Connect with us

Erol Taşdelen

“İş Kazası” Dosyalarında Yeni Tartışma: Gerçek Mağduriyet mi, Sistematik İstismar mı?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de derinleşen ekonomik kriz, artan işsizlik baskısı ve finansal darboğaz; sadece konkordato, icra ve işten çıkarmaları artırmadı. Son dönemde özellikle reel sektör temsilcilerinin sıkça gündeme getirdiği başka bir problem daha büyüyor: İş kazası ve iş göremezlik davalarındaki hızlı artış.

Ancak tartışmanın merkezinde artık sadece gerçek iş kazaları yok. İşveren çevreleri, bazı hastaneler ile organize çalışan belirli avukatlık ağlarının, “iş kazası” sistemini suistimal ettiğini öne sürüyor.

İddialar ciddi:

  • Hastaneye başvuran birçok vaka otomatik refleksle “iş kazası” olarak kayda geçiriliyor.
  • İşe giderken veya işten dönerken yaşanan sağlık sorunları geniş yorumlanıyor.
  • Bel, boyun, kas ağrısı, tansiyon, düşme, çarpma gibi olaylar doğrudan iş kazası koduna alınabiliyor.
  • Ardından bazı hukuk büroları işçilere ulaşıp dava sürecini başlatıyor.
  • İşveren ise çoğu zaman olayın gerçekten işten kaynaklanıp kaynaklanmadığını ispatlamakta zorlanıyor.

Ortaya çıkan tablo, özellikle KOBİ’lerde ciddi bir “hukuki maliyet korkusu” yaratıyor.

İşverenlerin En Büyük Şikâyeti: “İlliyet Bağı” Tartışması

Türk hukukunda bir olayın iş kazası sayılması ile işverenin kusurlu sayılması aynı şey değil.

5510 sayılı Kanun kapsamında;

  • işyerinde gerçekleşen,
  • işe gidiş geliş sırasında oluşan,
  • işverenin görevlendirmesi sırasında yaşanan birçok olay,
    “iş kazası” kapsamına girebiliyor.

Ancak reel sektör temsilcileri, uygulamada bu ayrımın giderek kaybolduğunu savunuyor.

Özellikle şu eleştiriler öne çıkıyor:

  • “İş kazası” kaydı oluştuğu anda dava süreci otomatikleşiyor.
  • Mahkemeler sosyal koruma refleksiyle işçi lehine yaklaşabiliyor.
  • İşveren, olayın işle ilgisiz olduğunu kanıtlama yükü altında kalıyor.
  • Bilirkişi süreçleri uzun ve maliyetli hale geliyor.
  • Sigorta primleri ve tazminat riskleri artıyor.

Bazı işverenler, tek bir dosyanın yıllarca süren hukuk ve bilirkişi maliyeti oluşturduğunu; bunun da küçük işletmeleri kapanma noktasına getirdiğini ifade ediyor.

Hastane – Avukat – Veri Akışı İddiaları

Tartışmanın en kritik boyutu ise kişisel sağlık verileri.

İş dünyasında dile getirilen iddialara göre; bazı hukuk büroları, hastanelerde “iş kazası” olarak girilen dosyalara çok hızlı şekilde erişebiliyor ve işçilere doğrudan ulaşıyor.

Buradaki en büyük soru ise şu: İşçinin sağlık bilgileri ve hastane kayıtları nasıl paylaşılıyor?

Çünkü sağlık verileri, KVKK kapsamında “özel nitelikli kişisel veri” kabul ediliyor ve en sıkı koruma altında bulunuyor.

KVKK kararlarında;

  • sağlık verilerinin yetkisiz paylaşılması,
  • hukuka aykırı veri aktarımı,
  • avukatlar dahil üçüncü kişilerin verileri usulsüz elde etmesi,
    ciddi ihlal olarak değerlendiriliyor.

Uzmanlara göre eğer gerçekten:

  • hastane personeli,
  • aracı kişiler,
  • çağrı merkezleri,
  • yönlendirme ağları
    üzerinden veri aktarımı yapılıyorsa, bu durum sadece etik değil aynı zamanda cezai sorumluluk da doğurabilir.

