Connect with us

EKONOMİ

MAHFİ EĞİLMEZ : Ütopyadan Distopyaya

Yayınlanma:

|

Ütopya, içinde bulunduğumuz dönemde, gerçekleşmesi imkânsız ideal toplum tasarımını anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Yunanca, olmayan yer anlamındaki ou, mükemmel anlamındaki eu ve ülke anlamındaki topos sözcüklerinin bir araya getirilmesiyle türetilmiş bir sözcüktür. Rönesans dönemi İngiliz filozof, hukukçu ve devlet adamı Thomas More’un (1478 – 1535) Ütopya adını verdiği eserinden sonra yaygın biçimde bilinir ve kullanılır olmuştur. Bilinen en ünlü ütopyalar: Platon’un Devlet’i, Farabi’nin El Medinetül Fazıla’sı, Thomas More’un Ütopyası, Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Francis Bacon’ın Atlantis’idir.

Olumsuz ütopyalara distopya adı veriliyor. Distopik bir toplum olarak anlatılan toplumlarda otoriter – totaliter baskıcı bir sistem egemendir. Yunanca kötü, hastalıklı anlamına gelen dysidis ile olmayan yer anlamındaki ou sözcüğünün birleşmesiyle türetilmiş bir sözcüktür. Distopya sözcüğünü ilk kez İngiliz iktisatçı, filozof ve siyasetçi John Stuart Mill, kötü bir yer anlamında kullanmıştır. Distopik öykülerde genellikle gelecekte ortaya çıkacağı tahmin edilen olumsuzlukları içeren toplumsal yapılar anlatılır. Distopik öykülerin en bilinenleri: George Orwell’in 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i, Suzanne Collins’in Açlık Oyunları serisi ve James Dashner’in Labirent’idir.

Her ne kadar gerek ütopya gerekse distopya, olmayan yerlerde geçen öyküler gibi görünse de zaman zaman o öykülerde geçen yerler ve olaylar gerçek yaşamda karşımıza çıkabiliyor. Mesela Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet bir ütopyayı gerçeğe dönüştürme çabasıydı. Kadın haklarından laikliğe, eğitimden sanayileşmeye, hukukun üstünlüğünden sanatın ve kültürün yüceltilmesine kadar aydınlanmanın ve çağdaşlığın gereklerini yerine getirerek gelişmiş ülke olma yolunda yürümeye başladı. Bu yürüyüş 1940’lara kadar belirli bir tempoyla devam etti. Türkiye, dünyada itibar gören, örnek alınan bir ülke olmuştu. Ütopya gerçekleşecek gibi görünüyordu. Ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra ütopyayı gerçeğe dönüştürme idealinden uzaklaşma başladı ve bu uzaklaşma hızlanarak devam etti.

AKP iktidara geldiğinde dünyada toplam GSYH 35 trilyon dolar, kişi başına gelir 5.630 dolardı. Aynı yıl Türkiye 240 milyar dolarlık GSYH’ye ve 3,617 dolar kişi başı gelire sahipti.  Türkiye’nin GSYH’si dünya GSYH’sinin yüzde 0,7’sine eşitti, kişi başına geliri de dünyadaki ortalama kişi başına gelirin yüzde 64’üne eşitti. AKP iktidara geldiğinde, Türkiye, IMF ile birlikte ‘güçlü ekonomiye geçiş programı’ uyguluyor ve IMF’den hem para hem de program desteği alıyordu. 2008 yılında küresel kriz başladığında dünya GSYH’si aşağı yukarı ikiye katlanarak 64 trilyon dolara, Türkiye’nin GSYH’si de 771 milyar dolara yükselmişti. Aynı yıl dünyada ortalama kişi başına gelir 9.567 dolar, Türkiye’de kişi başına gelir 10.778 dolardı. Buna göre Türkiye’nin GSYH’si dünya GSYH’sinin yüzde 1,20’sine, Türkiye’nin kişi başına geliri de dünya kişi başına gelirinin yüzde 126’sına denk geliyordu. Uygulanan IMF programı, Avrupa Birliği (AB) ile tam üyelik müzakerelerinin yarattığı yabancı sermaye girişinin de desteğiyle Türkiye açısından ciddi bir sıçrama ortaya çıkarmış ve Türkiye orta gelir tuzağından çıkış işaretleri vermeye başlamıştı.

AKP’nin bu ilk dönemi, dünyada likidite bolluğunun, büyüme artışının ortasına denk gelmiş ve IMF programıyla da desteklenince önemli bir başarıya yol açmıştı. Bu dönemde 60 milyar doların üzerinde özelleştirme geliri elde edilmiş AB müzakerelerinin yarattığı ivmeyle ciddi tutarda yabancı sermaye girişi sağlanmıştı.

