Connect with us

GÜNCEL

Küresel Büyümede Alarm: 1960’lardan Beri En Zayıf Dönem

Yayınlanma:

|

Küresel Ekonomi Ayakta Ama Dengeler Bozuluyor: Dünya Bankası’ndan Kritik Uyarılar

Küresel ekonomi, ticaret savaşları, jeopolitik gerilimler ve artan politika belirsizliklerine rağmen beklenenden daha dirençli bir görünüm sergilese de, büyümenin kalitesi ve dağılımı konusunda alarm zilleri çalıyor. Dünya Bankası Global Economic Prospects Raporu verilerine göre dünya ekonomisi büyümeye devam ediyor ancak gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark giderek açılıyor.

Dünya Bankası’nın yayımladığı son “Global Economic Prospects” raporuna göre küresel büyümenin 2026 yılında %2,6 seviyesinde gerçekleşmesi, 2027 yılında ise %2,7’ye yükselmesi bekleniyor. Ancak bu oranlar tarihsel olarak zayıf bir döneme işaret ediyor. Rapora göre 2020’li yıllar, 1960’lardan bu yana dünyanın en düşük büyüme performansına sahip on yılı olabilir.

Küresel Ekonomi Neden Hâlâ Kırılgan?

Pandemi sonrası toparlanma süreci tam anlamıyla dengeli ilerlemedi. ABD ekonomisi beklenenden güçlü performans gösterirken Avrupa’da büyüme zayıf kalıyor. Çin ekonomisinde ise yavaşlama devam ediyor.

Özellikle şu başlıklar küresel ekonomi üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor:

  • Ticaret savaşları ve korumacı politikalar
  • Yüksek kamu ve özel sektör borçluluğu
  • Jeopolitik riskler ve enerji fiyatları
  • Yüksek faiz ortamı
  • Yavaşlayan yatırımlar
  • İşsizlik ve gelir dağılımı baskısı

Dünya Bankası, küresel enflasyonun 2026’da %2,6 seviyesine gerilemesini beklese de, büyüme tarafındaki ivme kaybının devam ettiğini vurguluyor.

En Çarpıcı Veri: Her 4 Gelişmekte Olan Ekonomiden Biri Hâlâ 2019’un Gerisinde

Rapordaki en dikkat çekici başlıklardan biri ise gelişmekte olan ülkelerin toparlanma performansı oldu.

Dünya Bankası verilerine göre gelişmekte olan ekonomilerin dörtte birinden fazlasında kişi başına düşen milli gelir hâlâ pandemi öncesi 2019 seviyesine ulaşamadı.

Bu durum özellikle şu riskleri büyütüyor:

  • Yoksulluk artışı
  • Gelir eşitsizliği
  • Sosyal huzursuzluk
  • Borç krizleri
  • Göç baskısı
  • Finansal kırılganlıklar

Özellikle düşük gelirli ülkelerde yüksek faiz ve dolar bazlı borçlanma ciddi baskı yaratmaya devam ediyor.

Türkiye Açısından Ne Anlama Geliyor?

Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler açısından raporun mesajı oldukça kritik.

Küresel büyümenin yavaşlaması şu alanlarda Türkiye’yi doğrudan etkileyebilir:

1. İhracat Talebi Zayıflayabilir

Avrupa başta olmak üzere ana ihracat pazarlarında büyümenin yavaşlaması Türk sanayicisinin siparişlerini azaltabilir.

2. Finansmana Erişim Daha Zorlaşabilir

Küresel faizlerin uzun süre yüksek kalması gelişmekte olan ülkelere sermaye girişlerini yavaşlatabilir.

3. Dış Borç Baskısı Sürebilir

Yüksek döviz borcu taşıyan şirketler için refinansman maliyetleri artabilir.

4. İşsizlik ve Reel Sektör Baskısı Derinleşebilir

Zayıf küresel talep özellikle tekstil, otomotiv yan sanayi, demir-çelik ve ihracat ağırlıklı sektörleri baskılayabilir.

Dünya Ekonomisinde Yeni Dönem: “Düşük Büyüme Kalıcı mı Oluyor?”