Reel Sektörde Büyüyen Korku: “Her Olay Dava Dosyasına Dönüşüyor”

Özellikle üretim, lojistik, inşaat, tekstil ve hizmet sektöründe faaliyet gösteren firmalar şu risklerden şikâyet ediyor:

1. Savunma Maliyeti

Haklı olsa bile işverenin:

  • avukat,
  • bilirkişi,
  • uzman raporu,
  • SGK süreçleri,
  • mahkeme giderleri
    nedeniyle ciddi maliyet üstlenmesi gerekiyor.

2. Sigorta ve Prim Baskısı

Artan iş kazası kayıtları:

  • SGK risk sınıflarını,
  • prim yüklerini,
  • işveren sicil algısını
    olumsuz etkileyebiliyor.

3. Kapanan Küçük İşletmeler

Bazı KOBİ’ler; “bir çalışan – bir dava – yıllarca süren yük” nedeniyle işletmesini küçültme veya kapatma kararı aldığını ifade ediyor.

Hukukçular Ne Diyor?

Uzman hukukçular ise tartışmanın tek taraflı okunmaması gerektiğini vurguluyor.

Çünkü Türkiye’de gerçekten:

  • kayıt dışı çalışma,
  • yetersiz iş güvenliği,
  • eksik eğitim,
  • koruyucu ekipman eksikliği,
  • uzun çalışma saatleri
    nedeniyle ciddi iş kazaları yaşandığı da bir gerçek.

Dolayısıyla mesele iki uç arasında sıkışıyor:

Gerçek Mağduriyet Sistematik İstismar İddiası
İşçinin korunması Dosya üretim ekonomisi
İş güvenliği eksikleri KVKK ihlali iddiaları
Tazminat hakkı Organize yönlendirme ağı
Sosyal devlet yaklaşımı İşverene otomatik kusur algısı

En Kritik Sorun: “İş Kazası” ile “İşveren Kusuru” Aynı Şey Değil

Yargı pratiğinde en büyük tartışma burada yoğunlaşıyor. Bir olayın teknik olarak iş kazası sayılması; otomatik olarak işverenin kusurlu olduğu anlamına gelmiyor.

Örneğin:

  • tamamen kişisel husumet,
  • kronik sağlık problemi,
  • işle ilgisiz bireysel durumlar,
  • dışsal nedenler
    bazı dosyalarda ayrıca değerlendirilmek zorunda.

Ancak uygulamada işverenler, “iş kazası kaydı oluştuğu anda psikolojik olarak suçlu ilan edildiklerini” savunuyor.

Çözüm İçin Neler Öneriliyor?

1. Sağlık Verilerinde Sıkı Dijital Takip

Hastane erişim loglarının denetlenmesi, kimlerin hangi dosyaya baktığının kayıt altına alınması.

2. İş Kazası Tanımında Teknik İnceleme

Her vakada:

  • işyeri kamera kayıtları,
  • vardiya bilgileri,
  • iş güvenliği kayıtları,
  • sağlık geçmişi,
  • bağımsız uzman raporu
    zorunlu hale getirilebilir.

3. KVKK Denetimlerinin Artırılması

Sağlık verisi sızıntıları için:

  • ağır idari cezalar,
  • lisans yaptırımları,
  • mesleki disiplin süreçleri
    gündeme gelebilir.

4. Arabuluculuk ve Teknik Ön İnceleme

Mahkemeye gitmeden önce:

  • teknik sağlık kurulu,
  • bağımsız iş güvenliği heyeti,
  • SGK uzman incelemesi
    zorunlu hale getirilebilir.

Sonuç

Türkiye’de iş kazaları gerçekten ciddi bir problem olmaya devam ediyor. Ancak reel sektörün giderek daha yüksek sesle dile getirdiği başka bir risk daha var: “İş kazası koruma sistemi, bazı alanlarda bir dava üretim mekanizmasına mı dönüşüyor?”

Eğer:

  • KVKK ihlalleri,
  • organize dosya yönlendirmeleri,
  • hastane veri sızıntıları,
  • otomatik dava zincirleri
    gerçekten varsa; bu durum yalnızca işverenleri değil, hukuk sisteminin güvenilirliğini de tartışmalı hale getirebilir.

