EKONOMİ
MURAT ÜLKER katıldığı DAVOS Zirvesini yazdı
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
“Yoksa Davos’a Geç mi Kaldık” Dedim Ama…Dünya Tarım ve Anti-Tröst Örgütleri Kurulmalı başlığı ile MURAT ÜLKER’in yayınladığı izlenimleri şu şekilde oldu :
“Davos 2022’de Ciddi Hesaplaşma
Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF), merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde yer alan uluslararası bir vakıf. 1971 yılından bu yana her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında bu Forum toplantısı yapılıyor. Forumun amacı başlarda uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için bir platform sağlamak ve vizyon genişletmekmiş. Siyasi liderler foruma ilk kez 1974 yılında davet edilmişti. Kaç yıldır “ha katılayım, ha gideyim, bu yıl tam sırası” derken ya bir iş çıktı, ya canım istemedi, ya seyahate denk geldi ve Davos toplantısına katılmak nasip olmamıştı. Bu yıl her şey denk geldi, nasip oldu Ali Ülker Bey’le birlikte Davos 2022ye katıldık. Hem Davos’un genel bir değerlendirmesini hem de katıldığım panellerin kısa bir özetini aldığım notlara dayanarak sizlerle paylaşmak istedim. “Yediğin içtiğin sana kalsın, sen gördüklerini anlat” denir ya, işte ben de dinlediklerimi anlatıp yine size faydalı olmaya çalışayım diyorum. Buyurun okumaya..
Dünya Tarım ve Anti-Tröst Örgütleri Kurulmalı
Davos hala diriymiş!
Panelistlerin büyük çoğunluğu derslerine iyi çalışmışlardı. Bunun yanı sıra herkes ne yapılması gerektiğinin farkında, ancak nasıl yapılacağı konusunda hala çok eksiklik var ve bunu açıkça kabul edenler mevcut.
Globalleşme ile ciddi hesaplaşma var, globalleşmenin hatalarının analizi yapılamıyor, çoğunluk globalleşmeden vazgeçmek istemiyor.“
Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum, WEF), merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde yer alan uluslararası bir vakıftır. 1971 yılından bu yana her yıl İsviçre’nin Davos kasabasında bu Forum toplantısı yapılıyor. Forumun kurucusu Cenevre Üniversitesi’nde işletme profesörü olan Klaus Schwab. Önce adı Avrupa Yönetim Forumu imiş, daha sonra 1987 yılında şimdiki adını almış.

İlk Avrupa Yönetim Sempozyumuna; Batı Avrupalı firmalardan 444 yönetici davet edilmiş. Daha sonra Dünya Ekonomik Forumu kâr amacı gütmeyen bir kuruluş haline gelerek Avrupalı iş liderlerini her yıl toplantılar için Davos’a çekmiş. Forumun amacı uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için bir platform sağlamak ve vizyon genişletmek iken, siyasi liderler foruma ilk kez 1974 yılında davet edilmiş. Forum bundan sonra, siyasi liderler tarafından tarafsız bir platform olarak kullanılmış. Davos’la ilgili çok sayıda rivayet var; kapitalist düzenin devamı için iş insanlarının illuminati tarzı bir örgüt oluşturduklarından, salgının dünya nüfusunu azaltmak için Davos’ta planlandığına kadar… İnanmak isteyen için her türlü dedikodu bol, sosyal ağ toplumunda inanılmaz zırvaların sayısı iyice arttı.
Her neyse, kaç yıldır “katılayım, şimdi gideyim, bu yıl tam sırası” derken hep başka bir iş çıktı, denk gelmedi Davos toplantısına katılmak; ama bu yıl her şey denk geldi, nasip oldu. Ali Ülker Bey’le birlikte Davos 2022’ye katıldık. Aynı anda 70-80’den fazla oturum vardı. Bu nedenle seçici davranmak gerekti. Bazı oturumlara Ali Bey katıldı, bazılarına ben katıldım, bazılarına da ikimiz birlikte katıldık. Açıkçası ilk gün “acaba online ve dijital dünyada Davos’un modası geçmiş mi?” sorusunu kendime sormadım değil. Ama 3 gün boyunca bir düzine panel, 40tan fazla panelist dinleyince, aralarda da sosyalleşme yemeklerine ve toplantılarına katılınca dedim ki “yok Davos hala diriymiş!”

Çok beğendiğim bölümlerden birini en önce yazayım. Bu “Gelecek On Yılın Ekonomisi” başlıklı akşam yemeği toplantısı idi. Toplantıyı London School of Economics and Political Science Üniversitesi, Kamu Politikaları Fakültesi Dekanı, Andres Velasco sundu. Her masaya bir konuşmacı oturtulmuştu, her konuşmacı ayrı millettendi. Velasco sırayla hepsine söz vererek, sorular sorarak toplantının çok verimli ve sıcak geçmesini sağladı. Benim seçtiğim masadaki sekiz kişi sekiz ayrı millettendi. Bu toplantıdan aldığım notlar şöyle:
Gelecek On Yılın Ekonomisi
Hükümetler kaçınılmaz bir şekilde akıllıca ve hızlı seçimler yapmak zorundalar. Neticede salgında başarılı olamadık. Tüm dünyada 6milyon kişi öldü, çok sayıda insan hastalığın sonuçları ile boğuşmak zorunda kaldı. Yaşanan korkular, endişeler, çaresizlikler de cabası oldu. IMF reçeteleri “faizleri arttır” der ama tedarik zinciri düzelmezse işler bozulur. Rusya- Ukrayna savaşı devam ederse global enflasyon olur, kriz olur ve gelişmekte olan ülkeler bundan ciddi zarar görür. Artık her şey çok hızlı ve çok büyük hacimde oluyor. İhtiyatlı davranmak ve “tersine düşünme” pratiği yapmak gerekir. Tabii şu andaki gelişmeler ticareti engelliyor, yatırım azalıyor ve resesyon ihtimali beliriyor. Çin 10 yıl %10, sonra %7 sonra %5 büyüdü, ve büyüme %2ye kadar düştü, acaba krize girer mi? Çin’in başarısı otoriter olmasına rağmen ekonomide devletçi yönlendirmeler yapmamasından kaynaklanıyor. Şahıs teşebbüslerine önem veriyor. Ancak covid’le birlikte Çin’de devletçi uygulamalar öne çıktı, eğer serbest pazar yerine ekonomide devletçi uygulamalara geçerse kriz çıkar. Tabi bu süreçte Çin kendi içinde çatıştı. Çinli elitler devletçi uygulamalara şüpheyle bakıyor. Bu ilk kez oluyor. Tek adam rejimi haliyle bir önyargı getiriyor. Bu bütün dünyada böyle, Putin’in uygulaması da farklı değil.
Prof. Stiglitz’in de yemekte söyledikleri ilginçti. Bizim ölçümlerimiz yanlış rakamlara bağlı, dedi; şöyle örnek verdi: “ABD’de insanların %60ı kendi evinde yaşar, ama geçim standardı rakamlarında ev kiraları vardır”. Bu nedenle ekonomiler arasında bu tür rakamlarda büyük fark varsa kaale alın, yoksa bakmayın diye uyardı. Faizlerin artması niye tedarik zincirini etkilesin ki, diye sordu! Tedarik zincirine yatırım yapılması lazım, ama faizi yükseltiyoruz, yatırım nasıl yapılacak?… Niye ABD’li çocukları fakirlik içinde yetiştiriyoruz. Çünkü herkes kendi parasını ödemiyor. Enflasyondan değil resesyondan korkarım. Düzgün vergi olmalı, çok uluslu firmalar vergilendirilmeli ve çevre vergilendirmesi yapılmalı.”
Diğer konuşmacıların notları; Sosyal ekonomiler, yeşil dönüşüm, yeşil yatırım önemli. Afrika’da 54 ülkede sera gazı etkisi %4 , bu ülkelerde iş ve istihdam artmalı. Gelecek 20 yılda bunlara ilave enerji lazım. Buralarda rakamlar aynı değil, sorunlar da aynı değil. Gelişmiş ülkeler 2009da Afrika’ya 100 milyar dolar yardım edeceklerini söylemişlerdi. Bugüne kadar 1 milyar dolar verdiler. Afrika size güvenmiyorum, diyor. Avrupalıların aşı fazlası sorunu vardı ve Afrika’ya gönderemediler, çöp oldu. Çok yönlü ve her seviyede aksiyon lazım. Düşük gelirli ülkeler nereden kaynak bulacak? IMF mi verecek, jeopolitik problemler ne olacak?”
Aşağıda katıldığım diğer panellerin kısa bir özetini aldığım notlara dayanarak vereceğim. Evet çok sayıda oturum, çok sayıda konu, çok sayıda panelist vardı ama kullanılan anahtar kelimeler birbirleri ile hayli benzerdi. Panelistlerin büyük çoğunluğu derslerine iyi çalışmışlardı. Bunun yanı sıra herkes ne yapılması gerektiğinin farkındaydı, ancak nasıl yapılacağı konusunda hala çok eksiklik var ve bunu açıkça kabul edenler mevcut. Çoğu panelist gelecek konusunda umutlu olduğunu söyledi, ancak bu umudun dayanağını yeterince ifade edemedi; belki de yeterli zaman yoktu. Yaşanılan krizlerin gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin düşünce yapısını da birbirinden farklılaştırdığı aşikar. Globalleşme ile ciddi hesaplaşma başlamış ama globalleşmenin hatalarının tam bir analizi yapılamıyor, çoğunluk globalleşmeden vazgeçmek istemiyor. Herkes bir dönüşüm yaşanması gerektiğinin farkında, ve bu dönüşümün sancılı olacağını da biliyorlar. Yine de sorunlar masanın altına süpürülmüyor, bu iç açıcı; ama liderler bu sorunları temizlerken epey toz kalkacağının farkında gibiler. Seneye hangi ülkelerin temsilcileri Davos’ta daha çok öksürürse onların kalkan tozdan daha çok etkilendikleri görülür. Şunu ekleyeyim bazı düzeltilmesi gereken hususlarla birlikte ben globalleşmeden yanayım.

