Connect with us

Erol Taşdelen

Memleket döviz ararken futbol milyonlarca euroyu yaşlı yıldızlara harcıyor!

Türk Sanayisine Döviz Kredisi için kıvranırken; Cari Açık kontrol edilemezken; İthal Makinalara bile yaş sınırı konurken başta Futbol dünyası olmak üzere yabancı sporculara milyonlarda EURO/USD ödenmesi tartışılmalıdır….

Yayınlanma:

|

34 yaşındaki Salah’a milyonlarca euro vermek Türk futboluna ne kazandıracak?

Türkiye ekonomisi döviz kaynaklarını korumaya çalışıyor. Merkez Bankası yabancı para kredilerindeki büyümeyi sınırlıyor, sanayi şirketleri yatırım ve işletme sermayesi finansmanına ulaşmakta zorlanıyor.

Ama aynı Türkiye’de futbol kulüpleri, milyonlarca euroluk bonservis ve yıllık ücretlerle yabancı futbolcu transfer etmeye devam ediyor.

Son örnek: Mohamed Salah.

34 yaşındaki Mısırlı yıldızın Trabzonspor ile iki yıllık sözleşme imzaladığı ve yıllık 17 milyon euro kazanacağı açıklandı. Reuters’ın haberine göre Salah ayrıca kendi adına satılan ürünlerden yüzde 20 pay ve performans bonusları alacak.

Bonservisinin olmaması ilk bakışta transferi cazip gösteriyor.

Fakat sadece garanti ücret üzerinden bakıldığında iki yılda: 17 milyon euro × 2 yıl = 34 milyon euro.

Bonuslar, menajerlik giderleri, imaj ve ticari haklar gibi diğer unsurlar eklendiğinde ekonomik yük daha da büyüyebilir.

Asıl soru şu: Türkiye’nin bu büyüklükte dövizi 34 yaşındaki bir futbolcuya aktarmasının ekonomik ve sportif karşılığı nedir?

Sanayiciye döviz freni, futbolcuya milyonlarca euro

Konuyu yalnızca futbol üzerinden değerlendirmek eksik olur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 31 Ocak 2026’da yabancı para kredilerindeki sekiz haftalık büyüme sınırını yüzde 1’den yüzde 0,5’e düşürdü.

Gerekçe açıklandı: Sıkı parasal duruşun desteklenmesi ve makrofinansal istikrarın güçlendirilmesi.

Yani Türkiye ekonomik program gereği döviz kredilerinin büyümesini bile sınırlıyor.

Sanayici makine alacak. Hammadde ithal edecek. İhracat yapacak. Üretim kapasitesini artıracak. İstihdam yaratacak. Ama döviz finansmanına erişimi sınırlandırılıyor.

Diğer tarafta futbol ekonomisi onlarca milyon euroluk transferleri konuşuyor.

Burada hukuken birbirinden farklı iki alan bulunduğu ve futbol kulüplerinin transfer harcamalarının TCMB’nin kredi düzenlemeleriyle doğrudan aynı mekanizma olmadığı elbette unutulmamalı. Ancak ülkenin kaynak tahsisi açısından ortaya çıkan çelişkiyi tartışmak zorundayız.

Bir ülkede döviz kıtsa, dövizin nereye harcandığı da ekonomik bir meseledir.

Salah tartışması futbolcunun büyüklüğüyle ilgili değil

Mohamed Salah’ın dünya futbol tarihindeki yerini tartışmaya gerek yok. Liverpool formasıyla yüzlerce maça çıkmış, Premier League ve Şampiyonlar Ligi kazanmış bir dünya yıldızından söz ediyoruz.

Ancak transfer kararlarında geçmiş başarıların değil, gelecekte üretilecek performansın satın alınması gerekir. Salah artık 34 yaşında. Reuters da Trabzonspor’a gelişinden önce Liverpool’daki performansında düşüş yaşandığını aktarıyor.

İşte Türkiye’deki kulüplerin yıllardır yaptığı temel hata burada: Futbolcunun geleceğine değil geçmişine para ödüyoruz.

Avrupa kulüpleri futbolcunun fiziksel zirvesini kullandıktan sonra oyuncuyu elden çıkarıyor. Türk kulüpleri ise çoğu zaman aynı oyuncuyu kariyerinin son bölümünde, Avrupa’da alamayacağı ücretleri teklif ederek transfer ediyor.

Sonra buna “yıldız transferi” diyoruz.

Oysa finans terminolojisiyle bakarsanız soru farklıdır: Satın aldığınız varlığın gelecekte yaratacağı nakit akımı ve yeniden satış değeri nedir?

Salah’ın iki yıllık maliyeti bize kaç futbolcu yetiştirirdi?

Sadece 34 milyon euroluk garanti ücret üzerinden düşünelim.

Bu para; altyapı tesislerine, scouting sistemlerine, genç oyuncu akademilerine, spor bilimi merkezlerine, performans laboratuvarlarına, antrenör eğitimlerine ve genç futbolcuların gelişimine ayrılsa Türk futbolunda nasıl bir değer yaratırdı?