Önümüzdeki dönemde; hem işçinin hakkını koruyan, hem de kötüye kullanımı engelleyen daha dengeli bir sistem tartışmasının büyümesi bekleniyor.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor?

Yayınlanma:

|

Marksist “kârlılık oranının düşme eğilimi” tezi, Karl Marx‘ın kapitalist sistem analizinin en önemli unsurlarından biridir. Temel iddia şudur:

Kapitalizm geliştikçe, uzun vadede sermayenin elde ettiği kâr oranı düşme eğilimi gösterir. Bu da sistemin kriz üretme eğilimini artırır.

Tezin temel mantığı

Marx’a göre bir işletmenin yatırımı iki ana bölümden oluşur:

  • Sabit sermaye (Constant Capital – C): Makine, fabrika, bina, teknoloji, hammadde vb.
  • Değişken sermaye (Variable Capital – V): İşçilere ödenen ücretler.

Marx’ın temel varsayımı şudur: Yeni değer ve artı değer yalnızca emek tarafından yaratılır.

Makine üretimi hızlandırır ancak kendi başına yeni değer üretmez; yalnızca sahip olduğu değeri ürüne aktarır.

Neden kâr oranı düşüyor?

Rekabet nedeniyle firmalar sürekli:

  • Daha fazla otomasyon kurar,
  • Daha gelişmiş makineler alır,
  • Robotlaşmaya gider,
  • Yapay zekâ kullanır.

Bunun sonucu:

  • Makine yatırımları artar.
  • İşçi sayısı göreli olarak azalır.
  • Yeni değer üreten unsurun (emek) toplam sermaye içindeki payı küçülür.

Marx bunu şu formülle ifade eder: Kâr Oranı = Artı Değer / (Sabit Sermaye + Değişken Sermaye)

Yani;

  • Pay (kâr) aynı hızla artmaz,
  • Payda (toplam sermaye) hızla büyür.

Sonuç: Kâr oranı zaman içinde düşme eğilimine girer.

Basit örnek

İlk durumda:

  • Makine: 100
  • İşçilik: 100
  • Artı değer: 100

Kâr oranı:

100 / (100+100) = %50

Sonra firma otomasyona geçiyor.

  • Makine: 400
  • İşçilik: 50
  • Artı değer: 50

Kâr oranı:

50 / (400+50) ≈ %11

Üretim artmış olabilir.

Satışlar artmış olabilir.

Toplam kâr bile artabilir.

Ancak sermayenin getirisi (kâr oranı) düşmektedir.

Marx’a göre bunun sonuçları

Bu süreç;

  • aşırı üretime,
  • kapasite fazlasına,
  • işsizliğe,
  • ücret baskısına,
  • finansal balonlara,
  • krizlere,
  • sermayenin merkezileşmesine,
  • tekelleşmeye

neden olur.

Her kriz, eski sermayenin bir kısmını tasfiye ederek kâr oranını geçici olarak yeniden yükseltir.

Marx’ın bahsettiği “karşıt eğilimler”

Marx, kâr oranının otomatik olarak sürekli düşeceğini söylemez. Düşüşü yavaşlatan veya tersine çevirebilen etkenleri de sıralar:

  • İşçilerin ücretlerinin baskılanması
  • Emek verimliliğinin artması
  • Daha ucuz hammadde bulunması
  • Yeni pazarların açılması
  • Dış ticaret
  • Teknolojik yeniliklerin maliyetleri düşürmesi
  • Finansal genişleme
  • Sermayenin değersizleşmesi (kriz sonrası)

Bu nedenle tez “kâr oranı mutlaka düşer” değil; “Kapitalizm içinde kâr oranı düşme eğilimine sahiptir; ancak bu eğilim dönem dönem çeşitli karşıt güçlerle dengelenebilir.”

Günümüzde nasıl yorumlanıyor?

Bu tez bugün de iktisatçılar arasında tartışmalıdır.

