GÜNCEL
Kapitalizm ne kadar suçlu, hangi anti kapitalist iddialar safsata?
Murat Ülker, antikapitalizm ve komplo teorilerini ele aldığı yazısında, Rainer Zitelmann imzalı “Anti Kapitalist Safsatalar: Kapitalizm Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” kitabını tanıttı.
Yayınlanma:
3 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi, Pladis ve GODIVA Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker, 4 Şubat Pazar günü blogunda yayımladığı yazısında “Anti Kapitalist Safsatalar: Kapitalizm Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” kitabını tanıttı.
Murat Ülker’in yazısı şu şekilde:
“Bu defa kitabımız “Anti Kapitalist Safsatalar: Kapitalizm Hakkında Doğru Bilinen Yanlışlar” Serbest Kitaplar Şubat 2023, “halk arasında dünyada yanlış giden ne varsa hepsi ile irtibatlandırılan kapitalizme” karşı sürekli yöneltilen iddiaları ele almakta, kapitalizmin alternatiflerini incelemekte ve 32 ülkede yapılmış bir araştırma sonuçları doğrultusunda kapitalizmin popüler algısı hakkında fikir vermektedir. Tabii kapitalizmin bizim övgü/yergimize ihtiyacı yoktur, ama bu eleştiriler hakkında fikir sahibi olmak iyi olur diye düşündüm.
Yazar Rainer Zitelmann 1957 Frankfurt Main, Almanya doğumlu, tarih ve siyaset bilimi okumuş, Profesör Freiherr von Aretin danışmanlığında hazırladığı, Hitler’in Nasyonal Sosyalizmi başlıklı tezi ile “En yüksek şeref ödülü” ile doktorasını almıştır. Die Welt’in çeşitli birimlerini yönettikten sonra, 2000 yılında kendi şirketini kurmuş ve Almanya’daki gayrimenkul danışmanlık işinde piyasa lideri olmuştur. 2016da “süper zenginlerin psikolojisi” konulu teziyle ikinci doktora derecesini almıştır. Son birkaç yılda, dünyanın önde gelen çok sayıda yayın organında makaleler yazıp röportajlar vermiştir, bunlar arasında Le Monde, Le Point, Corriere della Sera, ll Giornale, Frankfurter Allgemeine Zeitung, Die Welt, Der Spiegel, Neue Zürcher Zeitung, The Daily Telegraph, The Times, National lnterest, Forbes ile Çin ve Vietnam’da birçok medya vardır.

Yazarın, Rainer Zitelmann, sıraladığı ve kanıtlarla çürüttüğü 10 anti-kapitalist safsata şunlardır:
Kapitalizm açlık ve yoksulluğun sorumlusudur.
Kapitalizm eşitsizliğin artmasına yol açar.
Kapitalizm çevre tahribatı ve iklim değişikliğinin sorumlusudur.
Kapitalizm durmadan yeni ekonomik ve finansal krizlere yol açar.
Kapitalizmin egemenleri zenginlerdir, siyasi gündemi onlar belirler.
Kapitalizm tekellere yol açar.
Kapitalizm bencillik ve açgözlülüğü teşvik eder.
Kapitalizm insanları ayartıp onlara ihtiyaç duymadıkları ürünleri satın aldırır.
Kapitalizm savaşlara yol açar.
Kapitalizm demek, her zaman bir faşizm tehlikesi var demektir.
Saftsata 1: Kapitalizm Açlık ve Yoksulluğun Sorumlusudur
Ipsos MORI tarafından 2017de yapılan bir araştırmada görüşülen Çinlilerin %49una karşılık, Almanya’daki katılımcıların sadece %11i küresel düzeyde mutlak yoksulluğun azalmış olduğu kanısındaydı. Mutlak yoksulluk, zorunlu mallar ve hizmetler içeren bir sepetin maliyetine kıyasla tanımlanır. Bu mal sepetini edinemeyen herkes “mutlak” anlamda yoksul olarak kabul edilir. Kapitalizmden önce, dünyadaki insanların çoğu aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu. 1820de dünya nüfusunun yaklaşık %90ı mutlak yoksulluk sınırları içinde yaşamaktaydı. Çin ve benzeri ülkelerde komünizmin sona ermesinden beri, yoksulluktaki azalma insanlık tarihinin daha önce hiçbir döneminde örneği görülmemiş bir hıza ulaşmıştır. Yoksulluk meselesini anlamak için tarihe bakmamız gerekir. Birçok insan küresel yoksulluk ve açlığın temel nedeninin kapitalizm olduğuna inanmaktadır. Tanınmış Fransız tarihçi Fernand Braudel, 15-18. yüzyıl arası toplumsal tarih üzerine yazdığı Civilization and Capitalism (Medeniyet ve Kapitalizm) adlı kitabında, nispeten daha iyi durumdaki Avrupa’da bile o dönemde sürekli kıtlıklar görüldüğünü yazmıştır. Pek çok insan açlık ve yoksulluğa sebep olan şeyin sanayileşme ve kentleşme olduğuna inanmaktadır. Oysa Braudel kırsalda yaşayan insanların daha büyük yoksulluk çektiğini yazmıştır. Alman iktisat tarihçisi Werner Plumpe şunu yazmaktadır: “Proletaryayı yaratan, gelişen ticaret ve sanayiler değil, ama başta kırsalda yaygın işsizlik olmasıydı… “Mesela Finlandiya’da 1696/97de büyük çaplı bir kıtlık olmuş, tahminlere göre nüfusun dörtte biri veya üçte biri ölmüştü.
Asya’da Mao Zedong’un 1976da ölümünün ardından Çin Komünist Partisi’nin kapitalizm prensiplerini devreye almaya karar vermiş olması en önemli etkiydi. Dünya tarihinde daha önce hiçbir zaman yüz milyonlarca insan bu kadar kısa bir zaman diliminde yoksulluktan kurtulup orta sınıfa yükselmemişti. O halde Çin’i örnek alarak yoksulluğun üstesinden nasıl gelinebileceği hakkında çok şey öğrenebiliriz. Çin, kendisini ekonomik başarıya taşıyacak politikaları tespit etmek çabaları esnasında delegasyonlar 50den fazla ülkeye 20 ziyaret gerçekleştirdiler. Çin hükümeti, kamu iktisadi teşekküllerine aşamalı olarak daha fazla özerklik tanımıştır. Devletin yönettiği bir sosyalist ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş yıllardır devam eden bir süreçtir ve hala tamamlanmamıştır. Bugün Çin’de ABD dışında dünyadaki tüm ülkelerden daha fazla sayıda dolar milyarderi vardır.
Safsata 2:“Kapitalizm Eşitsizliğin Artmasına Yol Açar”
Araştırmalara göre düşük sosyoekonomik statüye sahip bireyler ‘performans’ deyince genellikle “işlerin belirli bir miktarının belirli bir zaman diliminde özenle tamamlanmasını anlamaktadır. Girişimciler için ise en önemli şey, iş dünyasıyla ilgili fikirlerinin kalitesi, yaratıcılıkları ve bunlarla ilgili inovasyonlarıdır. İnovasyonun ulusal ekonomiye uygulanması girişimcinin gerçek fonksiyonudur, esasen girişimsel faaliyeti oluşturan ve onu basit yönetim ile idarenin tekrar eden rutin yönlerinden ayıran şey budur. Dünyadaki en zengin insanların listesine bakacak olursanız, bunlar genellikle benzersiz bir girişim fikrine sahiptir ve çok sayıda tüketicinin buldukları ürünü talep etmeleriyle piyasada milyarlık satış rakamlarına ulaşmaktadırlar. Fikirler ve bunların zamanlaması hayati önem taşır, fikrin bizzat girişimciler tarafından geliştirilmiş olup olmamasının da aslında bir önemi yoktur. Fikrin mucidi olsalar da birçoğu yaptıkları inovasyonlardan ötürü zengin olamamıştır. Zengin olanlar, zamanın çok özel bir anında, bu tür icatların birçok insanın ihtiyacını karşılayacak ürünlere nasıl dönüştürülebileceği konusunda dahice fikirlere sahip olanlardır.
Yazarın 11 ülkede yaptırdığı bir alan araştırması çoğu insanın üst düzey yöneticilerin yüksek maaşlarını hak etmediklerine inandıklarını gösteriyor. Bu, maaşların kişinin ne kadar uzun zaman ve ne kadar sıkı çalıştığına göre belirlenmesi gerektiğini öngören egemen çalışan zihniyetini yansıtmaktadır. Katılımcılar, üst düzey yöneticilerin maaşlarının kalibresi yüksek idareciler piyasasındaki arz ve talep tarafından belirlendiğini pek anlamamaktadırlar. İşte bu “toplumsal eşitsizlik” ya da “sosyal adaletsizlik” konusundaki kızgınlığın temelini oluşturmaktadır. Ancak “toplumsal zenginliğin adil dağılımı” kavramının kendisi yanıltıcıdır. “Toplum tarafından” üretilen bir zenginlik yoktur, çünkü; daha ziyade bir toplumdaki zenginlik, bireylerin ürettiği ve mübadele ettiği şeylerin toplamıdır. Don Watkins ile Yaron Book Equal is Unfair (Eşit Adil Değildir) adlı kitaplarında İktisatçı Thomas Sowell’in “Ortada gerçekten de her nasılsa üretilmiş, daha önceden var olan, deyim yerindeyse adeta gökten inmiş bir gelir veya servet yığını olsaydı şayet, o takdirde elbette ki toplumun her bir bireyinin bundan ne kadar alması gerektiğine dair ahlaki bir soru olurdu. Oysa servet üretilir. Servetin bireylerce üretilen bir şey olduğunu aklımızda tutarsak, o zaman ekonomik eşitliğin bir ideal olduğu ve ekonomik eşitsizliği de meşrulaştırmak gerekmez.” dediğini yazıyorlar.
Evet adalet, eşitlik demek değildir. Adalet dağıtan ise çoğu zaman hak ettiğinizi göz ardı eder. Onçin bu dünyada mutlak adalete ulaşılamaz denmiştir. Bunun güzel örnekleri dinimizde, örneğin hz. Musa ve Hızır kıssasında ve hatta Nasreddin hocanın veciz fıkralarında vardır. (https://ilkadimdergisi.net/arsiv/yazi/kapak-hz-musa-aleyhisselam-ve-hz-hizir-aleyhisselam-kissasi-3053)
Çalışanların kurumlarından beklentisi hep adaletin sağlanmasıdır. Ama ne yazık ki bu imkansızdır. Bu ancak kurumun var olduğu devletin yasama organı ile olabilir. Zira kanunların uygulayıcısı veya yargılayıcı olmak bir kurumun yetki ve sorumluluğunu aşmaktadır. Ama tabii ki kurumlarda “ADİL SÜREÇ” uygulanır ve herkese adil davranılır, şans verilirse ve gerektiğinde yargılamadan “yargıya” başvurulursa bence kurum sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Ayrıca kurum içi uygulamalar için etik kurul ve disiplin kurulları da vardır. Ama şunu da belirtmek lazım bu kurullar sadece kurum içi çalışma hayatı ve kurumun gayesi ile sınırlıdır. Birçok kişinin kurumdan ayrıldıktan sonra yaptıkları başvurular değerlendirilememektedir.
