Connect with us

ŞİRKETLER

İşletmeler enflasyonla mücadele için ne yapabilir?

Yayınlanma:

|

Euro Bölgesi %8,6 ile tüm zamanların, ABD ise %9,1 ile 40 yılın en yüksek enflasyon rakamlarını açıkladı. Türkiye’de ise enflasyon, TÜİK verilerine göre yıllık bazda %79,6 oranında artarak 24 yılın zirvesine çıktı. Makroekonomik göstergeler birçok ülkenin enflasyonist bir ortam yaşadığına işaret ederken, işletmeler artan girdi maliyetleriyle mücadele ediyor. Peki, şirketler zorlu ekonomik koşulların üstesinden nasıl gelebilir? Bu yazımızda enflasyonun satın almaya etkilerine ve şirketlerin enflasyonla nasıl mücadele edebileceğine sizler için değindik.

Tüketiciler, alım güçlerini korumak için düşük enflasyonu tercih eder. İşletmeler de düşük enflasyondan yanadır, çünkü bugün yaptıkları yatırımlar istikrarlı bir dönemin ardından gelecekte daha büyük kazançlar olarak geri döner. Hükümetlerin de tercihi istikrarlı ve düşük enflasyondur. Fakat bugünün manzarası, bu durumun tam aksine işaret ediyor. Euro Bölgesi %8,6 ile tüm zamanların en yüksek enflasyonunu açıklarken, ABD’de %9,1 ile 40 yılın enflasyon rekoru kırılıyor. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), haziran ayında enflasyonun %10,3’e yükseldiğini açıkladı. Böylece enflasyon son 34 yılın en yüksek seviyesine çıkmış oldu. OECD ülkelerinin yaklaşık üçte biri çift haneli enflasyon kaydederken en yüksek oran Türkiye’de kaydedildi. Ayrıca OECD bölgesinde ortalama gıda enflasyonu temmuzda %12,59 iken Türkiye’de %93,9 oldu. Alım güçleri düşerken girdi maliyetleri artıyor, üretici ve tüketici arasındaki makas açıldıkça açılıyor. Tüm bu gelişmeler, işletmeleri daha stratejik kararlar almaya ve daha temkinli adımlar atmaya yönlendiriyor.

Bu yazımızda öncelikle enflasyonun neden yükseldiğine kısaca değineceğiz. Ardından enflasyonun satın alma departmanlarını nasıl etkilediğinden söz edecek ve şirketlere enflasyonist ortamla başa çıkmalarını kolaylaştıracak öneriler sıralayacağız.

Enflasyon neden yükseliyor?

Ekonomi oldukça temel bir mekanizmayla çalışır: Arz ve talep. Son dönemde ürün ve hizmetlere yönelik talep, pandemi öncesi seviyeleri aşsa da arz buna yetişemiyor. Arz edilen ürün ve hizmet azaldıkça kıymetleniyor ve bu da tüketicilere fiyat artışı olarak geri dönüyor. Çünkü pandemi kaynaklı tedarik zinciri sorunları sürüyor ve hafifleme sinyalleri gösterse de birçok ürün limanlarda ya da gemilerde hedeflerine ulaşmayı bekliyor. Nakliye maliyetleri yüksekliğini korurken, iş gücü problemleri de aynı ölçüde devam ediyor. Öte yandan pandeminin etkileri, ara sıra nükseden yeni varyantlar ve endişelerle dönemsel olarak şiddetlenebiliyor. Örneğin Çin’in uyguladığı sıfır COVID politikasıyla görülen katı kapanma uygulamaları, küresel tedarik zincirini doğrudan etkiliyor.

Pandemi etkilerinin yanı sıra dünyanın en güncel ve süregelen problemlerinden biri olarak sayılan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali küresel ekonomide ve ticarette dengeleri değiştiriyor. Dünyanın en büyük tahıl ve gübre ihracatçılarından Rusya’dan küresel yaptırımlar ve Ukrayna’dan savaşın etkileri sebebiyle kısıtlanan arz, gıda fiyatlarını doğrudan etkiliyor. Savaş yarın bitecek olsa dahi Rusya’ya yönelik yaptırımlar ve Batı’nın tedarik kaynaklarını değiştirme çabaları, koşulların bir süre daha eski haline dönmesine engel olacak gibi görünüyor.

