Connect with us

GÜNCEL

Kapitalizm ne kadar suçlu, hangi anti kapitalist iddialar safsata?

Murat Ülker, antikapitalizm ve komplo teorilerini ele aldığı yazısında, Rainer Zitelmann imzalı “Anti Kapitalist Safsatalar: Kapitalizm Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” kitabını tanıttı.

Yayınlanma:

|

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, 4 Şubat Pazar günü blogunda yayımladığı yazısında “Anti Kapitalist Safsatalar: Kapitalizm Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” kitabını tanıttı.

Murat Ülker’in yazısı şu şekilde:

“Bu defa kitabımız “Anti Kapitalist Safsatalar: Kapitalizm Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” Serbest Kitaplar Şubat 2023, “halk arasında dünyada yanlış giden ne varsa hepsi ile irtibatlandırılan kapitalizme” karşı sürekli yöneltilen iddiaları ele almakta, kapitalizmin alternatiflerini incelemekte ve 32 ülkede yapılmış bir araştırma sonuçları doğrultusunda kapitalizmin popüler algısı hakkında fikir vermektedir. Tabii kapitalizmin bizim övgü/yergimize ihtiyacı yoktur, ama bu eleştiriler hakkında fikir sahibi olmak iyi olur diye düşündüm.

Yazar Rainer Zitelmann 1957 Frankfurt Main, Almanya doğumlu, tarih ve siyaset bilimi okumuş, Profesör Freiherr von Aretin danışmanlığında hazırladığı, Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi başlıklı tezi ile “En yüksek şeref ödülü” ile doktorasını almıştır. Die Welt’in çeşitli birimlerini yönettikten sonra, 2000 yılında kendi şirketini kurmuş ve Almanya’daki gayrimenkul danışmanlık işinde piyasa lideri olmuştur. 2016da “süper zenginlerin psikolojisi” konulu teziyle ikinci doktora derecesini almıştır. Son birkaç yılda, dünyanın önde gelen çok sayıda yayın organında makaleler yazıp röportajlar vermiştir, bunlar arasında Le Monde, Le Point, Corriere della Sera, ll Giornale, Frankfurter Allgemeine Zeitung, Die Welt, Der Spiegel, Neue Zürcher Zeitung, The Daily Telegraph, The Times, National lnterest, Forbes ile Çin ve Vietnam’da birçok medya vardır.

Murat Ülker yazdı: Sosyal medyada mesaj için tüketiciyi 3 saniyede yakalayacak bir ‘kanca’ lazım

Yazarın, Rainer Zitelmann, sıraladığı ve kanıtlarla çürüttüğü 10 anti-kapitalist safsata şunlardır:

Kapitalizm açlık ve yoksulluğun sorumlusudur.
Kapitalizm eşitsizliğin artmasına yol açar.
Kapitalizm çevre tahribatı ve iklim değişikliğinin sorumlusudur.
Kapitalizm durmadan yeni ekonomik ve finansal krizlere yol açar.
Kapitalizmin egemenleri zenginlerdir, siyasi gündemi onlar belirler.
Kapitalizm tekellere yol açar.
Kapitalizm bencillik ve açgözlülüğü teşvik eder.
Kapitalizm insanları ayartıp onlara ihtiyaç duymadıkları ürünleri satın aldırır.
Kapitalizm savaşlara yol açar.
Kapitalizm demek, her zaman bir faşizm tehlikesi var demektir.

Saftsata 1: Kapitalizm Açlık ve Yoksulluğun Sorumlusudur

Ipsos MORI tarafından 2017de yapılan bir araştırmada görüşülen Çinlilerin %49una karşılık, Almanya’daki katılımcıların sadece %11i küresel düzeyde mutlak yoksulluğun azalmış olduğu kanısındaydı. Mutlak yoksulluk, zorunlu mallar ve hizmetler içeren bir sepetin maliyetine kıyasla tanımlanır. Bu mal sepetini edinemeyen herkes “mutlak” anlamda yoksul olarak kabul edilir. Kapitalizmden önce, dünyadaki insanların çoğu aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu. 1820de dünya nüfusunun yaklaşık %90ı mutlak yoksulluk sınırları içinde yaşamaktaydı. Çin ve benzeri ülkelerde komünizmin sona ermesinden beri, yoksulluktaki azalma insanlık tarihinin daha önce hiçbir döneminde örneği görülmemiş bir hıza ulaşmıştır. Yoksulluk meselesini anlamak için tarihe bakmamız gerekir. Birçok insan küresel yoksulluk ve açlığın temel nedeninin kapitalizm olduğuna inanmaktadır. Tanınmış Fransız tarihçi Fernand Braudel, 15-18. yüzyıl arası toplumsal tarih üzerine yazdığı Civilization and Capitalism (Medeniyet ve Kapitalizm) adlı kitabında, nispeten daha iyi durumdaki Avrupa’da bile o dönemde sürekli kıtlıklar görüldüğünü yazmıştır. Pek çok insan açlık ve yoksulluğa sebep olan şeyin sanayileşme ve kentleşme olduğuna inanmaktadır. Oysa Braudel kırsalda yaşayan insanların daha büyük yoksulluk çektiğini yazmıştır. Alman iktisat tarihçisi Werner Plumpe şunu yazmaktadır: “Proletaryayı yaratan, gelişen ticaret ve sanayiler değil, ama başta kırsalda yaygın işsizlik olmasıydı… “Mesela Finlandiya’da 1696/97de büyük çaplı bir kıtlık olmuş, tahminlere göre nüfusun dörtte biri veya üçte biri ölmüştü.

Asya’da Mao Zedong’un 1976da ölümünün ardından Çin Komünist Partisi’nin kapitalizm prensiplerini devreye almaya karar vermiş olması en önemli etkiydi. Dünya tarihinde daha önce hiçbir zaman yüz milyonlarca insan bu kadar kısa bir zaman diliminde yoksulluktan kurtulup orta sınıfa yükselmemişti. O halde Çin’i örnek alarak yoksulluğun üstesinden nasıl gelinebileceği hakkında çok şey öğrenebiliriz. Çin, kendisini ekonomik başarıya taşıyacak politikaları tespit etmek çabaları esnasında delegasyonlar 50den fazla ülkeye 20 ziyaret gerçekleştirdiler. Çin hükümeti, kamu iktisadi teşekküllerine aşamalı olarak daha fazla özerklik tanımıştır. Devletin yönettiği bir sosyalist ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş yıllardır devam eden bir süreçtir ve hala tamamlanmamıştır. Bugün Çin’de ABD dışında dünyadaki tüm ülkelerden daha fazla sayıda dolar milyarderi vardır.

Safsata 2:“Kapitalizm Eşitsizliğin Artmasına Yol Açar”

Araştırmalara göre düşük sosyoekonomik statüye sahip bireyler ‘performans’ deyince genellikle “işlerin belirli bir miktarının belirli bir zaman diliminde özenle tamamlanmasını anlamaktadır. Girişimciler için ise en önemli şey, iş dünyasıyla ilgili fikirlerinin kalitesi, yaratıcılıkları ve bunlarla ilgili inovasyonlarıdır. İnovasyonun ulusal ekonomiye uygulanması girişimcinin gerçek fonksiyonudur, esasen girişimsel faaliyeti oluşturan ve onu basit yönetim ile idarenin tekrar eden rutin yönlerinden ayıran şey budur. Dünyadaki en zengin insanların listesine bakacak olursanız, bunlar genellikle benzersiz bir girişim fikrine sahiptir ve çok sayıda tüketicinin buldukları ürünü talep etmeleriyle piyasada milyarlık satış rakamlarına ulaşmaktadırlar. Fikirler ve bunların zamanlaması hayati önem taşır, fikrin bizzat girişimciler tarafından geliştirilmiş olup olmamasının da aslında bir önemi yoktur. Fikrin mucidi olsalar da birçoğu yaptıkları inovasyonlardan ötürü zengin olamamıştır. Zengin olanlar, zamanın çok özel bir anında, bu tür icatların birçok insanın ihtiyacını karşılayacak ürünlere nasıl dönüştürülebileceği konusunda dahice fikirlere sahip olanlardır.

Yazarın 11 ülkede yaptırdığı bir alan araştırması çoğu insanın üst düzey yöneticilerin yüksek maaşlarını hak etmediklerine inandıklarını gösteriyor. Bu, maaşların kişinin ne kadar uzun zaman ve ne kadar sıkı çalıştığına göre belirlenmesi gerektiğini öngören egemen çalışan zihniyetini yansıtmaktadır. Katılımcılar, üst düzey yöneticilerin maaşlarının kalibresi yüksek idareciler piyasasındaki arz ve talep tarafından belirlendiğini pek anlamamaktadırlar. İşte bu “toplumsal eşitsizlik” ya da “sosyal adaletsizlik” konusundaki kızgınlığın temelini oluşturmaktadır. Ancak “toplumsal zenginliğin adil dağılımı” kavramının kendisi yanıltıcıdır. “Toplum tarafından” üretilen bir zenginlik yoktur, çünkü; daha ziyade bir toplumdaki zenginlik, bireylerin ürettiği ve mübadele ettiği şeylerin toplamıdır. Don Watkins ile Yaron Book Equal is Unfair (Eşit Adil Değildir) adlı kitaplarında İktisatçı Thomas Sowell’in “Ortada gerçekten de her nasılsa üretilmiş, daha önceden var olan, deyim yerindeyse adeta gökten inmiş bir gelir veya servet yığını olsaydı şayet, o takdirde elbette ki toplumun her bir bireyinin bundan ne kadar alması gerektiğine dair ahlaki bir soru olurdu. Oysa servet üretilir. Servetin bireylerce üretilen bir şey olduğunu aklımızda tutarsak, o zaman ekonomik eşitliğin bir ideal olduğu ve ekonomik eşitsizliği de meşrulaştırmak gerekmez.” dediğini yazıyorlar.

Evet adalet, eşitlik demek değildir. Adalet dağıtan ise çoğu zaman hak ettiğinizi göz ardı eder. Onçin bu dünyada mutlak adalete ulaşılamaz denmiştir. Bunun güzel örnekleri dinimizde, örneğin hz. Musa ve Hızır kıssasında ve hatta Nasreddin hocanın veciz fıkralarında vardır. (https://ilkadimdergisi.net/arsiv/yazi/kapak-hz-musa-aleyhisselam-ve-hz-hizir-aleyhisselam-kissasi-3053)

Çalışanların kurumlarından beklentisi hep adaletin sağlanmasıdır. Ama ne yazık ki bu imkansızdır. Bu ancak kurumun var olduğu devletin yasama organı ile olabilir. Zira kanunların uygulayıcısı veya yargılayıcı olmak bir kurumun yetki ve sorumluluğunu aşmaktadır. Ama tabii ki kurumlarda “ADİL SÜREÇ” uygulanır ve herkese adil davranılır, şans verilirse ve gerektiğinde yargılamadan “yargıya” başvurulursa bence kurum sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Ayrıca kurum içi uygulamalar için etik kurul ve disiplin kurulları da vardır. Ama şunu da belirtmek lazım bu kurullar sadece kurum içi çalışma hayatı ve kurumun gayesi ile sınırlıdır. Birçok kişinin kurumdan ayrıldıktan sonra yaptıkları başvurular değerlendirilememektedir.

Genel bir değerlendirme yapılırsa, aralarındaki önemli farklılıkları dikkate almaksızın gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkelerden katılımcıları bir havuzda toplarsak, daha fazla eşitsizlik daha fazla mutluluk ile irtibatlıdır. Bilim adamları bunu “umut faktörü” ile açıklamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde insanlar eşitsizliği çoğunlukla kendi durumlarını iyileştirmek için bir özendirici faktör olarak görmektedir. Diğer taraftan iktisat dalında Nobel Ödülü kazanmış olan Angus Deaton eşitsizliğin her zaman ilerlemeye eşlik ettiğini ileri sürmektedir.

Ancak Walter Scheidel’in yaptığı analizler toplam 26 ülkeden oluşan bir örneklemde eşitsizliğin artmakta olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Ama bunun sebepleri:

-Sınıflandırıcı eşleşme (evlenen çiftler arasında artan ekonomik benzerlik)

-Teknolojik ilerleme

-Refah devletinin yaygınlaşması (sosyal güvenlik harcamalarındaki artışla insanlar daha az tasarruf etmektedir)

-Küreselleşme, böylece herkes tüketim açısından benzer fırsatlara sahip olmaktadır.

Mağdur Zihniyeti nedir: Gelecek nesillerin bugün yaşayan insanlardan daha iyi bir hayata kavuşacağı vaadi artık inandırıcı gelmemektedir. İnsanlar emek ve kişisel gayretin artık işe yaramadığı ve sosyal iyileşmeye giden yolun kendileri ve çocukları için tıkandığı izlenimine kapılırlarsa, bu memnuniyetsizliği arttırır. Bunun sebepleri arasında eğitim sisteminin kötülüğü, girişimciliğin önünde duran devlet bürokrasisi ve vergiler, kişisel inisiyatif almaktan ziyade devleti sorumlu görmek sayılabilir. Siyasi olarak bu tutum, insanlara bu durumdan dolayı suçlanması gereken dış ülkeler olduğunu söyleyenlere güç vermektedir.