Tezi destekleyenler:

  • Uzun vadede gelişmiş ekonomilerde yatırım getirilerinin azalması,
  • Şirketlerin giderek daha fazla borçlanması,
  • Finansal krizlerin sıklaşması,
  • Teknoloji yatırımlarına rağmen verimlilik artışının yavaşlaması

gibi olguların Marx’ın analizini desteklediğini savunur.

Eleştirenler ise:

  • Teknolojinin sadece maliyet değil yeni talep ve yeni sektörler yarattığını,
  • Yenilikçi ürünlerin yeni kâr alanları oluşturduğunu,
  • Hizmet ekonomisi ve dijital platformların klasik sanayi modelini değiştirdiğini,
  • İnsan sermayesi, fikri mülkiyet ve yazılım gibi varlıkların değer yaratma biçimini dönüştürdüğünü

ileri sürer. Bu görüşe göre, uzun vadeli kârlılık yalnızca emek-sermaye oranıyla açıklanamaz.

Kısacası

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi, kapitalizmin rekabet nedeniyle giderek daha fazla makine ve teknolojiye yatırım yaptığını; buna karşılık yeni değerin kaynağı olarak görülen emeğin göreli payının azaldığını ve bu nedenle sermayenin getirisi olan kâr oranının uzun vadede düşme eğilimi gösterdiğini savunur. Marx’a göre bu eğilim, kapitalist ekonomilerin krizlere neden yatkın olduğunun temel açıklamalarından biridir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Şirketlerde teknik batıklık alarmı: Öz kaynaklar neden eksiye düşüyor?

Teknik batıklık nasıl tespit edilir? TTK 376 kapsamında şirketleri bekleyen süreç…
Bilançoda görünmeyen tehlike: Teknik batıklık yatırımcıya ve kreditörlere ne anlatıyor?
Öz kaynaklar eriyor: Teknik batıklık şirketleri nasıl iflasa sürüklüyor?
Her teknik batık şirket iflas eder mi? İşte bilinmesi gereken kritik farklar

Yayınlanma:

|

Teknik batıklık, bir şirketin muhasebe ve hukuk açısından öz kaynaklarının (sermayesinin) eksiye düşmesi, yani varlıklarının borçlarını karşılayamaz hale gelmesidir.

Ancak teknik batıklık ile nakit sıkışıklığı veya iflas aynı şey değildir.

Teknik batıklık nedir?

En basit tanımıyla; Şirketin toplam borçları, varlıklarının gerçek değerinden daha fazlaysa şirket teknik olarak batıktır.

Formül olarak; Varlıklar – Borçlar = Öz Kaynak

Eğer;

  • Varlıklar: 900 milyon TL
  • Borçlar: 1,2 milyar TL

ise;

Öz kaynak = -300 milyon TL

Bu durumda şirket teknik olarak batıktır.

Teknik batıklık hangi koşullarda oluşur?

1. Öz kaynakların negatife dönmesi

En önemli kriter budur.

Bilançoda;

  • Ödenmiş sermaye
  • Geçmiş yıl zararları
  • Dönem zararı

toplamı sonucunda öz kaynaklar eksiye düşerse teknik batıklık ortaya çıkar.

2. Sürekli zarar edilmesi

Örneğin;

5 yıl üst üste zarar eden bir firma;

  • sermayesini tüketir
  • yedek akçelerini eritir
  • sonunda öz kaynak negatife döner.

3. Varlıkların gerçek değerinin düşmesi

Muhasebede duran varlıklar bazen yüksek görünür.

Ancak;

  • fabrika satılamıyorsa
  • arsanın değeri düşmüşse
  • stoklar elde kalmışsa
  • alacaklar tahsil edilemiyorsa

gerçek piyasa değerleri bilançodakinden düşük olabilir.

Bu durumda teknik batıklık daha ağır hale gelir.

4. Kur zararları

Özellikle döviz kredisi olan şirketlerde;

  • kur artışı
  • faiz giderleri

öz kaynakları hızla eritmektedir.

5. Faiz yükünün faaliyet kârını aşması

Faaliyet kârı oluşmasına rağmen; finansman gideri çok yüksekse; şirket sürekli dönem zararı yazmaya başlar.

Teknik batıklık nasıl tespit edilir?

Normal bilanço tek başına yeterli değildir.