Genel bir değerlendirme yapılırsa, aralarındaki önemli farklılıkları dikkate almaksızın gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkelerden katılımcıları bir havuzda toplarsak, daha fazla eşitsizlik daha fazla mutluluk ile irtibatlıdır. Bilim adamları bunu “umut faktörü” ile açıklamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde insanlar eşitsizliği çoğunlukla kendi durumlarını iyileştirmek için bir özendirici faktör olarak görmektedir. Diğer taraftan iktisat dalında Nobel Ödülü kazanmış olan Angus Deaton eşitsizliğin her zaman ilerlemeye eşlik ettiğini ileri sürmektedir.
Ancak Walter Scheidel’in yaptığı analizler toplam 26 ülkeden oluşan bir örneklemde eşitsizliğin artmakta olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Ama bunun sebepleri:
-Sınıflandırıcı eşleşme (evlenen çiftler arasında artan ekonomik benzerlik)
-Teknolojik ilerleme
-Refah devletinin yaygınlaşması (sosyal güvenlik harcamalarındaki artışla insanlar daha az tasarruf etmektedir)
-Küreselleşme, böylece herkes tüketim açısından benzer fırsatlara sahip olmaktadır.
Mağdur Zihniyeti nedir: Gelecek nesillerin bugün yaşayan insanlardan daha iyi bir hayata kavuşacağı vaadi artık inandırıcı gelmemektedir. İnsanlar emek ve kişisel gayretin artık işe yaramadığı ve sosyal iyileşmeye giden yolun kendileri ve çocukları için tıkandığı izlenimine kapılırlarsa, bu memnuniyetsizliği arttırır. Bunun sebepleri arasında eğitim sisteminin kötülüğü, girişimciliğin önünde duran devlet bürokrasisi ve vergiler, kişisel inisiyatif almaktan ziyade devleti sorumlu görmek sayılabilir. Siyasi olarak bu tutum, insanlara bu durumdan dolayı suçlanması gereken dış ülkeler olduğunu söyleyenlere güç vermektedir.
Bizde sık rastlanan bir başka durum da, hoşnutsuz kişinin hem müşteki, hem savcı, hem hakim olduğu durumdur ki ben bunu “şakilik” olarak tanımlıyorum. Mesela, ücretini düşük bulan kişi, bu konuda bir ilerleme sağlanmayınca, “ben de bu kadar çalışırım o halde” diyerek pasif direnişe geçmekte hatta işleri sabote etmektedir. Bu hiç adil olmadığı gibi kanunsuz grevden bile kötüdür. Böyle davranışlar çoğalır veya haklı görülürse, kanuni otorite ve devlet düzeni zaman içinde yok olur ve anarşi çıkar.
Safsata 3: Çevre Tahribatı ve İklim Değişikliğinin Sorumlusu Kapitalizmdir
Kapitalizm ve küreselleşmenin popüler eleştirmeni Naomi Klein, başlangıçta iklim değişikliğine yönelik özel bir ilgisi olmasa da, yeni bir tür iklim hareketinin serbest ticarete karşı verilen mücadeleyi tamamlamasını umut ederek iklim dostu nükleer enerji gibi etkin çözümleri kapitalizm çerçevesinde gördüğü için reddetmektedir. Halbuki kapitalist olmayan ülkelerde, çevre kirliliği kapitalist ülkelerdekinden çok daha ciddi bir problem olagelmiştir. Örneğin Çernobil nükleer faciası veya Çin’de yükselen karbon yoğunluğu veya Doğu Almanya’daki ağır kirlilik.
Demateryalizasyon çağında iktisadi büyüme ile artan kaynak tüketimi arasındaki korelasyon giderek bugüne değin hiç olmadığı kadar daha zayıf hale gelmektedir. Çünkü şirketler sürekli olarak üretimi daha etkin yani daha az hammadde ile yapmanın yollarını aramaktadır. Bill Gates nükleer güç lehine “Her yerde 7/24 kullanabileceğimiz yegane karbonsuz enerji kaynağıdır.” demiştir. 2021 EPI raporunda da Almanya’nın nükleer enerjiye son verme programının çevre performansına zarar verebileceği görüşü sunulmuştur. İklim aktivistlerinin çoğu için çevrecilik kapitalizme karşı verdikleri mücadelenin bahanesidir.
Halbuki çevre konusunun çözümü bizim bireysel sorumluluğumuz olduğunun kabulünde yatmaktadır.
Safsata 4: Kapitalizm Durmadan Yeni Ekonomik ve Finansal Krizlere Yol Açar
Antikapitalistler sürekli kapitalizmin nihai çöküşüne yol açacak büyük krizin patlamasını beklemektedir. 2008 krizi veya Pandemi’de bunu ummuşlardır. Ama Covid Salgını kapitalist ekonomi sisteminin yapısıyla ilişkisi olmayan dışsal bir şokun sonucuydu. Yazar iki tür kriz arasında bir ayrım yapmaktadır: Bir normal ekonomik döngülerin sonucu olan krizler, bir de yapısal zayıflıklardan, özellikle de devlet ile ekonomi arasındaki ilişkideki zaaflardan kaynaklananlar. Bugün en büyük problem, bu ikinci tür krizlerdir. Normal ekonomik krizlerde bekleyip sistemin kendi kendini onaran güçlerine güvenmek en iyisidir. En azından ekonomik teşvik programları, hükümet müdahalesi ve para basmaktan iyidir; çünkü bunların kısa vadede iyi de olsa uzun vadede istenmeyen yan etkileri olacaktır. Ekonomik toparlanmayı geciktirecektir, uzun dönemde ekonomik büyümeyi yavaşlatacaktır. Ancak kökü derinlerde yatan yapısal nedenlerden kaynaklı ciddi krizlerde, kararlı özelleştirmeler, vergi indirimleri ve deregülasyon üzerinden piyasa güçlerine daha fazla alan açmak gerekir.
Bugün en büyük sorun kapitalizmin krizlere yol açması değil, devletin ve merkez bankalarının krizlere müdahalesidir. Alman ekonomist ve liberteryen düşünür Roland Baader şöyle diyor: “Merkez bankaları, planlı bir ekonominin ilkelerine göre hareket edip de, felakete sebep olan araçların aynısıyla krizle mücadele etmeye kalkışınca, kriz sadece öteIenmiş ve azdırılmış olur; bu araçlar ise daha da düşük faiz oranları ile daha da fazla para ve kredi arzıdır. Bu, üretim yapısındaki dengesizliklerin giderilmesini önleyip daha büyük dengesizlikler ilave eder.”
Bence ülkemizde işlerin çok iyi gittiği yılların ardından gelen krizin iki ana sebebi vardır:
1- Gerekli yapısal değişikliklerin gerçekleştirilememiş olması. Mesela, cari açık asla önlenememiştir.
2- Bizi krizden çıkaran reçetenin kriz sonrasında da aynen uygulanmaya devem edilmesidir.
Safsata 5: Kapitalizmin Egemenleri Zenginlerdir, Siyasi Gündemi Onlar Belirler
Bu egemen anlayışa yazar üç tezle karşı çıkmaktadır:
1.Zenginlerin siyasi etkisi vardır, fakat bu etki kesinlikle medyanın, Hollywood filmlerinin ve de antikapitalist eğilimli bazı akademisyenlerin bizi inandırmak istediği kadar güçlü değildir.
2. Zenginlerin çıkarına olan düzenlemelerin aynı zamanda toplumun en zayıf tabakalarının faydasına olması nadirattan değildir, mesela vergi indirimleri.
3. Zengin lobicilerin, kendi belirli özel çıkarları peşinde koşarken, siyaseti gereğinden fazla etkilediğine inanan her kişi, kesinlikle daha fazla devlet müdahalesini değil, daha az devlet müdahalesini savunmalı, yani daha fazla kapitalizm taraftarı olmalıdır. Ne de olsa devlet sübvansiyonlar ve düzenlemelerle ekonomiye ne kadar müdahale ederse, lobicilerin etkisi de o kadar büyük olur.
Zenginlerin etkisini sınırlamak isteyenler, her şeyden önce devletin ve siyasi sınıfın gücünü sınırlamalıdır. Ne de olsa, zenginlerin nüfuz elde etmeye ya da politikacılara rüşvet vermeye çabalaması, yalnızca devletin iktisadi kaynakların dağıtımı konusundaki kontrolünü güçlendirdiği zaman daha muhtemel hale gelir. Para ile siyaset arasındaki ilişki, servetin büyük ölçüde girişimci fikirlere değil de siyasi nüfuza, iktidar kaldıracına erişime ve yolsuzluğa dayandığı ülkelerde özellikle sorundur.
Sanırsam bu fikir bizim ülkemizde geçerli değildir veya zenginlerimiz genellikle hep dindar ve muhafazakardır. Zira yakın tarihimizde sadece Ecevit iktidarı bir Tüsiad muhtırası yemişti.
Safsata 6: Kapitalizm Tekellere Yol Açar
Tamamen yeni ürünler ve piyasalar geliştirmek, yerleşik piyasalarda faaliyet göstermekten çok farklı riskler ve faaliyetler içerir. Girişimcilerin bu riskleri göze alması ancak normal kar marjlarının epey üzerinde kar umudu olduğu zaman gerçekleşir.
Tekellerin dezavantajları vardır:
-Yüksek fiyatlar ve tüketiciler için daha az seçenek,
-Maliyetleri düşürmek için daha az istek,
-Yenilik ve yatırım yapmak için daha az istek,
-Kendi kazanılmış haklarını korumak için siyasi güce yönelmek.
Ama tekellerin avantajIarı da söz konusudur:
-Ölçek ekonomileri sayesinde düşük ortalama maliyetler,
-Yüksek karların araştırma ve geliştirme için kullanılabilmesi,
-Patentlemenin inovasyon ve yatırımı teşviki.
