; bunun yanında da kısa yoldan servet yapma peşinde olan aç gözlü ‘köşe dönmeciler’ olmasaydı bu kadar yaygın, bu kadar işleri kolay olabilir miydi? Coin merakı kadar finansal okur yazarlığa da merak salınsaydı olabilir miydi?

Uğur Gürses

(*) Kaya Erdem, Demokrasinin ilk 50 yılı, Şubat 2016, Doğan Kitap

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Yüksek fonlama maliyetleri ve enflasyon bankaların kâr marjlarını daraltırken, takipteki kredi oranı 2026’nın ikinci çeyreğinde yüzde 3,5’e yükseldi. Fitch, kârlılık üzerindeki baskının yıl boyunca sürmesini bekliyor.

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, üç aylık Türk Bankaları İzleme Raporu’nda, Türk bankacılık sektörünün 2026 yılının ikinci çeyreğinde kârlılık kaybı yaşadığını ve sorunlu kredilerdeki artışın sürdüğünü bildirdi. Bloomberg HT haberine göre, yüksek fonlama maliyetleri, artan swap giderleri ve enflasyon kaynaklı faaliyet giderleri, bankaların finansal performansını olumsuz etkiledi.

Faaliyet kârlılığında belirgin gerileme

Fitch’in izlediği bankalarda ortalama faaliyet kârının risk ağırlıklı varlıklara oranı, 2026’nın ilk çeyreğindeki yüzde 3,9 seviyesinden ikinci çeyrekte yüzde 2,6’ya geriledi. Sektör genelinde ise aynı oran yüzde 4,6’dan yüzde 3,3’e düştü.

Rapora göre, yüksek Türk lirası faizlerinin fonlama maliyetlerini artırması, net faiz marjlarını daraltan başlıca unsurlar arasında yer aldı. Swap maliyetlerindeki yükseliş ve enflasyonun faaliyet giderleri üzerindeki etkisi de kârlılığı baskıladı.

Takipteki krediler yüzde 3,5’e çıktı

Bankacılık sektöründe aktif kalitesine ilişkin göstergeler de olumsuz seyrini sürdürdü. Fitch’in izlediği bankaların ortalama takipteki kredi (NPL) oranı, ilk çeyrekteki yüzde 3,3 seviyesinden ikinci çeyrek sonunda yüzde 3,5’e yükseldi. Yeni takipteki kredi oluşum oranı da yüzde 2,1’den yüzde 2,2’ye çıktı.

Bankaların ortalama çekirdek sermaye yeterlilik oranı ise yüzde 11,5 seviyesinde kaldı. Bu görünüm, kredi riskleri ve kârlılık baskıları yakından izlenirken sermaye göstergesinin söz konusu dönemde yatay seyrettiğine işaret etti.

Bankacılık sektörünü ne bekliyor?

Fitch, yüksek TL faizleri ve enflasyonist baskıların bankaların kârlılığı üzerindeki etkisinin 2026 boyunca devam edebileceğini öngörüyor. Kuruluş, yılın sonlarına doğru faiz indirimlerinin yeniden başlaması durumunda bu baskının 2027’de hafifleyebileceğini değerlendiriyor.

Bankacılık sektörü açısından temel risk, fonlama maliyetleri yüksek seyrederken kredi geri ödemelerinde yaşanabilecek bozulmanın karşılık giderlerini artırması ve kâr marjlarını daha da daraltması. Bu süreç, bankaların kredi verme iştahı ve reel sektörün finansmana erişimi üzerinde de baskı oluşturabilir.

Kaynak: Fitch Ratings’in Türk Bankaları İzleme Raporu; 21 Ekim 2026 tarihli haberler.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL

FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”

Yayınlanma:

|

Yazan:

Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.

Bankavitrini.com | Gündem

Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.

Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı

Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.

Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.

DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil

DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.

DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.

Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”

DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.

Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?

Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.

Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.

Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.

Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu

Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.

Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.

Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ?

Yayınlanma:

|

Yazan:

BANKALAR ÇALIŞANLARIN MAAŞ REKABETİNİ Mİ SINIRLADI?

Bankavitrini.com | Bankacılık ve Finans Analizi

Akbank, Rekabet Kurulu tarafından yürütülen iş gücü piyasasına yönelik soruşturmanın uzlaşmayla sonuçlandırılması kapsamında 1 milyar 713 milyon 897 bin 558 TL idari para cezası ödeyecek. Peki, Türkiye’nin önde gelen bankalarından biri neden bu kadar yüksek bir ceza ile karşı karşıya kaldı? Soruşturmanın arkasında hangi iddialar bulunuyor? Bu olay, bankacılık sektöründe çalışanların ücretlerini ve iş değiştirme özgürlüğünü nasıl etkileyebilir?

CEZA KREDİ VE MEVDUAT FAİZLERİYLE İLGİLİ DEĞİL

Akbank’a verilen cezanın konusu, bankanın müşterilerine uyguladığı kredi faizleri veya mevduat oranları değil. Rekabet Kurumu’nun 24 Şubat 2026 tarihinde duyurduğu soruşturma, bankacılık, sigortacılık ve bilişim teknolojileri sektörlerinde faaliyet gösteren şirketlerin iş gücü piyasasındaki rekabeti kısıtlayabilecek uygulamalarını inceliyor.