Bir futbolcu iki yıl sonra 36 yaşına geldiğinde ekonomik değeri büyük ölçüde tükenmiş olabilir. Fakat aynı para ile yetiştirilen 18-22 yaşındaki futbolcular gelecekte Avrupa’ya satılarak ülkeye döviz kazandırabilir.

İşte transfer politikasındaki temel problem budur: Türkiye döviz kazandırabilecek futbolcular yetiştirmek yerine döviz tüketen futbolcular ithal ediyor.

Sorun sadece Salah değil

Türk futbolunda son yıllarda transfer rakamları inanılmaz seviyelere çıktı.

Galatasaray’ın Victor Osimhen transferinde Napoli’ye net 75 milyon euro bonservis ödenmesi kararlaştırıldı.

Futbolcuyla dört yıllık sözleşme imzalandı.

KAP açıklamasına göre Osimhen‘e sezon başına; 15 milyon euro garanti ücret, 1 milyon euro sadakat primi, 5 milyon euro imaj hakkı ödenecek.

Yani yıllık paket yaklaşık 21 milyon euro seviyesinde. Dört yıllık oyuncu ödemesi: 84 milyon euro. Bonservis: 75 milyon euro.

Kabaca toplam: 159 milyon euro.

Üstelik sonraki satıştan elde edilecek kârın yüzde 10’u Napoli’ye verilecek. Osimhen 26 yaşında olduğu için Salah’tan farklı olarak ciddi sportif performans ve yeniden satış değeri yaratma potansiyeline sahip. Fakat 159 milyon euroluk ekonomik taahhüt yine de Türkiye futbol ekonomisinin gelir kapasitesiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Sane örneği: Bonservis yok ama gerçekten bedava mı?

Leroy Sane transferinde Galatasaray bonservis ödemedi.

Bu nedenle transfer kamuoyuna “bedelsiz transfer” şeklinde yansıdı. Fakat bedelsiz transfer, maliyetsiz transfer değildir.

KAP açıklamasına göre Sane’ye üç sezon boyunca her sezon; 9 milyon euro garanti ücret + 3 milyon euro sadakat primi ödenecek.

Toplam: 36 milyon euro.

Dolayısıyla futbol ekonomisinde artık yalnızca bonservise bakmak yanıltıcıdır.

Doğru hesaplama: Bonservis + maaş + imza parası + menajerlik + sadakat primi + imaj hakkı + bonuslar + finansman maliyeti

üzerinden yapılmalıdır.

Beşiktaş’ta Abraham: 13 milyon euro bonservis

Beşiktaş’ın Tammy Abraham transferinde de sözleşmedeki şartların gerçekleşmesinin ardından satın alma hükmü devreye girdi.

KAP açıklamasına göre Roma’ya 13 milyon euro transfer bedeli ödenmesi gerekiyor. Tek tek bakıldığında her transfer için sportif gerekçeler bulunabilir. Ancak Türkiye’nin büyük kulüplerinin toplam transfer yükümlülükleri birlikte değerlendirildiğinde çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor:

Türk futbolu giderek daha fazla döviz tüketen bir sektöre dönüşüyor.

Fenerbahçe’de Ederson örneği: 32 yaşındaki kaleciye yıllık 11 milyon euro

Meseleyi yalnızca Galatasaray, Beşiktaş veya Salah üzerinden tartışmak doğru olmaz. Fenerbahçe’nin transfer politikası da aynı maliyet-fayda analizine tabi tutulmalı.

En dikkat çekici örneklerden biri Ederson.

Fenerbahçe, Manchester City’den transfer ettiği Brezilyalı kaleciyle 3+1 yıllık sözleşme imzaladı. Kulübün KAP açıklamasına göre Ederson’a 2025-2026 sezonundan itibaren her sezon net 11 milyon euro ödenmesi kararlaştırıldı.

Transfer gerçekleştiğinde Ederson 32 yaşındaydı.

Sadece garanti ücret üzerinden ilk üç sezonun maliyeti: 11 milyon € × 3 yıl = 33 milyon euro.

Buna bonservis bedeli de ekleniyor. İngiliz basınına dayanan Reuters haberinde transfer bedelinin yaklaşık 12 milyon sterlin olduğu belirtilmişti.

Dolayısıyla menajerlik ücretleri, bonuslar ve diğer yan maliyetler hesaba katılmadan bile Ederson’un Fenerbahçe’ye toplam ekonomik yükünün oldukça yüksek olduğu görülüyor.

Elbette Ederson sıradan bir kaleci değil.

Manchester City ile altı Premier League ve bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu dahil çok sayıda kupa kazandı. Dünya futbolunun önemli kalecilerinden biri.

Fakat bizim sorduğumuz soru futbolcunun kariyerinin ne kadar büyük olduğu değil:

Fenerbahçe 32 yaşındaki bir kaleciye yaptığı bu döviz yatırımından ne kadar ekonomik değer üretebilecek?