Ancak bunlar günümüzde artık her şirket için geçerli değildir. Örneğin tekel olan şirketler bugün olağanüstü inovatiftir. Amazon, Facebook, Google gibi. Bu tarz şirketlerin teknolojik inovasyonlar ve yeni rakiplerin ortaya çıkması nedeniyle tekel pozisyonunu hızla kaybetmesi de mümkündür. Amazon, Google, Netflix, Apple gibi şirketler bugün artık bir moligopoldür. Artan sayıda alanda aktif olup, bir sürü pazar segmentinde birbirleriyle ve başka ciddi rakiplerle rekabet halindedir. Bunun yanı sıra tekeller insanların sandığından çok daha az kalıcı olma eğilimindedir. 2019 yılında Big Business (Büyük İşletmeler) kitabından Tyler Cowen’ın yazdığına göre, son on yıllarda ABD’de tekel oldukları gerekçesiyle eleştirilere maruz kalan Kodak, IBM, Microsoft, Palm, Blackberry, Yahoo, AOL, DEC, General Motors ve Ford’dan yalnızca Microsoft halen dominanttır.
Sonuçta tüketiciler için daha değerli olan ürünler daha az değerli olanlara karşı üstündür. Rekabet tekel yaratır, çünkü en iyi olan üstün gelir.
Bir de özel sektör tekellerine eleştiri getirenler, kamu tekellerini kabul eder ve haklı görür. Bilakis en tehlikeli tekel kamu tekelidir. Devlet korumacı tarifeleriyle, imtiyazlı monopoller yaratan düzenlemeleriyle, yüzlerce mesleğe girişi zorlaştıran mesleki lisanslama düzenlemeleriyle ve antitröst düzenlemesinin bizzat kendisi ile gerçek tekeli yaratır.
Velhasıl bugün baktığımızda tam rekabetçi serbest piyasanın bir hayal olduğu görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde veya herhangi bir ülkedeki gelişmiş sektörlerde oligopolistik (az sayıda satıcının bir çok alıcı ile karşı karşıya bulunduğu pazar) bir yapı vardır.
Safsata 7: Kapitalizm Bencillik ve Açgözlülüğü Teşvik Eder
Kar kelimesini insanlar açgözlülük ve başka adi dürtülerle irtibatlandırırlar. Karlarını maksimize etmekte başarısız olan şirketler, aslında, antisosyal biçimde hareket etmektedirler, özellikle işlerini tehlikeye attıkları kendi çalışanlarına karşı.
Kapitalizmin temeli açgözlülük değil empatidir. Oysa sosyalist sistemlerde tüketiciler çaresiz bir şekilde devlete ait, iflas etmesi mümkün olmayan, eylemlerinin ekonomik ya da yasal sonuçlarına katlanmayan kamu girişimlerinin insafına kalmışlardır.
İngiliz iktisatçı Paul Collier kapitalizmin nasıl reforme edilmesi gerektiğine dair önerilerini sunarken 1987 tarihli Wall Street filminde Gordon Gekko’nun meşhur sözü “açgözlülük iyidir”in modern kapitalizmin düsturu olduğunu söyler. Karşı önerilerinden biri kamu yararının yönetim kurulunda doğrudan temsil edilmesidir. Yani her girişimci kararı sürdürülebilirlik, iklim değişikliği ve cinsiyet açısından kamu yararı ile uyumlu olmalı ve vatandaşlar polis rolü üstlenmelidir. Ancak bu fikirlerin piyasa ekonomisi ile ilgisi yoktur. Totaliter sistemlere benzemektedir. Totaliter sistemler “ben”i bastırmaya çalışır “biz”e yönelirler, nasyonel sosyalist Hitler, Lenin, Stalin, Mao gibi liderler bunun örnekleridir. Birçoğumuz için sistemin kendilerine peşinden koşulacak amacı dikte etmesi kolay yaşam felsefesi için tercih sebebidir. Sosyalist devletler sınıfsız bir toplum; her bireyin topluluk içinde hangi rolü oynaması gerektiğine dair benzer kesin talimatlar sunarlar. Klasik liberalizm ise hayatın anlamı bağlamında bütün vatandaşlar için ne devletin ne de ekonominin bağlayıcı bir karar alamayacağı prensibi üzerine inşa edilmiştir. Her kişi kendi tercihini yapmakta özgürdür. Yani devlet ne Almanya’daki gibi BABA ne de Rusya’daki gibi ANNEdir.
Açgözlülük ahlaki bir sorundur. Para kazanmak isteyen kişi orta yolu benimsemelidir. Kapitalizmin temeli açgözlülük değil empatidir. Sosyalist sistemlerde ise tüketiciler çaresiz bir şekilde devlete ait, iflas etmesi mümkün olmayan, eylemlerinin ekonomik ya da yasal sonuçlarına katlanmayan girişimlerin insafına kalmış durumdadır.
Safsata 8: Kapitalizm İnsanları Ayartıp İhtiyaçları Olmayan Ürünleri Satın Aldırır
Kapitalizm sizin veya benim işe yaramaz diye nitelediğimiz bir sürü ürün üretir; ancak insanların neye ihtiyaç duyup neye duymadıklarına kendilerinin karar vermelerine imkan tanıması yönüyle özgür ve demokratik bir sistemdir.
Ancak Alman kültürel bilimci Thomas Hecken, satın alıcıların “gerçek ihtiyaçları”nın göz ardı edilerek, “sahte ihtiyaçlar”ın kapitalist Piyasa tarafından yapay biçimde ve manipüle edilerek yaratılması görüşünü gayet yerinde bir şekilde, “hayli manipülatif bir söylem girişimi” olarak eleştirmektedir:
“Noksan bir varlık olarak insanoğlunun kültürel açıdan kolayca şekil verilebilir doğası veriyken, (hepsi de kandırılmış öteki herkesin aksine) insanların gerçek, özgün ihtiyaçlarını sadece sizin bildiğiniz iddiası boş ve küstahça bir iddiadır.”
Tüketimin antikapitalist eleştirmenleri reklamın bütün biçimlerini reddeder. Elbette reklam manipüle edebilir ve etmelidir. Ancak bu kesinlikle eleştirmenlerin söylediği kadar kadiri mutlak ve sinsi değildir, bilakis çoğunlukla etkisizdir.
Tüketim eleştirilerinin biri de “modası geçme” olarak anılan şeydir. Sorunu büyütmek için teknik demode olmak ve psikolojik modası geçmek kavramları bilinçli olarak karıştırılır. Anti-kapitalistler iş dünyasının sistematik bir şekilde “planlı modası geçme” stratejisi izledikleri yani ürünleri özellikle çabuk kırılacak şekilde ürettiklerine dair bir komplo teorisinden söz eder. Ancak her şirket bilir ki, bu tür uygulamalardan ötürü afişe edilmek kendilerini medyada ve internette dillere düşürür, bu da onların marka değerine ve hisse fiyatına zarar verir. Kapitalist sistemde son sözü müşteri söyler, üstelik bir şirket açısından tüketicinin bu tür uygulamadan ötürü şirketi cezalandırma riski, bunlardan elde edilebilecek herhangi bir kısa dönemli kardan daha yüksektir.
Sonuçta, dünyayı ıslah edip insanları kurtarmak isteyen ve bu süreçte onlara nihayetsiz ıstırap çektiren Hitler, Mao gibi zalim liderler olduğu gibi, “maddeci”, kar peşinde koşarlarken milyonlarca insanın hayatını iyileştirmiş olan girişimciler de vardır.
İnsanları eğitmeden kanaatkar olmalarını ummak beyhudedir. İnsan ne kadar çok zengin olsa da yine daha çok ister. Bunu Yaradan söylüyor, Allah korusun.
Safsata 9: Kapitalizm Savaşlara Yol Açar
Her şeyden önce, savaşlar kapitalizm öncesinde yani 19. yüzyıl öncesinde çok daha yaygındı. Kapitalizmden sonra savaşların frekansları azalmıştır.
Ülkelerin savaşa girmesinin bir çok nedeni olabilir; iktisadi, jeopolitik nedenler, diplomatik tehditler, yöneticilerin ihtirası ve din. Ancak savaşların ülke ekonomisine faydası yoktur. Örneğin 1.Dünya Savaşı dünya pazarlarına bile açılmış olan Alman sanayisine zarar vermiştir. Şirketler askeri çatışmalarda taraf olup büyük paralar kazanabilir, ama bu her sistemde olabilir. Sonuç olarak kapitalizm yabancı toprakları fethetmenin iktisadi önemini ve beraberinde getirdiği kazançlara gereksinimi azaltmıştır. 2.Dünya Savaşı’nda Hitler ticaret alanının daralmasından dolayı savaşarak ilave Yaşam Alanı (Lebensraum) ele geçirmek istemiştir. Ama artık günümüzde modern ekonomilerde kaynakların karşılıklı ticaret yoluyla elde edilmesi mümkündür, ulusların zenginleşmeleri için başkalarının topraklarının fethi gerekmez. Aslında serbest piyasa ve kapitalizm barışa yol açmaz, bilakis barış kapitalizme ve ekonomik gelişmeye neden olur.
Savaşların gerçek nedeni çıkar çatışmasıdır.
Safsata 10: Kapitalizm Demek, Her Zaman Bir Faşizm Tehlikesi Var Demektir
Marksistlerin görüşüne göre, kapitalistler “faşist diktatörlük” yoluyla egemenliklerini sağlamaya çalışır. Bugün dahi Hitler’in ancak büyük şirketlerin parası ile desteklendiği için iktidara geldiğine inanılmaktadır. Oysa bu yanlıştır, bir efsanedir. Başlangıçta büyük şirketler Nazi karşıtlarını desteklemişti. 30 Ocak 1933de Hitler iktidar olunca oportünist iş dünyası Hitler rejimine meyletti. Hitler iktidara geldiğinde radikal programını yumuşatacağına dair inançları, tam bir yanılgıydı. Siyasi güç, iktidarda sınırsız güç haline gelebiliyor.
28 Şubat günleriydi, bir paşa bana o zaman İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Recep Beyi tanıyıp tanımadığımı sormuştu da, ben de hayretle paşam onu kim tanımaz, ben İstanbulluyum, tanırım ve desteklerim. Zaten bir işadamı olarak “seçilmişler ve idareyi” tanımak ve desteklemek bizden beklenen en doğal şeydir, demiştim.