Ekonomistler artık daha büyük bir soruyu tartışıyor:

Dünya ekonomisi kalıcı düşük büyüme dönemine mi giriyor?

Pandemi sonrası dönemde:

  • verimlilik artışlarının zayıflaması,
  • yaşlanan nüfus,
  • yüksek borç stoku,
  • jeopolitik bloklaşma,
  • tedarik zinciri kırılmaları

küresel büyümenin eski güçlü temposuna dönmesini zorlaştırıyor.

Dünya Bankası da raporunda özellikle “politika belirsizliği” ve “ticaret gerilimlerinin” büyüme üzerindeki en büyük tehditlerden biri olduğuna dikkat çekiyor.

Bankacılık ve Finans Sektörü İçin Kritik Mesaj

Küresel yavaşlama bankacılık sistemi açısından da yeni riskler oluşturuyor:

  • Takipteki kredi oranlarında artış
  • Şirket iflaslarında yükseliş
  • Zombi firmaların çoğalması
  • Ticari kredi geri dönüşlerinde bozulma
  • Küçük ve orta ölçekli işletmelerde finansman krizi

Özellikle yüksek faiz ortamının uzun sürmesi durumunda hem şirketler hem de bireyler üzerindeki finansal baskının artması bekleniyor.

Sonuç: Direnç Var Ama Güven Yok

Küresel ekonomi tamamen çökmedi…
Ancak güçlü ve sağlıklı bir büyüme hikâyesi de henüz oluşmuş değil.

Dünya Bankası’nın raporu, ekonomilerin ayakta kaldığını ancak sistemin giderek daha kırılgan hale geldiğini ortaya koyuyor.

Önümüzdeki dönemde:

  • ticaret savaşlarının seyri,
  • enerji fiyatları,
  • merkez bankalarının faiz politikaları,
  • Çin ekonomisinin performansı
    ve jeopolitik gelişmeler küresel ekonominin yönünü belirleyecek.

2020’ler, dünya ekonomisinin “kayıp büyüme dönemi” olarak tarihe geçebilir.

https://openknowledge.worldbank.org/bitstreams/a9e24256-baf8-45bb-9075-75e437e1d6f7/download

RAPORUN TAMAMI: 1779116750758

Erol TAŞDELEN
bankavitrini.com

Okumaya devam et

GÜNCEL

Türkiye küresel diplomasinin merkezinde: NATO Zirvesi başlıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Ankara, 7-8 Temmuz’da son yılların en kritik diplomatik organizasyonlarından birine ev sahipliği yapacak. 22 yıl aradan sonra Türkiye’de düzenlenecek NATO Zirvesi’ne 32 ülkenin liderleri, yaklaşık 100 bakan ve binlerce diplomat katılırken, ABD Başkanı Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki görüşme ve Türkiye-ABD ilişkileri, Ukrayna’ya destek, savunma harcamaları ile CAATSA ve F-35 başlıklarının zirvenin en dikkat çeken gündem maddeleri olması bekleniyor. Küresel güvenlik politikalarının şekilleneceği zirvede alınacak mesajlar, jeopolitik risk algısı ve savunma sanayii başta olmak üzere finansal piyasalar açısından da yakından izlenecek.

Zirve, son dönemde İran krizi, Grönland tartışmaları ve ABD’nin Avrupa’daki askerî varlığını azaltma kararları nedeniyle gerilen transatlantik ilişkilerin yeniden rayına oturtulması açısından kritik önem taşıyor. Bununla birlikte, zirvenin en önemli belirsizliği Trump’ın NATO’ya yönelik eleştirel tutumu olmaya devam ediyor. ABD’nin ittifaka katkısının karşılığını yeterince alamadığını savunan Trump’ın açıklamaları Avrupa’da endişeyle izlenirken, NATO yönetimi ise Avrupa’nın savunma harcamalarını hızla artırdığını ve yük paylaşımında daha fazla sorumluluk üstlendiğini vurguluyor. Piyasalar açısından zirve, Batı ittifakındaki uyumun korunması ve jeopolitik risklerin yeniden tırmanıp tırmanmayacağına ilişkin önemli sinyaller verecek.