Çünkü üç yıllık sözleşmenin sonunda Ederson yaklaşık 35 yaşında olacak.

Bu durumda yeniden satış değerinin ne olacağı ayrıca hesaplanmak zorunda.

İşte Türk futbolunun temel problemi burada ortaya çıkıyor:

Avrupa kulüpleri futbolcunun en verimli yıllarından yararlanıyor; Türk kulüpleri ise bazen oyuncunun kariyerinin son bölümüne çok yüksek ücretler ödüyor.

Dört büyüklerin tamamı aynı ekonomik teste girmeli

Bu nedenle mesele Galatasaray’ın Osimhen’i, Fenerbahçe’nin Ederson’u, Beşiktaş’ın Abraham’ı veya başka bir kulübün pahalı yıldızı değildir.

Mesele Türk futbolunun transfer ekonomisi modelidir.

Galatasaray Osimhen için hesap vermeli.

Fenerbahçe Ederson için hesap vermeli.

Beşiktaş Abraham için hesap vermeli.

Trabzonspor Salah için hesap vermeli.

Aynı standart bütün kulüplere uygulanmalı.

Çünkü kulüp renkleri değişse de kullanılan para aynı: EURO /USD.

Türkiye’nin ihtiyacı da aynı: Döviz kazandıran bir futbol ekonomisi.

Asıl ölçülmesi gereken: Transfer yatırımının geri dönüşü

Bir sanayi şirketi 30 milyon euroluk yatırım yapmak istediğinde banka ve yatırım komitesi ne sorar?

Yatırımın geri dönüş süresi nedir?

Ne kadar EBITDA yaratacak?

Kaç yılda kendisini amorti edecek?

İhracata katkısı ne olacak?

Nakit akımı nasıl?

Borç servis kapasitesi yeterli mi?

Fakat futbol kulüplerinde milyonlarca euroluk transferlerde çoğu zaman aynı yatırım disiplini görülmüyor.

Başkan istiyor. Teknik direktör istiyor. Taraftar sosyal medyada baskı yapıyor. Rakip yıldız aldıysa diğer kulüp de yıldız almak zorunda hissediyor.

Sonuçta ekonomik rasyonalitenin yerini transfer rekabeti alıyor.

“Forma satar, parasını çıkarır” efsanesi

Yüksek maliyetli transferlerde en fazla kullanılan savunmalardan biri: “Forma satışından parasını çıkarır”. Bu söylemin ciddi finansal hesapla test edilmesi gerekiyor.

Örneğin Salah’ın yalnızca iki yıllık 34 milyon euroluk garanti ücretini forma satışından çıkarmak istediğinizi düşünelim.

Formanın satış fiyatının tamamı kulübün kârı değildir. Üretici payı vardır. Dağıtım gideri vardır. Vergiler vardır. Perakende maliyetleri vardır. Lisans anlaşmaları vardır.

Üstelik Salah anlaşmasında oyuncunun kendi adına satılan ürünlerden yüzde 20 pay alacağı bildiriliyor. Dolayısıyla “bir milyon forma satar, parasını çıkarır” hesabı gerçek bir fizibilite değildir.

Bir futbolcunun maliyet-fayda analizi nasıl yapılmalı?

Transfer öncesinde kulüplerin kamuoyuna açıklamadığı fakat kendi yönetimlerinde mutlaka hesaplaması gereken bir Transfer Yatırım Getirisi – Transfer ROI modeli oluşturulmalı.

Örneğin 30 milyon euroluk futbolcunun sağlayacağı gelir tahmin edilmelidir: Şampiyonlar Ligi gelirine katkısı, lig şampiyonluğu ihtimaline etkisi, yayın gelirleri, sponsorluk, forma ve lisanslı ürün gelirleri, maç günü gelirleri, sosyal medya ve marka değeri, gelecekteki satış değeri.

Bunların toplamı oyuncunun toplam maliyetinden yüksek değilse ekonomik açıdan yatırım tartışmalıdır.

34 yaşındaki futbolcuda en büyük problem: Yeniden satış değeri

25 yaşındaki futbolcuya 20 milyon euro verdiğinizde üç yıl sonra 30 milyon euroya satabilirsiniz.

Böylece Türkiye’ye net döviz girişi sağlayabilirsiniz. 34 yaşındaki futbolcuya ise yüksek maaş ödediğinizde sözleşme sonunda oyuncu 36 yaşında olacaktır.

Yeniden satış değeri çoğu durumda yok denecek kadar azalır. Yani ödediğiniz dövizin önemli bölümü ülkeden çıkar ve geri dönmez.

Ekonomik açıdan fark budur. Genç futbolcu yatırım olabilir; kariyerinin sonundaki yüksek maaşlı futbolcu çoğunlukla tüketim harcamasıdır.

Türk futboluna 25 yaş sınırı mı gelmeli?