Bizde sık rastlanan bir başka durum da, hoşnutsuz kişinin hem müşteki, hem savcı, hem hakim olduğu durumdur ki ben bunu “şakilik” olarak tanımlıyorum. Mesela, ücretini düşük bulan kişi, bu konuda bir ilerleme sağlanmayınca, “ben de bu kadar çalışırım o halde” diyerek pasif direnişe geçmekte hatta işleri sabote etmektedir. Bu hiç adil olmadığı gibi kanunsuz grevden bile kötüdür. Böyle davranışlar çoğalır veya haklı görülürse, kanuni otorite ve devlet düzeni zaman içinde yok olur ve anarşi çıkar.

Safsata 3: Çevre Tahribatı ve İklim Değişikliğinin Sorumlusu Kapitalizmdir

Kapitalizm ve küreselleşmenin popüler eleştirmeni Naomi Klein, başlangıçta iklim değişikliğine yönelik özel bir ilgisi olmasa da, yeni bir tür iklim hareketinin serbest ticarete karşı verilen mücadeleyi tamamlamasını umut ederek iklim dostu nükleer enerji gibi etkin çözümleri kapitalizm çerçevesinde gördüğü için reddetmektedir. Halbuki kapitalist olmayan ülkelerde, çevre kirliliği kapitalist ülkelerdekinden çok daha ciddi bir problem olagelmiştir. Örneğin Çernobil nükleer faciası veya Çin’de yükselen karbon yoğunluğu veya Doğu Almanya’daki ağır kirlilik.

Demateryalizasyon çağında iktisadi büyüme ile artan kaynak tüketimi arasındaki korelasyon giderek bugüne değin hiç olmadığı kadar daha zayıf hale gelmektedir. Çünkü şirketler sürekli olarak üretimi daha etkin yani daha az hammadde ile yapmanın yollarını aramaktadır. Bill Gates nükleer güç lehine “Her yerde 7/24 kullanabileceğimiz yegane karbonsuz enerji kaynağıdır.” demiştir. 2021 EPI raporunda da Almanya’nın nükleer enerjiye son verme programının çevre performansına zarar verebileceği görüşü sunulmuştur. İklim aktivistlerinin çoğu için çevrecilik kapitalizme karşı verdikleri mücadelenin bahanesidir.

Halbuki çevre konusunun çözümü bizim bireysel sorumluluğumuz olduğunun kabulünde yatmaktadır.

Safsata 4: Kapitalizm Durmadan Yeni Ekonomik ve Finansal Krizlere Yol Açar

Antikapitalistler sürekli kapitalizmin nihai çöküşüne yol açacak büyük krizin patlamasını beklemektedir. 2008 krizi veya Pandemi’de bunu ummuşlardır. Ama Covid Salgını kapitalist ekonomi sisteminin yapısıyla ilişkisi olmayan dışsal bir şokun sonucuydu. Yazar iki tür kriz arasında bir ayrım yapmaktadır: Bir normal ekonomik döngülerin sonucu olan krizler, bir de yapısal zayıflıklardan, özellikle de devlet ile ekonomi arasındaki ilişkideki zaaflardan kaynaklananlar. Bugün en büyük problem, bu ikinci tür krizlerdir. Normal ekonomik krizlerde bekleyip sistemin kendi kendini onaran güçlerine güvenmek en iyisidir. En azından ekonomik teşvik programları, hükümet müdahalesi ve para basmaktan iyidir; çünkü bunların kısa vadede iyi de olsa uzun vadede istenmeyen yan etkileri olacaktır. Ekonomik toparlanmayı geciktirecektir, uzun dönemde ekonomik büyümeyi yavaşlatacaktır. Ancak kökü derinlerde yatan yapısal nedenlerden kaynaklı ciddi krizlerde, kararlı özelleştirmeler, vergi indirimleri ve deregülasyon üzerinden piyasa güçlerine daha fazla alan açmak gerekir.

Bugün en büyük sorun kapitalizmin krizlere yol açması değil, devletin ve merkez bankalarının krizlere müdahalesidir. Alman ekonomist ve liberteryen düşünür Roland Baader şöyle diyor: “Merkez bankaları, planlı bir ekonominin ilkelerine göre hareket edip de, felakete sebep olan araçların aynısıyla krizle mücadele etmeye kalkışınca, kriz sadece öteIenmiş ve azdırılmış olur; bu araçlar ise daha da düşük faiz oranları ile daha da fazla para ve kredi arzıdır. Bu, üretim yapısındaki dengesizliklerin giderilmesini önleyip daha büyük dengesizlikler ilave eder.”

Bence ülkemizde işlerin çok iyi gittiği yılların ardından gelen krizin iki ana sebebi vardır:

1- Gerekli yapısal değişikliklerin gerçekleştirilememiş olması. Mesela, cari açık asla önlenememiştir.

2- Bizi krizden çıkaran reçetenin kriz sonrasında da aynen uygulanmaya devem edilmesidir.

Safsata 5: Kapitalizmin Egemenleri Zenginlerdir, Siyasi Gündemi Onlar Belirler

Bu egemen anlayışa yazar üç tezle karşı çıkmaktadır:

1.Zenginlerin siyasi etkisi vardır, fakat bu etki kesinlikle medyanın, Hollywood filmlerinin ve de antikapitalist eğilimli bazı akademisyenlerin bizi inandırmak istediği kadar güçlü değildir.

2. Zenginlerin çıkarına olan düzenlemelerin aynı zamanda toplumun en zayıf tabakalarının faydasına olması nadirattan değildir, mesela vergi indirimleri.

3. Zengin lobicilerin, kendi belirli özel çıkarları peşinde koşarken, siyaseti gereğinden fazla etkilediğine inanan her kişi, kesinlikle daha fazla devlet müdahalesini değil, daha az devlet müdahalesini savunmalı, yani daha fazla kapitalizm taraftarı olmalıdır. Ne de olsa devlet sübvansiyonlar ve düzenlemelerle ekonomiye ne kadar müdahale ederse, lobicilerin etkisi de o kadar büyük olur.

Zenginlerin etkisini sınırlamak isteyenler, her şeyden önce devletin ve siyasi sınıfın gücünü sınırlamalıdır. Ne de olsa, zenginlerin nüfuz elde etmeye ya da politikacılara rüşvet vermeye çabalaması, yalnızca devletin iktisadi kaynakların dağıtımı konusundaki kontrolünü güçlendirdiği zaman daha muhtemel hale gelir. Para ile siyaset arasındaki ilişki, servetin büyük ölçüde girişimci fikirlere değil de siyasi nüfuza, iktidar kaldıracına erişime ve yolsuzluğa dayandığı ülkelerde özellikle sorundur.

Sanırsam bu fikir bizim ülkemizde geçerli değildir veya zenginlerimiz genellikle hep dindar ve muhafazakardır. Zira yakın tarihimizde sadece Ecevit iktidarı bir Tüsiad muhtırası yemişti.

Safsata 6: Kapitalizm Tekellere Yol Açar

Tamamen yeni ürünler ve piyasalar geliştirmek, yerleşik piyasalarda faaliyet göstermekten çok farklı riskler ve faaliyetler içerir. Girişimcilerin bu riskleri göze alması ancak normal kar marjlarının epey üzerinde kar umudu olduğu zaman gerçekleşir.

Tekellerin dezavantajları vardır:

-Yüksek fiyatlar ve tüketiciler için daha az seçenek,

-Maliyetleri düşürmek için daha az istek,

-Yenilik ve yatırım yapmak için daha az istek,

-Kendi kazanılmış haklarını korumak için siyasi güce yönelmek.

Ama tekellerin avantajIarı da söz konusudur:

-Ölçek ekonomileri sayesinde düşük ortalama maliyetler,

-Yüksek karların araştırma ve geliştirme için kullanılabilmesi,

-Patentlemenin inovasyon ve yatırımı teşviki.

Ancak bunlar günümüzde artık her şirket için geçerli değildir. Örneğin tekel olan şirketler bugün olağanüstü inovatiftir. Amazon, Facebook, Google gibi. Bu tarz şirketlerin teknolojik inovasyonlar ve yeni rakiplerin ortaya çıkması nedeniyle tekel pozisyonunu hızla kaybetmesi de mümkündür. Amazon, Google, Netflix, Apple gibi şirketler bugün artık bir moligopoldür. Artan sayıda alanda aktif olup, bir sürü pazar segmentinde birbirleriyle ve başka ciddi rakiplerle rekabet halindedir. Bunun yanı sıra tekeller insanların sandığından çok daha az kalıcı olma eğilimindedir. 2019 yılında Big Business (Büyük İşletmeler) kitabından Tyler Cowen’ın yazdığına göre, son on yıllarda ABD’de tekel oldukları gerekçesiyle eleştirilere maruz kalan Kodak, IBM, Microsoft, Palm, Blackberry, Yahoo, AOL, DEC, General Motors ve Ford’dan yalnızca Microsoft halen dominanttır.

Sonuçta tüketiciler için daha değerli olan ürünler daha az değerli olanlara karşı üstündür. Rekabet tekel yaratır, çünkü en iyi olan üstün gelir.

Bir de özel sektör tekellerine eleştiri getirenler, kamu tekellerini kabul eder ve haklı görür. Bilakis en tehlikeli tekel kamu tekelidir. Devlet korumacı tarifeleriyle, imtiyazlı monopoller yaratan düzenlemeleriyle, yüzlerce mesleğe girişi zorlaştıran mesleki lisanslama düzenlemeleriyle ve antitröst düzenlemesinin bizzat kendisi ile gerçek tekeli yaratır.

Velhasıl bugün baktığımızda tam rekabetçi serbest piyasanın bir hayal olduğu görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde veya herhangi bir ülkedeki gelişmiş sektörlerde oligopolistik (az sayıda satıcının bir çok alıcı ile karşı karşıya bulunduğu pazar) bir yapı vardır.

Safsata 7: Kapitalizm Bencillik ve Açgözlülüğü Teşvik Eder

Kar kelimesini insanlar açgözlülük ve başka adi dürtülerle irtibatlandırırlar. Karlarını maksimize etmekte başarısız olan şirketler, aslında, antisosyal biçimde hareket etmektedirler, özellikle işlerini tehlikeye attıkları kendi çalışanlarına karşı.

Kapitalizmin temeli açgözlülük değil empatidir. Oysa sosyalist sistemlerde tüketiciler çaresiz bir şekilde devlete ait, iflas etmesi mümkün olmayan, eylemlerinin ekonomik ya da yasal sonuçlarına katlanmayan kamu girişimlerinin insafına kalmışlardır.

İngiliz iktisatçı Paul Collier kapitalizmin nasıl reforme edilmesi gerektiğine dair önerilerini sunarken 1987 tarihli Wall Street filminde Gordon Gekko’nun meşhur sözü “açgözlülük iyidir”in modern kapitalizmin düsturu olduğunu söyler. Karşı önerilerinden biri kamu yararının yönetim kurulunda doğrudan temsil edilmesidir. Yani her girişimci kararı sürdürülebilirlik, iklim değişikliği ve cinsiyet açısından kamu yararı ile uyumlu olmalı ve vatandaşlar polis rolü üstlenmelidir. Ancak bu fikirlerin piyasa ekonomisi ile ilgisi yoktur. Totaliter sistemlere benzemektedir. Totaliter sistemler “ben”i bastırmaya çalışır “biz”e yönelirler, nasyonel sosyalist Hitler, Lenin, Stalin, Mao gibi liderler bunun örnekleridir. Birçoğumuz için sistemin kendilerine peşinden koşulacak amacı dikte etmesi kolay yaşam felsefesi için tercih sebebidir. Sosyalist devletler sınıfsız bir toplum; her bireyin topluluk içinde hangi rolü oynaması gerektiğine dair benzer kesin talimatlar sunarlar. Klasik liberalizm ise hayatın anlamı bağlamında bütün vatandaşlar için ne devletin ne de ekonominin bağlayıcı bir karar alamayacağı prensibi üzerine inşa edilmiştir. Her kişi kendi tercihini yapmakta özgürdür. Yani devlet ne Almanya’daki gibi BABA ne de Rusya’daki gibi ANNEdir.

Açgözlülük ahlaki bir sorundur. Para kazanmak isteyen kişi orta yolu benimsemelidir. Kapitalizmin temeli açgözlülük değil empatidir. Sosyalist sistemlerde ise tüketiciler çaresiz bir şekilde devlete ait, iflas etmesi mümkün olmayan, eylemlerinin ekonomik ya da yasal sonuçlarına katlanmayan girişimlerin insafına kalmış durumdadır.