Katıldığım oturumlardan aldığım bazı notlar ve bunlara yönelik görüşlerim şöyle:
Globalizasyonun Geleceği
Ekonomi, teknoloji ve demografiler globalizasyonu destekleyen pozitif güçlerdir. Globalizasyon yoksulluğu azaltıyor. Hong Kong’daki yatırımcıların %50’si farklı ülkelerden. Batı ve Doğu’nun birleşip görevlerin net olarak tanımlandığı bir ekosistemin oluşturulması önemli. Bioyakıt ve hidrojen kullanımı arttığında globalizasyon artacaktır. Çünkü bu yeni enerji türleri işi altüst eder. Şu anda lojistik fiyatları artıyor, bu globalizasyonun sorunlu alanı, çünkü küçük ve orta ölçekli işletmeler için zor bir dönem. Nasıl çözüm üretiliyor göreceğiz. Bugün yaşananlar bir “dönüşüm” sürecidir, globalizasyondan geri dönüş değil. Gelişen ülkelerin katılması büyük işgücü potansiyeli getirir piyasalara. Güneydoğu Asya ve Afrika’da hükümet güdümlü inovasyonların kimseye faydası olmuyor, aksine kaynaklar heba ediliyor. Hükümetleri inovasyon önderliğinden çekmeliyiz. P&G Avrupa Başkanı Loic Tassel: “5 milyar tüketiciye ulaşıyoruz. Globalleşmenin avantajlarından biri budur. Tüm tüketiciler aynı kaliteyi ucuza istiyor. Tüm tüketiciler daha iyi ürünleri ve sürdürülebilir çözümleri hak ediyorlar. Bunun için iş liderleri olarak ölçek ekonomisini gerçekleştirmek için eğitmek, iletişim kurmak ve güdüleyiciler sağlamak zorundayız” diyerek önemli bir noktaya değindi. Tedarik zincirinde globalleşme değil yerelleşme olacak, tüketimin olduğu yerde üretimin olması esastır artık. Çağrı merkezleri, yazılımcılar, e-ticaret, servisler yerelleşmeden paylarını alacaklar.
Global Yiyecek Krizini Önleme
Gıda güvenliği ve tedariğinin kapsayıcı, uzun dönemli ve sürdürülebilir bir yapıda dönüştürülmesi gerekiyor. Bunun için akıllı tarım sistemlerine yatırım gerekiyor. Afrika’da tarımdan elde edilen mahsulün üçte biri ziyan oluyor. Bu hem çiftçi hem devlet için çok büyük bir yük getiriyor. Bunu engellemek için tüm dünya ülkelerinin birlikte çalışması şart.
Dünyanın belli yerinde bazı yiyecekler var ki oradan elde edilmeleri şart. Mesela muz, dünyanın belli iklim bölgelerinde yetiştirilir, diğer bölgelere tedarik zinciri oluşturularak gönderilir. Bir nakliye şirketi alır ve dünyanın diğer yerlerine götürür. Bunun haricindeki ürünlerde de, örneğin ananas, hindistan cevizi, aynı şekilde global tüketici analiz edilerek nasıl alacağı düşünülür ve geriye doğru tedarik zinciri kurulur ve bunun için büyük şirketler oluşturulursa bir çözüm olabilir. Bugün böyle yapılmıyor, bu tür tüm dünyanın yararına olacak aksiyonlar, lobilere kurban ediliyor. Bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü gibi, global manada etkili politika yapacak bir Dünya Tarım Örgütü olmalı ve talepten başlayarak dünya tarım kaynakları tüm insanlığa yarayacak şekilde akıllıcı politikalarla kullanılmalıdır. Bugün var olan global tarım örgütleri arzdan başlayarak sorun çözmeye çalışıyorlar.
Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın Ekonomik Görünümü
Bu oturumda ilk şok sanki aynı özelliklere sahip bir ülke gibi algıladığımız MENA denilen bölgenin bir mozaik olduğunu, farklı bölgeleri içerdiğini anlamak oldu,. Zengini ve yoksulu var, etnik sorunu olan var, nasyonalisti var, kimi yiyecek ihraç ediyor, kimi ithal ediyor. Mısır’da enflasyon var, Suud’da zenginlik… MENA diye bölgeyi birleştirip, tek bir ülke gibi yönetmeye çalışmak tamam bir saçmalık anlayacağınız. Peki Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki sorun ne, niye bu bu ülkeler hızla gelişmiyor? Anlayış problemi var…
Buralarda mutlakiyet var, nasyonalistlik var, hür teşebbüs mantığı yok, oturmuş demokrasi yok. Halka kolaylık sağlamak için elektrik faturalarını düşürürler, sübvanse ederler ama insanları müteşebbis olmaya güdülemezler. Suudlar 70 Amerikan dolarına petrolün varilini sabitliyorlar. Bu güzel bir şey ama ne üretilecek, tasarruf edilen para nasıl yatırıma dönecek, o yok! Oysa herkes kendi menfaati için üretirse o zaman gelir artar, refah artar. Bu ülkelerde bir girişimi kamudan izin almadan başlatamazsınız. Türkiye de bu noktaya gelmek üzere, böyle devam edersek Türkiye kilitlenecek diye düşünüyorum. Avrupa’da da benzer bir durum var. Yeni sermaye girişini engellemek için eşikleri yükseltiyorlar, mevzuatı zorlaştırıp gelme diyorlar.
Mena’dakiler hizmet sektörüne ve dijitale yatırım yapmak istiyorlar. “Ata nal çakılırken görmüş kurbağa ayağını uzatmış” misali bir durum bu. Eğer ekonominde üretim omurgan yoksa üretmediğin halde neyin hizmetini kime sağlıyorsun. Önce katma değerli bir şey üretmediğin sürece gelişmek mümkün değildir. Tamam turizme yatırım yapıyorsun, eskiden bacasız sanayi denirdi, bir şey üretmiyorsan gelenlere ne satacaksın? Hükümetler halkın parası ile devlet kalkınma fonları kuruyorlar, büyük projeler yapıyorlar. Sonu verimsizlik ve hüsran oluyor, çünkü arkada hür teşebbüs iradesini teşvik edecek bir şey yok. Bu yüzden de hayal kırıklığı oluyor. Oysa bu parayı doğrudan millete dağıtsalar ve “balık tutmayı öğretseler” çok daha fazla fayda sağlarlar.
Bunlar gerçekleştirilirse bölgenin tam potansiyeline ulaşabilmesi mümkün. Bu bölgede ekonomik reform şart, yeni iş alanları yaratıyorlar ama yeterli değil, yatırımcılar için prosedürleri hızla basitleştirilmeli, stratejik projeleri hızlandırılmalı, öncelikli sektörlere odaklanılırsa tüm dünya bu bölgeden daha fazla yararlanır.
Demokrasinin Geleceği
Doğu ve Batı arasında giderek büyüyen fark demokrasinin geleceği için bir tehdit oluşturuyor ve gerçekten demokratik bir toplum yapısına ulaşmak için gelişmemiş/gelişmekte olan ülkelerin desteklenmesi gerekiyor. Aynı zamanda yeni gelişen sosyal ağlar insanların fikrini şekillendirmek/manipüle etmek konusunda etkili ve bu popülizme yol açıyor. Sosyal ağla sayesinde herkes kendi akvaryumunda yaşıyor, insanlar daha katı düşünen, bu düşüncelerinden vazgeçmeyen, bu düşünceler etrafında gettolar oluşturan bir yapıda yaşıyorlar. Bir şey Twitter’da TT olunca hakikat sanılıyor. Eskiden “batıdakiler esrar eroin kullanıyor, 5-10 seneye varmaz, bunlar yıkılır” deniyordu, sonra ne oldu… Zaten öyle yaşıyorlardı, özgürleşmenin getirdiği noktaya geldiler. Biz şimdi “Batının teknolojisi alıp ahlaksızlığını almayacağız” diyoruz. Ama sanal sosyal gettolar artık global, nasıl yaşıyorsan öyle oluyorsun.
Şimdi yaşayan çoğu insanın “gerçek demokrasi” ile henüz tanışmamış olması geleceğe dair var olan inancı zayıflatıyor ve demokrasiyi daha kırılgan bir noktaya . Bu sorunların çözümü için kullanılan anahtar kelimeler “kapsayıcılık”, “insan ve değer odaklılık” olarak nitelendirildi. Aynı zamanda Ukrayna- Rusya savaşının bir demokrasi, özgürlük savaşı olduğu ve mutlaka kazanılması gerektiği de söylendi. Ama ben başka bir açıdan bakıyorum eğer gelişmişlik seviyeleri ülkeleri “merhametli” yapacak bir gelişmişlik seviyesine getirmiyorsa “demokratik olmayan, kontrolsüz güç” ülkeleri savaşa sürükleyebiliyor.
Global Vergi Sistemini Yeniden Hayal Etmek
Daha adil ve kapsayıcı bir vergilendirme sisteminin oluşturulmasının sürdürülebilir büyüme ve gelişme için bir gereklilik olduğu kesin. Bu yeni sistemin bir yardım etme girişimi değil, en temelinde adaletle ilgili olduğu düşünülüyor. Tabii ki burada adalet konusu da irdelenmesi gereken bir konu. “Kim kazanır, kim kaybeder? Ve bu dönüşüm ne kadar adil?” soruları mutlaka üzerine mesai harcanması gereken sorular.
Esas konu daha “çok” vergi almak değil, daha “iyileştirilmiş bir sistem üzerinden” vergi almaktır. Daha fazla vergi değil, işe yarar şekilde vergilendirmektir. Vergiyi zenginden almak iş değil. Vergi herkesin derdi olmalı, herkesi germeli. Global vergi anlayışı niye lazım? Para bir yerlere kaçınca kullanılamıyor. Oysa paranın şeffaf olması gerekiyor. Afrika’da, şu ülkede yeteri kadar vergi tahsilatı yok diyoruz. Halbuki burada servet transferi var, para başka ülkelere kaçıyor. Yerel finans sitemini desteklemiyor, üretime dönüşemiyor. Minimum global vergi olsa, genel mutabakat olsa… Zenginleri fazla vergilendirmek “vatandaş” kafasıyla makul geliyor, ama ekonomik olarak gelişme açısından düşünürseniz onları paralarını harcamaya, yatırım yapmaya özendirmek lazımdır. O zaman bir katma değer oluşur. Tamamıyla dijitaleşmemiş, kayıt altına alınmamış toplumlarda herkesin yararına olan çözüm sosyo ekonomik statüye göre kişi başı vergi sistemine geçmektir. Kaynakta falan vergiler kesildiği yerde kalıyor.
