Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

KENTTEKİ RANTSAL DÖNÜŞÜM ÖLDÜRÜR

ABBAS KARAKAYA, İstanbul -Beşiktaş’taki Sadabat Sitesi örneğinden yola çıkarak Türkiye’deki Kentsel Dönüşüm uygulamasının nasıl işlediğini ve sonuçlarını tartışmaya açtı.

Yayınlanma:

|

Yıllardır, “Kentsel Dönüşüm” lafı duyuyoruz. Kentlerimiz daha mı yaşanır oldu? Havası daha mı temiz? Eve, işe giderken trafikte daha mı az zaman harcıyoruz? Yeşil alanlarımız mı arttı?  Fay hatlarının geçtiği bir ülke olarak şimdi depreme karşı daha güvenilir şehirlerde mi yaşıyoruz? Engelli kardeşlerimiz hala evlerinde hapis değil mi? Şehrinizi yürüyerek dolaşabiliyor musunuz? Gidebileceğiniz bir kütüphane var mı yakınınızda? Yağmurda, soğukta çocuklarınızın oyun oynayabilecekleri kapalı mekânlar var mı? Sorular çoğaltılabilir. Ne var ki, sorulara verilecek ‘hayır’ cevabı değişmeyecek. “Dönüşüm” sözcüğünün olumlu çağrışımına rağmen, kentlerimiz yıllar içinde iyiye doğru gelişmedi. 

Beşiktaş’taki Sadabat Sitesi Örneği

Yukarıda genel hatlarıyla çizdiğim durumun vahameti sitelere, tek tek bloklara uygulanagelen kent dönüşüm pratiklerine bakınca daha iyi anlaşılacaktır. Bakacağımız yer, İstanbul – Beşiktaş İlçesi sınırlarında bulunan Sadabat Sitesi. Site müstakil tapulu alanlar üzerine oturan dört bloktan ( her blokta 31 daire var ) oluşmakta. Projesi hakkında konuşacağım, içinde benim de bir dairem olan bu sitesinin üçüncü bloğu. Üçüncü bloğun kentsel dönüşüme sokulması aslında çok bilindik bir hikâye. İçeriden birinin müteahhitle Belediyeden birileriyle işbirliği yapıp Karot aldırıp bloğun riskli yapı ilan ettirilmesiyle başlıyor her şey. Tanığı olduğum kadarıyla bu kentsel/rantsal süreç başından beri şeffaflıktan uzak; zorlamalar, dayatmalar, yıldırmalar, yalanlarla yürütülüyor. Kentsel dönüşümü başlatan Mayıs 2018 tarihli toplantı esas ve şekil bakımlarından yanlış ve eksiklerle malul olduğundan iptal davası açıldı. Aynı toplantıda sahte imzalar da kullanıldığı için savcılığa kişiler suç duyurusunda bulunuldu.

Müteahhite “kat karşılığında” yeniden yaptırılacak blok inşaatı önce bahçeyi, ağaçları yok edecek. Eriğinden elmasına, elmasından kirazına, incirine bahçenin verimli toprağında, kendiliğinden bitmiş, yaz günleri insanlara gölge sunan, nispeten havasını serinleten, araba gürültüsünü emen bu meyve ağaçları bir daha dikilemeyecek. Çünkü bahçenin bulunduğu alanın altı toprak altı otopark yapılacak. Yani beton dökülecek. Betonun üstüne eklenecek 30-50 santimlik toprak tabakasına ise olsa olsa en çok süs bitkileri dikilebilir. Daha da önemlisi, yağmur suyu beton kaplamayı delip toprağa süzülemeyecek. Zemin katlardaki daireler sele, su baskına daha açık hale gelecek. Altı beton, üstü bir karışlık toprakla kaplı ‘bahçenin’ kullanımı da sorun kaynağı olacak. İş bunlarla bitmeyecek, otopark üstünden sızacak, otopark içine girecek, birikecek atık suların dışarı için mutlaka pompalar kullanılacak. Çünkü otopark seviyesi kanalizasyon seviyesinin altında kalacak. Ayrıca, otoparkta birikecek egzoz gazlarının dışarı atılması için fanlar yerleştirilecek. Atık su ve fan motorları da elektrik kullanacak. Kısacası, iklim krizi, küresel ısınma, kuraklıkla karşı karşıyayken, yeni bina iklim krizi yangınına odun taşımış olacak. İklime, ekolojik dengeye verilen bu geri dönülmez zararlardan başka daha tıkış tıkış, küçük, kullanışsız dairelerde yaşamak zorunda kalacağız. Hesap ortada. Söz konusu blokta 31 daire var. Bu sayıyı müteahhite verilecek 12-14 daire ile kırkın üstüne çıkacak. İmar artışı olmayacaksa, ki belediye olmayacak diyor, o zaman dairelerin küçülmesi kaçınılmaz. Daire büyüklüklerinden fire vermek istemezseniz, o zaman balkonlarınızı feda edeceksiniz. Ki öyle olacak. Özgün halinde ara dairelerin iki, köşe dairelerin üç balkonu var. Blok yeniden yapıldığında her daireye tek bir, o da çok küçük, kümesimsi bir balkon düşecek. Covid19 salgının ev mimarisinde balkonun önemini ve değerini hatırlatmış olmasına rağmen.