Genellikle;

  • ara bilanço hazırlanır
  • varlıklar rayiç değerleriyle yeniden değerlenir
  • uzman raporu hazırlanır

Buna “borca batıklık bilançosu” denir.

Hukuken hangi durum önemlidir?

Türk Ticaret Kanunu‘nun 376. maddesi, sermaye kaybı ve borca batıklığı düzenler.

Başlıca eşikler şunlardır:

1) Sermayenin yarısının kaybı

Öz kaynak;  sermaye + yedeklerin %50’sinin altına düşerse, yönetim kurulu genel kurulu toplamak zorundadır.

2) Sermayenin üçte ikisinin kaybı

Bu durumda;

şirket;

  • sermaye azaltımı,
  • sermaye artırımı,
  • yeniden yapılandırma

gibi önlemler almak zorundadır.

3) Borca batıklık şüphesi

En kritik aşamadır.

Yönetim kurulu; şirketin aktiflerinin borçları karşılayıp karşılamadığını araştırmak zorundadır.

Eğer karşılamıyorsa; mahkemeye bildirim yükümlülüğü doğabilir (kanundaki istisnalar ve yapılandırma imkânları saklıdır).

Teknik batık olan şirket hemen iflas eder mi?

Hayır.

Bu çok önemli bir ayrımdır.

Bir şirket;

  • teknik batık olabilir,
  • ama güçlü nakit akışı sayesinde faaliyetini sürdürebilir.

Örneğin;

  • yıllık 8 milyar TL FAVÖK üreten,
  • ancak yüksek kur zararından dolayı öz kaynakları negatife düşen

bir şirket teknik olarak batık olabilir.

Buna rağmen;

  • bankalar kredi vermeye devam edebilir,
  • üretim sürebilir,
  • ihracat yapılabilir.

Teknik batıklık ile nakit sıkışıklığı aynı şey değildir

Nakit sıkışıklığı Teknik batıklık
Kasada para yoktur Öz kaynak negatiftir
Şirket kârlı olabilir Kârlı da zararlı da olabilir
Geçici olabilir Yapısal sorundur
Krediyle çözülebilir Sermaye veya borç yeniden yapılandırması gerekebilir

Teknik batıklıktan çıkış yolları

Şirketler şu yöntemlerle teknik batıklıktan çıkabilir:

  • Sermaye artırımı
  • Ortakların nakit koyması
  • Borcun sermayeye dönüştürülmesi (debt-to-equity swap)
  • Varlık satışı
  • Kârlılığın artırılması
  • Maliyet azaltımı
  • Finansal Yeniden Yapılandırma Çerçeve Anlaşması kapsamında borçların yeniden yapılandırılması
  • Alacaklılarla uzlaşma
  • Stratejik ortak alınması

Teknik batıklık yatırımcı açısından ne ifade eder?

Teknik batıklık tek başına şirketin faaliyetlerini durduracağı anlamına gelmez; ancak finansal riskin yükseldiğini gösteren önemli bir uyarıdır. Yatırımcıların şu göstergeleri birlikte değerlendirmesi gerekir:

  • Öz kaynakların seyri
  • Net borç/FAVÖK oranı
  • Faiz karşılama oranı
  • İşletme sermayesi durumu
  • Nakit akışı
  • Kısa vadeli borçların çevrilebilirliği
  • Bağımsız denetim raporundaki süreklilik (going concern) değerlendirmesi
  • Bankalarla kredi ve yeniden yapılandırma süreçleri

Sonuç olarak, teknik batıklık bir muhasebe ve hukuki durumdur; iflas ise hukuki bir sonuçtur. Her teknik batık şirket iflas etmez, ancak teknik batıklığın giderilmemesi ve nakit akışının da bozulması halinde şirketin faaliyetlerini sürdürmesi ciddi şekilde zorlaşabilir. Bu nedenle teknik batıklık, erken uyarı niteliğinde kritik bir finansal göstergedir.