Emtia Şokunu Gidermek
Bugünkü duruma baktığımızda, yıkıcı bir fırtına için gereken tüm etkenlere sahibiz. Bugünkü emtia krizi son derece karmaşık bir durum ve ucuz emtia devri artık bitti. Gerçi her kriz bir fırsat olarak değerlendirilme potansiyeline sahiptir. Ancak bugün dünya tedariğini sürdürebilmek konusunda gerçekten büyük bir sorunumuz var. Gelişmiş ülkelerin panelistleri uzun vadede ayrışmanın (fragmantation) problemleri beraberinde getireceğini ifade ediyorlar; gelişmekte olan ülkelerin panelistleri bu ayrışmanın faydalı olacağını düşünüyorlar.
Ve bu oturumda da açıkça görülüyor ki serbest ticaret engelleniyor özellikle gıda ticareti. Oysa bu engelleme çok tehlikeli. Herkes her şeyi üretmeli ve çeşitlilik olmalı. Fiyatların yükselmesi o kadar sorun değil. Fiyatlar böylelikle tüm dünyada eşitleniyor. Örneğin kağıt, ambalaj fiyatları bizde %400 arttı, ama dünya ile eşitlendi. Gemi navlunları önce yükseldi sonra düştü ama taşımacılar seviyeyi korumak istiyorlar.
Aslına bakarsanız dünya emtia piyasalarında oligopolistik bir yapı vardır. Her emtianın (petrol, kağıt, gaz, maden vb) piyasası “seven sisters” diye anılan birkaç şirketin domine ettiği oligopolistik piyasalardır. Bir araya gelerek ortak akılla piyasayı kontrol ederler. Mesela, birkaç fabrika aynı anda bakıma girerse o sektördeki talep düşmüşse arz da düşeceği için fiyat düşmez, daha doğrusu düşmesine izin verilmez.
Nasıl böyle bir şey olabiliyor? Çünkü ülkelerin kendi anti-tröst yasaları ya da Avrupa Birliği’nin anti-tröst yasası var ama globalde, şirketleri kontrol eden bir anti-tröst yasası yok. Herkes her şeyi üretirse ancak bu yapılar kırılır. Orta gelirli ülkeler katma değerli emtia analizi yapıp bu piyasalara girmeliler ki oligopolistik yapıları kırsınlar.
Krizlerden fırsat çıkar. Koronavirüs krizine bakın, aciliyetten ne inovatif ürünler çıktı. Fırsatlardan yararlanmak için hem yatırım yapmak hem de teknoloji transferi lazım. Mesela elektronikte müthiş miktarda atık var, geri dönüştürülemiyor, ama bir şey de yapılamıyor.
Bir global krizde önce krizi çok iyi tanımlamak lazımdır. Fiyatların inip çıkması kriz değildir. Fiyat artar ve mal bulunamıyorsa gerçek sorun başlar. Örneğin gıda bulunmamaya başlarsa çok ciddi sorun olur, çünkü gıda insan hayatıdır.
Gelecek Salgına Hazırlanmak
“Özel sektörün katılımı, hastalıklarla mücadele için inanılmaz derecede önemlidir.” Panelin ortak aklı buydu. Bill Gates, salgınların erken tespit edilebilmesinin işin en önemli kısımlarından biri olduğunu vurguladı. Salgının 0 bölgesi en zorlu alan; daha endişe verici olan şey ise, dünyada beklediğimiz pek çok pandemi riskinin, ilk etapta bununla başa çıkmak için yeterli kaynağa sahip olmayan ülkelerde olmasıdır. Bu problemin aşılabilmesi için de sürece müdahale edebilecek ve hızlandırabilecek bir “küresel kapasiteye” ihtiyaç vardır. Pandeminin etkilerini insani ve ekonomik maliyet olmak üzere madalyonun iki yüzü olarak hep birlikte gördük. Bu yüzden artık kapsayıcı bir yapıda herkese yardım etmemiz gerektiğini anlamamız gerekiyor. Aksi taktirde bu ve benzeri problemler yine olmaya devam edecek. Şunu da iyi anlamamız lazım bölgesel karantina gibi önemler etkisiz kalıyor.
Kural şu: Kendini herkesten koruyacaksın, herkesi de kendinden koruyacaksın. Bu kişisel bir konu ve yeni salgınlar da ancak böyle önlenir.

Milenyum Nesli İşin Başına Geçti
Milenyum kuşağındakilerin katıldığı ilginç bir oturumdu. Paneli sunan bir portre fotoğrafçısıydı. Gayesi herkesi sarsmak ve yeniden düşünmeye teşvik etmekti. Katılımcılara değişik kelimelerin anlamlarını sordu. Korku ve umut,, dahil olmak mı ait olmak mı gibi… Sorulara verilen cevapların yaşanan olaylardan nasıl etkilendiği Ukrayna’dan katılan Uliana Avtonomova iyi bir örnekti; umut için, “liderler dahil insanların birlikte ve sevgiyle hareket etmeleri,” korku içinse, “Rusya’nın Ukrayna’yı ele geçirmesi” demesi ilginçti.
Bizde de milenyum nesli, işin başına geçti ya da geçmek üzere. Mesela büyük oğlum Yahya da onlardan biri. Onlar 9/11’i yaşadılar, global krizi yaşadılar, pandemiyi yaşadılar, şimdi de enflasyonu yaşıyorlar. Ama asla kötümser değiller, sorduğun zaman iyi olacak diyorlar
Kendilerini güvende hissedebilmek adına her şeyi geride bırakmayı göze alıyorlar. Bizim gibi sürekli çalışmak yerine tercihleri, “dur bir mola ver.” Kendilerine mentor (yön gösteren) arıyorlar. Yalnız kalmak istemiyorlar ama yalnız kalacaklarsa da buradan bir güç yaratmaya çalışıyorlar. Günlük bir rutinlerinin olması hoşlarına gidiyor. Mesela bu namaz kılmak olabilir. Karl Schwab’ın bir söz var: “Başarısızlık kendine verdiğin sözü tutamamandır!” Yeni nesil bu sözü benimsemiş görünüyor. Oturuma katılan Ganalı gence sordular: Nasıl seçildin buraya? Cevabı yine ilginçti: “Yeterince başarısız olduğum için! geldim”. Yani güçlü olmak için hatalarını anlamanın, onları düzeltmeye çalışmanın önemli olduğunu biliyor milenyum kuşağı. Hatalara reaksiyon vermenin güçlülük olduğunu düşünüyorlar? Zayıf değil, dirençli olmak gerektiğini, bunun için de kendini tanımanın çok önemli olduğunu vurguluyorlar.

Uzun Vadeli Bakmak
Diğer oturumlarda savaşın bahsi “Rusya – Ukrayna Savaşı” olarak geçmişti. Bu oturumda ise savaş “Putin’in Savaşı” olarak etiketlendi. Uzağa doğru bakarken bugünü ve dünü kaçırmayan bir yapı kurmamız gerektiği vurgulandı. Bu vurgulamayı yapan da Atlantik Konseyi Başkanı Frederick Kempe idi. Kempe hükümetlerin bürokrasiyi ortadan kaldırıp kapasiteli ve yeterli olmaları gerektiğine de vurgu yaptı.
Dünyada bugüne kadar pek çok kriz oldu. 2019’da Avrupa Birliği’nde finansal kriz oldu, daha sonra Trump’ın ABD Başkanı olarak seçilmesi, daha sonra Brexit, daha sonra kovid salgını ve şimdi de Rusya-Ukrayna savaşı. Bu krizlere ne dünya toplumu ne de Avrupa toplumu hazırdı. Çünkü kimse sınırların dışında (out of box) düşünmüyor. Avrupa Birliği net değil, ne yapmak istediğini söylemiyor. Moldavya, Gürcistan; Ukrayna Avrupa Birliği üyesi olmak istedi, hiçbir başvuruya net bir cevap vermediler. Avrupa Birliği aksiyoner değil. Uzun dönemli düşünce ve politika fikrini yerleştirmek lazım, bunu işe insan seçerken bile yapmak lazım.
Yine aynı oturumda iş insanı Lily Shen, “uzun dönemli düşünmek lazım, ama herkes kendini düşünüyor. Oysa tedarik zincirinin adı iş birliği zinciri olmalı. Biz bunun için Future Foundation isimli bir vakıf kurduk. Global stratejileri nasıl uyarlar ve uygulamaya koyarız, bunun öğrenilmesi çok önemli” dedi. Gerçekten de tedarik zinciri olsun, katma değer zinciri olsun değişiyor. Sonuçta hükümetlerin hızlı aksiyon alması, akademik dünyanın da düşünceyi şekillendirmesi lazım. Artık büyük bir iş birliği yapılması gerekiyor, yoksa herkes kendi silolarında yaşar. Gelecek için güçlerin birleştirilip çoklu enerjinin açığa çıkarılması gerekiyor.
Özetle esneklik, çeviklik, hazır olmak, hesap verilebilirlik, kapsayıcılık ve sorumluluk oturumun anahtar kelimeleri idi. Çözümlerin çok paydaşlı çıkarımları içermesi ve kapsayıcı olması gerektiği ve karar vericilerin değişen koşullara adapte olabilmesinin ekonominin büyümesi açısından son derece hayati olduğu vurgulandı. Diğer oturumlarda özel sektör – devlet ikilisinin koordineli bir şekilde çalışması gerektiği ifade edilirken, bu oturumda akademi, devlet ve özel sektörün birlikte çalışmasının kritik olduğundan bahsedildi. Çünkü çok sayıda bilinmeyen, çok sayıda değişken anlamına gelir, bu yüzden farklı bakış açılarına sahip olmak bir elzemdir, dendi.