Burada radikal fakat tartışılması gereken bir öneri ortaya konulabilir: 25 yaş üzerindeki yabancı futbolcu transferlerine ciddi sınırlama getirilmeli.

Tam yasak yerine daha uygulanabilir bir model de oluşturulabilir. Örneğin kadrodaki yabancıların büyük çoğunluğunun 25 yaş altında olması zorunlu hale getirilebilir. 30 yaş üzerindeki yabancılar için çok sınırlı kontenjan bırakılabilir. Böylece kulüpler “isim” değil “potansiyel” satın almaya yönlendirilir.

TFF’nin 2026-27 düzenlemesinde 14 yabancı futbolcunun 10’u için yaş kriteri bulunmuyor; 14 yabancının tamamının kullanılması halinde en az dördünün 1 Ocak 2003 veya sonrasında doğmuş olması gerekiyor. Bu yaklaşım doğru yönde atılmış bir adım olsa da yeterli değil.

Çünkü sistem hâlâ kadronun önemli bölümünün yüksek yaş ve yüksek ücretli yabancılardan oluşturulmasına izin veriyor.

Türkiye’nin modeli Portekiz olmalı

Türk futbolunun ekonomik modeli şu olmamalı: Avrupa’dan yıldız al → yüksek maaş öde → 3 yıl oynat → bedelsiz gönder.

Model şu olmalı: Genç bul → geliştir → oynat → Avrupa’ya sat → döviz kazan → yeniden yatırım yap.

Kulüplerin scouting departmanlarının görevi 34 yaşındaki Mohamed Salah’ı keşfetmek değildir. Salah’ı zaten dünya tanıyor.

Başarılı scouting sistemi, Salah’ın 34 yaşındaki halini değil, geleceğin Salah’ını 18-21 yaşındayken bulabilmektir.

Türk gençleri neden kulübede?

Milyonlarca euro verilen yabancı futbolcunun oynatılması için yönetim üzerinde doğal bir baskı oluşur. Çünkü 10 milyon euro yıllık ücret ödediğiniz futbolcuyu kulübede oturtamazsınız.

Sonuç?

19 yaşındaki Türk futbolcunun önüne 32-34 yaşındaki yabancı futbolcu geçiyor. Genç oyuncu maç oynamıyor. Gelişemiyor. Milli takımın oyuncu havuzu daralıyor. Avrupa’ya futbolcu satma kapasitesi azalıyor. Sonra Türk kulüpleri tekrar yabancı futbolcu satın almak zorunda kalıyor.

Böylece sistem kendi kendisini besleyen bir döngü oluşturuyor: Yabancı al → gence forma verme → genç gelişmesin → yerli oyuncu çıkmasın → tekrar yabancı al.

Transfer politikası aynı zamanda cari açık meselesidir

Futbol ekonomisini Türkiye ekonomisinden bağımsız düşünemeyiz. Bir kulüp yabancı futbolcuya euro ödediğinde sonuçta Türkiye’den yurtdışına döviz transfer edilir.

Buna karşılık Türk futbolcusu Avrupa’ya satıldığında ülkeye döviz girer.Bu nedenle Türk futbolunun uzun vadeli hedeflerinden biri: Net futbolcu ihracatçısı olmak olmalıdır.

Türkiye’nin nüfusu, futbol kültürü ve genç insan kaynağı bunu gerçekleştirebilecek büyüklüktedir. Fakat bunun için kulüplerin başarı tanımını değiştirmek gerekiyor. Başarı yalnızca sezon sonunda kupa kaldırmak değildir.

Başarı aynı zamanda: 20 yaşındaki oyuncuyu 2 milyon euro maliyetle yetiştirip 25 milyon euroya satabilmektir.

UEFA da artık maliyet kontrolüne bakıyor

Bu konu yalnızca Türkiye’nin tartışması değil.

UEFA’nın finansal sürdürülebilirlik sisteminin üç temel ayağı bulunuyor: Ödeme gücü, finansal istikrar ve maliyet kontrolü.

UEFA 2025-26 sezonuna ilişkin incelemelerinde finansal sürdürülebilirlik kurallarını ihlal eden 14 kulübe yaptırım uygulandığını açıkladı. Dolayısıyla Avrupa futbolunun yönü sınırsız harcamaya değil, gelirle uyumlu harcamaya gidiyor.

Türkiye’nin de aynı disipline geçmesi gerekiyor.

Her transfer için “ekonomik pasaport” hazırlanmalı

TFF çok daha radikal bir sistem kurabilir. 5 milyon euro üzerindeki her yabancı transferinde kulüp bir Transfer Ekonomik Etki Raporu hazırlamalı.

Raporda şu hesaplar bulunmalı: Oyuncunun toplam sözleşme maliyeti, beklenen sportif katkısı, yaşa bağlı performans riski, sakatlık riski, yeniden satış değeri, beklenen ticari gelir, Avrupa kupaları gelirine muhtemel katkısı, yerli oyuncuların oynama süresine etkisi, kulübün gelirlerine oranı, döviz yükümlülüğüne etkisi.