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Varlık Barışı gerçekten kara para affı mı? Efsaneler ve hukuki gerçekler

Yayınlanma:

|

Rol TAŞDELEN – Bankavitrini.com | Özel Haber Analiz Dosyası

Varlık Barışı gerçekten “kara para affı” mı? Kaynağı sorgulanmayan para ülkeye girebilir mi? İşte yasal gerçekler ve tartışmalar

Türkiye’de “Varlık Barışı” düzenlemeleri her yürürlüğe girdiğinde aynı soru gündeme geliyor: “İsteyen herkes kaynağı belirsiz parasını Türkiye’ye getirip aklayabilir mi?”

Bu iddia kamuoyunda sıkça dile getirilse de hukuki açıdan konu bundan daha karmaşıktır.

Yasal metinler, MASAK mevzuatı, uluslararası kara para aklama (AML) standartları, FATF tavsiyeleri ve bugüne kadar yapılan uygulamalar birlikte incelendiğinde oldukça dikkat çekici bir tablo ortaya çıkıyor.

Önce temel sorunun cevabı

Kaynağı sorgulanmıyor mu?

Kısa cevap: Hayır!

Ancak…

Varlık Barışı kapsamında;

  • paranın vergisel kaynağı
  • hangi yılda kazanıldığı
  • hangi vergilerin ödenmediği

konularında önemli korumalar sağlanırken, bu durum kara para soruşturmasına karşı mutlak dokunulmazlık anlamına gelmez.

Bu iki konu çoğu zaman birbirine karıştırılıyor.

Vergi incelemesi ile kara para soruşturması aynı şey değildir

En büyük yanlış anlaşılma burada.

Varlık Barışı;

✔ Vergi incelemesini sınırlar.

Ancak;

❌ MASAK incelemesini ortadan kaldırmaz.

❌ Savcılık soruşturmasını kaldırmaz.

❌ Suç gelirlerinin aklanması suçunu ortadan kaldırmaz.

❌ Terörün finansmanı incelemelerini kaldırmaz.

Bu ayrım hem mevcut düzenlemede hem de uluslararası yükümlülüklerde önemini koruyor.

Peki insanlar neden “kara para affı” diyor?

Bunun nedeni geçmiş uygulamalarda ortaya çıkan bazı özellikler.

Düzenlemelerde;

  • servetin nasıl kazanıldığı ayrıntılı biçimde ispat edilmiyor
  • geçmiş yılların vergi hesapları açılmıyor
  • bildirilen varlık nedeniyle vergi tarhiyatı yapılmıyor
  • geçmiş vergi kayıtları araştırılmıyor

Bu nedenle eleştirmenler, “Vergisi ödenmemiş paralar sisteme kolay giriyor” görüşünü savunuyor.

Bu eleştiri özellikle ekonomistler ve vergi uzmanları tarafından uzun süredir dile getiriliyor.

Peki kara para da gelebilir mi?

İşte kritik nokta burası.

Hukuken; Hayır!

Çünkü;

Türkiye’de;

  • MASAK
  • Bankalar
  • Savcılıklar

548 sayfalık AML mevzuatı kapsamında; şüpheli işlem bildirimi yapmak zorundadır.

Yani,  Varlık Barışı: “suç gelirlerini serbest bırakıyorum” anlamına gelmez.

Bankalar ne yapıyor?

Banka açısından süreç farklı işler.

Banka; müşteriye şu soruları sorabilir:

  • Para hangi ülkeden geliyor?
  • Hangi bankadan geliyor?
  • Kim gönderiyor?
  • İşlem amacı nedir?
  • İş ilişkisi var mı?
  • Riskli ülke mi?
  • PEP (Politically Exposed Person) mı?
  • Yaptırım listesinde mi?

Eğer risk görülürse; MASAK’a Şüpheli İşlem Bildirimi (ŞİB) gönderilebilir.

Bu yükümlülük Varlık Barışı ile ortadan kalkmaz.

Eğer para uyuşturucu geliriyse?

Varlık Barışı korumaz.

Çünkü; Suç gelirlerinin aklanması; Türk Ceza Kanunu kapsamında bağımsız suçtur.

Vergi affı; ceza hukukunu ortadan kaldırmaz.

Eğer rüşvet parasıysa?

Yine korumaz.

Eğer terör finansmanıysa?

Yine korumaz.

Eğer dolandırıcılık parasıysa?

Yine korumaz.