NATO Zirvesi öncesinde konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD Başkanı Trump’ın Türkiye’ye uygulanan CAATSA (ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırımlarının kaldırılması konusunda güçlü bir irade ortaya koyduğunu söyledi. Fidan, Türkiye’ye yönelik F-35 satış yasağının kaldırılmasının üretim programına yeniden dâhil olmaktan ayrı bir süreç olduğunu belirterek, NATO müttefiki Türkiye’ye yönelik mevcut kısıtlamaların Trump yönetimi açısından da savunulmasının güç olduğunu ifade etti.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımları, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alınmasının ardından 2020 yılında yürürlüğe girmişti. Olası bir yaptırım gevşemesi ve F-35 sürecinde atılabilecek adımlar, hem Türkiye-ABD ilişkilerinin normalleşmesi hem de savunma sanayii alanındaki iş birliğinin yeniden güçlenmesi açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Zirvenin, bir yandan NATO’nun geleceğini şekillendirirken diğer yandan Türkiye’nin jeo-ekonomik önemini daha da artıracağını düşünüyoruz.

Haftanın son iş günü hem Türkiye hem de KKTC’de Haziran ayı enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK verilerine göre manşet TÜFE artışı aylık %0,99 ile tahminler paralelinde gelirken, yıllık enflasyon oranı ise hafif de olsa gerileyerek %32,11 oldu. KKTC İstatistik Kurumu verilerine göre, aylık TÜFE artışı %2,29 olurken, yıllık artış ise %38,46 seviyesine taşındı (Mayıs %37,28). Türkiye cephesinde her ne kadar enflasyon beklentilere paralel açıklansa da, enflasyonist baskıların genele yayılmış olması, TCMB’den beklenen faiz indirimlerinin zamanlamasıyla ilgili soru işaretlerinin yeniden artmasına neden oldu. Temmuz ayında da enflasyonun yüksek gelebileceği endişesiyle veriye piyasa tepkisi olumsuz oldu. Borsa İstanbul bankacılık endeksi Cuma günü %4,2 düşerken, tahvil faizlerinde de bir miktar artış oldu. Bu sabah USDTRY kuru haftayı 46,80 seviyesinin hemen üzerinde karşılarken, CDS risk primi 223 baz puanda yatay seyrediyor.

Hafta sonunda İran’ın hayatını kaybeden dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney için Tahran’da düzenlenen cenaze törenine on binlerce kişi katılırken, dikkat çeken gelişme Hamaney’in yerine geçtiği açıklanan oğlu Mücteba Hamaney’in törene katılmaması oldu. Devlet televizyonu diğer üç oğlunu görüntülerken, savaşta yaralandığı belirtilen Mücteba’nın kamuoyu önüne çıkmaması sağlık durumu ve İran’daki yeni yönetimin görünürlüğüne ilişkin soru işaretlerini artırdı.

Kırılgan barış ortamında gözler Hürmüz’deki normalleşmeyi takip ederken, OPEC+ ülkeleri Ağustos ayından itibaren petrol üretim kotasını beşinci kez artırma kararı aldığını açıkladı. Tansiyonun barometresi konumunda Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı 71 dolar seviyesinde işlem görerek savaş öncesi seviyelere gerilemek suretiyle yaklaşık dört ayın en düşük seviyelerinde salındığını bir kez daha hatırlayalım. Enerji maliyetlerindeki düşüşün enflasyon baskısını hafifletebileceği beklentisi küresel piyasaları desteklemeye devam edeceğini düşünüyoruz.

Bu bağlamda ABD’de 10 yıllık tahvil faizi %4,47 sevilerinde salınırken, dolar endeksi (DXY) haftaya hafif de olsa yükselişle 101 seviyesinin kıyısından başladığını görüyoruz. DXY cephesinde 100,50 seviyesinin üzerini hâlen daha sevimsiz olarak görüyoruz. Faiz getirisi olmayan kıymetli metaller, geçen hafta açıklanan zayıf istihdam verileri ardından haftayı yükselişle tamamlasalar da, yeni haftanın hafif de olsa satış baskısıyla başladığını görüyoruz. Gümüş cephesinde ön plana çıkardığımız 63 dolar seviyesinin üzerinde temiz bir günlük kapanış görmemiz durumunda uzun pozisyon için kolları sıvayacağız. Gümüş haftaya 62 dolar, altın ise 4,160 dolar seviyelerinden başlarken, kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin 63 bin dolar seviyesinin üzerine yükseldi. Altın mı Bitcoin mi diye sorarsak, uzun vadede altın yönünde tercihimiz koruyoruz.