Rekabet Kurumu, aralarında Akbank’ın da bulunduğu 26 teşebbüs hakkında çalışan ayartmama anlaşmaları ve/veya iş gücü piyasasına yönelik rekabete hassas bilgi paylaşımı iddiaları kapsamında soruşturma başlatmıştı.

Akbank, 12 Ekim 2026 tarihli Kamuyu Aydınlatma Platformu (KAP) açıklamasında, Rekabet Kurulu’nun 26-30/899-383 sayılı kararı doğrultusunda soruşturmanın banka bakımından uzlaşmayla sonuçlandırıldığını bildirdi.

Açıklanan idari para cezası 1 milyar 713 milyon 897 bin 558 TL oldu.

ÇALIŞAN AYARTMAMA ANLAŞMASI NE DEMEK?

Soruşturmanın en dikkat çekici başlıklarından biri, şirketlerin birbirlerinin çalışanlarını işe almamak veya çalışan transferlerini kısıtlamak konusunda anlaşmış olabileceği iddiası.

Örneğin aynı sektörde faaliyet gösteren iki banka düşünelim. Bu bankaların birbirlerinin çalışanlarına iş teklifi yapmamak ya da çalışan transferlerini sınırlandırmak konusunda anlaşmaları, iş gücü piyasasındaki rekabeti bozabilecek uygulamalar arasında değerlendirilebilir.

Böyle bir durumda çalışan, yalnızca mevcut işvereninin ücret politikasıyla karşı karşıya kalmaz. Rakip bankaların daha yüksek ücret veya daha iyi çalışma koşulları sunmasıyla ortaya çıkabilecek alternatifler de daralabilir.

Oysa rekabetçi bir iş gücü piyasasında bankalar nitelikli çalışanları bünyelerine katabilmek için ücret, prim, yan haklar, kariyer olanakları ve çalışma koşulları üzerinden birbirleriyle yarışır.

Bu rekabetin kısıtlanması, çalışanların pazarlık gücünü zayıflatabilecek bir sonuç doğurabilir.

Ancak önemli bir ayrıntı var: Rekabet Kurumu’nun soruşturma duyurusu, bu tür uygulamalara ilişkin iddiaların araştırıldığını gösteriyor. Akbank’ın hangi somut davranışının cezaya esas alındığına ilişkin ayrıntılar, bankanın KAP açıklamasında yer almıyor.

MAAŞ BİLGİLERİNİN PAYLAŞILMASI NEDEN SORUN OLABİLİR?

Soruşturmanın ikinci önemli boyutu, iş gücü piyasasında rekabete hassas bilgilerin paylaşılması iddiası.

Çalışan ücretleri, maaş artışları, işe alım koşulları ve gelecekteki istihdam planları gibi bilgiler, şirketlerin birbirleriyle rekabet etme biçimini etkileyebilir.

Örneğin rakip işverenlerin gelecekteki ücret artışlarına ilişkin hassas bilgileri paylaşması, ücret politikalarının bağımsız biçimde belirlenmesini zayıflatabilir. İşverenler arasındaki rekabetin azalması da çalışanların daha iyi ücret ve çalışma koşulları elde etme olanaklarını olumsuz etkileyebilir.

Buradaki temel mesele, şirketlerin insan kaynakları alanında her türlü bilgi alışverişinin yasak olması değil. Rekabeti kısıtlayabilecek nitelikteki anlaşmalar ve bilgi paylaşımlarının, somut koşullar çerçevesinde rekabet hukuku bakımından değerlendirilmesidir.

AKBANK BUNU NEDEN YAPMIŞ OLABİLİR?

Bu sorunun kesin yanıtını verebilmek için Rekabet Kurulu’nun gerekçeli kararındaki somut tespitlerin görülmesi gerekir. Bankanın kamuya açık KAP açıklaması, cezanın arkasındaki yönetimsel motivasyonu veya belirli bir uygulamanın nedenini açıklamıyor.

Bununla birlikte, çalışan transferlerini sınırlandıran veya ücret rekabetini zayıflatan uygulamaların işverenler açısından olası ekonomik motivasyonları bulunuyor.

Birincisi, personel maliyetlerini kontrol altında tutmak. Bankacılık sektöründe deneyimli çalışanların ücretleri, primleri ve yan hakları önemli bir maliyet kalemi oluşturuyor. İşverenler arasındaki ücret rekabetinin zayıflaması, ücret artışı baskısını azaltabilecek bir sonuç doğurabilir.

İkincisi, nitelikli personeli elde tutmak. Deneyimli bankacılar, risk yönetimi uzmanları, yazılım çalışanları ve yöneticiler, rakip kuruluşlar açısından değerli insan kaynağıdır. Çalışan hareketlerini kısıtlayan anlaşmalar, işverenler açısından personel kaybını azaltıyor gibi görünse de rekabet hukuku bakımından ciddi sorunlar doğurabilir.