Safsata 8: Kapitalizm İnsanları Ayartıp İhtiyaçları Olmayan Ürünleri Satın Aldırır

Kapitalizm sizin veya benim işe yaramaz diye nitelediğimiz bir sürü ürün üretir; ancak insanların neye ihtiyaç duyup neye duymadıklarına kendilerinin karar vermelerine imkan tanıması yönüyle özgür ve demokratik bir sistemdir.

Ancak Alman kültürel bilimci Thomas Hecken, satın alıcıların “gerçek ihtiyaçları”nın göz ardı edilerek, “sahte ihtiyaçlar”ın kapitalist Piyasa tarafından yapay biçimde ve manipüle edilerek yaratılması görüşünü gayet yerinde bir şekilde, “hayli manipülatif bir söylem girişimi” olarak eleştirmektedir:

“Noksan bir varlık olarak insanoğlunun kültürel açıdan kolayca şekil verilebilir doğası veriyken, (hepsi de kandırılmış öteki herkesin aksine) insanların gerçek, özgün ihtiyaçlarını sadece sizin bildiğiniz iddiası boş ve küstahça bir iddiadır.”

Tüketimin antikapitalist eleştirmenleri reklamın bütün biçimlerini reddeder. Elbette reklam manipüle edebilir ve etmelidir. Ancak bu kesinlikle eleştirmenlerin söylediği kadar kadiri mutlak ve sinsi değildir, bilakis çoğunlukla etkisizdir.

Tüketim eleştirilerinin biri de “modası geçme” olarak anılan şeydir. Sorunu büyütmek için teknik demode olmak ve psikolojik modası geçmek kavramları bilinçli olarak karıştırılır. Anti-kapitalistler iş dünyasının sistematik bir şekilde “planlı modası geçme” stratejisi izledikleri yani ürünleri özellikle çabuk kırılacak şekilde ürettiklerine dair bir komplo teorisinden söz eder. Ancak her şirket bilir ki, bu tür uygulamalardan ötürü afişe edilmek kendilerini medyada ve internette dillere düşürür, bu da onların marka değerine ve hisse fiyatına zarar verir. Kapitalist sistemde son sözü müşteri söyler, üstelik bir şirket açısından tüketicinin bu tür uygulamadan ötürü şirketi cezalandırma riski, bunlardan elde edilebilecek herhangi bir kısa dönemli kardan daha yüksektir.

Sonuçta, dünyayı ıslah edip insanları kurtarmak isteyen ve bu süreçte onlara nihayetsiz ıstırap çektiren Hitler, Mao gibi zalim liderler olduğu gibi, “maddeci”, kar peşinde koşarlarken milyonlarca insanın hayatını iyileştirmiş olan girişimciler de vardır.

İnsanları eğitmeden kanaatkar olmalarını ummak beyhudedir. İnsan ne kadar çok zengin olsa da yine daha çok ister. Bunu Yaradan söylüyor, Allah korusun.

Safsata 9: Kapitalizm Savaşlara Yol Açar

Her şeyden önce, savaşlar kapitalizm öncesinde yani 19. yüzyıl öncesinde çok daha yaygındı. Kapitalizmden sonra savaşların frekansları azalmıştır.

Ülkelerin savaşa girmesinin bir çok nedeni olabilir; iktisadi, jeopolitik nedenler, diplomatik tehditler, yöneticilerin ihtirası ve din. Ancak savaşların ülke ekonomisine faydası yoktur. Örneğin 1.Dünya Savaşı dünya pazarlarına bile açılmış olan Alman sanayisine zarar vermiştir. Şirketler askeri çatışmalarda taraf olup büyük paralar kazanabilir, ama bu her sistemde olabilir. Sonuç olarak kapitalizm yabancı toprakları fethetmenin iktisadi önemini ve beraberinde getirdiği kazançlara gereksinimi azaltmıştır. 2.Dünya Savaşı’nda Hitler ticaret alanının daralmasından dolayı savaşarak ilave Yaşam Alanı (Lebensraum) ele geçirmek istemiştir. Ama artık günümüzde modern ekonomilerde kaynakların karşılıklı ticaret yoluyla elde edilmesi mümkündür, ulusların zenginleşmeleri için başkalarının topraklarının fethi gerekmez. Aslında serbest piyasa ve kapitalizm barışa yol açmaz, bilakis barış kapitalizme ve ekonomik gelişmeye neden olur.

Savaşların gerçek nedeni çıkar çatışmasıdır.

Safsata 10: Kapitalizm Demek, Her Zaman Bir Faşizm Tehlikesi Var Demektir

Marksistlerin görüşüne göre, kapitalistler “faşist diktatörlük” yoluyla egemenliklerini sağlamaya çalışır. Bugün dahi Hitler’in ancak büyük şirketlerin parası ile desteklendiği için iktidara geldiğine inanılmaktadır. Oysa bu yanlıştır, bir efsanedir. Başlangıçta büyük şirketler Nazi karşıtlarını desteklemişti. 30 Ocak 1933de Hitler iktidar olunca oportünist iş dünyası Hitler rejimine meyletti. Hitler iktidara geldiğinde radikal programını yumuşatacağına dair inançları, tam bir yanılgıydı. Siyasi güç, iktidarda sınırsız güç haline gelebiliyor.

28 Şubat günleriydi, bir paşa bana o zaman İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Beyi tanıyıp tanımadığımı sormuştu da, ben de hayretle paşam onu kim tanımaz, ben İstanbulluyum, tanırım ve desteklerim. Zaten bir işadamı olarak “seçilmişler ve idareyi” tanımak ve desteklemek bizden beklenen en doğal şeydir, demiştim.

Sosyalizm Kağıt Üzerinde Daima İyi Görünür

Anti-kapitalistlerin yaptığı en büyük yanlış, kafalarında mükemmel bir sosyal ve ekonomik düzen yaratmaları, sonra da bu kurgunun gerçek hayatta uygulanabileceğine inanmalarıdır. Bunun aksine, kapitalizm entellektüellerin uydurduğu bir sistem değildir, organik olarak zaman içinde gelişmiş bir ekonomik düzendir. Kurumlardan başarılı olan ayakta kalır. Sistem sürekli değişir ve uyum sağlar. Marx’a dayanan bütün sosyalist sistemler Sovyetler Birliği, Çin, Yugoslavya, Doğu Almanya, Kuzey Kore, Arnavutluk istisnasız başarısız olmuştur. Farklılıkları da olsa sosyalist sistemlerin ortak noktası, ne üretileceğine girişimcilerin karar vermemesi ve fiyatların piyasada tespit edilmesi yerine devletin güdümünde bir ekonominin olmasıdır. Bunu farkeden ve coğrafi şartları sayesinde ayakta kalmış olabilen komünist devletler kapitalizme yönelmişlerdir, mesela Çin, Rusya.

Ekonomik özgürlüğün ortadan kaldırılması sonucunda devlet gücünün etki alanı genişler, zira siyaset ve bürokrasi artık sadece siyasi kararlar almakla sınırlandırılmış değildir, ekonomik kararlara da karışmaktadır. Kapitalist ülkelerde siyasi elitlerin yanında güç ve nüfuz sahibi ekonomik

bir elit tabaka varken, devlet güdümlü bir ekonomide bütün alanlara hakim layusel* tek bir elit tabakanın varlığı söz konusudur. (*hesap sorulamaz)

Elbette ki, özgürlük ile sosyalizmin bir arada var olduğu sistemler hayal etmek mümkündür. Dahası, en iyi ihtimalle geçici bir süre, bunların bir arada var olması mümkün de olabilir, mesela Britanya ve İsveç’in 1970lerde ‘demokratik sosyalizm’ ile flörtü olmuştu. İngiliz İşçi Partisi, devlet için her zamankinden daha büyük bir rol talep etmiştir. Ama sonra sosyalistlerin muhalifleri Büyük Britanya ve İsveç’te çoğunlukları kendilerine oy vermeye ikna ettiler ve vergi indirimleri, özelleştirmeler ve deregülasyonlar ile devletin ekonomi üzerindeki gücünü azaltan kapitalist reformları yürürlüğe koydular.

Türkiye’de İnsanlar Kapitalizm Hakkında Ne Düşünüyor?

Yazar Türkiye’de yaşayan insanların kapitalizm hakkında ne düşündükleri üzerine rakamlar

ve grafikleri toplam 32 ülkede yapılan bir araştırmanın sonuçlarına dayanarak sunmuş; kitap basıldığı her ülkede o ülkeye ait sonuçları raporluyor. Allensbach Enstitüsü ve Ipsos MORI ile birlikte, kapitalizm üzerine daha fazla ayrıntı görebilmek için 32 ülkeyi kapsayan uluslararası bir araştırma tasarlamıştır. Araştırma Haziran 2021 ile Kasım 2022 arasında toplam 32 ülkede gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de Ipsos MORI bin kişilik bir örneklem üzerinden araştırma yapmıştır. Araştırmanın tamamına toplam 32.894 kişi katılmıştır.

Bu çalışma kapitalizm konusunda yapılmış birçok çalışmadan soruların ayrıntı düzeyi ve kullandığı yöntem açısından farklılaşmaktadır:

· Ekonomik Özgürlük konusundaki sorular kümesinde ‘kapitalizm’ kelimesi kullanılmamıştır. Örnek:Piyasalar birçok kez başarısız olduğu için ekonomide çok daha fazla devlet müdahalesine ihtiyacımız var. Devletin kuralları belirlediği, ancak ideal olarak başka hiçbir şekilde müdahale etmediği bir ekonomik sistemden yanayım.

· Diğer iki set soruda ‘kapitalizm’ terimi kullanılmıştır. İlk olarak, kapitalizm sözcüğünün tam olarak neyle irtibatlandırıldığı sorulmuştur.

· En önemli soru kümesi ise üçüncüsüdür. Her katılımcının dikkatine kapitalizm hakkında 18 ifade sunulur. Negatif ifadeler, “kapitalizm açlık ve yoksulluğun sorumlusudur”; Pozitif ifadeler, “kapitalizm birçok ülkede sıradan insanlar için daha iyi koşullar sağlamıştır”.

· Araştırma yapılan bütün ülkelerde Rusya ile Şili istisna, kapitalist ekonomik sistem ‘kapitalizm’ kelimesi kullanılmaksızın tarif edildiğinde kapitalizme onay verme ciddi ölçüde artmakta ya da kapitalizmin reddi azalmaktadır.

· Türkiye’de ise kapitalizm kelimesi kullanılmadığı zaman bile insanların kapitalizm hakkındaki kanaati olumsuzdur; ancak bu durumda kapitalizmi reddiye derecesi, kapitalizm kelimesi kullanıldığı durumdaki reddiyeleri kadar güçlü değildir.

· En yüksek oranda tasvip gören iki ifade açıkça ekonomiye devlet müdahalesini savunmaktadır. Katılımcıların %53ü şu ifadeyi desteklemektedir: Devlet kira ve gıda fiyatlarının yanı sıra, asgari ve azami ücretleri de belirlemelidir; aksi takdirde sistem toplumsal açıdan adaletsiz olur. %45 de şuna inanmaktadır: Bir ekonomik sistemde sosyal adalet ekonomik özgürlükten daha önemlidir.

· Bu yargı sahipleri arasında yaş grupları, cinsiyet ve eğitime göre fark yoktur. Ayda 9 binTLden az geliri olan düşük gelirliler, güçlü bir devletten yanadır ve yine ayda 30 binTLden fazla geliri olan yüksek gelirliler bile devletçi görüşe destek vermektedir.

· Türkiye’de, diğer ülkelerdeki piyasa yanlısı ılımlı sağcı katılımcıların aksine, siyasi yelpazenin neresinde oldukları fark etmeksizin piyasa ekonomisine yönelik kuşkuculuk hakimdir.

· Araştırmaya Türkiye’den katılanlar, kapitalizm kelimesi ile negatif şeyleri ilişkilendirmektedir. Açgözlülük, kayıtdışılık, yolsuzluk gibi negatif terimlerin ortalama işaretlenmesi %73tür. Aksine, refah, ilerleme, yenilik ve özgürlük gibi pozitif terimler ortalama %53’lük bir destek görmüştür. Negatif ilişkilendirme hem düşük hem yüksek gelir gruplarında hakimdir.

· Türkiye’de sağ kanat katılımcılar arasında bile “kapitalizm” ilişkilendirilmesi pozitif değildir, ortadadır.

· Katılımcılara kapitalizm hakkında 10u negatif, 8i de pozitif olmak üzere toplam 18 ifade takdim edilmiştir. Çoğunlukla işaretlenen 10u, negatif ifadeler olmuştur. Örneğin, Türk katılımcıların %59u “kapitalizm eşitsizliğin artmasına yol açar” derken, yüzde 58i “kapitalizm zenginlerin egemen olduğu bir sistemdir, siyasi gündemi bu kişiler belirler, %57si de kapitalizm bencilliği ve açgözlülüğü teşvik eder, diyor; %50si kapitalizm açlık ve yoksulluktan sorumludur, %48i kapitalizm savaşlara yol açar, diye düşünüyor.