Yeni haftada küresel piyasaların odağında iki önemli başlığın yer tuttuğunu peşinen belirtelim. Fed’in son toplantı tutanakları ve ikinci çeyrek bilanço sezonunun ilk sonuçları piyasaların seyri açısından yakından takip edilecektir. Geçen hafta beklentilerin altında kalan ABD istihdam verisi ardından Eylül ayında faiz artış ihtimali yeniden %53 olarak fiyatlanırken, sene sonuna kadar ise 30 baz puan faiz artırımı bekleniyor. Çarşamba günü yayımlanacak Fed tutanakları, piyasalara Başkan Warsh liderliğindeki komitenin faiz patikasına ilişkin duruşu hakkında daha net ipuçları vereceğini düşünüyoruz. Hatırlanacağı üzere, ilk çeyrekte beklentilerin üzerinde gelen şirket kârları ABD borsalarında yükselişin en önemli destekçisi olmuştu. Bu nedenle önümüzdeki hafta, hem Fed’in mesajları hem de şirket bilançoları piyasaların yönü açısından belirleyici olacaktır.

Yeni gün başlangıcında Asya borsaları haftaya temkinli başlarken, piyasaların odağı teknoloji şirketlerinin ikinci çeyrek bilançolarına çevrildi. Özellikle yapay zekâ temasıyla yükselen teknoloji hisselerinde kârların beklentileri karşılayıp karşılamayacağı yakından izlenirken, bu hafta açıklanacak Samsung sonuçları bilanço sezonunun ilk önemli sınavı olarak görülüyor. Hisse senedi piyasalarında ise Japonya’nın Nikkei endeksi %0,6, Güney Kore borsası Kospi ise %0,7 geriledi. Çin piyasalarında yatay bir görünüm hâkimken, ABD borsalarının vadeli işlemlerinde ise Nasdaq %0,8 artıda işlem görüyor.

Japonya Maliye Bakanı, Japon yeni üzerindeki baskının sürmesi hâlinde döviz piyasasına müdahâale etmeye hazır olduklarını belirterek, bu konuda ABD ile yakın temasın sürdüğünü açıkladı. ABD’de beklentilerin altında kalan istihdam verisi sonrasında doların zayıflamasıyla yen, 40 yılın en düşük seviyesinden bir miktar toparlansa da, zayıf yen ithalat maliyetlerini artırarak şirketler ve hane halkı üzerindeki baskıyı sürdürüyor. Nitekim yılın ilk yarısında zayıf yen kaynaklı şirket iflasları artarken, yatırımcıların mali disipline ilişkin endişeleri nedeniyle Japonya’nın 10 yıllık tahvil faizi de son 30 yılın en yüksek seviyesine yükseldi. Bu sabah USDJPY paritesinin yeniden 162 seviyesine dayandığını görüyoruz.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

65 Milyar Dolar Kazandıran Turizm, Kredilerden Neden Sadece %4 Pay Alıyor?

65 milyar dolarlık gelir üreten sektör neden bankacılık sisteminden hak ettiği finansmanı alamıyor?

Yayınlanma:

|

Yazan:

Bankavitrini.com | Haber Analiz

Türkiye ekonomisinin en stratejik sektörlerinden biri olan turizm, son yıllarda elde ettiği rekor gelirlerle cari açığın finansmanında ve döviz girişinde adeta “görünmez Merkez Bankası” işlevi görüyor. Buna rağmen bankacılık sektörünün kredi dağılımı incelendiğinde ortaya dikkat çekici bir çelişki çıkıyor.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Risk Merkezi’nin Nisan 2026 verilerine göre bankaların kullandırdığı 20,3 trilyon TL tutarındaki ticari krediler içerisinde turizm sektörünün payı yalnızca %4 seviyesinde bulunuyor.