Global Yoksulluğun Üstesinden Gelmeyi Yeniden Düşünmek
Gelişmekte olan ülkelerin temsilcileri kendi halklarının potansiyeline inanıyor. Diyorlar ki “bize gerekli araçları sağlarsanız, biz de gerekeni yapabiliriz”. Bu noktada yerli halkın tavsiyelerinin alınması da fırsatlar adına önemlidir. Kapsayıcılık ve inovasyon oturumun gündemindeydi. Kapsayıcılık için mutlaka çocukların eğitim alma hakkı üzerinde yoğunlaşılması gerektiği söylendi. İnovasyonların ve yatırımların sürdürülebilir başarıya ulaşabilmesi için ise vatandaşların verilerini kayıt altına alabilen bir dijital altyapının var olması gerekiyor. Yoksulluğun bitirilmesi için hayata geçirilecek tüm uygulamaların “büyümeye” ket vurmaması hayati öneme sahip.
Bangladeş yoksulluğun üstesinden gelmekte iyi bir örnek. Bu ülke çok fakirdi. Bangladeş Doğu Pakistan’ın bir bölümü idi. 1970lerin başında ise ayrı ülke oldular. Karl Schwab’ın yine bir söz var: Devir kapitalizm değil, yetenek (capability) devridir. Bir ülkenin asıl sermayesi insanlarının yetenekleridir. Bangladeş de böyle düşünmüş. “Biz fakir bir ülke de olsak insanlarımızın bir meslek sahibi olmalarını sağlayabilirsek faydalı bir iş yapmış oluruz” diye düşünmüşler ve böylece başarıya ulaşmışlar. Bu her ülke için önemlidir.
Yaşam süreleri uzuyor. İnsanların emekli olunca ne yapacaklarını iyi düşünmek lazım.
Biri fakirse diğerinin zenginliği tehlikededir.
Biri çalışmak isteyip iş bulamıyorsa diğerinin işi tehlikededir.
Bu yüzden insan sermayesine yatırım yapmak gerekir. Özellikle dijital enformasyonu eğitimde kullanmak ve fırsat eşitliği yaratmak gerekir.
Ek 1: (özet)
Davos Dünya Ekonomi Forumu’na katılan IMF Başkanı Kristalina Georgieva son gelişmeler üzerine önemli açıklamalarda bulundu, “düşünülemeyeni düşünün” dedi. IMF Başkanı şunları söyledi:
2022’nin zor bir yıl olacağını düşünüyoruz. Birçok ülkede emtia fiyat şoku yaşanıyor. Özellikle dikkatinizi çekmek istediğim şok, geçen haftaki tarım fiyat şoku. Çünkü bu belki de ekonominin daha zorlu sulara girdiğinin işareti.
Yakıt/Petrol fiyatları indi ancak gıda fiyatları yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor. Büyüme yavaşladığında petrol kullanımını yavaşlatabiliriz ancak her gün yemek zorundayız. Mantıklı fiyatta gıda bulabilme anksiyetesi küresel olarak zirvede.
Savaşla birlikte enflasyonu körükleyen düşünülemez şokların olabileceğini öğrendik. Bu anlamda şoka daha yatkın bir dünyada yaşadığımız yönünde ders aldık.
Üst üste gelen krizlerin ardından alabileceğimiz ders şu; düşünülemeyeni düşünün. Ekonominin durdurulması düşünülemezdi. Avrupa’da bir savaş ortaya çıkana kadar düşünülemezdi. Kaç kere daha düşünülemeyecek durumlar meydana gelecek?
İki önceliğimiz var; birincisi artan gıda ve enerji fiyatları altında ezilen toplumun en yoksul kesimlerini sübvanse etmek. İkincisi de Ukrayna’daki savaş nedeniyle en büyük zararı gören iş kollarına destek olmak.”
Ek 2: (özet)
Davos 2022 toplantısı küreselleşme için kaçırılmış bir fırsattı
Joseph Stiglitz (*), 1 Haziran 2022 The Guardian
Dünya Ekonomik Forumu’nun iki yıldan fazla bir süreden sonraki ilk toplantısı, benim 1995’ten beri katıldığım birçok Davos konferansından önemli ölçüde farklıydı. Fark sadece Ocak ayının parlak kar ve berrak gökyüzünün yerini çıplak kayak pistleri ve çiseleyen yağmurla kasvetli bir Mayıs ayının alması değildi.
Aksine, geleneksel olarak küreselleşmeyi savunmaya kararlı bir forumun, öncelikle küreselleşmenin başarısızlıklarıyla ilgilenmesiydi: bozulan tedarik zincirleri, gıda ve enerji fiyatları enflasyonu ve milyarlarca insanı Covid-19 aşısı olmadan bırakan, birkaç şirkete milyarlarca dolar ekstra kar fırsatı sağlayan bir fikri mülkiyet (IP) rejimi.
Bu sorunlara önerilen yanıtlar arasında “reshore” (üretimin ülkeye dönmesi) veya “friend- shore üretimi” (Biden’ın ortaya attığı üretimin birkaç dost ülkede yapılması kavramı) ve “ülkenin üretim kapasitesini artırmaya yönelik sanayi politikaları”nın yasalaşması yer alıyor. Herkesin sınırları olmayan bir dünya için çalıştığı günler geride kaldı; aniden herkes, en azından bazı ulusal sınırların ekonomik kalkınma ve güvenliğin anahtarı olduğunu kabul ediyor.
Bir zamanlar şartsız küreselleşmenin savunucuları için bu yüz seksen derece dönüş , bilişsel uyumsuzlukla sonuçlandı, çünkü yeni politika önerileri paketi, uluslararası ticaret sisteminin uzun süredir devam eden kurallarının yıkılacağını ima ediyor…
(*) Joseph E Stiglitz nobel ödüllü Columbia University ekonomi profesörüdür. Dünya bankası eski baş ekonomistidir.
Not: Açık kaynak niteliğindeki bu yazı yazar zikredilerek iktibas edilebilir. Telif gerektirmez.
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor
Yayınlanma:
3 gün önce|
03/09/2026Yazan:
BankaVitrini
Türkiye İstatistik Kurumu’nun Ağustos 2026 verilerine göre tüketici enflasyonu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 oldu. Yıllık enflasyondaki gerileme devam ederken fiyatların hemen bütün ekonomiye yayılmış biçimde artmaya devam etmesi, dezenflasyon sürecinin henüz rahatlama yaratacak noktaya ulaşmadığını gösteriyor. Ağustos ayında özellikle ulaştırmadaki yüzde 4,82’lik aylık artış dikkat çekerken, konut grubundaki yıllık yüzde 39,77’lik yükseliş vatandaşın hissettiği enflasyon ile manşet enflasyon arasındaki farkın neden kolay kapanmadığını ortaya koyuyor.
Yıllık enflasyon geriliyor, fiyatlar gerilemiyor
Ağustos 2026 TÜFE verilerinin ilk bakışta olumlu tarafı yıllık enflasyondaki düşüş eğiliminin sürmesi.
TÜFE Ağustos ayında;
| Gösterge | Ağustos 2026 | Ağustos 2025 | Ağustos 2024 |
|---|---|---|---|
| Aylık TÜFE | %1,84 | %2,04 | %2,47 |
| Aralık ayına göre | %22,07 | %21,50 | %31,94 |
| Yıllık TÜFE | %31,51 | %32,95 | %51,97 |
| 12 aylık ortalama | %31,79 | %39,62 | %64,91 |
İki yıllık tablo dezenflasyonun varlığını açık biçimde gösteriyor. Ağustos 2024’te yüzde 51,97 olan yıllık enflasyon, Ağustos 2025’te yüzde 32,95’e, Ağustos 2026’da ise yüzde 31,51’e geriledi.
Ancak burada ekonomi yönetiminin iletişiminde özellikle dikkat edilmesi gereken kritik bir ayrım var: Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor.
Yüzde 31,51 enflasyon, tüketicinin karşılaştığı genel fiyat seviyesinin bir yıl öncesine göre ortalama yüzde 31,51 daha yüksek olduğu anlamına geliyor.
Dolayısıyla Türkiye’de yaşanan süreç bir “ucuzlama” değil, fiyatların daha düşük bir hızla pahalanmasıdır.
Sekiz ayda fiyatlar yüzde 22,07 arttı
Ağustos verilerinde üzerinde durulması gereken göstergelerden biri de yılbaşından bu yana gerçekleşen enflasyon.
Tüketici fiyatları Aralık 2025’e göre sekiz ayda yüzde 22,07 yükseldi. Başka bir ifadeyle Aralık sonunda 100 TL’ye alınabilen ortalama bir mal ve hizmet sepetinin fiyatı Ağustos sonunda yaklaşık 122,07 TL’ye çıktı.
Bu oran, 2025’in aynı dönemindeki yüzde 21,50’nin dahi üzerinde. Dolayısıyla yıllık enflasyon geriliyor olsa da 2026 yılı içerisindeki fiyat artış hızı geçen yılın aynı döneminden daha düşük değil.
Bu ayrıntı dezenflasyon sürecinin kırılganlığını gösteriyor.
Ağustos’un sürprizi ulaştırma oldu
Ağustos ayının en dikkat çekici kalemi ulaştırma.
Ulaştırma fiyatları sadece bir ayda yüzde 4,82 arttı. Üstelik ulaştırmanın aylık genel enflasyona katkısı 0,82 puan oldu. Aylık TÜFE’nin yüzde 1,84 olduğu düşünüldüğünde, ulaştırma grubunun tek başına Ağustos enflasyonunun yaklaşık yüzde 45’ini oluşturduğu görülüyor.
Bu son derece yüksek bir katkı.
Gıda fiyatları aylık sadece yüzde 0,22 yükselirken gıdanın aylık enflasyona katkısı 0,06 puanda kaldı. Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise aylık artış yüzde 2,26 olurken enflasyona katkı 0,27 puan oldu.