· Araştırma bulguları çok açık olarak Türkiye’de popüler görüş anti-kapitalizmdir, diyor.

Bu kitap için yapılan araştırmada yer verilen sorular arasında, Ipsos MORI’nin bütün katılımcılara sorduğu şu 2 yargı var:

1-Gerçekte politikacılar hiçbir şeye karar vermiyorlar. Onlar arka plandaki güçlü kuvvetler tarafından kontrol edilen kuklalardır.

2-Siyasetteki pek çok şey, ancak onların arkasında daha büyük bir planın olduğunu bilirseniz doğru bir şekilde anlaşılabilir. Ama pek çok insan bunu bilmez.

Her iki yargıyı benimseyenler komplocu bir zihniyete sahip kişiler olarak tanımlanmıştır. Ayrıca katılımcıların kapitalizme dair 18 sorudan 6sına verdikleri cevaplara dayanarak bir anti-kapitalizm ölçeği oluşturulmuştur. Kapitalizme karşı olan katılımcılar, kapitalizme taraftar olan katılımcılara kıyasla, yukarıda belirtilen ifadelere önemli ölçüde katılmaktadırlar.

Türkiye için Genel Değerlendirme Katsayısı 0,55 devlet müdahalesine destek şeklindedir. Toplam 32 ülkenin yalnızca 6sında yani Polonya, ABD, Çekya, Japonya, Güney Kore ve İsveç’te, ekonomik özgürlüğe yönelik pozitif bir tutum açıkça hakimdir. “Kapitalizm” sözcüğü dahil edilince İsveç saf dışı kalıyor ve ülke sayısı 5te kalmaktadır.

Araştırmanın genel sonuçlarına göre, kapitalizme dair rahatsızlık veren yargılar:

1. Kapitalizmde zenginler hakimdir, siyasi gündemi onlar belirler;

2. Kapitalizm artan eşitsizliğe yol açar;

3. Kapitalizm bencillik ve açgözlülüğü teşvik eder;

4. Kapitalizm tekellere yol açar.

Anti-kapitalizm siyasi yelpazenin solunda bulunanlarda en göze çarpar durumdayken, en ateşli prokapitalistler ortanın sağında, merkezde bulunmaktadır. Ülkelerin büyük çoğunluğunda kapitalizme yönelik tutumda yaş etkilidir. Birçok ülkede, genç katılımcılar, kapitalizme yaşlı katılımcılardan daha eleştirel bakmaktadırlar. Ülkelerin çoğunda aradaki bu fark küçüktür. Bunun en önemli istisnası ABD olup, bu ülkede 30 yaş altı katılımcılar kapitalizme karşı nötr ile negatif arasında değişen bir tutum içindeyken, 60 yaş üzeri katılımcılar belirgin biçimde kapitalizm yanlısıdırlar. Ülkelerin büyük çoğunluğunda düşük gelirliler antikapitalist veya en iyi ihtimalle, nötr iken, yüksek gelirliler kapitalizm yanlısı veya kapitalizme karşı daha az eleştireldir. Ancak bazı ülkelerde aradaki farklılıklar çok küçüktür; örneğin Büyük Britanya ve Türkiye için bu durum geçerlidir. Aksine Bulgaristan, İspanya, İsveç ve İsviçre’de gelir grupları arasındaki görüş farklılıkları çok daha büyüktür.

Güney Kore, Vietnam, Arnavutluk, Pakistan ve Rusya dışındaki bütün ülkelerde erkekler kapitalizme karşı kadınlardan daha olumlu veya daha az eleştirel bir tutum içindedirler. Ama bazı ülkelerde, kapitalizme yönelik tutumlarda cinsiyet önemli bir rol oynamaktadır. Polonya, Bulgaristan, Brezilya, Şili, Çekya, İsveç, Portekiz ve İspanya’da, erkekler kapitalizme karşı kadınlardan ciddi ölçüde daha olumlu bir yaklaşım içindedir. Öteki ülkelerde ise erkek ve kadınlar arasında belirgin bir fark yoktur; mesela Güney Kore’de kapitalizm hakkında erkekler ile kadınlar aynı derecede olumlu düşünmektedir. 32 ülkenin 24ünde, temel eğitim görmüş insanlar ile yüksek eğitim görmüş insanlar arasındaki farklılıklar aynı yöndedir. Yüksek eğitimli katılımcılar, temel eğitim almışlara kıyasla kapitalizme daha sıcak veya daha az negatif bakmaktadır. Bu bulgu Güney Kore, Vietnam, Polonya, Karadağ, Slovakya ve Türkiye hariç bütün ülkeler için geçerlidir. Fark Arjantin’de gözle görülür şekilde daha belirgin olup, bu ülkede düşük eğitimli katılımcılar kapitalizme karşı tarafsız ile hafifçe negatif arası tutuma sahiplerken, yüksek düzeyde eğitim almış olanlar kapitalizme karşı son derece güçlü olumlu tutumlara sahiptirler. Tek istisnası Arnavutluk olmak üzere, bütün ülkelerde antikapitalistlerin komplocu düşünmeye taraftar olmasının prokapitalistlere oranla çok daha yüksek olduğu bulunmuştır. Yapılan analizde, antikapitalist tutumlar ile komplocu düşünme arasında sıkı bir korelasyon vardır. Araştırma yapılan 32 ülkenin neredeyse hepsinde, antikapitalistler komplocu düşünmeye prokapitalistlerden daha yatkındırlar.

Sonuç olarak, anti-kapitalizm akıl düzleminde temellendirilemiyor. Esas itibariyle duygulara dayalı bir reddetme ile karşı karşıyayız. Bu mevcut düzene karşı bir protesto duygusudur ve önayak olanlar entelektüel elitlerdir. İlk defa Amerikan siyaset bilimci Eric Voegel’in dediği gibi, bir din haline gelen Anti-kapitalizm bir yandan zenginlere karşı duyulan kıskançlık duygularını tatmin ederken, aynı zamanda kişisel başarısızlığı psikologların dışsal kontrol odağı olarak tanımladıkları tutum anlamında yapısal soruna dönüştürür. Kapitalizm, bu görüşe göre yalnızca dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi olmakla kalmamakta, aynı zamanda herkesin kişisel sorunları ve nevrozlarının da kaynağı olmaktadır. Antikapitalistlerin vaatlerine göre, bu nedenle bütün kötülüklerden kurtulmak sadece öbür dünyada cennette gerçekleşecek bir şey değildir; üretim araçlarının özel mülkiyetinin lağvedileceği bir toplumda cennet gibi olacaktır.

Ancak kapitalizmin iddiası sadece mümkün olduğu kadar çok sayıda insana iyi bir yaşam temin etmek üzere “makul fiyatlardan yeterli miktarda mal ve hizmet temin edebilmek“ için insanların iktisadi ilişkilerini nasıl organize edebileceği sorusuna bir cevap sunmaktır. Kapitalizm insanlara hayatın anlamını sunmaz, böyle bir iddiası yoktur. Ne eşitsizliğin ortadan kaldırılacağını vaat eder, ne de bütün dünyevi sorunların çözüleceğini, ütopyacı değildir. Son yüzyıl boyunca her bir antikapitalist deneyi başarısız olmuştur. Dolayısıyla yazarın önerdiği tek iyileştirici düzenleme devletin, sosyal ve ekonomik işlerden bugün olduğundan daha fazla elini çekmesidir. Kapitalizm sorun değil, çözümdür.

Bir itirafta bulunmalıyım. İEL’de okurken din dersi öğretmenimiz ve müdür yardımcısı rahmetli Ahmet Güneş bey, Liberalizm* iyi bir sistemdir, demişti de anlamamış, küçümsemiştim.

*Herkese vicdan, inanç, düşünce özgürlüğü tanınmasının gerekli olduğunu savunan, özgür düşünceye bağlı dünya görüşüdür. Ekonomide ise; bireyin özgür olmasını ve ekonomik güçler arasında özgür yarışmayı, devletin bireyler, sınıflar ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere karışmamasını isteyen siyasal ve ekonomik öğreti kastedilir.

Araştırmaya gelince, verilen cevaplar üzerinde düşünmeye değer. Toplam 32 ülkenin sadece 7si “prokapitalist” yani kapitalizm taraftarı çıkmıştır. Buna karşılık araştırmanın yapıldığı ülkelerin 9u kapitalizm karşısında nötr bir tavır takınırken ya da açık bir tarafgirlik veya düşmanlık sergilemezken, 32 ülke içinde 16 ülke, başka bir deyişle alan araştırmasına konu ülkelerin %50si antikapitalist tutumuyla öne çıkmıştır. 32 ülkenin 31inde kapitalizmin zenginlerin egemen olduğu bir sistem olup siyasi gündemi onların belirlediği, 29unda kapitalizmin eşitsizliği artırdığı, 28inde kapitalizmin bencilliği ve açgözlülüğü teşvik ettiği, 25inde kapitalizmin tekelleşmeye yol açtığı iddiası genel kabul görmüş, en fazla onaylanan ilk beş iddia arasında yer almıştır.

Dünyada en kapitalizm yanlısı ülke olarak, bir eski komünist ülke olan Polonya öne çıkarken; en antikapitalist ülkeler arasında ise Türkiye’den sonra Bosna Hersek ve Rusya gelmektedir. Araştırmanın en ilginç, kayda değer sonuçlarından biri de, antikapitalist tutumlar ile komplo teorilerine inanma eğilimi arasında tespit edilen yüksek pozitif ilişkidir. Başka bir deyişle, gerek dünyada ve gerekse Türkiye’de kararlı bir şekilde antikapitalist tutum sergileyen insanlar arasında komplo teorilerine inanma ya da komplocu düşünme eğilimi sistematik bir şekilde daha yüksektir.

Halbuki biz kapitalist ekonomik düzene sahip bir ülkeyiz; ekonomi idaremiz oldukça liberal. Tabii kanun ve yönetmeliklere bağlı olarak söylüyorum bunu, fiiliyatta istisnalar vardır. Mesela bütün dünyada da bizde olduğu gibi çeşitli mülahazalarla özelleştirmelere müdahale söz konusudur. Ama araştırmadan elde edilen veriler ışığında Türkiye’de kadın/erkek, sağcı/solcu/merkez, zengin/fakir, eğitimli/eğitimsiz tümümüz çoğunlukla antikapitalist bulunmuştur. Bunun düşünsel bir sebebi olsa gerekir. Acaba her devirde devletin babamız olması ve bizim padişahın kullarından şimdilerde büyük bir aileye terfimiz olabilir mi? Halk her devirde kaderci bir yaklaşımla refah sorumluluğunu devlete bırakmış görünüyor. Biz Türkler, insanlık tarihinde en köklü devlet geleneğine sahip milletlerden birisiyiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni halkı Müslüman olan diğer ülkelerden farklı kılan hususların başında bu devlet geleneği, devlet ebed müddet yargısı geliyor. Aslında Osmanlı’nın kuruluş devrinden itibaren adalet, hukuk ve doğruluk ile “Hakk’ın Yolu” kavramları halka eşit, adil bir toplum fikrini empoze etmiş, devlete güveni ve devleti bireysel kimliğin üzerinde tutma fikrini aşılamıştır. Doğu kültürünün aşıladığı “öğrenilmiş çaresizlik” de etkili bir unsur olabilir. Bu durumda halk aslında kendi başarıları ile bir fark yaratamayacağını, sadece devlet yardımı ve yönetimi altında güvenli bir hayatı olabileceğini içselleştirmiştir.

Sonuç olarak, ülkemiz başta olmak üzere her ne kadar antikapitalist eğilimi olan toplumlar ağırlıkta ise de şu ana kadar başarılı olmuş antikapitalist deney yoktur. Londra’da Adam Smith Enstitüsü Başkanı Madsen Pirie’nin söylediği gibi: Belki kapitalizm bazı ülkelerde yavaşça sahneden çekilebilir, ancak onu yeniden keşfedip başarılı olacak başka ülkeler her zaman var olacaktır.

Çin izlenimlerimi hatırladım. Bu ülke komünist partinin yönettiği, ancak piyasa ekonomisinin uygulandığı ilginç bir örnek. Benim için Çin’in toparlanmaktaki başarısı aslında yazarın yorumlarını doğrulayan en önemli gözlemim.

Okumaya devam et

BORSA

Hürmüz için anlaşma umudu: Petrol geriledi, risk iştahı artıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Katar, ABD ile İran arasında yürütülen arabuluculuk görüşmelerinde önemli ilerleme kaydedildiğini açıkladı. Bu açıklamanın ardından, Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden başlayabileceği beklentisiyle Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün %5, son iki haftada ise yaklaşık %20 gerileyerek 78 dolar seviyesini test etti. Katar Emiri ile telefonda görüşen ABD Başkan Trump diplomatik çabaların sürdüğünü belirtirken, ABD Hazine Bakanı Bessent ile Dışişleri Bakanı Rubio da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik görüşmelerde ilerleme sağlandığını ve anlaşmanın kısa sürede sonuçlanabileceğini ifade etti. Buna karşın Tahran yönetimi, ABD ile doğrudan görüşmelerin başladığı yönündeki açıklamaları yalanladı. Ancak Umman ile Hürmüz Boğazı’nda güvenli deniz ulaşımının yeniden sağlanmasına yönelik temasların olumlu ilerlediğini duyurdu.