Bu oran son 10 yıldır önemli bir değişim göstermedi.

Oysa sektörün Türkiye ekonomisine sağladığı katma değer bunun çok üzerinde.

Rakamlar ne söylüyor?

TBB Risk Merkezi verilerine göre;

  • Toplam ticari kredi hacmi 20,3 trilyon TL
  • İmalat sanayi payı %31
  • Toptan ve perakende ticaret %19
  • İnşaat %10
  • Tarım %7
  • Emlak %7
  • Taşımacılık %7
  • Enerji %5
  • Turizm yalnızca %4

Yaklaşık 849 milyar TL seviyesindeki kredi hacmi, sektörün ekonomik büyüklüğü dikkate alındığında oldukça sınırlı kalıyor.

Turizm neden farklı bir sektör?

Türkiye bugün;

  • yaklaşık 65 milyar dolar yıllık turizm geliri elde ediyor,
  • dünya turizminde ziyaretçi sayısı ve gelir bakımından ilk 5-10 ülke arasında yer alıyor,
  • net döviz kazandırıcı sektör konumunda bulunuyor.

Türkiye’nin yaklaşık 275 milyar dolarlık mal ihracatı dikkate alındığında; Turizm tek başına mal ihracatının yaklaşık dörtte biri kadar döviz kazandırıyor.

Üstelik bu gelir;

  • ithalata bağımlılığı düşük,
  • yerli katma değeri yüksek,
  • cari açığı azaltıcı,
  • hizmet ihracatı niteliğinde.

Bu nedenle birçok ekonomist turizmi “en kaliteli döviz kaynağı” olarak tanımlıyor.

Bankalar neden temkinli davranıyor?

Bankaların bakış açısından ise farklı gerekçeler bulunuyor.

1. Mevsimsellik

Turizm gelirleri yılın belirli dönemlerinde yoğunlaşıyor.

Nakit akışındaki dalgalanmalar kredi geri ödeme planlarını zorlaştırabiliyor.

2. Yüksek yatırım maliyetleri

Oteller;

  • uzun yatırım süresi,
  • yüksek sabit maliyet,
  • büyük bakım harcamaları

nedeniyle bankalar açısından uzun vadeli finansman gerektiriyor.

3. Jeopolitik riskler

Pandemi, savaşlar, terör olayları veya küresel krizler turizm talebini kısa sürede etkileyebiliyor.

Bankalar bu oynaklığı kredi fiyatlamasına yansıtıyor.

4. Teminat yapısı

Bazı turizm işletmelerinde;

  • sezonluk gelir,
  • işletme değeri,
  • marka değeri

bankaların klasik teminat anlayışıyla tam örtüşmeyebiliyor.

Ancak büyük resim değişti

Son yıllarda sektörün risk profili geçmişe göre önemli ölçüde farklılaştı.

Türkiye;

  • sağlık turizmi,
  • kongre turizmi,
  • spor turizmi,
  • kruvaziyer turizmi,
  • gastronomi turizmi,
  • kültür turizmi

gibi alanlarda sezonu 12 aya yaymaya başladı.

Yani turizm artık yalnızca “3 aylık yaz sezonu”ndan ibaret değil.

Bankalar hâlâ eski ezberlerle mi hareket ediyor?

Sektör temsilcilerinin yıllardır dile getirdiği temel eleştiri de tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Bankaların kredi değerlendirme modelleri büyük ölçüde;

  • klasik bilanço analizine,
  • geçmiş dönem performansına,
  • standart teminat yapısına

dayanıyor.

Oysa turizm sektörü;

  • marka değeri,
  • destinasyon gücü,
  • doluluk oranı,
  • yabancı operatör sözleşmeleri,
  • döviz bazlı gelir üretme kapasitesi

gibi klasik finansal analizlerin ötesinde değerlendirilmesi gereken dinamiklere sahip.

Dolayısıyla sektör temsilcileri, bankaların turizmi hâlâ üretim işletmeleriyle aynı kredi kriterleri içinde değerlendirdiğini savunuyor.

Dünyada uygulama nasıl?