Sosyalizm Kağıt Üzerinde Daima İyi Görünür
Anti-kapitalistlerin yaptığı en büyük yanlış, kafalarında mükemmel bir sosyal ve ekonomik düzen yaratmaları, sonra da bu kurgunun gerçek hayatta uygulanabileceğine inanmalarıdır. Bunun aksine, kapitalizm entellektüellerin uydurduğu bir sistem değildir, organik olarak zaman içinde gelişmiş bir ekonomik düzendir. Kurumlardan başarılı olan ayakta kalır. Sistem sürekli değişir ve uyum sağlar. Marx’a dayanan bütün sosyalist sistemler Sovyetler Birliği, Çin, Yugoslavya, Doğu Almanya, Kuzey Kore, Arnavutluk istisnasız başarısız olmuştur. Farklılıkları da olsa sosyalist sistemlerin ortak noktası, ne üretileceğine girişimcilerin karar vermemesi ve fiyatların piyasada tespit edilmesi yerine devletin güdümünde bir ekonominin olmasıdır. Bunu farkeden ve coğrafi şartları sayesinde ayakta kalmış olabilen komünist devletler kapitalizme yönelmişlerdir, mesela Çin, Rusya.
Ekonomik özgürlüğün ortadan kaldırılması sonucunda devlet gücünün etki alanı genişler, zira siyaset ve bürokrasi artık sadece siyasi kararlar almakla sınırlandırılmış değildir, ekonomik kararlara da karışmaktadır. Kapitalist ülkelerde siyasi elitlerin yanında güç ve nüfuz sahibi ekonomik
bir elit tabaka varken, devlet güdümlü bir ekonomide bütün alanlara hakim layusel* tek bir elit tabakanın varlığı söz konusudur. (*hesap sorulamaz)
Elbette ki, özgürlük ile sosyalizmin bir arada var olduğu sistemler hayal etmek mümkündür. Dahası, en iyi ihtimalle geçici bir süre, bunların bir arada var olması mümkün de olabilir, mesela Britanya ve İsveç’in 1970lerde ‘demokratik sosyalizm’ ile flörtü olmuştu. İngiliz İşçi Partisi, devlet için her zamankinden daha büyük bir rol talep etmiştir. Ama sonra sosyalistlerin muhalifleri Büyük Britanya ve İsveç’te çoğunlukları kendilerine oy vermeye ikna ettiler ve vergi indirimleri, özelleştirmeler ve deregülasyonlar ile devletin ekonomi üzerindeki gücünü azaltan kapitalist reformları yürürlüğe koydular.
Türkiye’de İnsanlar Kapitalizm Hakkında Ne Düşünüyor?
Yazar Türkiye’de yaşayan insanların kapitalizm hakkında ne düşündükleri üzerine rakamlar
ve grafikleri toplam 32 ülkede yapılan bir araştırmanın sonuçlarına dayanarak sunmuş; kitap basıldığı her ülkede o ülkeye ait sonuçları raporluyor. Allensbach Enstitüsü ve Ipsos MORI ile birlikte, kapitalizm üzerine daha fazla ayrıntı görebilmek için 32 ülkeyi kapsayan uluslararası bir araştırma tasarlamıştır. Araştırma Haziran 2021 ile Kasım 2022 arasında toplam 32 ülkede gerçekleştirilmiştir. Türkiye’de Ipsos MORI bin kişilik bir örneklem üzerinden araştırma yapmıştır. Araştırmanın tamamına toplam 32.894 kişi katılmıştır.
Bu çalışma kapitalizm konusunda yapılmış birçok çalışmadan soruların ayrıntı düzeyi ve kullandığı yöntem açısından farklılaşmaktadır:
· Ekonomik Özgürlük konusundaki sorular kümesinde ‘kapitalizm’ kelimesi kullanılmamıştır. Örnek:Piyasalar birçok kez başarısız olduğu için ekonomide çok daha fazla devlet müdahalesine ihtiyacımız var. Devletin kuralları belirlediği, ancak ideal olarak başka hiçbir şekilde müdahale etmediği bir ekonomik sistemden yanayım.
· Diğer iki set soruda ‘kapitalizm’ terimi kullanılmıştır. İlk olarak, kapitalizm sözcüğünün tam olarak neyle irtibatlandırıldığı sorulmuştur.
· En önemli soru kümesi ise üçüncüsüdür. Her katılımcının dikkatine kapitalizm hakkında 18 ifade sunulur. Negatif ifadeler, “kapitalizm açlık ve yoksulluğun sorumlusudur”; Pozitif ifadeler, “kapitalizm birçok ülkede sıradan insanlar için daha iyi koşullar sağlamıştır”.
· Araştırma yapılan bütün ülkelerde Rusya ile Şili istisna, kapitalist ekonomik sistem ‘kapitalizm’ kelimesi kullanılmaksızın tarif edildiğinde kapitalizme onay verme ciddi ölçüde artmakta ya da kapitalizmin reddi azalmaktadır.
· Türkiye’de ise kapitalizm kelimesi kullanılmadığı zaman bile insanların kapitalizm hakkındaki kanaati olumsuzdur; ancak bu durumda kapitalizmi reddiye derecesi, kapitalizm kelimesi kullanıldığı durumdaki reddiyeleri kadar güçlü değildir.
· En yüksek oranda tasvip gören iki ifade açıkça ekonomiye devlet müdahalesini savunmaktadır. Katılımcıların %53ü şu ifadeyi desteklemektedir: Devlet kira ve gıda fiyatlarının yanı sıra, asgari ve azami ücretleri de belirlemelidir; aksi takdirde sistem toplumsal açıdan adaletsiz olur. %45 de şuna inanmaktadır: Bir ekonomik sistemde sosyal adalet ekonomik özgürlükten daha önemlidir.
· Bu yargı sahipleri arasında yaş grupları, cinsiyet ve eğitime göre fark yoktur. Ayda 9 binTLden az geliri olan düşük gelirliler, güçlü bir devletten yanadır ve yine ayda 30 binTLden fazla geliri olan yüksek gelirliler bile devletçi görüşe destek vermektedir.
· Türkiye’de, diğer ülkelerdeki piyasa yanlısı ılımlı sağcı katılımcıların aksine, siyasi yelpazenin neresinde oldukları fark etmeksizin piyasa ekonomisine yönelik kuşkuculuk hakimdir.
· Araştırmaya Türkiye’den katılanlar, kapitalizm kelimesi ile negatif şeyleri ilişkilendirmektedir. Açgözlülük, kayıtdışılık, yolsuzluk gibi negatif terimlerin ortalama işaretlenmesi %73tür. Aksine, refah, ilerleme, yenilik ve özgürlük gibi pozitif terimler ortalama %53’lük bir destek görmüştür. Negatif ilişkilendirme hem düşük hem yüksek gelir gruplarında hakimdir.
· Türkiye’de sağ kanat katılımcılar arasında bile “kapitalizm” ilişkilendirilmesi pozitif değildir, ortadadır.
· Katılımcılara kapitalizm hakkında 10u negatif, 8i de pozitif olmak üzere toplam 18 ifade takdim edilmiştir. Çoğunlukla işaretlenen 10u, negatif ifadeler olmuştur. Örneğin, Türk katılımcıların %59u “kapitalizm eşitsizliğin artmasına yol açar” derken, yüzde 58i “kapitalizm zenginlerin egemen olduğu bir sistemdir, siyasi gündemi bu kişiler belirler, %57si de kapitalizm bencilliği ve açgözlülüğü teşvik eder, diyor; %50si kapitalizm açlık ve yoksulluktan sorumludur, %48i kapitalizm savaşlara yol açar, diye düşünüyor.
· Araştırma bulguları çok açık olarak Türkiye’de popüler görüş anti-kapitalizmdir, diyor.
Bu kitap için yapılan araştırmada yer verilen sorular arasında, Ipsos MORI’nin bütün katılımcılara sorduğu şu 2 yargı var:
1-Gerçekte politikacılar hiçbir şeye karar vermiyorlar. Onlar arka plandaki güçlü kuvvetler tarafından kontrol edilen kuklalardır.
2-Siyasetteki pek çok şey, ancak onların arkasında daha büyük bir planın olduğunu bilirseniz doğru bir şekilde anlaşılabilir. Ama pek çok insan bunu bilmez.
Her iki yargıyı benimseyenler komplocu bir zihniyete sahip kişiler olarak tanımlanmıştır. Ayrıca katılımcıların kapitalizme dair 18 sorudan 6sına verdikleri cevaplara dayanarak bir anti-kapitalizm ölçeği oluşturulmuştur. Kapitalizme karşı olan katılımcılar, kapitalizme taraftar olan katılımcılara kıyasla, yukarıda belirtilen ifadelere önemli ölçüde katılmaktadırlar.
Türkiye için Genel Değerlendirme Katsayısı 0,55 devlet müdahalesine destek şeklindedir. Toplam 32 ülkenin yalnızca 6sında yani Polonya, ABD, Çekya, Japonya, Güney Kore ve İsveç’te, ekonomik özgürlüğe yönelik pozitif bir tutum açıkça hakimdir. “Kapitalizm” sözcüğü dahil edilince İsveç saf dışı kalıyor ve ülke sayısı 5te kalmaktadır.
Araştırmanın genel sonuçlarına göre, kapitalizme dair rahatsızlık veren yargılar:
1. Kapitalizmde zenginler hakimdir, siyasi gündemi onlar belirler;
2. Kapitalizm artan eşitsizliğe yol açar;
3. Kapitalizm bencillik ve açgözlülüğü teşvik eder;
4. Kapitalizm tekellere yol açar.
Anti-kapitalizm siyasi yelpazenin solunda bulunanlarda en göze çarpar durumdayken, en ateşli prokapitalistler ortanın sağında, merkezde bulunmaktadır. Ülkelerin büyük çoğunluğunda kapitalizme yönelik tutumda yaş etkilidir. Birçok ülkede, genç katılımcılar, kapitalizme yaşlı katılımcılardan daha eleştirel bakmaktadırlar. Ülkelerin çoğunda aradaki bu fark küçüktür. Bunun en önemli istisnası ABD olup, bu ülkede 30 yaş altı katılımcılar kapitalizme karşı nötr ile negatif arasında değişen bir tutum içindeyken, 60 yaş üzeri katılımcılar belirgin biçimde kapitalizm yanlısıdırlar. Ülkelerin büyük çoğunluğunda düşük gelirliler antikapitalist veya en iyi ihtimalle, nötr iken, yüksek gelirliler kapitalizm yanlısı veya kapitalizme karşı daha az eleştireldir. Ancak bazı ülkelerde aradaki farklılıklar çok küçüktür; örneğin Büyük Britanya ve Türkiye için bu durum geçerlidir. Aksine Bulgaristan, İspanya, İsveç ve İsviçre’de gelir grupları arasındaki görüş farklılıkları çok daha büyüktür.