Böylece “Başkan istedi, taraftar istedi, transfer edildi” dönemi kapanmalı.

25 yaş altı transfer teşvik edilmeli

Türk futbolunun yabancı oyuncuya ihtiyacı vardır.

Problem yabancı futbolcu değildir.

Problem: Yaşlı + pahalı + yeniden satış değeri olmayan yabancı futbolcu modelidir.

Türkiye dünyanın en iyi genç futbolcularını bulup geliştiren liglerden biri olabilir. Afrika, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Güney Amerika ve Avrupa’nın alt liglerinden 18-23 yaşındaki yetenekler Türkiye’ye getirilebilir. Türkiye onlar için Avrupa’nın beş büyük ligine geçiş ligi olabilir.

Bu model hem sportif kaliteyi artırır hem ülkeye döviz kazandırır.

Salah transferi aslında bir zihniyet tartışması

Mesele Salah’ın iyi futbolcu olup olmadığı değildir.

Mesele 34 yaşındaki bir futbolcuya iki yılda en az 34 milyon euro garanti ücret ödeyebilen futbol ekonomisinin, aynı kaynağı genç futbolcu yetiştirmek için neden oluşturamadığıdır.

Türkiye’nin sanayicisi döviz kredisi bulmakta zorlanırken futbol ekonomisinin milyonlarca euroluk transfer yarışına girmesi doğal olarak sorgulanacaktır.

Üstelik sanayiye verilen döviz; makineye, fabrikaya, üretime, ihracata, istihdama dönüşebilir. 34-35 yaşındaki futbolcuya verilen döviz ise sözleşme sona erdiğinde çoğu zaman Türkiye’de kalıcı bir ekonomik varlık bırakmaz.

Türkiye futbolcu ithal eden değil futbolcu ihraç eden ülke olmalı

Türk futbolunun artık temel stratejik kararını vermesi gerekiyor. Avrupa’nın kariyerinin sonuna gelmiş yıldızlarının yüksek maaşlarla son durağı mı olacağız?

Yoksa genç futbolcuların yetiştiği, değer kazandığı ve Avrupa’ya ihraç edildiği bir futbol ekonomisi mi kuracağız?

Salah büyük futbolcudur. Osimhen büyük futbolcudur. Sane büyük futbolcudur.

Ancak ekonomi isimlerle değil rakamlarla yönetilir. Her transferde sorulması gereken soru aynıdır: Kaç euro ödüyoruz ve karşılığında Türkiye’ye kaç euro değer bırakıyoruz?

Bu sorunun cevabı verilemiyorsa transfer sportif açıdan heyecan verici olsa bile ekonomik açıdan yatırım değildir.Türkiye’nin artık Avrupa’nın yaşlanan yıldızlarının emeklilik ikramiyesini ödeyen lig olmaktan çıkması gerekiyor.

Öneri: Yeni yabancı futbolcu modeli

25 yaş altı: Serbest ve teşvikli

26-29 yaş: Sınırlı kontenjan

30 yaş ve üzeri: Takım başına maksimum 1-2 futbolcu

21 yaş altı Türk futbolcu: Kadro ve oynama süresi zorunluluğu

5 milyon euro üzerindeki yabancı transferi: Transfer Ekonomik Etki Raporu

Altyapı harcamaları: Kulüp bütçesinin belirli oranının altında olamamalı

Temel hedef: Türkiye’nin futbol transferinde net döviz ihracatçısı hale gelmesi

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yıldız ithal etmek değil; kendi yıldızlarını üretmek ve dünyaya satmaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist  bankavitrini.com

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

150 Milyon TL Kredi Hayali Kurmayın! KOSGEB’de Limit Böyle Eriyor

KOSGEB’in 150 Milyon TL’lik Kredi Desteğinde Kritik Detay: Reklamdaki Rakamı Tam Kullanamayabilirsiniz!

Yayınlanma:

|

KOSGEB’in istihdam odaklı destek programında açıklanan KOBİ firmaları için 50 milyon TL ve KOBİ Dışı Ticari Firmalar için 150 milyon TL’lik kredi limitleri, işletmeler tarafından “kullanılabilecek kesin kredi tutarı” olarak algılanmamalı.

Çünkü açıklanan üst limitler, bazı işletmeler için çeşitli kriterler nedeniyle aşağı çekilebiliyor.

Daha önce aynı kapsamda kredi kullanıldıysa, kullanılan tutar yeni limitten düşülüyor. Bunun yanında işletmenin toplam borçluluğu da kredi tutarını etkileyebiliyor. Toplam borcun işletme kârının 3 katını aşması halinde ayrıca kesinti uygulanıyor.

“150 milyon TL kredi alırım” diye plan yapmayın!

Bu nedenle işletmelerin finansal planlamasını yalnızca KOSGEB’in açıkladığı üst limit üzerinden yapmaması gerekiyor.