Turizm ekonomisinin güçlü olduğu ülkelerde;

  • sektöre özel yatırım bankacılığı,
  • uzun vadeli turizm finansmanı,
  • sezon bazlı geri ödeme modelleri,
  • gelir paylaşımına dayalı finansman,
  • kamu destekli kredi garanti sistemleri

yaygın şekilde kullanılıyor.

Türkiye’de ise bu tür ürünler hâlâ sınırlı düzeyde.

Turizm daha fazla kredi alsa ne olur?

Uzmanlara göre finansmana erişimin artması;

  • yeni otel yatırımlarını hızlandırabilir,
  • mevcut tesislerin renovasyonunu sağlayabilir,
  • enerji verimliliği yatırımlarını artırabilir,
  • hizmet kalitesini yükseltebilir,
  • kişi başı turist harcamasını artırabilir,
  • turizm gelirini 80-100 milyar dolar bandına taşıyabilecek kapasite oluşturabilir.

Sonuç

Türkiye ekonomisinin en güçlü döviz üreten sektörlerinden biri olan turizmin, bankacılık sistemindeki kredi payının yaklaşık %4 seviyesinde kalması, sektörün ekonomik ağırlığı ile finansmana erişimi arasında önemli bir dengesizliğe işaret ediyor.

Elbette bankaların risk yönetimi açısından temkinli davranması anlaşılabilir. Ancak günümüzde turizm; yalnızca mevsimsel bir faaliyet değil, güçlü döviz üretme kapasitesi, yüksek katma değeri ve küresel rekabet avantajıyla Türkiye’nin stratejik sektörlerinden biri haline gelmiş durumda.

Önümüzdeki dönemde bankaların kredi değerlendirme modellerini turizm sektörünün kendine özgü dinamiklerini daha fazla dikkate alacak şekilde güncellemesi; hem sektörün büyümesine hem de ülkenin sürdürülebilir döviz gelirinin artmasına katkı sağlayabilir. Özellikle uzun vadeli, döviz kazandırıcı yatırımları destekleyen finansman modellerinin yaygınlaşması, turizmin ekonomik potansiyelini daha etkin kullanmasına olanak tanıyacaktır.

Okumaya devam et

GÜNCEL

%48 faizle üretmek mümkün mü? Sanayicinin yeni kârlılık denklemi

%48 kredi faiziyle ayakta kalmak neden bu kadar zor?
Kâr etmek değil, önce finansman maliyetini karşılamak gerekiyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

2026 yılında uygulanan sıkı para politikasıyla birlikte ticari kredi faizlerinin %45-50 bandına yerleşmesi, özellikle yüksek ciro yapan sanayi şirketlerinin kârlılık matematiğini tamamen değiştirdi.

Eskiden şirketler;

  • üretim maliyetine,
  • faaliyet giderlerine,
  • makul bir kâr marjına

bakarak fiyat oluşturabiliyordu.

Bugün ise bunların önüne çok daha büyük bir kalem geldi: İşletme sermayesinin finansman maliyeti.

Artık şirketler önce bankanın faizini kazanıyor, sonra kendileri kâr etmeye çalışıyor.

Örnek şirket

Varsayımlar:

Gösterge Tutar
Ciro 15 milyar TL
İşletme sermayesi 5 milyar TL
Faaliyet gideri %10
TL kredi faizi %48
Nakit döngüsü 180 gün

Bu yapı Türkiye’deki orta-büyük ölçekli birçok sanayi firması için oldukça gerçekçi kabul edilebilir.

Finansman yükü ne kadar?

5 milyar TL işletme sermayesinin yıllık %48 faizle finanse edildiğini varsayarsak;

Yıllık finansman gideri

5 milyar × %48 = 2,4 milyar TL

Bu rakam yalnızca bankaya ödenecek faizdir.

Henüz;

  • vergi yok,
  • amortisman yok,
  • yatırım yok,
  • ortak kârı yok.

EBITDA neden kritik?

Faaliyet giderleri ciroyun %10’u ise; 15 milyar × %10 = 1,5 milyar TL faaliyet gideri

Finansman giderini de eklediğimizde; 1,5 + 2,4 = 3,9 milyar TL

Yani şirket sadece başa baş kalabilmek için yaklaşık 3,9 milyar TL EBITDA üretmek zorundadır.