Güney Kore, Vietnam, Arnavutluk, Pakistan ve Rusya dışındaki bütün ülkelerde erkekler kapitalizme karşı kadınlardan daha olumlu veya daha az eleştirel bir tutum içindedirler. Ama bazı ülkelerde, kapitalizme yönelik tutumlarda cinsiyet önemli bir rol oynamaktadır. Polonya, Bulgaristan, Brezilya, Şili, Çekya, İsveç, Portekiz ve İspanya’da, erkekler kapitalizme karşı kadınlardan ciddi ölçüde daha olumlu bir yaklaşım içindedir. Öteki ülkelerde ise erkek ve kadınlar arasında belirgin bir fark yoktur; mesela Güney Kore’de kapitalizm hakkında erkekler ile kadınlar aynı derecede olumlu düşünmektedir. 32 ülkenin 24ünde, temel eğitim görmüş insanlar ile yüksek eğitim görmüş insanlar arasındaki farklılıklar aynı yöndedir. Yüksek eğitimli katılımcılar, temel eğitim almışlara kıyasla kapitalizme daha sıcak veya daha az negatif bakmaktadır. Bu bulgu Güney Kore, Vietnam, Polonya, Karadağ, Slovakya ve Türkiye hariç bütün ülkeler için geçerlidir. Fark Arjantin’de gözle görülür şekilde daha belirgin olup, bu ülkede düşük eğitimli katılımcılar kapitalizme karşı tarafsız ile hafifçe negatif arası tutuma sahiplerken, yüksek düzeyde eğitim almış olanlar kapitalizme karşı son derece güçlü olumlu tutumlara sahiptirler. Tek istisnası Arnavutluk olmak üzere, bütün ülkelerde antikapitalistlerin komplocu düşünmeye taraftar olmasının prokapitalistlere oranla çok daha yüksek olduğu bulunmuştır. Yapılan analizde, antikapitalist tutumlar ile komplocu düşünme arasında sıkı bir korelasyon vardır. Araştırma yapılan 32 ülkenin neredeyse hepsinde, antikapitalistler komplocu düşünmeye prokapitalistlerden daha yatkındırlar.
Sonuç olarak, anti-kapitalizm akıl düzleminde temellendirilemiyor. Esas itibariyle duygulara dayalı bir reddetme ile karşı karşıyayız. Bu mevcut düzene karşı bir protesto duygusudur ve önayak olanlar entelektüel elitlerdir. İlk defa Amerikan siyaset bilimci Eric Voegel’in dediği gibi, bir din haline gelen Anti-kapitalizm bir yandan zenginlere karşı duyulan kıskançlık duygularını tatmin ederken, aynı zamanda kişisel başarısızlığı psikologların dışsal kontrol odağı olarak tanımladıkları tutum anlamında yapısal soruna dönüştürür. Kapitalizm, bu görüşe göre yalnızca dünyadaki bütün kötülüklerin sebebi olmakla kalmamakta, aynı zamanda herkesin kişisel sorunları ve nevrozlarının da kaynağı olmaktadır. Antikapitalistlerin vaatlerine göre, bu nedenle bütün kötülüklerden kurtulmak sadece öbür dünyada cennette gerçekleşecek bir şey değildir; üretim araçlarının özel mülkiyetinin lağvedileceği bir toplumda cennet gibi olacaktır.
Ancak kapitalizmin iddiası sadece mümkün olduğu kadar çok sayıda insana iyi bir yaşam temin etmek üzere “makul fiyatlardan yeterli miktarda mal ve hizmet temin edebilmek“ için insanların iktisadi ilişkilerini nasıl organize edebileceği sorusuna bir cevap sunmaktır. Kapitalizm insanlara hayatın anlamını sunmaz, böyle bir iddiası yoktur. Ne eşitsizliğin ortadan kaldırılacağını vaat eder, ne de bütün dünyevi sorunların çözüleceğini, ütopyacı değildir. Son yüzyıl boyunca her bir antikapitalist deneyi başarısız olmuştur. Dolayısıyla yazarın önerdiği tek iyileştirici düzenleme devletin, sosyal ve ekonomik işlerden bugün olduğundan daha fazla elini çekmesidir. Kapitalizm sorun değil, çözümdür.
Bir itirafta bulunmalıyım. İEL’de okurken din dersi öğretmenimiz ve müdür yardımcısı rahmetli Ahmet Güneş bey, Liberalizm* iyi bir sistemdir, demişti de anlamamış, küçümsemiştim.
*Herkese vicdan, inanç, düşünce özgürlüğü tanınmasının gerekli olduğunu savunan, özgür düşünceye bağlı dünya görüşüdür. Ekonomide ise; bireyin özgür olmasını ve ekonomik güçler arasında özgür yarışmayı, devletin bireyler, sınıflar ve uluslar arasındaki ekonomik ilişkilere karışmamasını isteyen siyasal ve ekonomik öğreti kastedilir.
Araştırmaya gelince, verilen cevaplar üzerinde düşünmeye değer. Toplam 32 ülkenin sadece 7si “prokapitalist” yani kapitalizm taraftarı çıkmıştır. Buna karşılık araştırmanın yapıldığı ülkelerin 9u kapitalizm karşısında nötr bir tavır takınırken ya da açık bir tarafgirlik veya düşmanlık sergilemezken, 32 ülke içinde 16 ülke, başka bir deyişle alan araştırmasına konu ülkelerin %50si antikapitalist tutumuyla öne çıkmıştır. 32 ülkenin 31inde kapitalizmin zenginlerin egemen olduğu bir sistem olup siyasi gündemi onların belirlediği, 29unda kapitalizmin eşitsizliği artırdığı, 28inde kapitalizmin bencilliği ve açgözlülüğü teşvik ettiği, 25inde kapitalizmin tekelleşmeye yol açtığı iddiası genel kabul görmüş, en fazla onaylanan ilk beş iddia arasında yer almıştır.
Dünyada en kapitalizm yanlısı ülke olarak, bir eski komünist ülke olan Polonya öne çıkarken; en antikapitalist ülkeler arasında ise Türkiye’den sonra Bosna Hersek ve Rusya gelmektedir. Araştırmanın en ilginç, kayda değer sonuçlarından biri de, antikapitalist tutumlar ile komplo teorilerine inanma eğilimi arasında tespit edilen yüksek pozitif ilişkidir. Başka bir deyişle, gerek dünyada ve gerekse Türkiye’de kararlı bir şekilde antikapitalist tutum sergileyen insanlar arasında komplo teorilerine inanma ya da komplocu düşünme eğilimi sistematik bir şekilde daha yüksektir.
Halbuki biz kapitalist ekonomik düzene sahip bir ülkeyiz; ekonomi idaremiz oldukça liberal. Tabii kanun ve yönetmeliklere bağlı olarak söylüyorum bunu, fiiliyatta istisnalar vardır. Mesela bütün dünyada da bizde olduğu gibi çeşitli mülahazalarla özelleştirmelere müdahale söz konusudur. Ama araştırmadan elde edilen veriler ışığında Türkiye’de kadın/erkek, sağcı/solcu/merkez, zengin/fakir, eğitimli/eğitimsiz tümümüz çoğunlukla antikapitalist bulunmuştur. Bunun düşünsel bir sebebi olsa gerekir. Acaba her devirde devletin babamız olması ve bizim padişahın kullarından şimdilerde büyük bir aileye terfimiz olabilir mi? Halk her devirde kaderci bir yaklaşımla refah sorumluluğunu devlete bırakmış görünüyor. Biz Türkler, insanlık tarihinde en köklü devlet geleneğine sahip milletlerden birisiyiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni halkı Müslüman olan diğer ülkelerden farklı kılan hususların başında bu devlet geleneği, devlet ebed müddet yargısı geliyor. Aslında Osmanlı’nın kuruluş devrinden itibaren adalet, hukuk ve doğruluk ile “Hakk’ın Yolu” kavramları halka eşit, adil bir toplum fikrini empoze etmiş, devlete güveni ve devleti bireysel kimliğin üzerinde tutma fikrini aşılamıştır. Doğu kültürünün aşıladığı “öğrenilmiş çaresizlik” de etkili bir unsur olabilir. Bu durumda halk aslında kendi başarıları ile bir fark yaratamayacağını, sadece devlet yardımı ve yönetimi altında güvenli bir hayatı olabileceğini içselleştirmiştir.
Sonuç olarak, ülkemiz başta olmak üzere her ne kadar antikapitalist eğilimi olan toplumlar ağırlıkta ise de şu ana kadar başarılı olmuş antikapitalist deney yoktur. Londra’da Adam Smith Enstitüsü Başkanı Madsen Pirie’nin söylediği gibi: Belki kapitalizm bazı ülkelerde yavaşça sahneden çekilebilir, ancak onu yeniden keşfedip başarılı olacak başka ülkeler her zaman var olacaktır.
Çin izlenimlerimi hatırladım. Bu ülke komünist partinin yönettiği, ancak piyasa ekonomisinin uygulandığı ilginç bir örnek. Benim için Çin’in toparlanmaktaki başarısı aslında yazarın yorumlarını doğrulayan en önemli gözlemim.
İlginizi Çekebilir
BORSA
FONLAR NASIL BU HALE GELDİ?
830 milyar TL’lik fon dosyasında kimler ne kadar para yönetti? Hangi yönetim kurulları görevdeydi? “Prof. Dr.” unvanı yatırımcı güveninde nasıl rol oynadı?
Yayınlanma:
15 dakika önce|
20/09/2026Yazan:
BankaVitrini
Türkiye sermaye piyasaları 17 Eylül 2026’da tarihi bir kırılma yaşadı.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), Tera Portföy, Pusula Portföy, Hedef Portföy, Atlas Portföy, A1 Capital Portföy, Pardus Portföy ve Bulls Portföy tarafından kurulan TEFAS fonlarında alım-satım işlemlerini durdurdu ve belirlenen fonların tasfiye edilmesine karar verdi. Daha sonraki SPK düzenlemesiyle tasfiye kapsamındaki fon sayısı 131’e çıktı.
Piyasanın büyüklüğü tartışmanın neden bu kadar büyük olduğunu gösteriyor.
İlk açıklamalarda yaklaşık 830 milyar TL büyüklük ve yaklaşık 550 bin yatırımcı rakamı verilirken, Reuters’ın doğrudan bilgi sahibi bir kaynağa dayandırdığı hesaplamada tasfiye kapsamındaki fonların toplam portföy büyüklüğü 891 milyar TL ve yaklaşık 353 bin yatırımcı olarak verildi. Rakamlar arasındaki farkın tarih, fon kapsamı ve hesaplama yöntemi farklarından kaynaklanıp kaynaklanmadığının ayrıca açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
Ancak asıl soru bundan sonra başlıyor:
Bu fonlar nasıl bu kadar büyüdü?