Haber akışının piyasaları mutlu etmesine paralel bu sabah Asya borsaları, Wall Street’teki rekor kapanışın ardından teknoloji hisselerine yönelik alımların desteğiyle güne güçlü yükselişlerle başladı. Japonya’nın Nikkei endeksi ve Tayvan borsası %3’ten fazla yükselirken, son dönemlerde tahterevalli tarzında bir seyir izleyen Güney Kore borsası KOSPI ise bu sabah %4,5 yükselerek eski günlerini yeniden hatırladı. ABD cephesinde ise en büyük 500 şirketin işlem gördüğü S&P 500 endeksi tarihî zirvesini yenilerken, endekste yer alan şirketlerin toplam piyasa değeri de ilk kez 70 trilyon doların üzerine yükseldi. Öte yandan, güçlü bilanço açıklayan AMD ve SpaceX hisselerinde seans sonrası kâr realizasyonları görüldü. SpaceX’te özellikle yüksek yapay zekâ yatırımlarının nakit akışı üzerindeki baskısı yatırımcıları temkinli olmaya yöneltti.

SpaceX, halka arz sonrası açıkladığı ilk bilançosunda ikinci çeyrek gelirini geçen yılın aynı dönemine göre 4,1 milyar dolardan 7,8 milyar dolara yükseltirken, faaliyet zararı da 970 milyon dolardan 143 milyon dolara geriledi. Güçlü sonuçlarda Starlink ve yapay zekâ faaliyetlerindeki hızlı büyüme etkili olurken, şirketin AI altyapısına yaptığı yatırım harcaması 15,8 milyar dolara ulaşarak dikkat çekti. Yönetim, bu yüksek yatırım temposunun önümüzdeki çeyreklerde de devam edeceğini belirtirken, Starlink ile mobil iletişim pazarına girerek geleneksel telekom operatörlerinden müşteri kazanmayı hedeflediklerini açıkladı. Güçlü finansal sonuçlara rağmen, SpaceX hisseleri seans sonrası işlemlerde yaklaşık %7,5 değer kaybetti. Şaşırdık mı? Aslında hayır. Yapay zekâ tarafında milyarlarca dolarlık yatırımlar sürüyor. Ancak yatırımcılar artık bu harcamaların ne zaman nakit akışına ve kârlılığa dönüşeceğini sorgulamaya başladı. Sabır giderek azalıyor.

ABD ile İran arasında diplomatik ilerleme sağlanabileceğine yönelik beklentilerin ışığında gerileyen enerji fiyatları, küresel tahvil piyasalarını destekledi. Piyasaların kılavuz kargası konumunda ABD’nin gösterge niteliğindeki 10 yıllık tahvil faizi %4,60 seviyesinin altına inerken, 30 yıllık tahvil faizi de %5,15 seviyesini test etti. Bu ılımlı gelişmelere paralel Fed’in eylül ayında faiz artırma ihtimali %54 seviyesine gerilerken, sene sonuna kadar artırım beklentisi de 31 baz puana gevşedi. Faiz getirisi olmayan kıymetli metallerin ise dün itibariyle ayağa kalkmaya istekli bir seyir izlediklerini gördük. Dolar endeksinin (DXY) 99,80 seviyesine gerilemesinin de yardımıyla, altının ons fiyatı bu sabah 4,130 dolar seviyesine yükselirken, gümüş ise 61 dolar seviyesine dayandı. Teknik mânâda, altın gümüş rasyosunun gümüş lehine ilerlemeye başladığını, yukarı yönlü hareket şayet başlamışsa gümüşün daha hızlı koşacağını düşünüyoruz. Uzun pozisyon açmadan bir iki gün daha gelişmeleri takip etme niyetindeyiz. Gümüşte hareketin devam etmesi durumunda yukarıda ilk etapta 80 dolar seviyesini hedefleyeceğiz (bakınız grafik). Bitcoin 64 bin dolar seviyelerinde salınarak enerji biriktirmeye devam ettiğini de not edelim.

Küresel piyasalarda risk iştahı artarken, içeride ise gündem tamamen hayat pahalılığı ve enflasyon olmaya devam ediyor. KKTC İstatistik Kurumu dün Temmuz ayı resmî enflasyon verilerini açıkladı. Buna göre TÜFE aylık bazda %2,90 artış kaydederken, yıllık enflasyon ise %38,10 seviyesinde gerçekleşti. Aylık bazda en yüksek fiyat artışı %9,79 ile eğitim grubunda görülürken, lokanta ve oteller (%5,46) ile sağlık (%4,80) kalemleri de dikkat çekti. Geçen senenin Temmuz ayında %3,17 artış kaydeden enflasyon nedeniyle (baz etkisi) yıllık enflasyon hafif de olsa gerilerken, Ağustos ve Eylül ayı gerçekleşmelerinin sırası ile %3,35 ve %5,39 olduğunu not düşelim.

KKTC’de 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin hayat pahalılığı oranı %16,95 olarak belirlenmişti. Bu oran, yılın ikinci yarısında uygulanacak asgari ücret ile kamu çalışanları ve emeklilerin maaş artışlarının hesaplanmasında esas alındı. Her gün öğle saatlerinde hem babama hem de kendime aynı yerden yemek alıyorum. Hayat pahalılığı oranının açıklanmasının hemen ardından işletme artan maliyetleri gerekçe göstererek fiyatlarını yaklaşık %20 artırdı. Bunun benzer örneklerini günlük hayatın hemen her alanında görmek mümkün. Rahmetli Süleyman Demirel’in yıllar önce söylediği gibi enflasyonun yalnızca ekonomik bir pahalılık meselesi olmadığını, derin bir sosyal ve ahlakî çöküntü yarattığını savunmuştur. Enflasyon meselesinin sadece toplumsal mutabakat ile çözüleceğini düşünüyorum. Herkesin enflasyonun düşeceğine inanması ve ikna olması gerekir. Aksi takdirde işimiz gerçekten çok zor…

Türkiye cephesinde ise bir süredir tatsız bir seyir izleyen hisse senetleri dün nihayet yurt dışı olumlu havadan faydalandı. Borsa İstanbul 100 endeksi günü %2 yükselişle tamamlarken, USDTRY kuru kendi hâlinde bebek adımlarıyla yükselmeye devam ederek 47,57 seviyesini test etti. Beş yıl vadeli CDS risk primi 232 baz puan seviyesine gerilerken, 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi de %41,63 seviyesine gevşedi.

Dün TCMB Temmuz ayı fiyat gelişmeleri raporunu yayımladı. Raporda temmuz ayında aylık bazda tüketici enflasyonunun ana eğilimi bir önceki aya kıyasla gerilemiştir ifadesi dikkatimizden kaçmadı. Zaten bir süredir iç talepteki yavaşlamadan söz ediyoruz. Mesela dün açıklanan ODMD verilerine göre Temmuz ayında otomobil ve hafif ticari araç pazarı, geçen yılın aynı ayına göre %25 azalış kaydetti. TCMB’nin liralaşma stratejisini başardığını, kredi kanallarını kıstığını ve talebi yavaşlatarak üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını görüyoruz. Pekâlâ en kritik soruyu soralım. Neden enflasyon düşmüyor? Neden benim yemek aldığım yer %20 zam yapmak zorunda kaldı? Demirel’in sözleri hafızalarda derin bir yer tutarken, biz TCMB’nin para politikası tarafında elde ettiği başarıya ve Ortadoğu’da tansiyonun düşeceğine paralel Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyetini (AOFM) kademeli olarak %40 seviyesinden %37 seviyesine doğru gevşeyeceğini düşünüyoruz. Bu minvalde 13 Ağustos tarihindeki Enflasyon Raporu sunumu dikkatle takip edeceğiz.

Mali piyasaların gündeminde bugün Almanya, Euro bölgesi ve ABD’de açıklanacak hizmetler PMI verisi takip edilecektir. Özellikle her ayın ilk cuması açıklanan ve ABD ekonomisinin sağlığı açısından en kritik bilgiyi sunan tarım dışı istihdam verisi öncesinde  ADP özel sektör istihdamı (öncü veri) bugün yakından takip edilecektir.

Gümüş

178590458352be6763a3e460c9332df80c4cc878aa_1_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

Gülbeyaz Gergün

Beyaz yaka nasıl çöktü, mavi yaka nasıl yükseldi?

Bir zamanlar yüksek ücretin, statünün ve iş güvencesinin simgesi olan beyaz yakalı çalışanlar; enflasyon, diplomalı işgücü arzındaki artış, şirketlerin maliyet baskısı, kurumsal hiyerarşilerin daralması ve yapay zekâ nedeniyle tarihî bir değer kaybıyla karşı karşıya. Buna karşılık kaynakçı, elektrikçi, teknisyen, operatör, bakım ustası ve nitelikli üretim çalışanları işgücü piyasasının yeni aranan kesimi haline geliyor. Ancak mavi yakanın yükselişi de kalıcı ve koşulsuz değil. Robotlaşma, sanayide daralma ve mesleki eğitim sorunu, bu yükselişin sınırlarını belirleyecek.

Yayınlanma:

|

Diploma, masa ve unvan dönemi kapanırken emeğin yeni değer haritası oluşuyor

Bir dönem üniversite diploması, takım elbise, plaza ve masa başı iş; toplumun alt sınıflarından orta ve üst gelir grubuna geçişin en güçlü anahtarıydı.

Aileler çocuklarının “bedeniyle değil, bilgisiyle çalışmasını” isterdi. Fabrikada üretim hattında çalışmak yerine bankada, holdingde, kamu kurumunda veya çok uluslu bir şirkette görev almak sosyal yükselişin göstergesi sayılırdı.

Beyaz yakalıların ücreti genellikle mavi yakalıların üzerinde olur; özel sağlık sigortası, yemek kartı, şirket aracı, performans primi, eğitim bütçesi ve kariyer planı gibi yan haklar gelir farkını daha da büyütürdü.

Bugün ise bu denklem birçok ülkede bozuluyor.

Üniversite diploması yaygınlaştı, kurumsal kadrolar büyümek yerine daralmaya başladı, şirketler orta kademe yönetici sayılarını azalttı, enflasyon ücretleri eritti ve dijital teknolojiler daha önce yalnızca eğitimli insanların yapabildiği birçok görevi standartlaştırdı.

Buna karşılık, fiziksel dünyada üretim yapan, makineyi çalıştıran, arızayı gideren, binayı inşa eden, enerjiyi taşıyan ve lojistik zincirini ayakta tutan nitelikli mavi yakalılar daha zor bulunur hale geldi.

İşgücü piyasasının yeni sorusu artık şudur:

Diploma mı daha değerli, yoksa somut ve kıt bir beceri mi?

Beyaz yaka neden ayrıcalıklıydı?

Beyaz yakanın yükselişi sanayi sonrası ekonominin bir sonucuydu.

Bankacılık, sigortacılık, finans, hukuk, muhasebe, danışmanlık, reklamcılık, insan kaynakları, satış, pazarlama ve kamu yönetimi büyüdükçe şirketlerin eğitimli ofis çalışanlarına olan ihtiyacı arttı.

Bilgiye erişim sınırlıydı. Rapor hazırlamak, bilanço yorumlamak, yabancı dilde yazışma yapmak, hukuki metin incelemek veya bilgisayar programı kullanmak toplumun küçük bir kesiminin sahip olduğu becerilerdi.

Üniversite mezunu sayısı düşük olduğu için diploma aynı zamanda bir kıtlık belgesiydi.

Bu nedenle beyaz yakalı çalışan yalnızca yaptığı iş için değil, sahip olduğu eğitim düzeyinin az bulunurluğu için de ücret primi elde ediyordu.

Ancak zamanla üç önemli değişim yaşandı:

  • Üniversite mezunu sayısı hızla arttı.
  • Bilgiye erişim kolaylaştı.
  • Ofis işlerinin önemli bölümü standartlaştırıldı.

Böylece diploma tek başına nadir ve ayırt edici bir özellik olmaktan çıktı.

Diplomanın ücret primi neden aşındı?

Dünya genelinde yükseköğretim mezunları hâlâ ortalama olarak daha yüksek gelir elde ediyor. OECD ülkelerinde üniversite mezunu çalışanların lise mezunlarına kıyasla ortalama ücret avantajı yüzde 54 düzeyinde bulunuyor. Ancak bu avantaj ülkeye, yaşa, bölüme, deneyime ve mesleğe göre büyük farklılık gösteriyor. Genç üniversite mezunlarının ücret primi, ileri yaş ve deneyim gruplarına kıyasla daha düşük kalıyor.