Projelere  mahkum muyuz?

Şüphesiz, bu tür projelere mahkûm değiliz. Başka çözümler tabii ki mümkün. Şimdilik şunu not ederek devam edeyim: Riskli yapı ilanından sonra binanın yıkılmasını durdurmanız neredeyse imkânsız. Çünkü 6306 numaralı kentsel dönüşüm yasası müteahhitleri kollayan, önceleyen bir yasa. Avukatlık, Bilirkişi ücretleri, yargının çok yavaş işleyişi alternatifler çözümler düşünenlerin önündeki ciddi engeller.

Şirket ve şirketle irtibat halindeki vekiller heyeti, yukarıda değerlendirdiğim projeyi insanlara göstermeden punduna getirip daire sahiplerinin çoğuna sözleşmeyi imzalattılar. “Projeyi göstermeden” diye yazdım, çünkü üçte ikiden biraz fazla daire sahibi  2019 sonbaharı itibarıyla sözleşmeye imza atarken ortada proje yoktu. Israrla talep etmemiz sonucunda, belediye benim de içinde olduğum, o zamana kadar imza atmamış altı kişiye projenin kopyalarından ancak 2020 Temmuz’unda verdi. Dolayısıyla, 2019’da imza atanların neye göre imza attıkları muamma. Çünkü bize verilen projenin üstündeki onay tarihi Haziran 2020. Ayrıca, 2017 yılında imzalanan ön protokole göre, sözleşmeyi imzalamadan önce, her kat malikinin kendine tahsis edilecek daireyi proje üstünde görmek hakkı; dahası, şirketin görsel araçlarla daireleri gösterme mecburiyeti vardı.

Halkın oyları ile seçilen Belediyeyi kimden yana

Şirket ve şirket elemanı gibi çalışan kat malikleri vekiller heyetinin göstermediği şeffaflık ve açıklığı belediye sağlayabilirdi. Bu yönde adımlar atabilirdi. Bunu belediyeden bekledik. Aslında beklemedik, belediyeye öneriler götürdük, dilekçeler sunduk. Hiçbiri dikkate alınmadı. Dilekçelerimize yasal süresi içinde cevap da verilmedi. Belediye başkanına ulaşma çabalarımız duvara tosladı. Belediye bildiğini okudu. Yaşayarak gördük ki belediyenin ekoloji, altyapıya binecek yük, ilçenin geleceği, yeşil alan, hak, hukuk, kanunlara uygun iş yapmak; yaptırmak gibi bir derdi yok. Aynen 6306 numaralı kanunu çıkaran, sürekli olarak müteahhitlerin lehine değişiklikler yapan Merkezi İdare gibi. Aksi olsaydı, Belediye İmar Müdürü, bir yıl boyunca projesi olmayan bir sözleşmeye imza atmamız konusunda, zaman zaman nezaketi elden bırakarak ısrar etmezdi. Aslında, ülkede belediyeciliğin imar rantı üzerinden zenginleşmenin, çok paralar yapmanın bir yolu olduğunu düşününce, her şey yerli yerine oturuyor. Dolayısıyla, şirketle belediyenin aynı tarafta olduklarını, buna göre davrandıklarını görmek zor değil.   