2008 yılının Mayıs ayında IMF programının süresi tamamlandı ve AKP iktidarı IMF ile devem edilmeyeceğini, aynı programı kendi başlarına yürüteceğini açıkladı. Bu sıralarda Türkiye ile AB arasında sıkıntılar, farklılıklar baş göstermeye, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye miktarlarında düşüşler ortaya çıkmaya başladı. Aynı yılın ikinci yarısında ABD’de başlayan küresel krizle birlikte önce ABD Merkez Bankası (Fed) ardından İngiltere ve Avrupa Merkez Bankaları, en sonra da Japonya Merkez Bankası parasal genişlemeye gittiler. Böylece dünyada son derecede büyük bir likidite bolluğu oluştu. Bu yeni gelişme, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu gelişmekte olan ekonomilere dış kaynak girişini artırdı. Bu büyük dalganın etkisiyle 2014 yılına gelindiğinde dünya GSYH’si 79,3 trilyon dolara, dünya ortalama kişi başına geliri 11.013 dolara yükselmişti. Aynı yıl Türkiye’nin GSYH’si de 957,5 milyar dolara kişi başına ortalama geliri de 12.079 dolara yükselmişti. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’si içindeki payı yüzde 1,21, kişi başına geliri de dünya ortalamasının yüzde 110’una denk geliyordu. Türkiye, hala iyi durumdaydı ve doğru politikaları izlerse orta gelir tuzağından kurtulabilecek gibi görünüyordu.

Bu tarihte Fed, parasal genişlemeyi yavaşlatmaya başladı. Diğer büyük merkez bankaları da onu izleyeceklerini açıkladılar. Henüz ortada faiz artışları olmadığı halde bu açıklamalar gelişmekte olan ülkelerden kaynak çıkışlarını başlattı. Bu ülkelere giden başta portföy yatırımları olmak üzere yatırımlar çıkmaya ve ülkelerine geri dönmeye başladılar.

Türkiye, böyle bir ortamda dış yatırımları çekebilmek için AB ile ilişkilerini düzeltmeye ve yapısal reformlara girişmeye yönelmesi gerekirken ters yönde ilerlemeye (yani gerilemeye) başladı. Ters yönde başlayan bu gidişin zirvesi 2018 yılından itibaren başkanlık sistemine geçiş oldu. Bu tarih, ilginç bir biçimde, AKP açısından düşüşün başlama aşamasıdır. 2018 yılında dünya GSYH’si 86,1 trilyon dolara ve ortalama kişi başına dünya geliri 11.329 dolara yükselirken, Türkiye’nin GSYH’si 779,7 milyar dolara, ortalama kişi başına geliri de 9.508 dolara gerilemişti. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’sindeki payı yüzde 0,96’ya düşerken kişi başına gelir de dünya ortalamasının yüzde 84’üne gerilemişti. Türkiye’nin geriye gidişi izleyen dönemde hızlanarak devam etti. 2022 yılı için dünya GSYH’si 103,9 trilyon dolar, dünya kişi başına geliri 12.988 dolar, Türkiye GSYH’si 750 milyar dolar, kişi başına geliri de 9.000 dolar olarak tahmin ediliyor. Buna göre Türkiye GSYH’sinin dünya GSYH’sindeki payı yüzde 0,72’ye gerilerken Türkiye’de kişi başına gelirin dünya kişi başına gelir ortalamasına oranı da yüzde 70’e düşecek gibi görünüyor.

2022 yılı, bu tahminlerin gerçekleşmesi halinde Türkiye açısından 20 yıl sonra başladığımız yere (dünyadaki payımız yüzde 0,7) geri dönüş yılı olacaktır. Oysa AKP, 2023 hedeflerini açıkladığı 2012 yılında yeni bir ütopyayı tanımlamıştı. Aşağıdaki tablo bu hedefleri ve gerçekleşmeyi gösteriyor:

Tablodan görüleceği gibi 2023 yılı için konulan hedeflerden hiçbiri tutmamış, tam tersine, ihracat dışında bütün hedeflerde başlangıç noktasından daha da geriye gidilmiş.

Burada ekonomik göstergeleri ele alarak yaptığımız şey görünür durumun değerlendirmesidir. Türkiye bu 20 yılın sonunda bütün kamu kurumlarını satmış, dış borç toplamını 450 milyar dolara yükseltmiş, rezervlerini eksiye düşürmüş, dünyanın en riskli ekonomilerinden birisi konumuna gelmiş, AB ile üyelik umutlarını neredeyse tümüyle yitirmiş durumdadır. Türkiye, bu dönemde hukuktan demokrasiye, özgürlüklerden eğitime, seçimlerin güvenilirliğinden dış politikaya kadar sosyal ve siyasal alanlardaki bütün uluslararası endekslerde 2012’ye göre geriye gitmiş, üstelik milyonlarca göçmenin yerleşmesi sonucu sosyal sorunları daha da artmıştır.

Özetle söylemek gerekirse AKP, iktidara geldikten sonra IMF programının, AB ile tam üyelik müzakerelerinin ve olumlu dış konjonktürün de desteğiyle ekonomiyi yukarı çıkarmış ve bu olumlu görünüme dayanarak 2012 yılında cumhuriyetin 100. Kuruluş yıldönümü olan 2023 yılını hedef alan bir ütopya geliştirmişti. Ne var ki bugün geldiğimiz aşamada söz konusu ütopya tam anlamıyla bir distopyaya dönüşmüş bulunuyor.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.