Türkiye’de de yükseköğretim mezunları ortalamada lise mezunlarından daha yüksek kazanıyor. Ancak Türkiye’nin asıl sorunu, diploma ile gerçek işgücü ihtiyacı arasındaki uyumsuzluk.

OECD’nin Türkiye değerlendirmesine göre ülke, yükseköğretim mezunları arasındaki beceri uyumsuzluğunun en yüksek olduğu OECD ülkelerinden biri. Üniversite mezunu sayısındaki hızlı artış, özellikle yeni mezunların eğitim aldıkları alanla yaptıkları iş arasındaki bağın zayıflamasına neden oluyor.

Türkiye’de 25-34 yaş grubunda yükseköğretim mezunlarının işsizlik oranının yüzde 10,6 olması da diplomanın tek başına iş garantisi sunmadığını gösteriyor. Aynı yaş grubunda lise mezunlarının işsizlik oranı yüzde 10,2 seviyesinde. Başka bir ifadeyle, üniversite eğitimi gençler açısından işsizliğe karşı beklenen güçlü korumayı her zaman sağlayamıyor.

Buradaki sorun üniversite eğitiminin gereksiz olması değil.

Sorun, işgücü piyasasının ihtiyaç duyduğundan daha fazla sayıda benzer bölümlerden mezun verilmesi; buna karşılık sanayinin, enerjinin, yazılımın, sağlık sektörünün ve teknik hizmetlerin ihtiyaç duyduğu becerilerin yeterince üretilememesi.

Sonuçta diploma sayısı artarken diplomanın pazarlık gücü azalıyor.

Türkiye’de beyaz yakayı enflasyon vurdu

Türkiye’de beyaz yakanın gerilemesinin en önemli nedenlerinden biri yüksek enflasyonun ücret yapısında yarattığı sıkışma oldu.

Asgari ücrette ve düşük ücretlerde yapılan yüksek oranlı artışlar, alt gelir gruplarının korunması bakımından gerekliydi. Ancak şirketler aynı artışı uzman, mühendis, şef ve orta kademe yönetici ücretlerine yansıtamadı.

Böylece ücret skalasının altı hızla yukarı gelirken orta bölümü aynı ölçüde yükselmedi. Örneğin geçmişte bir uzman asgari ücretin üç veya dört katını kazanabilirken, bugün birçok şirkette yeni mezun uzman, operasyon görevlisi veya müşteri temsilcisi ücretleri asgari ücretin yalnızca sınırlı ölçüde üzerine çıkmış durumda. Bu süreç “ücret sıkışması” veya “ücret skalasının basıklaşması” olarak tanımlanıyor.

Çalışanın eğitimi, yabancı dili, sorumluluğu ve deneyimi arttığı halde ücret farkı aynı hızla artmıyor. 2026 yılında net asgari ücret 28 bin 75 TL olarak belirlendi. Böyle bir ortamda şirketlerin yalnızca asgari ücretlilere değil, tüm ücret kademelerine yüksek oranlı zam yapması gerekiyor. Aksi halde uzman ile destek personeli, yönetici ile uzman veya deneyimli çalışan ile yeni başlayan arasındaki fark giderek daralıyor.

Beyaz yakalı çalışan açısından temel sorun yalnızca ücret artışının düşük kalması değil. Konut, eğitim, ulaşım, sağlık ve sosyal yaşam giderlerinin ağırlığı, özellikle büyük şehirlerde yaşayan beyaz yakalıların satın alma gücünü çok daha hızlı aşındırıyor.

Maaş nominal olarak yükselse bile yaşam standardı düşüyor.

Plaza çalışanı yeni geçim sıkıntısı sınıfına dönüştü

Beyaz yakalıların önemli bir bölümü dışarıdan bakıldığında düzenli maaşı ve kurumsal işi olan kesim olarak görülüyor.

Ancak gelir-gider dengesi farklı bir tablo ortaya koyuyor. Büyük şehirlerde kira, ulaşım, yemek, çocuk bakımı, özel okul, kredi kartı ve otomobil giderleri; beyaz yakalının maaşını hızla tüketiyor. Geçmişte orta sınıf hayatının göstergesi olan ev satın alma, otomobil yenileme, yıllık tatil, çocuklara iyi eğitim sağlama ve tasarruf yapma kapasitesi giderek azalıyor.

Bu nedenle beyaz yakalı çalışan, görünüşte orta sınıfa ait olmakla birlikte ekonomik olarak ücretli alt-orta sınıfa yaklaşıyor. Statü devam ediyor, fakat statüyü taşıyacak gelir kayboluyor. Takım elbise, kartvizit ve unvan var; fakat servet biriktirme gücü yok.

Şirketler neden beyaz yakadan tasarruf ediyor?

Üretim yapan bir işletmede makinenin başında bulunması gereken operatörü tamamen kaldırmak kısa vadede zor olabilir.

Ancak aynı şirket, üç raporlama birimini tek bir dijital platformda birleştirebilir; dört yönetim katmanını ikiye düşürebilir; muhasebe, insan kaynakları, çağrı merkezi veya pazarlama işlerini dışarıdan hizmet alımıyla yürütebilir.

Bu nedenle maliyet azaltma programlarında ilk hedeflerden biri çoğu zaman ofis kadroları oluyor.

Şirketler şu yöntemleri giderek daha fazla kullanıyor:

  • Orta kademe yönetici sayısını azaltmak,
  • Aynı görevi yapan bölümleri birleştirmek,
  • İşe alınmayan personelin görevini mevcut çalışanlara dağıtmak,
  • Çağrı merkezi ve arka ofis işlerini dış kaynak şirketlerine aktarmak,
  • Raporlama ve kontrol süreçlerini yazılımla otomatikleştirmek,
  • Uzaktan çalışan ekiplerle ofis ve yönetim maliyetlerini azaltmak,
  • Emekli olan veya ayrılan çalışanın yerine yeni personel almamak.

Böylece bir beyaz yakalı, geçmişte iki kişinin yaptığı işi; aynı unvan ve sınırlı ücret farkıyla yapmak zorunda kalıyor.

İş yükü artarken ücret primi küçülüyor.

Orta kademe yöneticiliğin sonu mu geliyor?

Beyaz yakadaki en büyük kırılmalardan biri orta kademe yönetim pozisyonlarında yaşanıyor. Geçmişte şirketlerde uzman, kıdemli uzman, şef, müdür yardımcısı, müdür, direktör ve genel müdür yardımcısı şeklinde uzun kariyer merdivenleri bulunurdu.

Bugün şirketler bu katmanların bir bölümünü gereksiz bürokrasi olarak görüyor. Dijital takip sistemleri sayesinde üst yönetim satışları, üretimi, nakit akışını, performansı ve müşteri şikâyetlerini doğrudan izleyebiliyor. Yapay zekâ destekli analiz araçları da raporların hazırlanma süresini kısaltıyor.

Bu durumda yalnızca bilgiyi yukarı taşıyan, toplantı organize eden ve alt ekipten gelen raporları birleştiren yöneticinin değeri azalıyor.

Geleceğin yöneticisinden beklenen ise farklı: Karar almak, belirsizliği yönetmek, ekip geliştirmek, müşteri ilişkisi kurmak, kriz çözmek ve teknolojiyi iş sonucuna dönüştürmek.

Sadece unvan sahibi olmak artık yeterli değil.

Mavi yaka nasıl yeniden değer kazandı?

Mavi yakanın yükselişinin temel nedeni, fiziksel emeğin yeniden keşfedilmesi değil; nitelikli fiziksel emeğin kıtlaşmasıdır.

Birçok ülkede gençler üniversiteye yönelirken meslek liseleri, çıraklık sistemleri ve teknik eğitim ikinci plana itildi. Aileler çocuklarının kaynakçı, tornacı, elektrikçi, makine bakım teknisyeni veya operatör olmasını istemedi. Sonuçta piyasada üniversite mezunu ofis çalışanı arzı artarken iyi yetişmiş teknik çalışan arzı azaldı.

Bugün birçok sanayi kuruluşu finans, insan kaynakları veya pazarlama pozisyonuna yüzlerce başvuru alabilirken deneyimli CNC operatörü, kaynakçı, kalıpçı, elektrik bakımcı veya mekatronik teknisyeni bulmakta zorlanıyor.

Türkiye’de beceri açığının en yoğun hissedildiği alanlar arasında imalat, inşaat, operasyon ve lojistik gibi orta beceri ve mavi yaka ağırlıklı işler bulunuyor. Araştırmalar işverenlerin özellikle mesleki yeterlilik, deneyim ve çalışma koşulları nedeniyle bu pozisyonları doldurmakta güçlük çektiğini gösteriyor.

Ekonominin temel kuralı burada da geçerli:

Arzı az, talebi yüksek olan emeğin pazarlık gücü artar.

Hangi mavi yakalılar yükseliyor?

Her mavi yakalı çalışan aynı ölçüde değer kazanmıyor.

Yükselen kesim, kolayca ikame edilemeyen ve üretimin devamı için kritik olan nitelikli çalışanlardan oluşuyor.

Özellikle şu mesleklerde ücret ve pazarlık gücü artıyor:

  • Kaynak ustaları,
  • CNC ve üretim operatörleri,
  • Elektrik ve elektronik bakım teknisyenleri,
  • Mekatronik çalışanları,
  • Kalıp ve takım ustaları,
  • Ağır vasıta ve iş makinesi teknisyenleri,
  • Enerji tesislerinde çalışan teknik personel,
  • Soğutma ve iklimlendirme ustaları,
  • Vinç ve özel makine operatörleri,
  • Deneyimli inşaat ustaları,
  • Lojistik ve depo otomasyon uzmanları,
  • Gemi, uçak ve raylı sistem bakım personeli.

Bu çalışanların ortak özelliği, yaptıkları işin yalnızca teorik bilgiye değil; deneyime, el becerisine, mekânsal farkındalığa ve sahada problem çözme yeteneğine dayanmasıdır.

Bir makinenin sesinden arızayı anlamak, standart dışı bir kaynak noktasına doğru müdahale etmek veya üretim hattındaki beklenmedik sorunu çözmek bugünkü yapay zekâ sistemlerinin tek başına kolaylıkla yapabileceği işler değildir.

Mavi yaka beyaz yakayı geçti mi?

Bazı sektörlerde ve bazı uzmanlıklarda evet.

Deneyimli bir teknik personelin, yeni mezun mühendis veya uzman yardımcısından daha yüksek ücret alması artık istisna değil.

Fazla mesai, vardiya ücreti, üretim primi, yemek, servis, ikramiye ve sendikal haklar eklendiğinde nitelikli mavi yakalının toplam geliri birçok ofis çalışanını aşabiliyor. Ancak buradan “mavi yaka artık her yerde beyaz yakadan daha fazla kazanıyor” sonucu çıkarılamaz.

Niteliksiz, kayıt dışı, örgütsüz ve kolay ikame edilebilir mavi yaka işlerde düşük ücret, ağır çalışma koşulları ve iş güvenliği sorunları devam ediyor. Dolayısıyla mavi yaka yükselişi bütün çalışanlara yayılan genel bir refah artışı değil; belirli becerilere sahip çalışanların kıtlık primi kazanmasıdır.

Mavi yakanın yükselişi devam eder mi?

Kısa ve orta vadede nitelikli mavi yakaya olan talebin sürmesi beklenebilir.

Bunun birkaç nedeni var: Sanayide deneyimli çalışanlar emekli oluyor. Gençler ağır ve vardiyalı işlere yönelmek istemiyor. Mesleki eğitim sistemleri yeterli sayıda nitelikli mezun üretemiyor. Enerji dönüşümü, savunma sanayisi, altyapı yatırımları, veri merkezleri ve lojistik gibi alanlar yeni teknik beceriler gerektiriyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun işgücü projeksiyonları; teknoloji, yeşil dönüşüm ve demografik değişimin 2030’a kadar 170 milyon yeni iş yaratabileceğini, buna karşılık 92 milyon işi ortadan kaldırabileceğini öngörüyor. Mevcut becerilerin yaklaşık yüzde 39’unun dönüşmesi veya güncelliğini kaybetmesi bekleniyor.

Bu dönüşüm yalnızca yazılım uzmanı talebini artırmayacak. Güneş paneli kurucuları, elektrikli araç teknisyenleri, batarya bakım personeli, endüstriyel otomasyon teknisyenleri ve enerji verimliliği uzmanları gibi yeni nesil teknik meslekleri de büyütecek.

Ancak mavi yakanın yükselişinin üç önemli sınırı bulunuyor:

Birincisi: Sanayisizleşme riski

Üretimin daraldığı, fabrikaların kapandığı veya yatırımların başka ülkelere kaydığı bir ekonomide mavi yaka kıtlığı ücret artışına değil, işsizliğe dönüşebilir.

Nitelikli işçinin değer kazanması için önce üretimin devam etmesi gerekir.

İkincisi: Robotlaşma

Tekrarlanan, standart ve ölçülebilir işler robotlar tarafından devralınabilir.Paketleme, montaj, taşıma, kalite kontrol ve depo operasyonlarının önemli bölümü giderek otomasyona açılıyor.