O halde Varlık Barışı neyi koruyor?

Aslında hedef; şu tip paralar:

  • yıllardır yurt dışında duran tasarruflar
  • kayıt dışı kazanılmış fakat suç geliri olmayan servetler
  • yastık altı altın
  • offshore hesapları
  • kayıt dışı döviz
  • aile servetleri
  • şirket ortaklarının kayıt dışı fonları
  • şirketlere geri getirilecek sermaye olarak açıklanıyor.

Düzenlemelerin asıl amacı ne?

Resmî gerekçeler incelendiğinde hedeflerden bazıları şunlar:

1) Döviz girişini artırmak

Türkiye’nin rezervlerine katkı.

2) Finans sistemine likidite sağlamak

Bankacılık sistemine yeni kaynak oluşturmak.

3) Kayıt dışı serveti sisteme çekmek

Ekonomiye kazandırmak.

4) Sermayenin Türkiye’ye dönüşünü teşvik etmek

Özellikle yurtdışında yaşayan yatırımcılar.

5) Finans Merkezi hedefi

İstanbul Finans Merkezi’nin uluslararası sermaye çekme kapasitesini artırmak.

Peki eleştiriler ne?

Vergi hukukçuları ve ekonomistler yıllardır şu eleştirileri yapıyor.

1- Dürüst mükellef cezalandırılıyor

Vergisini zamanında ödeyenler; hiç avantaj elde etmiyor.

2- Ahlaki tehlike oluşuyor

Nasıl olsa birkaç yılda bir af geliyor düşüncesi oluşuyor.

3- Sürekli hale geliyor

2008’den bu yana birçok kez Varlık Barışı çıkarıldı.

Bu nedenle; “istisna” olmaktan çıktı, “beklenen uygulama” haline geldiği yönünde eleştiriler yapılıyor.

4- Uluslararası algı riski

OECD

FATF

AB

tarafından; kara para ile mücadele açısından uygulamanın dikkatle izlenmesi gerektiği ifade ediliyor.

Özellikle gri liste deneyimi yaşamış ülkeler için denetim mekanizmalarının güçlü işletilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Gerçekte hangi paralar hedefleniyor?

Ekonomi yönetiminin beklentileri dikkate alındığında hedef kitlenin şu gruplar olduğu değerlendirilebilir:

  • Yurt dışında tutulan bireysel finansal varlıklar
  • Türk şirketlerinin offshore yapılarda bekleyen fonları
  • Uluslararası yatırım portföyleri
  • Aile ofisleri (family office) varlıkları
  • Türkiye’ye dönmeyi planlayan girişimci ve yatırımcı sermayesi
  • Yastık altındaki altın ve döviz tasarrufları

Bununla birlikte, suç gelirlerinin sisteme çekilmesinin amaçlandığını gösteren herhangi bir yasal düzenleme bulunmamaktadır; aksine bankalar ve yükümlüler açısından MASAK kapsamındaki kimlik tespiti, şüpheli işlem bildirimi ve uyum yükümlülükleri devam etmektedir.

Varlık Barışı: Kara Para Affı değildir

Varlık Barışı, teknik olarak bir “kara para affı” değildir. Sağladığı koruma esas olarak vergisel sonuçlara ilişkindir; suç gelirlerinin aklanması, rüşvet, uyuşturucu ticareti, dolandırıcılık veya terörün finansmanı gibi suçlardan kaynaklanan varlıklar için ceza hukuku ve MASAK rejimi yürürlükte kalmaya devam eder. Bununla birlikte, kaynağın ayrıntılı biçimde ispat edilmesine ilişkin esneklikler ve düzenlemenin sık aralıklarla tekrarlanması nedeniyle, uygulama uzun yıllardır “ahlaki tehlike”, “vergi adaleti” ve “uluslararası itibar” ekseninde tartışılmaktadır. Türkiye’nin hem sermaye çekme ihtiyacı hem de kara para ile mücadeledeki uluslararası yükümlülükleri arasındaki denge, bu düzenlemelerin en kritik tartışma alanını oluşturmaktadır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist,  Adalet Bakanlığı Bankacı Bilirkişisi  Sc:48413

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.