Üçüncüsü, insan kaynakları maliyetlerinde öngörülebilirlik sağlamak. Bankalar ücret artışlarını ve işe alım maliyetlerini yönetmek ister. Ancak bu amaç, rakiplerle rekabeti sınırlayıcı anlaşmalar yapılmasını hukuken meşru hâle getirmez.

Bunlar olası ekonomik açıklamalardır; Akbank’ın bu amaçlarla hareket ettiğinin kanıtlandığı anlamına gelmez.

BU BİR İŞ HUKUKU İHLALİ Mİ?

Burada iki ayrı hukuk alanını birbirinden ayırmak gerekiyor.

İş hukuku; işçinin ücreti, iş sözleşmesi, çalışma koşulları, kıdem ve ihbar tazminatı gibi konuları düzenler.

Rekabet hukuku ise şirketlerin piyasalarda rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşmalarını ve davranışlarını denetler.

Akbank’a ilişkin soruşturmanın hukuki dayanağı, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un 4. maddesi kapsamında iş gücü piyasasındaki rekabetin kısıtlanıp kısıtlanmadığının incelenmesidir.

Dolayısıyla bu olay, doğrudan işçilerin ücretlerinin ödenmemesi veya kıdem tazminatı haklarının ihlali nedeniyle verilen bir iş hukuku cezası değildir.

Bununla birlikte, işverenler arasındaki rekabeti kısıtlayabilecek uygulamalar çalışanların iş değiştirme ve ücret pazarlığı imkânlarını etkileyebildiğinden, konu çalışma hayatı açısından da önem taşıyor.

AKBANK NEDEN UZLAŞMAYI KABUL ETTİ?

Akbank’ın KAP açıklamasında, soruşturmanın Rekabet Kurulu kararı doğrultusunda uzlaşma usulüyle sonuçlandırıldığı bildirildi.

Rekabet hukukunda uzlaşma, soruşturmanın kanunda belirlenen koşullar çerçevesinde sonuçlandırılmasına imkân veren bir yöntemdir. Bu yol, sürecin daha kısa sürede tamamlanması ve hukuki belirsizliğin azaltılması gibi avantajlar sağlayabilir.

Ancak Akbank’ın uzlaşmayı hangi özel gerekçelerle tercih ettiğine ilişkin ayrıntılı bir açıklama bulunmuyor. Bu nedenle bankanın uzlaşma kararını hangi yönetimsel veya hukuki değerlendirmelerle aldığı konusunda kesin bir neden ileri sürmek doğru olmaz.

BANKACILIK SEKTÖRÜNDE NE DEĞİŞEBİLİR?

Bu soruşturmanın önemi yalnızca Akbank’ın ödeyeceği para cezasıyla sınırlı değil.

Bankalar ve diğer finans kuruluşları açısından insan kaynakları uygulamalarının da rekabet hukuku kapsamında değerlendirilmesi, sektörde yeni bir hassasiyet alanı oluşturuyor.

Özellikle şu konuların önem kazanması beklenebilir:

  • Rakip kuruluşların çalışanlarını işe almama yönünde anlaşmalardan kaçınılması.
  • Ücret politikaları ve gelecekteki maaş artışları gibi rekabete hassas bilgilerin paylaşımının dikkatle değerlendirilmesi.
  • İnsan kaynakları toplantılarında ve sektör içi görüşmelerde rekabet hukuku kurallarına uyumun güçlendirilmesi.
  • Çalışanların iş değiştirme ve daha iyi çalışma koşulları için pazarlık yapma imkânlarının korunması.

Bunun çalışanların ücretlerine doğrudan ne ölçüde yansıyacağı ise ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu.

SONUÇ: MESELE SADECE 1,7 MİLYAR TL DEĞİL

Akbank’a açıklanan 1 milyar 713 milyon 897 bin 558 TL’lik idari para cezası, iş gücü piyasasındaki rekabetin de bankacılık sektöründe ciddi bir denetim konusu olduğunu gösteriyor.

Çalışanların serbestçe iş değiştirebilmesi, işverenlerin nitelikli personel için rekabet etmesi ve ücretlerin bağımsız piyasa koşullarında belirlenmesi, rekabetçi bir iş gücü piyasasının temel unsurları arasında yer alıyor.

Burada asıl yanıtlanması gereken soru şu: Bankalar müşterilerine kredi ve mevduat ürünleri sunarken rekabet etmek zorundayken, çalışanları işe alma ve ücret belirleme konusunda da aynı rekabet anlayışıyla hareket ediyor mu?

Bu sorunun Akbank özelindeki somut yanıtı için Rekabet Kurulu’nun gerekçeli kararındaki tespitlerin incelenmesi gerekiyor. Ancak olayın kendisi, bankacılık sektöründe rekabet hukukunun yalnızca müşteri ve ürün piyasalarıyla sınırlı olmadığını, çalışma hayatına da uzandığını ortaya koyuyor.

Kaynaklar: Rekabet Kurumu’nun 24 Şubat 2026 tarihli soruşturma duyurusu; Akbank’ın 12 Ekim 2026 tarihli KAP açıklaması.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.