Kimler yönetti?
Yönetim kurullarında kimler vardı?
Yatırımcılar neden bu yapılara güvendi?
Ve ortaya çıkan zarar veya şüpheli işlemlerden kim, hangi ölçüde sorumlu olacak?
1. ÖNCE RAKAMLAR: PARA NASIL BÜYÜDÜ?
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir portföy yönetim şirketinin “yönetilen portföy büyüklüğü”, yalnızca tasfiye edilen TEFAS fonlarının toplamı değildir. Bunun içerisinde bireysel portföyler, kurumsal portföyler, girişim sermayesi fonları, gayrimenkul fonları ve TEFAS dışındaki fonlar da bulunabilir.
Örneğin: TERA PORTFÖY
Tera’nın kendi açıklamasına göre şirketin yönetilen toplam fon büyüklüğü 2024 sonunda 3,6 milyar TL iken 2025 sonunda 130 milyar TL’ye yükseldi. Şirket 2025 yılında fon büyüklüğünün yaklaşık 35 kat arttığını açıkladı.
31 Ağustos 2026 itibarıyla Tera Portföy’ün toplam yönetilen portföy büyüklüğü ise yaklaşık 686,9 milyar TL olarak şirketin sürekli bilgilendirme formunda yer aldı.
Bu olağanüstü büyüme tek başına herhangi bir hukuka aykırılık kanıtı değildir.
Fakat gazetecilik açısından çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:
3,6 milyar TL’den 130 milyar TL’ye, oradan 686 milyar TL’ye yaklaşan bir portföy büyüklüğünün arkasındaki para akışı nasıl gerçekleşti?
2. TERA’DA 272 MİLYAR TL’LİK TEK FON
Dosyanın ölçeğini anlamak için Tera Portföy Birinci Serbest Fon’a, yani TLY kodlu fona bakmak bile yeterli.
Ağustos 2026 sonunda TLY’nin büyüklüğü yaklaşık 272,1 milyar TL, yatırımcı sayısı ise 110.796 olarak raporlandı. Temmuz sonundaki fon büyüklüğü de 222,1 milyar TL seviyesindeydi.
Bu şu anlama geliyor: Tek bir fonun büyüklüğü yüz milyarlarca liraya ulaşmıştı.
Bu büyüklükte bir fonda;
- portföy yoğunlaşması,
- likidite,
- ilişkili taraf işlemleri,
- fonun elindeki hisselerin piyasadaki dolaşım oranı,
- yatırımcıların aynı anda çıkmak istemesi,
- fonun nakde dönüşme kapasitesi artık yalnızca portföy yöneticisinin değil, aynı zamanda risk yönetimi ve gözetim mekanizmalarının da kritik konusu haline geliyor.
3. PUSULA: 750 MİLYAR TL’YE YAKLAŞAN PORTFÖY
Pusula Portföy de kriz öncesinde olağanüstü büyüklüklere ulaşmıştı.
Şirketin 31 Ağustos 2026 tarihli sürekli bilgilendirme formunda yönetilen toplam portföy büyüklüğü 633,8 milyar TL olarak yer alıyor.
Bunun;
117,4 milyar TL’si bireysel,
102,8 milyar TL’si tüzel,
413,6 milyar TL’si kurumsal portföylerden oluşuyordu.
Ekonomim’in analizinde ise Pusula’nın bir dönem yaklaşık 750 milyar TL’ye yaklaşan portföy büyüklüğüne ulaştığı ve bazı fonların belirli hisselerde ciddi yoğunlaşmalar oluşturduğu aktarıldı.
Burada araştırılması gereken soru şudur: Bu büyümenin ne kadarı yeni yatırımcı girişi, ne kadarı fon getirisi, ne kadarı mevcut varlıkların değer artışıydı?
Çünkü “750 milyar TL para toplandı” demek ile “750 milyar TL yönetilen portföy büyüklüğüne ulaşıldı” demek aynı şey değildir.
4. HEDEF PORTFÖY: 162,8 MİLYAR TL
Hedef Portföy’ün kendi grup şirketi sayfasında verilen bilgiye göre şirketin yönetilen portföy büyüklüğü 162,8 milyar TL seviyesindeydi.
Şirket ayrıca;
78 menkul kıymet yatırım fonu,
25 girişim sermayesi yatırım fonu,
7 gayrimenkul yatırım fonu,
2.200 bireysel portföy yönetimi müşterisi ve yaklaşık 100 bin yatırımcı bilgisi veriyor.
Dolayısıyla burada da 162,8 milyar TL’nin tamamını “vatandaşlardan toplanan para” olarak nitelendirmek doğru olmaz.
Ancak rakam, şirketin ulaştığı finansal ölçeği göstermesi bakımından son derece önemli.
5. BULLS: 14,6 MİLYAR TL
Bulls Portföy ise 16 Eylül 2026 tarihli açıklamasında;
13 TEFAS fonunda toplam 4,8 milyar TL,
15 TEFAS dışı fonda toplam 9,8 milyar TL
olmak üzere toplam 14,6 milyar TL menkul kıymet yatırım fonu büyüklüğüne sahip olduğunu açıkladı.
Bulls ayrıca fonlarında likidite sorunu bulunmadığını ve riskli işlemlerin yapılmadığını savundu.
Bu açıklama özellikle önemli.
Çünkü SPK’nın bir fon grubunu tasfiye kapsamına alması ile o şirketin bütün fonlarının aynı şekilde problemli olduğu sonucu çıkarılamaz.
Nitekim soruşturmanın sonunda hangi fonun hangi nedenle tasfiye edildiği ve hangi yöneticinin hangi işlem nedeniyle sorumlu tutulduğu ayrıca ortaya konulmak zorunda.
6. ASIL KIRILMA: AĞUSTOS DÜZENLEMESİ
Kriz bir gecede ortaya çıkmadı.
SPK’nın 18 Eylül’de yayımladığı açıklamaya göre Kurul, 2025’in son çeyreğinde özellikle serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları üzerinden bazı portföy yönetim şirketlerine ait fonların, fiili dolaşımı düşük hisselerde ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığını gözlemledi.
Bu konu 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi toplantısında gündeme geldi.
SPK daha sonra çalışma grubu oluşturdu.
Yeni düzenlemelerin hazırlığı aylar sürdü.
Ve nihai Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber 28 Ağustos 2026’da kamuoyuna duyuruldu.
SPK’nın kendi açıklamasındaki kritik ifade şu:
Amaç; fonlar üzerinden manipülasyon imkanının sınırlandırılması, şeffaflığın artırılması ve yatırımcı tasarrufunun korunmasıydı.
7. Peki neden sistem bir anda kilitlendi?
Reuters’ın aktardığı değerlendirmeye göre Ağustos ayında yapılan düzenlemeler sonrasında düşük likiditeli hisselerde yaşanan sert fiyat hareketleri, bu hisseleri taşıyan fonların nakit yaratmasını zorlaştırdı.
Fonlar yatırımcıların çıkış taleplerini karşılayabilmek için portföylerindeki varlıkları satmak zorunda kaldığında, özellikle likit olmayan hisselerde satış baskısı daha da büyüdü.
Bu da yeni bir kısır döngü oluşturdu: Yoğunlaşmış portföy → fiyat düşüşü → teminat/likidite baskısı → satış → daha fazla fiyat düşüşü → yatırımcı çıkışı → daha fazla satış ihtiyacı.
İşte 16-17 Eylül’deki kırılmanın arka planında bu mekanizma bulunuyor.
8. YÖNETİM KURULLARINDA KİMLER VARDI?
Burada dosyanın en kritik bölümüne geliyoruz.
TERA PORTFÖY
3 Temmuz 2026 tarihli KAP kaydında yönetim kurulu şöyleydi:
Erdin Özel – Başkan
Ethem Umut Beytorun – Başkan Vekili / icrada görevli
Prof. Dr. Emre Alkin – Yönetim Kurulu Üyesi / icrada görevli
Bülent Uygun – Yönetim Kurulu Üyesi
Haldün Saffet İnal – Yönetim Kurulu Üyesi
Ecem Tuğçe Akçay – Yönetim Kurulu Üyesi / iç kontrol sorumluluğu.
KAP’a göre Prof. Dr. Emre Alkin, Tera Portföy yönetim kuruluna 26 Haziran 2026’da seçilmişti.
Bu tarih özellikle dikkat çekiyor.
Çünkü 28 Ağustos’taki yeni fon düzenlemesinden yaklaşık iki ay önce yönetim kuruluna girmişti.
Bu durum tek başına herhangi bir kusur veya suç anlamına gelmez.
Ancak bir araştırma dosyasında şu soruların sorulmasını gerektirir:
Yeni yönetim kurulu üyesine hangi risk raporları sunuldu?
Fonlardaki yoğunlaşma konusunda hangi bilgiler paylaşıldı?
İç kontrol biriminin raporları yönetim kuruluna ulaştı mı?
Yeni SPK düzenlemesinin şirket üzerindeki etkisi yönetim kurulunda görüşüldü mü?
Bunlar belge üzerinden cevaplanması gereken sorulardır.
9. PUSULA’NIN YÖNETİMİ
Pusula Portföy’ün 10 Eylül 2026 tarihli sürekli bilgilendirme formunda yönetim kurulunda:
Muhammed Yarız – Yönetim Kurulu Başkanı
Halil İbrahim Ege – Başkan Vekili / iç kontrolden sorumlu yönetim kurulu üyesi
Ahmet Özcan – Yönetim Kurulu Üyesi görülüyor.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 18 Eylül açıklamasına göre fon ve pay piyasasındaki manipülatif işlem iddialarına ilişkin soruşturmada, fon yönetim kurulu başkan ve üyelerinin de aralarında bulunduğu 4 şüpheli tutuklandı; 51 kişi hakkında yurt dışına çıkış yasağı ve malvarlığı tedbirleri uygulandı.
Burada yine önemli hukuk kuralı: Tutuklama veya gözaltı, suçun kesinleştiği anlamına gelmez.
Soruşturmanın sonucunda hangi kişinin hangi eylem nedeniyle sorumlu olduğu ortaya konulmalıdır.
10. “PROF. DR.” UNVANI YATIRIMCIYI ETKİLEDİ Mİ?
Dosyanın en hassas sorularından biri bu.