Üçüncüsü: Kayıt dışılık ve göçmen emeği

Kayıt dışı ve düşük ücretli işgücü, mavi yakalının pazarlık gücünü sınırlayabilir. Bu nedenle mesleki yeterlilik kadar çalışma standartları ve kayıtlı istihdam da önem taşıyor.

Yapay zekâ en çok kimi tehdit ediyor?

Yapay zekânın ilk olarak fabrikadaki mavi yakalı işçileri işsiz bırakacağı düşünülüyordu.

Oysa üretken yapay zekânın ilk güçlü etkisi ofislerde görülmeye başladı.

Metin yazmak, özet çıkarmak, belge sınıflandırmak, veri yorumlamak, müşteri sorularına cevap vermek, kod üretmek, sunum hazırlamak ve çeviri yapmak; üretken yapay zekânın en hızlı geliştiği alanlar arasında.

Uluslararası Çalışma Örgütü, üretken yapay zekâya en yüksek maruziyetin büro ve idari destek mesleklerinde bulunduğunu belirtiyor. Dijitalleşme düzeyi yüksek profesyonel ve teknik mesleklerin maruziyeti de yapay zekânın yetenekleri geliştikçe artıyor.

Yazışma, bilgi toplama, raporlama ve danışmanlık faaliyetleri yapay zekânın en başarılı olduğu iş grupları arasında yer alıyor. Bu nedenle bilgisayar, matematik, ofis destek, satış ve bilgi iletişimine dayalı meslekler yüksek yapay zekâ uygulanabilirliğine sahip bulunuyor.

Bu tablo özellikle şu pozisyonları dönüştürebilir:

  • Veri giriş personeli,
  • Sekreterlik ve idari destek işleri,
  • Çağrı merkezi çalışanları,
  • Standart muhasebe ve ön muhasebe personeli,
  • Raporlama uzmanları,
  • Temel içerik üreticileri,
  • Çeviri ve metin düzenleme çalışanları,
  • İlk seviye yazılım geliştiricileri,
  • Hukuki belge inceleyen destek personeli,
  • İnsan kaynakları operasyon ekipleri,
  • Bankacılık arka ofis çalışanları,
  • Sigorta hasar ve poliçe operasyonları.

Yapay zekâ işi mi yoksa görevi mi ortadan kaldıracak?

Yapay zekâ tartışmasında en büyük hata, mesleklerle görevleri birbirine karıştırmak.

Bir meslek onlarca farklı görevden oluşur.

Yapay zekâ bu görevlerin bir kısmını otomatikleştirirken diğerlerini hızlandırabilir. Bu nedenle birçok meslek tamamen yok olmak yerine yeniden tasarlanacak.

Örneğin bir finans uzmanı artık günlerce veri toplamak yerine yapay zekânın oluşturduğu analizi kontrol edecek. Bir avukat standart sözleşmeyi sıfırdan yazmak yerine yapay zekâ taslağındaki hukuki riskleri inceleyecek.Bir insan kaynakları uzmanı yüzlerce özgeçmişi elle sınıflandırmak yerine adayların yetkinlik ve kurum kültürü uyumuna odaklanacak.

ILO’nun değerlendirmesi de üretken yapay zekânın birçok işi tamamen ortadan kaldırmaktan çok işlerin içeriğini dönüştürme ihtimalinin daha yüksek olduğuna işaret ediyor. Bununla birlikte idari ve büro görevlerinde gerçek ikame riski daha yüksek.

En büyük risk yeni mezunlarda

Yapay zekânın beyaz yakalılar üzerindeki en kritik etkilerinden biri giriş seviyesi pozisyonlarda yaşanabilir.

Şirketler geçmişte yeni mezunları araştırma yapmak, sunum hazırlamak, tablo oluşturmak, müşteri sorularını cevaplamak ve standart raporları düzenlemek için işe alıyordu.

Bugün bu görevlerin önemli bölümü yapay zekâ ile daha hızlı yapılabiliyor. Bu durum şirket açısından verimlilik artışı yaratırken gençler açısından kariyer merdiveninin ilk basamağını ortadan kaldırabilir. Yeni mezun işe alınmazsa beş yıl sonra deneyimli uzman, on yıl sonra yönetici nasıl yetişecek?

Yapay zekâya yüksek düzeyde maruz kalan sektörlerde genel istihdamın henüz keskin biçimde düşmediğine dair bulgular bulunmakla birlikte, genç çalışanların ve giriş seviyesi pozisyonların daha fazla baskı altında kaldığına ilişkin işaretler artıyor.

Bu nedenle yapay zekâ yalnızca iş sayısını değil, kurumsal yetiştirme modelini de değiştirecek.

Yapay zekâ mavi yakayı etkilemeyecek mi?

Etkileyecek, fakat farklı biçimde.

Beyaz yakada yapay zekâ doğrudan bilişsel görevleri üstlenirken mavi yakada yapay zekâ çoğunlukla robotik, sensör, kamera, otonom araç ve kestirimci bakım sistemleriyle birleşecek.

Üretim hatlarında yapay zekâ;

  • Hatalı ürünü kamerayla tespit edecek,
  • Makinenin ne zaman arızalanacağını tahmin edecek,
  • Depo ve sevkiyat rotalarını belirleyecek,
  • Robotların hareketlerini optimize edecek,
  • Enerji tüketimini azaltacak,
  • İş güvenliği ihlallerini izleyecek.

Bu sistemler düşük becerili ve tekrarlanan işleri azaltabilir.

Ancak robotların kurulması, programlanması, bakımı ve arızalarının giderilmesi için yeni teknik çalışanlara ihtiyaç duyulacak.

Dolayısıyla mavi yakada da ayrışma yaşanacak:

Tekrarlanan işi yapan mavi yaka gerilerken, teknolojiyle çalışan mavi yaka yükselişe geçecek.

Geleceğin mavi yakalısı yalnızca kas gücüyle çalışan işçi değil; makine, yazılım, sensör ve üretim sürecini birlikte anlayan teknik çalışan olacak.

Beyaz ve mavi yaka arasındaki sınır siliniyor

Yeni dönemde beyaz yaka ve mavi yaka ayrımı giderek yetersiz kalıyor.

Bir CNC operatörü dijital programlama yapıyor. Bir bakım teknisyeni tablet üzerinden sensör verisi okuyor. Bir tarım çalışanı uydu görüntüsü ve drone kullanıyor. Bir depo operatörü robotik sistemleri yönetiyor. Bir mühendis ise gününün önemli bölümünü üretim sahasında geçiriyor. Bu nedenle “gri yaka”, “altın yaka” ve “yeni nesil teknik çalışan” gibi tanımlar daha fazla kullanılmaya başladı.

Geleceğin en değerli çalışanı yalnızca diploma sahibi veya yalnızca el becerisi yüksek kişi olmayacak. Hem teoriyi hem uygulamayı bilen, teknolojiyi kullanabilen, sahadaki problemi çözebilen çalışan öne çıkacak.

Beyaz yakanın gerçek sorunu yapay zekâ değil

Beyaz yakalının asıl sorunu, değer üretmeyen kurumsal işlerin yıllarca yüksek statüyle korunmuş olmasıdır.

Toplantıdan toplantıya koşmak, raporun biçimini değiştirmek, yüzlerce e-postayı birbirine yönlendirmek, karar almadan koordinasyon yapmak veya yalnızca hiyerarşik bilgi aktarmak artık şirketler açısından maliyet olarak görülüyor. Yapay zekâ bu gerçeği görünür hale getiriyor.

Çünkü teknoloji şu soruyu soruyor: Bu çalışanın yaptığı iş gerçekten karar, yaratıcılık ve sorumluluk mu içeriyor; yoksa yalnızca bilgi taşıyor mu?

Yapay zekâdan korunacak beyaz yakalı, bilgiyi saklayan değil; bilgiyi iş sonucuna dönüştüren çalışan olacak. Müşteri kazanmak, risk almak, kriz çözmek, ekip yönetmek, strateji oluşturmak, etik sorumluluk üstlenmek ve belirsizlik altında karar vermek hâlâ yüksek insan katkısı gerektiriyor.

Bankacılık ve finans sektörü nasıl etkilenecek?

Bankacılık, yapay zekâ dönüşümünün en hızlı yaşanacağı sektörlerden biri.

Şubelerde nakit işlemleri ve rutin operasyonlar zaten dijital kanallara taşındı. Bundan sonraki dalgada kredi analizi, müşteri hizmetleri, dolandırıcılık tespiti, uyum kontrolleri, belge inceleme, raporlama ve pazarlama faaliyetleri yapay zekâ destekli hale gelecek.

Özellikle şu görevlerde çalışan sayısı azalabilir:

  • Veri giriş ve operasyon,
  • Standart kredi dosyası hazırlama,
  • Basit müşteri sorularını cevaplama,
  • Belge ve sözleşme kontrolü,
  • Rutin raporlama,
  • Kampanya metni ve sunum hazırlama,
  • Temel finansal analiz.

Buna karşılık şu alanlarda yeni talep oluşabilir:

  • Yapay zekâ model risk yönetimi,
  • Algoritma denetimi,
  • Siber güvenlik,
  • Veri yönetişimi,
  • Dolandırıcılık analizi,
  • Regülasyon teknolojileri,
  • Müşteri deneyimi tasarımı,
  • Karmaşık ticari kredi analizi,
  • Finansal yeniden yapılandırma,
  • Etik ve uyum kontrolü.

Bankacı açısından gelecek, yapay zekâya karşı direnmekte değil; yapay zekânın ürettiği sonucu sorgulayabilecek finansal ve sektörel uzmanlığa sahip olmakta yatıyor.

Beyaz yaka yeniden nasıl değer kazanabilir?

Beyaz yakanın eski ayrıcalığını yalnızca diploma veya şirket unvanıyla geri kazanması mümkün görünmüyor.

Yeni ücret primi beş alanda oluşacak:

1. Derin uzmanlık

Genel bilgi kolaylaştıkça sektör, ürün, mevzuat ve müşteri bilgisi daha değerli hale gelecek.

2. Yapay zekâ ile çalışma becerisi

Yapay zekâyı yalnızca soru-cevap aracı olarak değil; analiz, otomasyon, karar desteği ve süreç tasarımı için kullanabilen çalışan öne çıkacak.

3. Ticari sonuç üretme

Gelir artıran, maliyet düşüren, müşteri kazandıran veya riski azaltan çalışan ücret pazarlığında daha güçlü olacak.

4. İnsan yönetimi

Güven kurma, ekip geliştirme, müzakere, ikna ve çatışma çözme gibi becerilerin önemi artacak.

5. Sorumluluk alma

Yapay zekâ öneri sunabilir, fakat kararın hukuki, etik ve ticari sorumluluğunu üstlenemez.

Bu nedenle geleceğin değerli beyaz yakalısı bilgi aktaran değil, karar alan ve sonuç üstlenen kişi olacak.

Türkiye ne yapmalı?

Türkiye’nin işgücü politikası, üniversite mezunu sayısını artırmaya odaklanan yapıdan beceri üretmeye dayalı bir modele geçmeli.

Bunun için:

Mesleki eğitimin itibarı yükseltilmeli

Meslek liseleri ve teknik okullar başarısız öğrencilerin yönlendirildiği kurumlar olmaktan çıkarılmalı.

Eğitim programları sektörle birlikte hazırlanmalı

Sanayinin ihtiyaç duymadığı alanlarda mezun fazlası üretilirken kritik teknik alanlarda çalışan açığı oluşması önlenmeli.

Çıraklık sistemi yeniden kurulmalı

Gençlerin hem gelir elde ettiği hem de gerçek iş ortamında beceri kazandığı modeller yaygınlaştırılmalı.

Üniversitelerde bölüm-kontenjan planlaması yapılmalı

İşgücü talebi zayıf alanlarda kontrolsüz kontenjan artışı, diplomalı işsizliği ve ücret baskısını büyütüyor.

Yaşam boyu eğitim desteklenmeli

Tek seferlik diploma modeli yerine çalışanların yaşamları boyunca yeni beceriler edinmesi sağlanmalı.

Yapay zekâ verimlilik artışı ücretlere yansıtılmalı

Teknoloji yalnızca çalışan sayısını azaltma aracı olarak kullanılırsa gelir eşitsizliği büyür. Verimlilik kazancının çalışan, şirket ve toplum arasında paylaşılması gerekir.

İşgücü verileri ayrıntılı yayımlanmalı

Meslek bazında ücret, açık iş, işsizlik, beceri ihtiyacı ve eğitim-istihdam uyumu verileri kamuoyuna düzenli sunulmalı.

İş dünyası için yeni insan kaynağı gerçeği

Şirketlerin de insan kaynağı yaklaşımını değiştirmesi gerekiyor.

Düşük ücretle deneyimli çalışan bulmaya çalışmak, nitelikli teknik personelin kuruma bağlı kalmasını beklemek veya beyaz yakalıya sürekli ek görev yüklemek sürdürülebilir değil.