Kredinin üst limitinden tam yararlanabilmek için;

  • Daha önce bu kapsamda kullandırım yapılmamış olması,
  • İşletmenin borçluluk seviyesinin düşük olması,
  • KOSGEB’in diğer başvuru ve uygunluk kriterlerinin sağlanması önem taşıyor.

Özetle; “KOSGEB 150 milyon TL kredi veriyor” demek, her işletmenin hesabına 150 milyon TL aktarılacağı anlamına gelmiyor.

Krediyi tam kullanırım diye plan yapmayın; önce işletmenizin geçmiş kullandırımını ve borçluluk oranını kontrol edin.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

ENGELLİLERİN ÖNÜNE YENİ ENGELLER Mİ KONULUYOR?

Yayınlanma:

|

%90 sınırı, ÖTV’siz araç ve engelli raporları yeniden tartışma konusu

Engellilere yönelik düzenlemelerin amacı yaşamı kolaylaştırmak olması gerekirken, son dönemde yapılan bazı değişiklikler “hak kaybı” tartışmasını beraberinde getirdi. Özellikle ÖTV’siz araç uygulamasında getirilen yeni şartlar ve %90 engellilik oranının kritik bir eşik haline gelmesi, %90’ın altında kalan engellilerin durumunu yeniden gündeme taşıdı.

En dikkat çekici başlıklardan biri ÖTV’siz araç hakkı. 2024 sonunda yapılan düzenlemeyle engellilerin yeniden ÖTV istisnalı araç alabilme süresi 5 yıldan 10 yıla çıkarıldı. Araçlarda en az %40 yerli katkı şartı getirildi ve araç bedeline de sınır konuldu. 2026 yılı için bu sınır 2 milyon 873 bin 900 TL olarak uygulanıyor.

Böylece ÖTV istisnası tamamen kaldırılmamış olsa da, hak kapsamındaki araçlara erişim şartları önemli ölçüde daraldı.

%89 İLE %90 ARASINDAKİ FARK

Tartışmanın en önemli noktalarından biri ise %90 engellilik oranı.

%90 ve üzerindeki engelliler ile %90’ın altında kalan engelliler arasında özellikle araç alımı bakımından farklı kurallar uygulanıyor. %90’ın altında kalanlarda özel tertibat ve engelin niteliğine ilişkin ilave şartlar devreye giriyor.

Bu durum şu soruyu gündeme getiriyor:

%89 engelli bir vatandaş ile %90 engelli vatandaş arasında yalnızca bir puanlık fark varken, neden bazı haklara erişimde bu kadar büyük fark oluşuyor?

Üstelik engellilik oranı yalnızca ÖTV açısından değil; çeşitli sosyal yardım ve desteklerde de önemli sonuçlar doğurabiliyor.

%87–89 RAPORLARI NEDEN DİKKAT ÇEKİYOR?

Son dönemde engelli vatandaşlardan gelen şikâyetlerde %87, %88 ve %89 gibi oranların özellikle dikkat çektiği ifade ediliyor.

Ancak önemli bir noktayı vurgulamak gerekiyor:

Hastanelerin sistematik biçimde vatandaşları %90’ın altında bırakmak amacıyla %87–89 oranında rapor verdiğini gösteren kamuya açık resmi bir istatistik bulunmuyor.

Dolayısıyla bu durum şu aşamada bir iddia ve araştırılması gereken bir konu niteliğinde.

Sağlık Bakanlığı’nın açıklaması gereken temel soru ise çok basit:

2024, 2025 ve 2026 yıllarında kaç engelli raporu düzenlendi ve bu raporların yüzde kaçı %87, %88, %89 ve %90’ın üzerinde sonuçlandı?

Bu veriler açıklanırsa, kamuoyundaki “%90’ın altında raporların arttığı” yönündeki iddiaların gerçek olup olmadığı da görülebilecek.

AYM DE %90 ALTI DÜZENLEMESİNİ GÜNDEME TAŞIDI

Anayasa Mahkemesi de 2025 yılında %90’ın altında engelliliği bulunan kişilerin ÖTV istisnasından yararlanmasına ilişkin düzenlemeyi Anayasa’nın eşitlik ve sosyal devlet ilkeleri bakımından değerlendirdi ve ilgili hükmü iptal etti.

Bu karar, engelli haklarında yüzde eşiklerinin hukuki açıdan da tartışmalı bir alan olduğunu gösterdi.

SORUN SADECE ÖTV DEĞİL

Engelli vatandaşların karşılaştığı sorunlar yalnızca araç alımıyla sınırlı değil.

Engelli raporu;

  • sosyal yardımlar,
  • vergi avantajları,
  • istihdam,
  • ulaşım,
  • belediye hizmetleri,
  • eğitim,
  • bakım ve diğer sosyal desteklerde

farklı sonuçlar doğurabiliyor.