Üç temel grubun Ağustos tablosu şöyle:
| Harcama grubu | Aylık değişim | Aylık TÜFE’ye katkı |
|---|---|---|
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %0,22 | 0,06 puan |
| Ulaştırma | %4,82 | 0,82 puan |
| Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar | %2,26 | 0,27 puan |
Buradaki risk yalnızca ulaştırma fiyatlarının yükselmesi değil.
Ulaştırma aynı zamanda ekonominin hemen bütün sektörlerinin maliyet kalemidir. Akaryakıt, taşımacılık, lojistik ve dağıtım maliyetlerindeki artışın ilerleyen aylarda gıda, perakende ve sanayi ürünlerinin fiyatlarına ikinci tur etkiler yaratma potansiyeli bulunuyor.
Vatandaşın enflasyonunda konut baskısı çok daha güçlü
Yıllık rakamlara bakıldığında tablo daha çarpıcı.
Gıda ve alkolsüz içeceklerde fiyatlar yıllık yüzde 33,79, ulaştırmada yüzde 35,08, konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda ise yüzde 39,77 arttı.
Üç grubun da fiyat artışı manşet TÜFE olan yüzde 31,51’in üzerinde.
| Harcama grubu | Yıllık artış | Yıllık TÜFE’ye katkı |
|---|---|---|
| Gıda ve alkolsüz içecekler | %33,79 | 8,12 puan |
| Ulaştırma | %35,08 | 5,94 puan |
| Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar | %39,77 | 5,01 puan |
Sadece bu üç grubun yıllık enflasyona toplam katkısı 19,07 yüzde puan.
Başka bir ifadeyle yüzde 31,51’lik yıllık TÜFE’nin yaklaşık yüzde 61’i üç temel ihtiyaç grubundan geliyor. Bu nedenle vatandaşın hissettiği hayat pahalılığının manşet enflasyondaki düşüş kadar hızlı gerilememesi şaşırtıcı değil.
Çünkü tüketicinin vazgeçmesinin en zor olduğu üç harcama alanı; barınma, gıda ve ulaştırma.
Asıl önemli veri: 174 kalemin 134’ünde fiyat yükseldi
Ağustos TÜFE’sinde belki de manşet rakamdan daha önemli gösterge fiyat artışlarının ne kadar geniş bir alana yayıldığı.
TÜFE kapsamında bulunan 174 alt sınıfın; 35’inde fiyat düştü, 5’inde fiyat değişmedi, 134’ünde ise fiyat arttı.
Bu, incelenen alt sınıfların yaklaşık yüzde 77’sinde fiyatların yükseldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla Ağustos enflasyonunu birkaç üründeki olağanüstü fiyat hareketiyle açıklamak yeterli değil. Fiyat artışları ekonominin oldukça geniş bir bölümüne yayılmış durumda. Dezenflasyon açısından esas mücadele alanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.
Fiyat artışlarının yayılımı belirgin şekilde daralmadan kalıcı fiyat istikrarından söz etmek güç.
Çekirdek enflasyon da yüzde 30’un üzerinde
Manşet TÜFE’nin enerji veya gıda gibi oynak kalemlerden kaynaklandığı düşünülebilir.
Ancak özel kapsamlı göstergeler bu açıklamanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. İşlenmemiş gıda, enerji, alkollü içkiler, tütün ve altının hariç tutulduğu B göstergesi yıllık yüzde 30,68, aylık yüzde 1,84 arttı. Enerji, gıda, alkollü içecekler, tütün ve altının hariç tutulduğu C göstergesi ise yıllık yüzde 30,07, aylık yüzde 1,81 arttı.
Yönetilen-yönlendirilen fiyatların hariç tutulduğu F göstergesinde bile yıllık artış yüzde 29,96. Bu tablo önemli. Çünkü enflasyon yalnızca enerji, gıda veya kamunun belirlediği fiyatlardan kaynaklanmıyor. Temel enflasyon dinamikleri hâlâ yüzde 30 civarında seyrediyor.
Bu da fiyatlama davranışlarındaki katılığın henüz tamamen kırılmadığına işaret ediyor.
Merkez Bankası açısından faiz indirimi tartışması zorlaşıyor mu?
Ağustos rakamlarının para politikası açısından iki farklı mesajı bulunuyor.
Bir tarafta yıllık enflasyon geriliyor. Diğer tarafta aylık enflasyon Temmuz’daki yüzde 1,78 seviyesinden Ağustos’ta yüzde 1,84’e yükseldi. TCMB, Temmuz ayına ilişkin değerlendirmesinde aylık enflasyonun ana eğiliminde gerileme olduğunu açıklamıştı. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Merkez Bankası açısından yalnızca yıllık TÜFE’nin gerilemesi yeterli olmayacak.
Aylık enflasyonun ana eğilimi, hizmet fiyatları, çekirdek göstergeler ve beklentiler daha belirleyici olacak. TCMB’nin beklenti verileri de neden ihtiyatlı davranılması gerektiğini gösteriyor. Merkez Bankası, Ağustos 2026 itibarıyla piyasa katılımcıları, reel sektör ve hanehalkının 12 ay sonrası enflasyon beklentilerini ayrı ayrı izlemeyi sürdürüyor.
Temmuz ayındaki PPK özetinde TCMB, piyasa katılımcılarının 2026 yıl sonu enflasyon beklentisinin yüzde 29,2’ye, 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 24’e çıktığını; firmaların 12 ay sonrası beklentisinin yüzde 33,1, hanehalkının beklentisinin ise yüzde 46,1 olduğunu belirtmiş ve beklentiler ile fiyatlama davranışlarını dezenflasyon açısından risk unsuru olarak tanımlamıştı.
Bu nedenle önümüzdeki faiz kararlarında “yıllık enflasyon düştü, faiz hızla indirilebilir” şeklindeki basit denklem yeterli olmayacaktır.
Yıl sonu için kritik matematik
Ağustos sonunda yılbaşından itibaren birikimli enflasyon yüzde 22,07’ye ulaşmış durumda.
Bundan sonrası açısından basit bir matematik yapmak mümkün. Yılın kalan dört ayında aylık enflasyon ortalama yüzde 1 olursa yıllık kümülatif 2026 enflasyonu yaklaşık yüzde 27,0 olur. Aylık ortalama yüzde 1,5 civarında gerçekleşirse yıl sonu artışı yaklaşık yüzde 29,6’ya, aylık yüzde 2 civarında gerçekleşirse yaklaşık yüzde 32,2’ye ulaşır.
Dolayısıyla yıl sonu enflasyonunun yüzde 30’un altına inebilmesi için kalan aylarda ortalama aylık enflasyonun kabaca yüzde 1,6’nın altında tutulması gerekiyor.
Bu kolay bir eşik değil. Özellikle sonbaharda eğitim, kira, hizmet fiyatları, enerji ve olası kur geçişkenliği bu hesabı zorlaştırabilir.
Enflasyonda artık “baz etkisi” değil aylık hız konuşulmalı
Türkiye ekonomisinde bundan sonraki kritik soru yıllık enflasyonun düşüp düşmeyeceğinden çok, aylık fiyat artışlarının hangi seviyede kalıcı hale geleceği.
Çünkü yüzde 1,8 civarında kalıcı bir aylık enflasyon dahi yıllıklandırıldığında yaklaşık yüzde 24 seviyesinde bir fiyat artış hızına karşılık geliyor. Aylık yüzde 2 kalıcı hale geldiğinde yıllıklandırılmış oran yaklaşık yüzde 27’ye çıkıyor. Fiyat istikrarına yaklaşabilmek için aylık enflasyonun önce yüzde 1’lere, ardından bunun da belirgin biçimde altına doğru kalıcı olarak gerilemesi gerekiyor.
Bu nedenle yıllık TÜFE’deki düşüş tek başına başarı ölçüsü olarak görülmemeli.
Sonuç: Dezenflasyon var, fiyat istikrarı henüz yok
Ağustos 2026 rakamları Türkiye’nin enflasyonla mücadelesinde iki farklı gerçeği aynı anda ortaya koyuyor.
Birincisi, yıllık enflasyon iki yıl önceki yüzde 51,97 seviyesinden yüzde 31,51’e kadar geriledi. Bu açıdan dezenflasyon süreci devam ediyor. İkincisi ve daha önemlisi ise fiyat artışları hâlâ son derece yaygın. 174 alt sınıfın 134’ünde fiyat yükseliyor. Çekirdek enflasyon yüzde 30 civarında. Konut yüzde 39,77, ulaştırma yüzde 35,08, gıda yüzde 33,79 yıllık artış gösteriyor.
Üstelik yılın ilk sekiz ayında tüketici fiyatları şimdiden yüzde 22,07 yükselmiş durumda. Bu nedenle Ağustos verisinin en doğru özeti şu olabilir: Türkiye’de enflasyon düşüyor; fakat hayat pahalılığı henüz düşmüyor. Dezenflasyon başladı ancak fiyat istikrarına ulaşılmış değil. Ekonomi yönetimi açısından bundan sonraki başarı kriteri yıllık TÜFE’nin baz etkisiyle aşağı gelmesinden çok; aylık enflasyonun kalıcı olarak yüzde 1 seviyesinin altına yaklaşması, çekirdek göstergelerin gerilemesi ve fiyat artışlarının ekonominin geneline yayılma eğiliminin kırılması olacak.
Aksi halde vatandaş açısından yüzde 50’lerden yüzde 30’lara gerileyen enflasyonun anlamı, “fiyatlar artık artmıyor” değil, “fiyatlar eskisine göre biraz daha yavaş artıyor” olmaya devam edecek.
bankavitrini.com | Haber Analiz
EKONOMİ
Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede?
Yayınlanma:
3 hafta önce|
14/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye’nin kurumlar vergisi rekortmenleri listesi yalnızca kimin daha fazla vergi ödediğini göstermiyor. Liste aynı zamanda ülkede kârın hangi sektörlerde yoğunlaştığını, yüksek faiz döneminin kazananlarını ve kaybedenlerini ve üretim ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal problemi de ortaya koyuyor. İlk sıralarda bankalar ve finans kuruluşları ağırlık kazanırken Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinin görünürlüğünün oldukça düşük olması dikkat çekiyor. Almanya’ya bakıldığında ise ekonomik devler listesinin omurgasını otomotiv, makine, kimya ve teknoloji şirketleri oluşturuyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması Türkiye ekonomisinin son yıllarda geçirdiği dönüşümü tartışmaya açacak nitelikte.