Enflasyon, satın alma departmanlarını nasıl etkiliyor?

Satın alma departmanlarının işi doğrudan ürün, hizmet ve taşımacılık maliyetleriyle ilgili olduğundan, satın alma liderleri kariyerlerinin şimdiye kadarki en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. Tedarik sektörüne yazılım sağlayan bir şirket tarafından yürütülen ankette 10 satın alma uzmanından 8’i (%84), tedarik zinciri aksaklarıyla uğraşmanın bugüne kadarki en büyük kariyer zorluğu olduğunu söylüyor.

Tüketici talebindeki hızlı değişimlerden ekonomik aktivitenin canlanmasına, tedarik zinciri problemlerinden ekonomideki kontrolsüz genişlemeye kadar birçok başlık, hammadde fiyatlarına enflasyon olarak yansıyor. Bu durum yeni finansal ve operasyonel riskler ortaya çıkarıyor. Satın alma profesyonelleri maliyetleri nasıl yönetecekleri, riskleri nasıl azaltacakları, sınırlı tedarikle nasıl başa çıkacakları ve kapasitenin yetersiz kullanımı gibi tehditleri nasıl bertaraf edecekleri üzerine düşünüyor. Her birinin yapması gereken başlıca üç şey bulunuyor: Tedarik kullanılabilirliğini en üst seviyeye çıkarmak, gereksiz maliyetleri en aza indirmek ve yeni fırsatları yakalamak. Bu amaçlar, temelde tüm şirketlerin enflasyonla mücadele stratejisinin merkezine yerleşiyor.

Şirketler, enflasyonla mücadele için neler yapabilir?

Bu sorunun yanıtları için Harvard Business Review’da yayımlanan ve birçok değerli öneride bulunulan “How Companies Can Prepare for a Long Run of High Inflation” isimli makaleye başvuruyoruz. Cornell, Missouri, Calgary gibi üniversitelerden akademisyenlerin kaleme aldığı bu yazıda, faiz artırımı önlemlerine ve bilanço düzenlemelerine rağmen enflasyonun bir süre daha bizimle olduğu uyarısında bulunuluyor ve aşağıdaki öneriler sıralanıyor:

Tüm değer zincirinizi ve bu zincirin tedarik zinciri şoklarına maruz kaldığı yönleri anlayın

Yalnızca acil tedarikçileriniz hakkında bilgi edinmenin ötesine geçin ve tedarikçinizin arkasındaki tedarikçiyi bulun. Küçük bir alt bileşen dahi çeşitli üretim aşamalarında dünyayı dolaşır. Her aşamada kesinti risklerini değerlendirin, alternatif tedarik kaynakları geliştirin ve yeterli envanter tuttuğunuza emin olun. Tam zamanında (just-in-time) stokları koruma günleri geride kaldı, tedarikte her ihtimale karşı (just-in-case) yaklaşımını benimsemenin tam zamanı!

Sermaye yapınızı anlayın

 Hisse senetleri, imtiyazlı hisseler, banka kredileri ve borçlar, her birinin üzerinden yeniden geçin. Hangilerinin ne zaman geri ödenmesi gerektiğini, hangilerinin faiz artışlarından etkilendiğini ve temerrüde düşerseniz hangilerinin işletmenizi olumsuz bir duruma sürükleyebileceğinin bilincinde olun. Geçtiğimiz on yılda işe yarayan finansal planlarınız, bugün için anlamlı olmayabilir. Riskleri yönetmek için kredilerinizi yeniden yapılandırın ve acil durumlarda kullanabileceğiniz tampon kredi limitlerini kurmayı sürdürün.

Küresel gelişmelere daha çok önem verin

Ülkelerin ekonomik ve siyasi iş birliklerinde yaşanan değişimlere ve uluslararası tedarikçilerin değişen politikalarına daha fazla dikkat edin. Ülkelerin uzun vadeli ekonomik çıkarları doğrultusunda her zaman rasyonel ve tutarlı hareket etmesi beklenemez. Zira politika, uluslararası baskılar ve ulusal koşullar, rasyonel ekonomik düşünceyi geride bırakarak iş politikalarında hızlı değişimlere yol açabilir.