5378 sayılı Engelliler Hakkında Kanun ise engellilerin eşit haklara sahip olmasını, ayrımcılığın önlenmesini ve toplumsal yaşama tam katılımını temel ilke olarak kabul ediyor.

ENGELLİNİN İHTİYACI YÜZDEYE SIĞAR MI?

Bugün tartışılması gereken temel konu belki de bu:

%89 ile %90 arasındaki bir puan, kişinin gerçek yaşamında gerçekten bir puanlık fark yaratıyor mu?

Engellilik oranı elbette objektif kriterlerle belirlenmeli. Ancak bir puanlık fark nedeniyle kişinin ekonomik ve sosyal haklarında büyük değişiklik meydana geliyorsa, sistemin yalnızca matematiksel oranlar üzerinden değil, kişinin gerçek fonksiyon kaybı ve yaşam koşulları üzerinden de değerlendirilmesi gerekiyor.

Engelli haklarının amacı engellinin önüne yeni sınırlar koymak değil, hayatındaki engelleri azaltmak olmalı.

Bankavitrini’nin sorusu ise net: ENGELLİLERİN HAYATINI KOLAYLAŞTIRMASI GEREKEN SİSTEM, YENİ HAK DUVARLARI MI ÖRÜYOR?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

AKBANK’ta ŞOK KARAR: Üst Mahkeme de Dolandırılan müşteriyi haklı buldu!

Yayınlanma:

|

“Tanımlı cihaz” savunması bankayı kurtarmadı: Akbank müşterisinin 158 bin TL’lik zararı bankaya kaldı

Daha önce de haberleştirdiğimiz; Akbank müşterisinin hesabından bilgisi ve rızası dışında kredi kullanılması ve para transferleri yapılması üzerine açılan davada banka bir kez daha kaybetti. AKBANK’ın Üst Mahkemeye yaptığı itiraz mahkeme tarafından reddedildi!

Mersin 1. Tüketici Mahkemesi’nin müşteriyi haklı bularak Akbank’ın 158.825,96 TL’yi yasal faiziyle birlikte ödemesine karar vermesinin ardından banka kararı istinafa taşıdı.

Ancak Adana Bölge Adliye Mahkemesi 17. Hukuk Dairesi, Akbank’ın istinaf başvurusunu esastan reddetti. 10 Eylül 2026 tarihli karar, HMK 362/1-a kapsamında kesin olarak verildi.

329 bin TL kredi çekildi, peş peşe transferler yapıldı

Dava dosyasına göre olay 4 Mayıs 2024 tarihinde meydana geldi.

Müşterinin hesabından bilgisi ve rızası dışında 329.300 TL kredi kullanıldı. Ardından farklı işlemlerle üçüncü kişilerin hesaplarına para transferleri gerçekleştirildi.

Dosyadaki hesaplamaya göre müşterinin gerçek zararı 158.825,96 TL olarak belirlendi. İlk derece mahkemesi bu tutarın dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte Akbank’tan tahsiline karar verdi.

Banka: “İşlemler müşterinin güvenli cihazından yapıldı”

Akbank savunmasında işlemlerin müşterinin tanımlı ve güvenli cihazından gerçekleştirildiğini, iki faktörlü doğrulama ve MSISDN doğrulamasının bulunduğunu belirtti.

Banka ayrıca müşterinin şifre güvenliğini sağlayamadığını ve telefona bulaşan zararlı yazılımların üçüncü kişilerin erişimine neden olmuş olabileceğini savundu.

Ancak BAM bu savunmayı zararın bankaya ait sorumluluğu ortadan kaldıran yeterli bir gerekçe olarak kabul etmedi.

Mahkemenin kritik tespiti: Güvenli cihaz kullanılması bankayı kurtarmıyor

Kararın en dikkat çekici bölümlerinden biri, işlemlerin müşterinin tanımlı güvenli cihazından gerçekleştirilmiş olmasına rağmen bankanın güvenlik yükümlülüğünün ortadan kalkmadığının açıkça belirtilmesi.

Bilirkişi incelemesinde;

  • 15.000 TL para transferi,
  • 329.300 TL kredi kullanımı,
  • ardından 37.500 TL ve 95.000 TL tutarında transferler

olmak üzere işlemlerin kısa süre içerisinde art arda gerçekleştirildiği belirlendi.

Mahkemeye göre bu hareketlilik, müşterinin olağan hesap hareketleriyle uyumlu olduğunun banka tarafından ortaya konulamadığı için olağan dışı finansal hareketlilik ve dolandırıcılık riski taşıyordu.

“Alarm üretmesi gerekiyordu”

Kararın merkezindeki değerlendirme ise bankanın güvenlik sistemine ilişkin.

Bilirkişi heyeti, söz konusu işlemlerin dolandırıcılık örüntüsüyle uyumlu olduğunu ve bankanın güvenlik sistemlerinde alarm üretmesi gerektiğini belirledi.

Buna rağmen işlemlerin müşterinin bilgisi ve rızası dahilinde olduğunun yeterince doğrulanmadan gerçekleştirildiği ve bankanın gerekli güvenlik önlemlerini almadığı sonucuna varıldı.