Bankavitrini.com’un incelediği listede bankacılık ve finans kuruluşlarının belirgin ağırlığı görülürken; otomotiv, demir-çelik, makine, petrokimya, beyaz eşya ve diğer büyük sanayi sektörlerinin listenin üst sıralarında yeterince temsil edilmemesi dikkat çekiyor.
Buradaki temel soru şu: Türkiye’de üretim yapan, ihracat gerçekleştiren, yüz binlerce kişiye istihdam sağlayan büyük sanayi kuruluşları neden kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin zirvesinde değil?
Sorunun yanıtı Türkiye’nin son yıllardaki yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti ve sanayi kârlılığındaki aşınma sürecinde aranmalı.
Türkiye kurumlar vergisi rekortmenlerinde ilk sıralar
Aşağıdaki tablo, Gelir İdaresi Başkanlığı’nın paylaşılan Türkiye geneli sıralamasında unvanı açıklanan ilk şirketlerden oluşturulmuştur. GİB listesinde bazı mükellefler isimlerinin açıklanmasını istemediği için (*) olarak gösterilmektedir.
| Sıra | Kurum | Faaliyet alanı | Tahakkuk eden vergi |
|---|---|---|---|
| 1 | T.C. Ziraat Bankası A.Ş. | Bankacılık | 70,39 milyar TL |
| 3 | Türkiye Vakıflar Bankası T.A.O. | Bankacılık | 22,91 milyar TL |
| 4 | Türkiye Garanti Bankası A.Ş. | Bankacılık | 20,08 milyar TL |
| 6 | QNB Bank A.Ş. | Bankacılık | 10,19 milyar TL |
| 7 | LC Waikiki Mağazacılık Hizmetleri Tic. A.Ş. | Perakende | 10,18 milyar TL |
| 8 | Emin Evim Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 10,08 milyar TL |
| 9 | Citibank A.Ş. | Bankacılık | 7,68 milyar TL |
| 10 | Allianz Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,61 milyar TL |
| 11 | Kuveyt Türk Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 7,57 milyar TL |
| 12 | Türkiye Sigorta A.Ş. | Sigorta | 7,53 milyar TL |
| 13 | Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. | Telekomünikasyon | 7,47 milyar TL |
| 14 | Unilever Sanayi ve Ticaret Türk A.Ş. | Sanayi / tüketim ürünleri | 7,19 milyar TL |
| 15 | BİM Birleşik Mağazalar A.Ş. | Perakende | 7,07 milyar TL |
| 16 | Türkiye Emlak Katılım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 6,99 milyar TL |
| 17 | Fuzul Tasarruf Finansman A.Ş. | Finansman | 6,56 milyar TL |
| 18 | Türkiye Hayat ve Emeklilik A.Ş. | Sigorta | 5,86 milyar TL |
| 19 | Eti Maden İşletmeleri Genel Müdürlüğü | Madencilik / kimya | 5,70 milyar TL |
| 20 | Tera Yatırım Menkul Değerler A.Ş. | Sermaye piyasaları | 5,54 milyar TL |
| 21 | İstanbul Takas ve Saklama Bankası A.Ş. | Yatırım bankacılığı | 4,97 milyar TL |
| 22 | Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü | Denizcilik | 4,92 milyar TL |
| 23 | DenizBank A.Ş. | Bankacılık | 4,81 milyar TL |
| 24 | Mercedes-Benz Türk A.Ş. | Otomotiv | 4,75 milyar TL |
| 25 | Türkiye Elektrik İletim A.Ş. | Enerji | 4,33 milyar TL |
| 26 | ITX Türkiye | Perakende / tekstil | 4,25 milyar TL |
| 27 | Philip Morris Tütün Mamulleri | Tütün sanayi | 4,23 milyar TL |
| 28 | AXA Sigorta A.Ş. | Sigorta | 4,17 milyar TL |
| 31 | Türkiye Kalkınma ve Yatırım Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,98 milyar TL |
| 32 | Türk Ekonomi Bankası A.Ş. | Bankacılık | 3,92 milyar TL |
Kaynak: Gelir İdaresi Başkanlığı Türkiye geneli kurumlar vergisi sıralaması. (*) İsimlerinin açıklanmasını istemeyen mükellefler tabloya dahil edilmemiştir.
Tabloya bakıldığında sorun çok daha görünür hale geliyor.
İlk 32 sıra içerisinde bankalar, katılım bankaları, sigorta şirketleri, tasarruf finansman şirketleri, yatırım kuruluşları ve Takasbank birlikte değerlendirildiğinde finansal sistemin olağanüstü bir ağırlığı ortaya çıkıyor.
Buna karşılık Türkiye’nin üretim kapasitesini temsil eden otomotiv, demir-çelik, beyaz eşya, makine, kimya, petrokimya gibi sektörlerin aynı ölçüde görünür olmadığı görülüyor.
Ziraat Bankası’nın 70,4 milyar TL’lik vergisi dikkat çekici
Listenin belki de en çarpıcı rakamı Ziraat Bankası’na ait. Bankanın tahakkuk eden kurumlar vergisi yaklaşık 70,4 milyar TL.
İkinci açıklanan banka VakıfBank’ta rakam 22,9 milyar TL, Garanti BBVA’da ise yaklaşık 20,1 milyar TL.
Başka bir ifadeyle Ziraat Bankası’nın tek başına tahakkuk eden kurumlar vergisi, listede bulunan birçok büyük şirketin ödediği vergilerin toplamından daha yüksek. Bu durum bankacılık sektörünün Türkiye ekonomisi içerisindeki kârlılık gücünü ortaya koyması açısından önemli.
Ancak asıl tartışılması gereken bankaların fazla kazanması değil.
Sanayinin neden yeterince kazanamadığıdır.
Bir tarafın faiz geliri diğer tarafın faiz gideri
Türkiye ekonomisinin son birkaç yıldaki en önemli problemlerinden biri burada ortaya çıkıyor. Bankanın verdiği krediden elde ettiği faiz geliri, sanayicinin bilançosunda finansman gideridir.
Dolayısıyla ekonomide faiz oranları uzun süre çok yüksek seviyelerde kaldığında iki farklı bilanço etkisi ortaya çıkıyor:
Banka açısından:
Kredi faizi
↓
Faiz geliri
↓
Bankacılık kârı
↓
Vergilendirilebilir kazanç
↓
Yüksek kurumlar vergisi
Sanayici açısından ise:
Kredi faizi
↓
Finansman gideri
↓
Faaliyet kârının erimesi
↓
Net kârın düşmesi
↓
Vergilendirilebilir kazancın azalması
Türkiye’deki kurumlar vergisi rekortmenleri listesinin sektör dağılımı bu nedenle para politikasından tamamen bağımsız düşünülemez.
Sanayici cirosunu büyütüyor ama kârını büyütemiyor
Türkiye sanayisinin temel problemi satış yapamaması değil. Asıl sorun satıştan elde edilen kârın giderek daha büyük bölümünün finansman giderlerine gitmesi. İstanbul Sanayi Odası’nın Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu çalışması da bu baskının boyutunu ortaya koyuyor.
2025 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yüzde 38,1 artarak 854,7 milyar TL’ye yükseldi. Finansman giderlerinin net satışlara oranı da yüzde 6’dan yüzde 6,6’ya çıktı. Sanayi şirketleri üretim yapıyor, personel çalıştırıyor, enerji tüketiyor, ihracat gerçekleştiriyor ve işletme sermayesi finanse ediyor. Fakat yaratılan faaliyet kârının önemli bölümü finansman maliyetine gidiyorsa şirketin vergi öncesi kârının yükselmesi giderek zorlaşıyor.
Kurumlar vergisi rekortmenleri tablosunun arkasındaki önemli gerçeklerden biri budur.
Türkiye’nin ekonomik paradoksu
Ortaya oldukça düşündürücü bir tablo çıkıyor: Krediyi kullanan sanayici kâr etmekte zorlanırken krediyi veren finans sistemi yüksek kâr açıklıyor.
Finans sektörünün güçlü olması elbette ekonomi açısından olumsuz değildir. Tam tersine güçlü sermayeye sahip, kârlı ve sağlıklı bankacılık sistemi ekonomik istikrar açısından gereklidir. Problem finans sektörünün kârlılığı değil; finans sektörünün finanse etmesi gereken üretim sektörünün kârlılığının giderek zayıflamasıdır.
Finans ekonominin motoru değil, motorun çalışmasını sağlayan finansman sistemidir.
Motor ise üretimdir.
Almanya’da tablo neden farklı?
Türkiye ile Almanya arasında birebir “vergi rekortmenleri” karşılaştırması yapmak mümkün değil. Bunun çok önemli hukuki bir nedeni bulunuyor.
Alman Vergi Kanunu’nun (Abgabenordnung) 30. maddesi vergi gizliliğini düzenliyor. Kamu görevlilerinin mükelleflere ilişkin korunan vergi ve ticari bilgileri yetkisiz şekilde açıklaması yasak. Bu nedenle Türkiye’deki GİB listesine benzer şirket bazında resmi bir kurumlar vergisi rekortmenleri sıralaması yayımlanmıyor.
Ancak Almanya’nın en büyük şirketlerinin ve en fazla kâr yaratan şirketlerinin sektörel yapısına baktığımızda iki ekonomi arasındaki fark açık biçimde görülüyor.
EY’nin 2025 yılı Almanya’nın en büyük şirketleri araştırmasında ciro açısından ilk üç sırayı Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW oluşturuyor.
Yani üçü de otomotiv sanayisi. Dahası, kâr sıralamasında Deutsche Telekom’un ardından Siemens, BMW ve SAP geliyor.
Bu tablo önemli. Çünkü Almanya’da ekonomik büyüklüğün merkezinde hâlâ üretim, teknoloji ve yüksek katma değerli sanayi bulunuyor.