Kamuoyunda özellikle Prof. Dr. Emre Alkin ve Tera grubunun farklı şirketlerinde görev alan Prof. Dr. Kerem Alkin isimleri öne çıktı.
KAP kayıtlarında Emre Alkin’in Tera Portföy yönetim kurulu üyesi olduğu açıkça görülüyor. Kerem Alkin ise Tera Finansal Yatırımlar Holding’de bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak atanmıştı. KAP bildiriminde atamanın 7 Mayıs 2026’da yapıldığı görülüyor.
Fakat burada gazetecilik açısından çok önemli bir çizgi var: “Prof. Dr. olduğu için vatandaşlar bu fonlara yatırım yaptı” sonucunu doğrudan kurmak için somut tanıtım ve yatırımcı iletişimi belgelerine ihtiyaç var.
Bunun araştırılması gerekiyor.
Örneğin;
- Fon tanıtım toplantıları,
- televizyon programları,
- sosyal medya paylaşımları,
- reklam filmleri,
- yatırımcı sunumları,
- şirket internet siteleri,
- konferanslar,
- fon tanıtım broşürleri,
- “uzmanlık” vurgusu yapılan açıklamalar
tek tek incelenmeli.
Eğer yatırımcıya: “Bu fonun arkasında Prof. Dr. X var” mesajı verilerek yatırım kararı oluşturulduysa, bunun hukuki değerlendirmesi başka bir boyuta geçer.
Ancak yalnızca bir kişinin yönetim kurulunda bulunması, yatırımcıları bizzat ikna ettiği anlamına gelmez.
11. “BEN FONU YÖNETMEDİM” SAVUNMASI
İşte soruşturmanın hukuk açısından en kritik noktası burası.
Bir yönetim kurulu üyesi: “Ben tek bir hisse alıp satmadım” diyebilir.
Bu savunma, kişinin hiçbir sorumluluğu olmadığı anlamına gelmez; fakat aynı zamanda yönetim kurulunda bulunmanın da otomatik suçluluk anlamına gelmediği unutulmamalıdır.
SPK düzenlemelerinde yönetim kurulu üyelerine portföy sınırlamaları ve kamuyu aydınlatma yükümlülükleri bakımından doğrudan sorumluluklar yüklenebiliyor ve dışarıdan hizmet alınması bu sorumluluğu ortadan kaldırmıyor.
Dolayısıyla mahkemenin bakacağı temel sorular şunlar olacaktır:
Hangi görev verilmişti?
Hangi yetki kullanılıyordu?
Hangi raporlar yönetim kuruluna sunulmuştu?
Riskler biliniyor muydu?
Yönetim kurulu uyarılmış mıydı?
Uyarı karşısında ne yapıldı?
İşlemlerin mevzuata aykırı olduğu biliniyor veya bilinmesi gerekiyor muydu?
Kişinin eylemi ile yatırımcı zararı arasında nedensellik var mıydı?
12. CEZA DOSYASI ŞİMDİ BAŞLIYOR
Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre SPK, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 107. maddesi kapsamında bazı fon ve pay piyasalarında manipülatif işlem yapıldığı iddialarıyla suç duyurusunda bulundu.
Bu kapsamda fon yönetim kurulu başkan ve üyelerinin de bulunduğu 4 şüpheli tutuklandı.
SPK’nın kendi açıklamasına göre Kurul denetimleri sonucunda; idari para cezası, adli para cezası, hapis cezası gibi yaptırımlar gündeme gelebiliyor ve suç şüphesi bulunan fiiller Cumhuriyet başsavcılıklarına bildiriliyor. Ayrıca sorumluluğu tespit edilen yönetim kurulu üyelerinin görevden alınması, lisanslarının iptali veya sermaye piyasası kurumlarının faaliyetlerinin sınırlandırılması gibi önleyici tedbirler de uygulanabiliyor.
13. EN ÇOK MERAK EDİLEN SORU: VATANDAŞ PARASINI ALABİLECEK Mİ?
SPK’nın 18 Eylül’de belirlediği tasfiye prosedüründe önemli bir güvence mekanizması bulunuyor.
Fon portföyündeki varlıklar; yatırımcı menfaati, piyasa derinliği ve likidite koşulları dikkate alınarak nakde çevrilecek.
Elde edilen nakit, fon yatırımcılarının bireysel saklama hesaplarına katılma payı sahipliği oranında aktarılacak. Tasfiye işlemlerinin kural olarak duyuru tarihinden itibaren en fazla üç ay içinde tamamlanması öngörülüyor; SPK uygun görürse süre uzatılabiliyor.
Dolayısıyla: “Fon kapatıldı, vatandaş parasını kaybetti” demek şu aşamada hukuken doğru değil.
Fakat: “Vatandaş parasının tamamını kesin olarak alacak” demek de doğru değil.
Çünkü portföydeki varlıkların hangi fiyatlardan ve hangi sürede nakde çevrileceği, piyasa koşullarına bağlı.
14. ASIL ARAŞTIRILMASI GEREKEN TABLO
Bu dosyada artık yalnızca şirketlerin yönetim kurullarını listelemek yeterli değil.
Her fon için şu tablo çıkarılmalı:
| Soru | Araştırılması gereken belge |
|---|---|
| Fon ne zaman kuruldu? | SPK/KAP |
| İlk büyüklüğü neydi? | KAP |
| Para ne zaman hızla arttı? | Fon pay adetleri |
| En fazla para hangi dönemde geldi? | MKK/KAP |
| En fazla hangi hisseler alındı? | Portföy raporları |
| Hisse yoğunlaşması ne kadardı? | Portföy dağılımı |
| İlişkili şirket hissesi var mıydı? | KAP |
| Fon yöneticisi kimdi? | KAP |
| Yönetim kurulu kimlerden oluşuyordu? | KAP |
| İç kontrol sorumlusu kimdi? | KAP |
| Risk raporları ne diyordu? | İç kontrol/risk raporları |
| Bağımsız denetçi ne söyledi? | Denetim raporu |
| Yatırımcıya ne anlatıldı? | Reklam/sunum/KAP |
| Yönetim kurulu hangi tarihlerde karar aldı? | Yönetim kurulu karar defteri |
| Para hangi tarihlerde çıktı? | MKK/fon nakit akışı |
Asıl gerçek bu belgeler karşılaştırıldığında ortaya çıkacak.
15. FON KRİZİ SADECE “FONLAR BATTI” DOSYASI DEĞİL
Bugünkü tabloya bakıldığında olayın üç ayrı katmanı var.
BİRİNCİ KATMAN: LİKİDİTE
Fonlar yatırımcıların çıkış taleplerini karşılayabilecek yeterli likit varlığa sahip miydi?
İKİNCİ KATMAN: YOĞUNLAŞMA
Fonların belirli hisselerde aşırı yoğunlaşması hangi noktaya kadar normal yatırım stratejisiydi?
ÜÇÜNCÜ KATMAN: YÖNETİM VE DENETİM
Yönetim kurulları bu riskleri biliyor muydu?
İşte üçüncü soru, önümüzdeki soruşturmanın en kritik alanı olacak.
BANKAVİTRİNİ ANALİZİ
“Parayı kim topladı?” değil, “Para nasıl büyüdü?” sorusunu sormalıyız
Türkiye’de yatırım fonu piyasası Temmuz 2026 itibarıyla 10,38 trilyon TL toplam portföy büyüklüğüne ulaşmıştı. Yatırımcı sayısı da yaklaşık 5,88 milyon seviyesindeydi.
Yani fon sektörü artık küçük bir yatırım aracı değil.
Milyonlarca vatandaşın tasarrufu bu sistemin içerisinde.
Bu nedenle 130/131 fonluk tasfiye kararı yalnızca birkaç portföy yönetim şirketinin problemi olarak görülmemeli.
Asıl mesele şu:
Bir fon yönetim şirketi yüz milyarlarca liralık büyüklüğe ulaşırken hangi kontrol mekanizmaları çalışıyordu?
SPK neyi ne zaman gördü?
Yönetim kurulları hangi raporları aldı?
İç kontrol birimleri ne raporladı?
Bağımsız denetçiler hangi riskleri gördü?
Fonlarda hangi hisseler ne kadar yoğunlaştı?
İlişkili taraf işlemleri var mıydı?
Yatırımcıya hangi riskler anlatıldı?
Ve belki de en önemli soru: Yatırımcıların güvenini kazanmak için kullanılan şirket markası, akademik unvanlar ve tanınmış isimler gerçekten yatırım kararında kullanıldı mı? Eğer kullanıldıysa bunun belgeleri ortaya konulmalı. Eğer kullanılmadıysa da kimse sırf bir yönetim kurulunda bulunduğu veya “Prof. Dr.” unvanı taşıdığı için otomatik olarak sorumlu ilan edilmemeli.
Çünkü hukukta ünvan değil, eylem; söylenti değil, belge; pozisyon değil, somut sorumluluk esastır.
Şimdi sıra fonların anatomisini çıkarmakta.
Kim kurdu?
Kim yönetti?
Kim para kazandı?
Kim ne kadar yönetim ücreti aldı?
Fon hangi hisseleri aldı?
Hangi tarihte aldı?
Hangi fiyatlardan aldı?
Fon büyüklüğü ne zaman patladı?
Kim ne zaman satış yaptı?
Yönetim kurulu ne zaman uyarıldı?
Ve yatırımcı neden çıkamadı?
Bankavitrini olarak dosyanın gerçek cevabının bu soruların belgelerinde olduğunu düşünüyoruz.
BANKA HABERLERİ
BDDK’dan Bank Mellat için faaliyet izni kaldırıldı
Yayınlanma:
1 gün önce|
19/09/2026Yazan:
BankaVitrini
İran merkezli Bank Mellat’ın İstanbul Türkiye Merkez Şubesi’nin faaliyet izni, BDDK kararıyla kaldırıldı. Karar, 19 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.
Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK), İran merkezli Bank Mellat Merkezi Tahran İstanbul Türkiye Merkez Şubesi hakkında önemli bir karar aldı. BDDK’nın 18 Eylül 2026 tarihli ve 11572 sayılı Kurul Kararı ile bankanın Türkiye’deki faaliyet izni kaldırıldı.
Karar, 19 Eylül 2026 tarihli ve 33375 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak kamuoyuna duyuruldu.
Dayanak: 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 71/b maddesi
Resmî Gazete’deki kararda, faaliyet izninin kaldırılmasının 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 71. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında gerçekleştirildiği belirtildi.