Raporda açıkça “bankanın güvenlik sürecinde zafiyet bulunduğu” kanaatine yer verildi.

BAM: Banka sadece sistemi kurmakla sorumluluktan kurtulamaz

Adana BAM 17. Hukuk Dairesi kararında bankaların “güven kurumu” niteliğine dikkat çekildi.

Kararda, internet bankacılığı hizmetini sunan bankanın, gelişen dolandırıcılık yöntemlerine karşı gerekli güvenlik altyapısını oluşturması, sistemi güncel tutması ve usulsüz işlemler ortaya çıktığında gerekli önlemleri alması gerektiği vurgulandı.

Daha da önemlisi mahkeme, müşterinin internet bankacılığını kullanmasının bankanın mevduatı koruma yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağını belirtti.

Müşterinin de sorumluluğu var ama…

Karar, internet bankacılığı dolandırıcılıklarında bütün sorumluluğu otomatik olarak bankaya yükleyen bir yaklaşım da ortaya koymuyor.

BAM kararında müşterilerin de şifrelerini ve kişisel bilgilerini korumak, bilgisayar ve telefonlarını sanal saldırılara karşı korumak ve gerekli dikkat ve özeni göstermek zorunda oldukları belirtiliyor.

Ancak somut olayda müşterinin kişisel bilgilerini üçüncü kişilerle paylaştığına ilişkin delil bulunmadığı vurgulandı.

Kararda; “…davacının önceki hesap hareketleri içerisinde dava konusu işlemlerle benzer nitelikte ve tutarda işlemler bulunduğuna ilişkin finansal kayıtların da sunulmadığı, bu haliyle işlemlerin bankanın güvenlik mekanizmaları bakımından dikkat ve kontrol gerektiren mahiyette olduğu, işlemlerin tanımlı güvenli cihaz kullanılarak gerçekleştirilmiş olmasının ise bankanın gerekli güvenlik tedbirlerini alma yükümlülüğünü ortadan kaldırmayacağı, tüm bu nedenlerle ortaya çıkan zarardan davalı bankanın sorumlu olduğu, ilk derece mahkemesince aynı yönde kanaat içeren bilirkişi heyet raporu doğrultusunda davanın kabulüne yönelik verilen kararın usul ve esas bakımından hukuka uygun olduğu anlaşıldığından davalı vekilinin istinaf isteminin reddine karar verilmiştir…” cümlesi yer alması mahkemenin bundan sonraki benzer davalarda da bakış açısını ortaya koydu.

Bankanın istinaf başvurusu reddedildi

Adana BAM 17. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin kararının usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu sonucuna vardı.

Banka tarafından yapılan istinaf başvurusu HMK 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddedildi.

Daire ayrıca kararın kesin olduğuna hükmetti.

Bankacılık sektörü açısından önemli bir emsal tartışması

Kararın önemli tarafı yalnızca 158 bin TL’lik zararın müşteriye ödenmesi değil.

Mahkeme, bankaların elektronik bankacılık sistemlerinde yalnızca “şifre doğru mu, cihaz tanımlı mı?” kontrolü yapmasının her durumda yeterli olmayabileceğine işaret ediyor.

Çünkü somut olayda işlemler müşterinin tanımlı cihazından yapılmış olsa bile; işlem tutarı + işlem sırası + müşterinin geçmiş işlem davranışı + kredi kullanımı + hemen ardından üçüncü kişilere transfer birlikte değerlendirildiğinde bankanın güvenlik sisteminin şüpheli hareketliliği yakalaması gerektiği kabul edildi.

Bu yaklaşım, özellikle son yıllarda artan mobil bankacılık dolandırıcılıklarında “İşlem müşterinin telefonundan yapılmış, dolayısıyla banka sorumlu değildir” şeklindeki savunmaların tek başına yeterli olmayabileceğini gösteriyor.

Kısacası;

Müşterinin telefonu kullanılmış olabilir.

Tanımlı cihaz kullanılmış olabilir.

Ancak banka, işlemlerin müşterinin olağan finansal davranışıyla uyumlu olup olmadığını ve dolandırıcılık riski taşıyıp taşımadığını da değerlendirmek zorunda.

Bu dosyada mahkemenin vardığı sonuç ise net: Akbank’ın güvenlik sürecinde zafiyet bulundu ve ortaya çıkan 158.825,96 TL’lik zarardan banka sorumlu tutuldu.

Karar 10 Eylül 2026 tarihinde kesin olarak verildi.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacı Bilirkişisi Sc: 48413

bankavitrini.com

******************

Dolandırılan müşteri davayı kazandı. Ödeme yapmayan AKBANK’ı İcraya verdi

Dolandırıcılık davasında Mahkeme kararı: Banka sorumlu, para iade

Dolandırıcılık Davasında Şok Rapor: Banka Kusurlu!

 

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.