Almanya’nın ekonomik devleri
Vergi rekortmenleri listesi olmadığı için aşağıdaki tabloyu “vergi rekortmenleri” olarak değil, Almanya’nın ekonomik yapısını göstermek amacıyla büyük şirketler ve faaliyet alanları karşılaştırması olarak okumak gerekiyor.
| Şirket | Ana faaliyet | Ekonomideki niteliği |
| Volkswagen | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| BMW | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Mercedes-Benz | Otomotiv | Sanayi / üretim |
| Deutsche Telekom | Telekomünikasyon | Teknoloji / hizmet |
| DHL Group | Lojistik | Lojistik / hizmet |
| Siemens | Elektrik, otomasyon, teknoloji | İleri sanayi |
| E.ON | Enerji | Enerji altyapısı |
| BASF | Kimya | Ağır sanayi / kimya |
| Bayer | İlaç ve kimya | İleri teknoloji / sanayi |
| Daimler Truck | Ticari araç | Sanayi / üretim |
Volkswagen güncel verilere göre yaklaşık 320 milyar euro civarındaki geliriyle Almanya’nın en büyük halka açık şirketi konumunda. BMW yaklaşık 133 milyar euro, Mercedes-Benz yaklaşık 133 milyar euro gelir büyüklüğüne sahip.
EY araştırmasında da Volkswagen, Mercedes-Benz ve BMW’nin Almanya’nın en yüksek cirolu ilk üç şirketi olduğu doğrulanıyor.
Üstelik Almanya’nın sanayi omurgası otomobilden ibaret değil. Bosch otomotiv teknolojilerinden endüstriyel sistemlere; Siemens elektrifikasyon ve otomasyondan dijital endüstriye; BASF kimyadan ileri malzemelere; Daimler Truck ve TRATON ise ağır ticari araçlara kadar küresel üretim zincirlerinin kritik alanlarında faaliyet gösteriyor.
Almanya’nın bankaları nerede?
İki ülkenin ekonomik yapılanmasındaki fark burada daha da ilginç hale geliyor. Almanya elbette büyük bir finans merkezine sahip. Deutsche Bank ve Commerzbank küresel ölçekte önemli finans kuruluşları.
Fakat Almanya’nın en büyük şirketleri denildiğinde listenin tamamını bankalar kaplamıyor. Volkswagen, BMW, Mercedes-Benz, Siemens, Bosch, BASF, Bayer, Daimler Truck gibi şirketler ekonomik yapının merkezinde yer alıyor.
Almanya’nın üretim gücü aynı zamanda istihdam kapasitesine de yansıyor. EY’nin araştırmasına göre Volkswagen yaklaşık 633 bin çalışanıyla ülkenin en büyük halka açık işverenlerinden biri. DHL yaklaşık 537 bin, Siemens ise 318 bin kişiyi istihdam ediyor.
Yani ekonomik değer üretimi aynı zamanda çok büyük bir üretim ve istihdam ekosistemi yaratıyor.
Türkiye için alarm veren soru
Türkiye açısından tartışılması gereken konu tam olarak burada başlıyor. Bir ekonominin en büyük vergi mükelleflerinin bankalar olması tek başına ekonomik problem değildir.
Ancak; bankalar yüksek kâr ederken, sanayi şirketlerinin kâr marjları düşüyorsa, sanayinin finansman giderleri hızla yükseliyorsa, yatırım iştahı azalıyor ve üretici işletme sermayesine ulaşmakta zorlanıyorsa, o zaman vergi rekortmenleri listesinin sektörel dağılımı önemli bir ekonomik sinyale dönüşür.
Çünkü uzun vadede bankaların da sağlıklı şekilde büyüyebilmesi için güçlü reel sektöre ihtiyaç vardır.
Bankaların vermediği krediyi ekonomi nasıl büyütecek?
Türkiye’nin uyguladığı sıkı para politikası enflasyonu kontrol altına almak amacıyla kredi büyümesini sınırlamaya çalışıyor. Makroekonomik açıdan bunun gerekçesi anlaşılabilir. Ancak bu politikanın uzun süre devam etmesi halinde sanayi şirketlerinde farklı bir bilanço problemi ortaya çıkıyor.
İşletme sermayesi ihtiyacı enflasyon nedeniyle sürekli büyürken kredi miktarı sınırlandırılıyor. Kredi bulunabildiğinde ise maliyeti çok yüksek.
Sonuçta şirketler; stok azaltıyor, yatırım erteliyor, kapasite artırmıyor, vadeli satışları azaltıyor, istihdam konusunda daha temkinli davranıyor, borçlarını çevirmeye odaklanıyor.
Böyle bir ortamda sanayiciden yüksek kurumlar vergisi yaratacak yüksek kârlılık beklemek giderek zorlaşıyor.
Vergi rekortmenleri aslında kâr rekortmenleridir
Kurumlar vergisinin temelinde şirketlerin vergilendirilebilir kazancı bulunuyor. Bu nedenle kurumlar vergisi rekortmenleri listesine farklı bir açıdan bakmak gerekiyor.
Liste aynı zamanda bir anlamda: “Türkiye’de vergilendirilebilir kâr hangi sektörlerde oluşuyor?” sorusunun cevabını veriyor.
Ve mevcut tablo finans sektörünü işaret ediyorsa ekonomi yönetiminin üzerinde düşünmesi gereken mesele budur. Türkiye’nin hedefi bankaların daha az kazanması olmamalı.
Türkiye’nin hedefi sanayinin yeniden daha fazla kazanabileceği bir ekonomik ortam yaratmak olmalıdır.
Üretmeden zenginleşmek mümkün mü?
Finansal faaliyetler ekonominin vazgeçilmez unsurudur. Fakat sürdürülebilir refahın temelinde üretkenlik artışı bulunur.
Bir ülkenin uzun vadeli refahını; yüksek katma değerli üretim, teknoloji, Ar-Ge, ihracat, verimlilik, markalaşma ve nitelikli insan kaynağı belirler. Almanya’nın Volkswagen’i, Siemens’i, Bosch’u ve BASF’ı yalnızca büyük şirket değildir.
Bu şirketlerin arkasında on binlerce tedarikçi, mühendislik şirketi, KOBİ, üniversite, araştırma merkezi ve yüz binlerce çalışan bulunuyor. Bir otomobil fabrikasının yarattığı ekonomik değer yalnızca otomobil üreticisinin bilançosunda kalmaz.
Çelikten plastiğe, yazılımdan lojistiğe, makineden elektroniğe kadar ekonominin tamamına yayılır.
Türkiye’nin ihtiyacı finans-sanayi dengesi
Türkiye’nin önündeki çözüm “bankalar kazanmasın” yaklaşımı olamaz. Doğru politika; bankalar güçlü olsun, sanayi de güçlü olsun.
Finans sistemi reel sektöre uzun vadeli ve öngörülebilir maliyetlerle kaynak aktarabilmeli. Sanayici yaptığı yatırımın beş yıl sonraki finansman maliyetini kabaca öngörebilmeli. İhracatçı kur, enflasyon ve maliyet üçgeninde rekabet gücünü kaybetmemeli.
İşletme sermayesi kredileri yalnızca parasal sıkılaşmanın kontrol aracı olarak görülmemeli. Ve Türkiye yeniden üretimden para kazanılabilen bir ekonomik yapıya dönmeli.
Asıl mesele bankaların listede olması değil, sanayinin olmaması
Kurumlar vergisi rekortmenleri listesinden çıkarılması gereken sonuç bankacılık sektörünü eleştirmek değildir. Aksine Türkiye güçlü bir bankacılık sistemine ihtiyaç duyuyor. Fakat çok daha güçlü bir sanayi sektörüne de ihtiyaç duyuyor.
Asıl soru şudur: Türkiye’nin fabrikaları üretmeye, ihracat yapmaya ve yüz binlerce kişiyi çalıştırmaya devam ederken ekonomide en yüksek vergilendirilebilir kâr neden ağırlıklı olarak finansal faaliyetlerde oluşuyor?
Bu soruya verilecek cevap Türkiye’nin önümüzdeki on yıldaki ekonomik modelini de belirleyecek. Çünkü sürdürülebilir kalkınmanın formülü finans ile sanayiyi birbirine rakip hale getirmek değildir. Finansın üretimi desteklediği, üretimin kâr yarattığı, kârın yeniden yatırıma dönüştüğü ve yatırımın vergi ile istihdam ürettiği bir döngü kurmaktır.
Bugünkü vergi rekortmenleri tablosu ise Türkiye açısından önemli bir uyarı veriyor: Bankaların vergi rekortmeni olması başarıdır; sanayinin rekortmenler listesinden kaybolması ise sorgulanması gereken ekonomik bir sonuçtur.
Almanya örneği de gösteriyor ki küresel ölçekte rekabetçi ve yüksek gelirli bir ekonominin arkasında yalnızca güçlü finans sistemi değil, kâr edebilen güçlü bir sanayi tabanı bulunuyor.
Gülbeyaz GERGÜN – bankavitrini.com
EKONOMİ
İSO Gündemi: Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme
Yayınlanma:
1 ay önce|
24/07/2026Yazan:
BankaVitrini
İstanbul Sanayi Odası (İSO) Meclisinin temmuz ayı olağan toplantısı “Türkiye’yi Bekleyen Tehlike: Erken Sanayisizleşme” ana gündemi ile Odakule Fazıl Zobu Meclis Salonu’nda gerçekleştirildi.
İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan’ın başkanlık ettiği, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde Türkiye İhracatçılar Meclisi (TİM) Başkanı Mustafa Gültepe, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Burhan Özdemir, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve Arçelik Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi, TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel düzenlendi.

T.C. Beyoğlu Kaymakamı A. Atakan Atasoy, İSO Yönetim Kurulu Üyeleri ve İSO Meclis Üyeleri’nin yer aldığı Meclis toplantısını basın mensupları da ilgiyle takip etti.
İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, Meclis toplantısının açılışında yaptığı konuşmada, “Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini gösteriyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır. İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğiz” dedi.