Şirketler maaş politikasını yalnızca unvana göre değil, becerinin kıtlığına ve yarattığı ekonomik değere göre kurmalı.

Bir üretim hattını saatler içinde ayağa kaldıran teknisyenin değeri, kurumsal hiyerarşideki unvanından bağımsız hesaplanmalı.

Aynı şekilde yapay zekâyla on kişilik işi yapan uzman da yalnızca “personel tasarrufu sağlayan araç” olarak görülmemeli.

Verimlilik artışının ücret ve kariyer karşılığı verilmezse şirketler en yetkin çalışanlarını kaybeder.

Çöken beyaz yaka değil, eski çalışma düzenidir

Beyaz yakanın çöküşü, eğitimin veya bilgi emeğinin değersizleştiği anlamına gelmiyor.

Çöken şey; üniversite diplomasının tek başına yüksek gelir sağladığı, kurumsal unvanların ekonomik güvence sunduğu ve masa başında çalışmanın otomatik olarak daha değerli kabul edildiği eski düzen.

Mavi yakanın yükselişi de kas gücünün bilgiye üstün gelmesi değil.

Asıl yükselen, gerçek dünyada karşılığı bulunan, kıt, ölçülebilir ve kolay ikame edilemeyen beceridir.

Geleceğin kazananı beyaz veya mavi yaka değil;

  • Teknolojiyle birlikte çalışabilen,
  • Somut problem çözebilen,
  • Sürekli öğrenen,
  • Karar ve sorumluluk üstlenen,
  • Şirkete ölçülebilir değer yaratan çalışan olacaktır.

İşgücü piyasasının yeni sınıf ayrımı artık gömleğin veya tulumun renginden geçmeyecek.

Yeni ayrım, yapay zekâ tarafından yönetilenlerle yapay zekâyı yönetenler; kolay ikame edilenlerle kıt beceri sahipleri; yalnızca görev yapanlarla sonuç üretenler arasında oluşacak.

Türkiye bu dönüşümü doğru okuyamazsa bir tarafta diplomalı işsizler, diğer tarafta çalışan bulamayan fabrikalar ortaya çıkacak.

Doğru okursa mesleki eğitim, sanayi, teknoloji ve üniversite sistemini aynı hedefte buluşturarak yeni bir üretken orta sınıf yaratabilir.

Bankavitrini.com Haber Analiz

Okumaya devam et

GÜNCEL

40 trilyon dolarlık soru: Piyasayı Fed mi, kamu borcu mu yönetiyor?

Yayınlanma:

|

Yazan:

ABD Başkanı Trump, İran ile görüşmelerin sürdüğünü ve Tahran için iyi bir anlaşma yapmanın son şans olduğunu söylerken, İran tarafı Washington ile herhangi bir müzakerenin yapılmadığını açıkladı. Taraflardan gelen birbirini yalanlayan açıklamalar, diplomasi cephesindeki belirsizliğin sürdüğünü gösterdi.

Buna rağmen piyasalar, gerilimin tırmanmak yerine müzakere yolunun yeniden gündeme gelebileceği beklentisini olumlu karşıladı. Trump’ın hafta sonu planladığı geniş çaplı saldırıyı iptal etmesinin ardından Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün yaklaşık %7 gerileyerek 81,50 dolar seviyesini test etmesi ardından bu sabah 84 dolar seviyelerine hafif de olsa toparlandı. Öte yandan Trump, İran savaşı sonrası artan petrol fiyatlarıyla rekor kâr açıklayan ExxonMobil ve Chevron’u hedef alarak şirketlerin çok fazla para kazandığını söylemek suretiyle akaryakıt fiyatlarını düşürmeleri çağrısında bulundu. Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde yüksek benzin fiyatlarının seçmen üzerindeki baskısını azaltmak isteyen Trump’ın çıkışı, petrol şirketleri üzerinde siyasî baskının artabileceğine işaret ederken, sektör temsilcileri ise fiyat artışlarının temel nedeninin küresel arz endişeleri ve Hürmüz Boğazı çevresindeki jeopolitik riskler olduğunu savundu.

Savaşın eskale edilmesi yerine diplomasiye şans tanınmasının da yardımıyla ABD borsaları dün geceyi yükselişle tamamladı. Risk iştahı denince akla gelen Nasdaq endeksi %2’den fazla yükselirken, güçlü gelen ABD imalat sanayi verilerinin ardından Dow Jones endeksi rekor seviyeleri test etti. Diplomasiye şans tanınması ve beraberinde petrol fiyatlarında görülen değer kaybının kısmen de olsa enflasyon endişelerini hafifletmesi ile, faiz artırım beklentileri de kısmen de olsa zayıfladı. Fed’in eylül ayında 25 baz puanlık faiz artırımına gitme olasılığı %65 olarak fiyatlanırken, yıl sonuna kadar toplam 34 baz puan artırım bekleniyor.

Biz uzun bir süredir Fed’in neden faiz artıramayacağını anlatmaya çalışıyoruz. Başkan Trump tarafından göreve getirilen ve piyasada faiz indireceği beklentisiyle karşılanan Fed Başkanı Warsh’un ise kredibilitesini tesis edebilmek adına kamuoyu önünde mümkün olduğunca şahin bir duruş sergilemesini bir yere kadar anlayabiliyoruz. Ancak Fed’in bu söylemi piyasa faizlerini yukarı iterken, Warsh’un sırtında âdeta 40 tonluk bir fil oturduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor.

ABD’nin toplam kamu borcu ilk kez 40 trilyon dolara gelirken (bakınız grafik), artan bütçe açıkları ve yüksek faiz ortamı borç stokunu büyütmeye devam ediyor. Bu durum, Hazine’nin önümüzdeki dönemde daha fazla tahvil ihraç etmesini zorunlu kılarken, ABD tahvil faizleri üzerindeki yukarı yönlü baskının da kolay kolay ortadan kalkmayacağını düşünüyoruz. Kaldı ki, piyasa faizleri zaten kendi dinamikleriyle yükselmiş durumda. Faizlerin yüksek seyrettiği bir ortamda ise böylesine devasa bir borç stokunu çevirmek her geçen gün daha maliyetli ve daha zor hâle geliyor.

Fed’in gerekli rehberliği sunamadığı geçen hafta 30 yıllık ABD tahvil faizi Aralık 2024’ten bu yana en sert aylık yükselişini kaydederken, son 19 yılın en yüksek seviyesini %5,28 ile test etti. Her ne kadar yeni aya uzun vadeli tahviller %5,24 seviyesine hafif de olsa gerileyerek başlarken, Fed’in faiz artıramadığı bir ekosistemde, hâliyle dolar endeksi de (DXY) baskı altında kaldı. Doların piyasa kuru olarak görülen DXY’nin, uzun süredir tehlikeli bölge olarak gördüğümüz 100,50 seviyesinin altına gerilemesi bizlere de âdeta derin bir oh çektirdi. Ortak para birimi EUR dolar karşısında 1,15 seviyesinin üzerinde kalarak son altı haftanın zirvesinde salınırken, kıymetli metaller cephesinde ise ilginç bir şekilde sessizlik devam ediyor.

Sene başında gündeme gelen zayıf dolar temasıyla 5,600 dolar seviyesini test eden ve rekor kıran ons altın, ilk etapta Fed Başkanlığı için Warsh isminin öne çıkması (Ocak sonu), ardından ise savaşın yarattığı (Şubat sonu) dolar likiditesi sıkışıklığı nedeniyle yönünü aşağı çevirerek bir süredir 4 bin dolar civarında taban oluşturmaya çalışıyor. Benzer şekilde gümüşün ons fiyatı da 54 dolar seviyelerinden patlayıcı bir yükselişle 120 dolara kadar tırmandıktan sonra yeniden 54 dolar seviyelerini test ederek düzeltme hareketini büyük ölçüde tamamlamış görünüyor. Henüz alım yönünde aceleci olmasak da, aşağıda yer alan ABD kamu borcu ile kıymetli metaller grafiğini birlikte değerlendirdiğimizde dikkat çekici bir ayrışmanın oluştuğunu sizler de fark edeceksiniz.

Bir noktada kıymetli metallerin yeniden toparlanma eğilimine gireceğini düşünüyoruz. Bunun ilk işaretini de altının dört ay süren düşüş serisini sonlandırarak temmuz ayını sınırlı da olsa artıda kapatmasından aldık. Bu sabah altının ons fiyatı 4,060 dolar, gümüş ise 58,70 dolar seviyelerinde işlem görürken, kripto para cephesinde Bitcoin sıkışık seyrini koruyarak 63 bin dolar civarında hareket etmeye devam etti.

Yeni gün başlangıcında, Asya cephesinde kırmızı rengin hâkim olduğunu görüyoruz. Daha da geniş bir açıdan bakmak gerekirse, Japonya borsası, geçen hafta gerçekleştirilen koordineli yen müdahâlesinin ardından yatırımcıların yeni bir müdahâle ihtimalini fiyatlamasıyla hafif geriledi. Güçlenen yen ihracatçı hisseleri üzerinde baskı oluştururken, gösterge endeks Tokyo borsası %0,5 düştü. Son dönemlerde tahterevalli şeklinde bir görünüm sunan Güney Kore borsası ise bu sabah da %1’den fazla geriledi. Sene başına göre hâlen %47 artıda olsa da, KOSPI’nin tepeden %35 düştüğünü de hatırlatmak gerekiyor. Asya’da bugün gözler Toyota’nın açıklayacağı sonuçlarda olacaktır.

Türkiye cephesinde ise gözler dün açıklanan makro verilere çevrildi. Büyümenin öncü göstergesi olarak takip edilen ve S&P Global tarafından İstanbul Sanayi Odası (İSO) için derlenen PMI (imalat sanayi satın alma yöneticileri) endeksi Haziran ayında 47,1 seviyesinden Temmuz ayında 47,7 seviyesine yükselse de, daralma ile büyümeyi birbirinden ayıran 50 eşik değerinin altında kalmaya devam etti. Daha geniş açıdan bakarsak, imalat sektörü art arda 28. ayda da daralma kaydetti. Veriyi, uzun süredir yüksek seyreden faiz hadlerinin sanayinin çarkları üzerine yarattığı tahribat olarak yorumluyoruz.

Öte yandan, dün TÜİK’in açıkladığı resmî enflasyon verilerine göre Temmuz ayında TÜFE artışı tahminlerin bir miktar altında kalarak aylık bazda %1,78 artarken, yıllık enflasyonu %31,75 seviyesine çekti (Haziran %32,11). Yurtiçi ÜFE tarafında ise aylık %1,52, yıllık ise %27,83 artış yaşandı. Alt kalemlerde ise mevsimsel etkiyle %3,93 düşüş yaşanan giyim ve ayakkabı dışındaki tüm harcama gruplarında aylık bazda artış yaşandığını görüyoruz. Sağlık kalemi aylık %10,74 ile ilk sırada yer alırken, ulaştırma, lokanta ve oteller, ve konut kaleminde %2’nin üzerinde; gıda ve alkolsüz içeceklerde ise %1,6 artış kaydedildi. Hülâsa genele yayılan bir enflasyonist baskının hâkim olduğunu söyleyebiliriz. TCMB’nin yakından takip ettiği özel kapsamlı TÜFE göstergelerinde de bir miktar yükseliş olduğunun da altını çizmek isteriz. Bu verilerin ışığında TCMB’nin para politikası duruşunu değiştirmesini beklemesek de, talep koşullarında yaşanan gevşemenin de yardımıyla TCMB’nin ilk fırsatta %40 seviyesinde olan iş gören faizin kademeli bir şekilde %37 seviyesine (politika faizi) gevşetileceğini düşünüyoruz.

USDTRY kuru bebek adımlarıyla yukarı yönlü hareketine bugün de devam ederken 47,55 seviyelerine yükselirken, hisse senetleri cephesinde ise bankacılık endeksi dün günü %3 yükselişle tamamlarken, ana endeks ise dün de kan kaybederek son sekiz iş gününün yedisini düşüşle tamamladı. Endeks sağlayıcılarından gelen uyarılar, halka arzların yarattığı yük ve NATO öncesi yeşeren filizlerin şimdilik karşılıksız kalması etkili oldu. İki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi enflasyon verisi ardından %42,11 seviyesinden %41,86 seviyesine gerilerken, CDS risk primi ise 234 baz puan seviyesine gerileyerek bir süredir 240 baz puan civarında sıkışan yatay seyrini geride bıraktı. Bugün TCMB’nin fiyat gelişmeleri raporunu, reel efektif döviz kurunu ve KKTC İstatistik Kurumu’nun enflasyon verilerini takip edeceğiz. Yurt dışında ise ABD dış ticaret dengesi ve ABD fabrika siparişleri takip edilebilir.

ABD Kamu Borcu vs Kıymetli Metaller

1785818289a10f6eb81ec1cff6b3eef05afc9ad5cc_1_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.