Söz konusu hüküm, bir bankanın faaliyetine devam etmesinin mevduat ve katılım fonu sahiplerinin hakları ile mali sistemin güven ve istikrarı açısından tehlike oluşturduğunun ortaya çıkması halinde BDDK’ya faaliyet iznini kaldırma yetkisi veriyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var:
BDDK’nın yayımladığı Bank Mellat kararında, faaliyet izninin kaldırılmasına yol açan somut tespitler ayrıca açıklanmadı. Kararda yalnızca 18 Eylül tarihli yazı ve eklerinin incelenmesi sonucunda faaliyet izninin kaldırılmasına karar verildiği belirtiliyor.
Bank Mellat Türkiye’de uzun süredir faaliyet gösteriyordu
Bank Mellat’ın Türkiye yapılanması, BDDK’nın banka kuruluşları listesinde “Bank Mellat Merkezi Tahran İstanbul Türkiye Merkez Şubesi” olarak yer alıyordu. Bankanın İstanbul merkezinin yanı sıra Ankara ve İzmir şubeleri de bulunuyordu.
GÜNCEL
Kadınlar karar mekanizmalarında hâlâ eşit temsilden uzak
Yayınlanma:
2 gün önce|
18/09/2026Yazan:
BankaVitrini
BM’nin 2026 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Raporu, kadınların siyasetten ekonomi yönetimine, yapay zekâdan şirket yönetimlerine kadar karar mekanizmalarında hâlâ erkeklerin gerisinde olduğunu ortaya koydu. Mevcut ilerleme hızının değişmemesi halinde toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşılması 171 yılı bulacak.
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) ile BM Ekonomik ve Sosyal İşler Dairesi’nin (UN DESA) yayımladığı Toplumsal Cinsiyet Eşitliği 2026 Durum Raporu, dünyada kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsilinin hâlâ sınırlı olduğunu ortaya koydu.
Rapordaki en dikkat çekici sonuçlardan biri, dünyada her yedi ülkeden altısının erkek liderler tarafından yönetiliyor olması. Kadınların parlamentolardaki temsili son yıllarda artsa da mevcut ilerleme, eşit temsil hedefine ulaşmak için yeterli görünmüyor.
Parlamentoda kadınların payı yüzde 27,4
2026 itibarıyla kadınlar dünya genelindeki ulusal parlamentolarda bulunan sandalyelerin yüzde 27,4’ünü elinde bulunduruyor. 2015 yılında bu oran yüzde 22,3 seviyesindeydi.
Yaklaşık 11 yılda 5,1 puanlık artış yaşanmasına rağmen kadınların parlamentolardaki temsili hâlâ üçte bir seviyesine ulaşmış değil.
BM raporu, mevcut ilerleme hızının korunması halinde toplumsal cinsiyet eşitliği hedefine ulaşmanın 171 yıl sürebileceğine dikkat çekiyor.
Ekonomi yönetiminde kadınların payı yalnızca yüzde 19
Kadınların karar mekanizmalarındaki temsil sorunu ekonomi yönetiminde de belirgin biçimde görülüyor.
Dünya genelinde ekonomiden sorumlu bakanlıkların yalnızca yüzde 19’u kadınlar tarafından yönetiliyor.
Bu tablo, kadınların siyasetteki temsilinin artmasının tek başına ekonomik karar alma mekanizmalarında eşit temsili sağlamadığını gösteriyor.
Finans, bütçe, ekonomi politikaları, yatırım ve kamu kaynaklarının yönetimi gibi alanlarda alınan kararlar doğrudan toplumun tamamını etkilerken, bu alanların yönetiminde kadınların temsilinin sınırlı kalması raporun öne çıkardığı yapısal sorunlardan biri.
Yapay zekâda kadın yöneticilerin oranı yüzde 14’ün altında
Kadınların temsilindeki sorun yalnızca geleneksel siyaset ve kamu yönetimiyle sınırlı değil.
Yapay zekâ sektöründeki üst düzey yönetici pozisyonlarının yüzde 14’ünden daha azında kadınlar bulunuyor.
Bu durum, ekonominin yeni büyüme alanlarında da karar mekanizmalarının ağırlıklı olarak erkekler tarafından şekillendirildiğine işaret ediyor.
Yapay zekâ ve dijitalleşmenin önümüzdeki dönemde bankacılık, finans, üretim ve hizmet sektörlerinde giderek daha fazla belirleyici olması nedeniyle yönetimdeki temsil konusu aynı zamanda ekonomik bir mesele haline geliyor.
Kadın yöneticiler daha düşük ücret alıyor
Rapordaki bir başka dikkat çekici veri ise yönetici ücretlerindeki fark.
Verisi bulunan 83 ülkenin 66’sında kadın yöneticiler erkek yöneticilerden daha az kazanıyor.
Dolayısıyla sorun yalnızca yönetim koltuklarına erişimle sınırlı değil. Kadınların yönetim kademelerine ulaştıktan sonra da ücret eşitsizliğiyle karşılaşabildiği görülüyor.
316 milyon kadın şiddete maruz kaldı
Rapora göre yalnızca son bir yılda 316 milyon kadın, yakın partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldı.
Bu veri, kadınların ekonomik ve siyasi hayata katılımını değerlendirirken yalnızca temsil oranlarına bakmanın yeterli olmadığını ortaya koyuyor. Kadınların çalışma hayatına ve karar mekanizmalarına eşit biçimde katılabilmesi; güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve hukuki koruma gibi unsurlarla birlikte ele alınıyor.
İklim krizinde de kadınlar yüksek risk altında
Dünya genelinde yaklaşık 2,9 milyar kadın ve kız çocuğu, iklim değişikliği ve jeofiziksel afetlere yüksek veya çok yüksek düzeyde maruz kalan ülkelerde yaşıyor.
Buna karşın çevreden sorumlu bakanların yalnızca yüzde 27’si kadın.
Bu tablo, iklim değişikliğinden etkilenen nüfus ile iklim politikalarının karar mekanizmalarındaki temsil arasında da dikkat çekici bir fark bulunduğunu gösteriyor.
2030’da 1,1 milyar kadın gıda güvencesizliği yaşayabilir
Mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde 2030 yılında 1,1 milyar kadın ve kız çocuğunun gıda güvencesizliği yaşaması bekleniyor.
Bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitliği yalnızca kadınların siyasi temsilinin artırılması meselesi değil; aynı zamanda yoksulluk, gıda güvenliği, iklim değişikliği, çalışma hayatı ve ekonomik kaynaklara erişimle bağlantılı geniş bir kalkınma başlığı olarak öne çıkıyor.
Hukuki alanda ilerleme var ancak boşluklar devam ediyor
2019-2024 döneminde gerçekleştirilen 99 yasal reform, ayrımcı yasaların kaldırılması ve toplumsal cinsiyet eşitliğini destekleyen hukuki çerçevelerin güçlendirilmesine katkı sağladı.
Ancak BM’ye göre 131 ülkenin yüzde 51’inde hâlâ önemli yasal boşluklar bulunuyor.
Daha dikkat çekici olan ise hiçbir ülkenin yasalarında kadınlar ve erkekler arasında tam eşitliği henüz sağlayamamış olması.
Asıl sorun: Temsil artıyor, eşitlik aynı hızda gelmiyor
BM’nin 2026 verileri birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şu:
Kadınların parlamentolardaki temsilinde artış var. Hukuki reformlar gerçekleştiriliyor. Ancak ekonomi yönetimi, yapay zekâ, çevre politikaları ve yönetici ücretleri gibi alanlarda eşitlik hâlâ sağlanabilmiş değil.
Bu nedenle mesele yalnızca “kaç kadın yönetici var?” sorusundan ibaret değil.
Asıl soru, kadınların hangi karar mekanizmalarında bulunduğu, hangi yetkilere sahip olduğu, ne kadar ücret aldığı ve karar süreçlerini ne ölçüde etkileyebildiği.
BM’nin 171 yıllık süre hesabı da bu açıdan dikkat çekici. Rakam, mevcut değişim hızının yeterli olmadığını ve temsil oranlarındaki sınırlı iyileşmelerin gerçek anlamda eşitliğe dönüşmesinin çok uzun zaman alabileceğini gösteriyor.
Bankavitrini açısından bakıldığında ise özellikle ekonomi bakanlıklarında kadınların yalnızca yüzde 19 oranında temsil edilmesi ve yapay zekâdaki üst düzey kadın yönetici oranının yüzde 14’ün altında kalması, geleceğin ekonomi ve finans dünyasında kadınların karar mekanizmalarındaki konumunun ayrıca tartışılması gerektiğini ortaya koyuyor.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.630)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (600)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.984)
- GÜNCEL (4.602)
- GÜNDEM (3.576)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.740)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.491)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (834)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Almanya, Çin'e yönelik ekonomik önlem paketi hazırlığında 14/09/2026
- Kıymetli metallerde Fed faiz artırım baskısı 14/09/2026
- Çin'den ABD'li şirketlere yapay zeka tepkisi 14/09/2026
- Goldman Sachs: Türkiye’de finansal koşullar gevşiyor 14/09/2026
- “Altın kotasında dünya ile 11 bin dolara çıkan fiyat farkı kapandı” 14/09/2026
- Kuraklıktan etkilenen Fransız çiftçisine devlet yardımı 14/09/2026
- Suudi Veliaht Prens CENTCOM komutanı ile görüştü 14/09/2026
- AMB yetkilisi: Enerji fiyatı eğilimleri oldukça endişe verici 14/09/2026
- Trump'ın 5 bin dolar vaadine Kongre onay şartı 14/09/2026
- Kazimir: AMB faizleri daha da artırmaktan çekinmeyecek 14/09/2026
SON YAZILAR
- FONLAR NASIL BU HALE GELDİ? 20/09/2026
- BDDK’dan Bank Mellat için faaliyet izni kaldırıldı 19/09/2026
- Kadınlar karar mekanizmalarında hâlâ eşit temsilden uzak 18/09/2026
- Fonlarda Kara Çarşamba: 800 Milyar TL’lik Tasfiye, 500 Bin Yatırımcı Ne Yapacak? 18/09/2026
- Fon krizine neşter, küresel piyasalarda Fed sonrası rahatlama 18/09/2026
- ABD’nin yaptırım uyguladığı banka TMSF’ye geçti 17/09/2026
- Kara Çarşamba: Borsa İstanbul neden çöktü? 17/09/2026
- Fed yeniden şahinleşti, içeride yatırım fonları kaynaklı türbülans derinleşti 17/09/2026
- İş Bankası 3,8 milyar TL’lik takipteki alacağını 627,8 milyon TL’ye sattı 15/09/2026
- Fed iki ateş arasında: Artırsa ekonomi, artırmasa tahviller sarsılacak 15/09/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