Merkez bankalarını izleyin

Halihazırda iş yaptığınız ya da dünya ekonomisine yön veren ülkelerin merkez bankalarının kararlarını yakından takip edin. Politika duyuruları ve toplantı tutanaklarını birincil kaynaktan inceleyerek anlamaya çalışın. Analist yorumlarını ve beklentilerini takip ederek piyasadan haberdar olun.

Çalışanlarınıza değer verin

Bu öneri konuya biraz uzak görünse de, insanların iş piyasasından çıkışlarının küresel bir trende dönüştüğü bir dönemde, çalışan moralini yüksek tutmanın ve yıpranmayı önleyici şirket için stratejiler geliştirmenin işlerinize doğrudan etkisi olduğundan şüphe etmeyin. Kilit bir çalışanı kaybetmek, size aylarca sürecek bir üretkenlik kaybı ve yeni bir işe alım sürecinin maddi yüklerine mal olabilir. Çalışanlarınızla sürekli iletişim halinde olun, onların kariyer yolculuklarını takip edin, verimliliklerini artıracak koşulları sağlayarak şirketinize daha çok bağlanmalarını sağlayın ve enflasyonist ortamın onları da derinden etkilediğini bilerek iyileştirmelere gidin.

Kesinti kararlarınızı uygulamaya koyarken bir kez daha düşünün

Başarısız çeyrek dönemler yaşayan birçok teknoloji şirketi, artan maliyetlerle ve enflasyonla mücadele için ilk olarak çalışan kesintileri yapmaya başladı. Binlerce çalışan işinden oldu ve yaşam koşulları değişti. Ekonominin zorlayıcı dönemlerinde bu gibi eylemlere girişmek evrensel bir kabul gibidir fakat maaş, harcama veya personel kesintisi kararları almadan önce biraz daha düşünün, çünkü bu gibi eylemlerin sonucu çoğunlukla düşük çalışan morali ve yıpranmadır. Ar-Ge, çalışan eğitimi, pazarlama gibi alanlarda harcamaları kısmaya başlamak cazip gelse de, bu gibi eylemler için daha stratejik adımlar atın. Örneğin organizasyonel öncelikleri yatırım geri dönüşü, riskler ve belirsizlikler, büyüme potansiyeli gibi nicel göstergelerle belirleyin ve kesintileri en doğru noktalarda yaptığınıza emin olun.

Harcama görünürlüğü elde edin

Elbette yukarıdaki adımı atabilmenin önceliği, harcamalarınıza dair kapsamlı bir bakış açısına sahip olmaktan geçiyor. Bunun için gider yönetimine öncelik verin. Paranın nereye, kim tarafından ve nasıl harcandığını tespit edin. Stratejik ve stratejik olmayan harcamaları birbirinden ayırın, öncelikleri şirketin stratejisiyle uyumlu olarak belirleyin ve sürdürülebilir bir maliyet yönetimi sistemi kullanın. Maliyetleri iyi yönetebilirseniz, uzun vadede size daha çok kazanç olarak geri dönecek yatırımları rakiplerinizden daha fazla yapmayı başarırsınız.

Önerilerden de anlaşılacağı üzere işletmelerin ekonominin zorladığı zamanlarda yapması gereken ilk şey, harcama ve maliyetler üzerinde tam hakimiyet kurarak stratejik adımlar atmak olarak öne çıkıyor. Yukarıdaki maddeleri başarıyla uygulayan şirketler yüksek enflasyonun üstesinden gelmek için esneklik kazanırken, stratejik olarak yatırım yapmalarına olanak tanıyan maliyet yönetim sistemlerini de önceden oluşturabiliyor. Bu sayede şirketler, tabiri caizse yorucu bir ortamda hem hücum hem savunma oynayarak rakiplerini geride bırakma şansı elde ediyor.

Fieldz

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.