Bu da; EBITDA marjı yaklaşık %26 seviyesine yaklaşır.

Ancak amortisman, vergi ve diğer giderler de dikkate alındığında sürdürülebilir bir yapı için %15-20’nin üzerindeki EBITDA marjı kritik hale gelir. Paylaşılan senaryodaki “%16 EBITDA ile başa baş” sonucu, amortisman ve işletme varsayımlarına göre değişebilse de temel mesaj aynıdır: EBITDA’nın büyük bölümü finansmana gitmektedir.

Brüt kâr neden %30’a çıkıyor?

Faaliyet gideri zaten ciroyun %10’u.

Dolayısıyla;

Brüt kâr

Faaliyet gideri

EBITDA

Finansman gideri

Net kâr zinciri oluşuyor.

Brüt kâr %20 ise; Faaliyet giderinden sonra geriye kalan tutar finansman maliyetini karşılamaya yetmiyor.

Bu nedenle birçok sanayi şirketi;

  • satışlarını artırmasına rağmen,
  • kapasitesini doldurmasına rağmen,
  • ihracat yapmasına rağmen zarar açıklayabiliyor.

Sorun satış değil

Birçok firma bugün; “Siparişim var” diyor.

Sorun şu: “Siparişi finanse edecek sermayem yok.”

Sipariş büyüdükçe;

  • stok artıyor,
  • alacak büyüyor,
  • hammadde ihtiyacı yükseliyor,
  • finansman ihtiyacı katlanıyor.

Yani satış arttıkça kredi ihtiyacı da büyüyor.

Bu nedenle bazı firmalar bilinçli olarak satış küçültmeye başladı.

Hangi sektörler yaşayabiliyor?

%30’un üzerinde brüt kâr yaratabilen sektörler sınırlı.

Örneğin;

  • yazılım
  • savunma sanayi
  • biyoteknoloji
  • ilaç geliştirme
  • lüks tüketim
  • kozmetik
  • güçlü markalı ürünler
  • yüksek katma değerli teknoloji

Bu sektörlerde ürün fiyatlama gücü yüksektir.

Ancak;

  • tekstil
  • otomotiv yan sanayi
  • demir-çelik
  • plastik
  • beyaz eşya tedarikçileri
  • makine
  • mobilya
  • gıda üretiminin büyük bölümü

genellikle %15-25 brüt kâr bandında çalışmaktadır.

Dolayısıyla bugünkü faiz ortamında bu sektörlerin önemli kısmı ciddi baskı altındadır.

Asıl problem işletme sermayesi

Türkiye’de son dönemde yaşanan finansal sıkışıklığın temel nedeni yalnızca yüksek faiz değildir.

Asıl sorun;

  • tahsilat sürelerinin uzaması,
  • stok finansmanı,
  • yüksek kredi maliyeti,
  • işletme sermayesinin giderek pahalı hale gelmesidir.

Eskiden şirketler üretim yaparak kazanıyordu. Bugün ise önce finansmanı yönetmek zorunda kalıyor.

Başka bir ifadeyle; Üretim ekonomisinden finansman ekonomisine geçilmiş durumda.

Artık rekabet yalnızca üretimde değil

Bugünkü faiz seviyelerinde birçok sanayi şirketinin temel sorunu satış eksikliği değil, satışın finansmanıdır.

Yaklaşık %48 kredi faiziyle çalışan bir işletmenin yalnızca zarar etmemesi için bile oldukça yüksek brüt kârlılık ve güçlü faaliyet kârlılığı üretmesi gerekiyor. Bu nedenle düşük marjlı sektörlerde faaliyet gösteren şirketler yatırım kararlarını erteliyor, özkaynaklarını tüketiyor, varlık satışı yapıyor veya finansal yeniden yapılandırma arayışına giriyor.

2026’nın en önemli finansal gerçeği şudur: Artık rekabet yalnızca üretimde değil, işletme sermayesini en düşük maliyetle yönetebilme becerisinde yaşanıyor.

Onur ÇELİK

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.