Süreç şeffaf da işlemede ahlaki de

Sürecin şeffaflıktan uzak, komşu haklarını hiçe sayan; usulsüzlükler, yıldırma ve yalanlar ve rant hesaplarıyla yürütüldüğünü gören biz altı kişi sözleşmeyi uzun bir süre imzalamadık. Yukarıda belirttiğim gibi, sahte imzayı, toplantıdaki kanunsuzlukları yargıya taşıdık. Kuvvetle muhtemel mahkemeler lehimize kararlar verecek. Komşu sandığımız insanlara apartman tamamen boşaltılmadan kalorifer kazanını devre dışı bırakmanın, tamir ettirmemenin gayri-ahlaki olduğunu, Sosyal Demokrat olduğunu söyleyen belediyenin salgında, soğukta insanları suyunu ve  doğalgazını kesme tehditlerinin insan hakkı ihlali olduğunu şifahen ve de yazılı olarak anlatmaya çalıştık. Biz altı kişi mücadele ettik. Bilinçli yurttaşlar olarak hakkımızı, hukukumuzu aradık. Böyle davranmanın haklı gururunu yaşadık. Ancak süreç yorucuydu. Karşı taraf daha çoktu. Kanun da müteahhitlerden yanaydı. Üçlü kuşatmayı yaramadık ve 3 Kasım 2020’de notere giderek sözleşmeyi imzaladık. İmza atmasaydık, evlerimiz komşularımızın tiksindirici gayretkeşliğiyle yok pahasına, değerinin çok çok altına satılacak, elimizden kanun marifetiyle alınacaktı.  

Komşum Selahattin Polat Can derdinde, müteahhit ve diğer komşular imza derdinde

Birlikte mücadele ettiğimiz komşularımızdan Selahattin Polat 3 Kasım 2020’de notere imza atmaya gelemedi. İki önce, yani 1 Kasım 2020 pazar günü akşamı Covid19 tanısıyla hastaneye yatırılmıştı. Eşi ve iki kızı evde karantinaya alınmıştı. Onu temsilen gelen avukatı sözleşmeye imza atamadı, çünkü vekâletname bu yetkiyi vermiyordu. Bunun farkına o gün varıldı. Bu durumda ne olacaktı? Polat’ın ailesi ile otura geldiği ev, kış ortasında satılıp aile sokağa mı atılacaktı?

Belediye satışı erteleme yetkisini tereddüte düşmeden kullanamadı. Bocaladı. “Önce sağlık, önce İnsan” diyemedi. Önceden imza atmış komşular, vekiller heyeti Polat’ın hastaneye yatırılmasını bir geciktirme taktiği olarak görmüş olmalılar ki  imzanın bir an önce alınması ya da Polat’ın evinin satılması için belediyeye baskı yaptılar. Kim, hangi akıl nasıl düşündü, bilmiyorum, hastaneye oğlu diye bir noter gönderilip imza almaya bile teşebbüs edildi. O zamana kadar ortalıkta görünmeyen müteahhit hastalıkla cebelleşen Polat’ı telefonla arayıp ‘geçmiş olsun’ diyecek kadar insanlık gösterdi! Polat’tan ‘ben can derdindeyim, siz evimin peşindesiniz’ cevabını aldı.

Kentler mi dönüştü İnsanlık mı?  

Selahattin Polat hastaneye yatırıldıktan birkaç gün sonra, yukarıda yazdıklarımdan haberli olarak, yoğun bakım servisine alındı, entübe edildi ve tedavi amaçlı uyutuldu. Ancak bir daha uyanamadı. Hastanede geçirdiği kırk gün sonra, 10 Aralık 2020’de aramızdan ayrıldı. Ruhu şad olsun. Polat’ın ölümü ile kentsel dönüşüm sürecinde yaşadıkları arasında bire bir, doğrudan bir ilişki var denemese de,  bu süreçte (evini kaybetme, sokağa atılma korkusuyla yaşamak) ve özellikle, hastaneye yatmak zorunda kalması, hastanedeki ilk üç dört  içinde yaşadıkları; maruz kaldığı haysiyet kırıcı davranışların hastalığının seyrini olumsuz etkilediği, ağırlaştırdığını; bağışıklık sistemini zayıflattığını, hastalıkla mücadele gücünü azalttığını ve dolayısıyla ölümünü hızlandırdığını söylemek yanlış olmayacaktır.   

Abbas Karakaya, 22 Aralık 2020, Çekmeköy- İstanbul

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.