İSO haziran ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan tarafından açıldı. Saruhan, ana gündem maddesine ilişkin yaptığı konuşmada şunları söyledi:

İSO Meclis Başkan Yardımcısı
Sadık Ayhan Saruhan
“Dünyada gelişmiş ülkeler, sanayide doyum noktasına ulaşıp zenginleştikten sonra hizmet sektörüne kayarlar. Biz ise henüz hedeflediğimiz o kalıcı zenginliğe ulaşamadan, sanayimizin büyüme motorunun aksadığını görüyoruz. Nitekim açıklanan TÜİK verilerine göre, ekonomimiz büyürken sanayi sektörümüzün daralma eğilimine girmesi, çarkların ne denli zorlandığını açıkça ortaya koyuyor. Nitekim İmalat Sanayinin milli gelirden aldığı pay 2023 yılında %19,5 iken 2025 yılında bu oran %16,3’e sert bir şekilde düşmüştür. Bugün sadece Türkiye değil, tüm dünya sanayi açısından oldukça zor, fırtınalı bir dönemden geçmektedir. Küresel ekonomideki sıkı para politikaları, daralan dış talep ve tırmanan enerji maliyetleri, bugün hem dünyada hem de ülkemizde imalat sanayisini ciddi bir dar boğazın içine sürüklemiştir.

Özellikle küresel risklerin de katkısıyla çok ciddi bir talep ve üretim daralması ile karşı karşıyayız. İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşlarında son üç yıldır üretimden satışlardaki reel küçülme 2025 yılında değişmiş ve pozitife dönmüş olsa da reel büyüme sadece binde 2 gibi durma noktasını ifade eden bir seviyede kalmıştır. Sanayimizde ciddi bir orta-düşük teknoloji tuzağı içinde bulunuyoruz. İhracatımızın içindeki yüksek teknoloji payı ne yazık ki hâlâ %3-4 bandını aşamadı. İSO 500 listelerimizde orta-yüksek ve yüksek teknolojili şirketlerin payını kalıcı olarak yukarı çekemediğimiz sürece, küresel değer zincirinde başkalarının belirlediği fiyata boyun eğmek zorunda kalırız. Maalesef yüksek teknoloji ve inovasyonun yakıtı olan Ar-Ge’ye sanayi şirketleri olarak yeterince para harcamıyoruz. Nitekim bugünkü %1,5’lik Ar-Ge Harcama Oranı OECD ortalaması olan %2,7 seviyesinin oldukça altındadır. Gerek İSO İlk 500 ve gerekse İSO İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu içinde Ar-Ge yapan firma sayısı yaklaşık %50 oranındadır. Sanayicilerimiz Ar-Ge ve İnovasyon harcamalarını arttırmalı ancak aynı zamanda Küresel Ölçekte sanayicimize rekabet üstünlüğü sağlayacak Ar-Ge ve İnovasyonu teşvik edici politikaların geliştirilmesi hız kazanmalıdır.”

Ana gündem maddesine ilişkin görüşlerini paylaşmasının ardından İSO Meclis Başkan Yardımcısı Sadık Ayhan Saruhan, gündeme dair konuşmasının ardından açılış konuşmasını gerçekleştirmek üzere İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan’ı kürsüye davet etti. İSO Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Bahçıvan, İSO haziran Meclisi’nde sanayiciler adına yaptıkları özel ve acil bir kredi paketi çağrısına yönelik Cumhurbaşkanı tarafından Kabine Toplantısı sonrasında açıklanan sanayi destek paketini son derece kıymetli ve umut verici bir adım olarak gördüklerini söyledi. Bahçıvan, “Bu karar; yalnızca bir finansman desteği değil, Türkiye’nin üretim gücüne, yatırım iradesine, istihdamına ve ihracat kapasitesine verilen güçlü bir sahiplenme mesajıdır, benzer adımların devam edeceğine inanıyoruz. Üretimin nefes alması, Türkiye’nin nefes almasıdır. Sanayicinin güçlenmesi, ülkemizin güçlenmesidir” dedi.

İSO Yönetim Kurulu Başkanı
Erdal Bahçıvan
Konuşmasında Türkiye sanayisi ve ekonomisinin içinde bulunduğu koşullar nedeniyle genel olarak bir sanayisizleşme riskinin kendisini gösterdiğine dikkat çeken Bahçıvan, şunları söyledi:
“Türkiye’de ise imalat sanayinin toplam GSYH içindeki payı maalesef yüzde 20’lerin altındadır. Bunun yanı sıra mevcut üretim tabanının düşük teknoloji, yetersiz özsermaye, zayıf verimlilik ve yüksek ithal girdi bağımlılığı içine sıkışması gibi bir tehlike söz konusudur. Böyle bir yapı, üretim yapmaya devam etse bile teknoloji geliştiremez, verimlilik artışı sağlayamaz, dış şoklara karşı direnç oluşturamaz ve yüksek gelirli ülke düzeyine geçişi destekleyemez. Türkiye’de sanayinin zayıflamasıyla gelişmiş ülkelerde sanayinin ekonomi içindeki ağırlığının azalması aynı şeyler değildir. Gelişmiş ülkeler yüksek teknoloji odaklı sanayi sonrası Bilgi Toplumu’na geçerken Türkiye’de ise geleneksel sektörler her geçen gün kan kaybediyor ve hizmet sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı giderek artıyor. Bir başka ifadeyle Türkiye klasik sanayileşmesini tamamlamadan hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye sahip olma yolunda ilerliyor. Bu durumu ülkemizin ve toplumumuzun geleceği açısından doğru bulmuyoruz. Zira bilinmelidir ki toplumlar ancak üreterek ayakta kalabilir.”

Erken sanayisizleşmeyi “Gelişmekte olan bir ülkenin sanayileşme ve teknolojik gelişim sürecinde yeterince ilerlemeden, sanayinin ekonomide lokomotif olma rolünü yitirdiği; bir diğer ifadeyle imalat sanayinin yapısal dönüşümünü tamamlamadan, üretim, istihdam ve yatırım içindeki ağırlığını kaybetmeye başlamasıdır” olarak tanımlayan Bahçıvan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Son dönemde farklı sektörlerden iş insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde dikkat çekici ortak bir cümleyle karşılaşıyoruz: ‘Hala neden sanayicilik yapıyorsun?’ Bu soru, aslında Türkiye’de sanayiye bakışın nasıl değiştiğini yansıtan güçlü bir göstergedir. Bu algı değişimi, en az ekonomik göstergeler kadar önemlidir. Daha da önemlisi, genç kuşakların sanayi sektörüne ilişkin beklentileri hızla değişmektedir. Gençler artık sanayide uzun vadeli bir kariyer hayal etmiyor; daha esnek, daha hızlı gelir sağlayan ya da fiziksel üretimden uzak alanlara yönelmeyi tercih ediyor. Sanayiciler, uzun yıllar emek verilerek oluşturulan aidiyet duygusunun giderek kaybolduğunu ifade ediyorlar. Oysa sanayi yalnızca büyük fabrikalardan ibaret değildir. Sanayi, birbirini besleyen binlerce fabrikanın, KOBİ’nin, tedarikçinin, mühendisin, ustanın, çırağın, teknisyenin ve girişimcinin oluşturduğu büyük bir ekosistemdir. Bu habitat zayıfladığında yalnızca fabrikalar kapanmaz; bilgi birikimi, mesleki kültür ve üretme kabiliyeti de aşınmaya başlar. Bugünün en kritik meselelerinden birisi de budur. Teknoloji satın alınabilir, makine yatırımı yapılabilir, finansman bulunabilir. Ancak üretim kültürünü benimsemiş, o teknolojiyi kullanacak nitelikli insan kaynağını ve üretim motivasyonunu kaybettiğinizde, bunu kısa sürede yeniden inşa etmek mümkün değildir.”
İSO Başkanı Bahçıvan, üçüncü yılını geride bıraktığımız ekonomi programına yönelik değerlendirmelerin ardından erken sanayisizleşme riskine yönelik atılması gereken adımların altını çizdi ve şu ifadeleri kullandı:
“Programın başlıca hedefi olan dezenflasyon süreci, istendiği kadar hızlı ilerlemiyor ve beklenenden daha uzun bir zamana yayıldı. Gelinen noktada sanayicilerimizin artık nefes almakta zorlandığı da bir gerçek. Bahsettiğim durumun en güncel ve somut örneklerini geçen ay yayınladığımız İSO 500 ve bu pazartesi yayınladığımız İSO İkinci 500 araştırmalarımızın 2025 yılı sonuçlarında gördük. Zayıf iç ve dış talep, Türk lirasındaki reel değerlenme ve finansmana erişim gibi sorunların yol açtığı baskıyı en çok geleneksel, emek-yoğun sektörlerimizin hissettiği çokça yazıldı ve söylendi. Bu yük, daha üst teknoloji grubunda yer alan diğer ihracatçı sektörlerimize doğru yayılmaya başlamış durumdadır. İçinden geçtiğimiz koşullar Türkiye’nin uzun yıllar içinde, büyük çabalarla elde ettiği kazanımları tehlikeye atmakta ve genel olarak bir sanayisizleşme riski kendisini göstermektedir.

Mevcut kazanımlarımızı korumak kadar, küresel dönüşümün gerisinde kalmamak da sanayisizleşme riskini bertaraf etmek açısından oldukça kritik. Yapılan güncel çalışmalar, önümüzdeki beş-altı içerisinde yapay zekâ altyapısına dönük yapılacak toplam harcamaların trilyonlarca dolara ulaşacağına işaret ediyor. Yapay zekâ altyapısının yanı sıra, yapay zekâ sistemlerinin üretim süreçlerine ve sınai ürünlere yerleştirilmesi de bir diğer kritik alan. Bu belki de sanayicilerimizi bekleyen çok daha büyük bir sınav. Türk sanayisi, mevcut kaynak yapısı ve finansman sistemiyle bu sınavı nasıl hakkıyla kazanacak? Bu soruyu hepimizin sorması gerekiyor. Yapmamız gereken, mevcut ekonomik programımızı, ana hedeflerinden vazgeçmeden, sanayimizin üretken kapasitesini koruyarak, kırılganlıklarını azaltarak ve teknolojik dönüşümünü destekleyerek bütüncül bir yol haritası ile güçlendirmektir. Erken sanayisizleşme Türk ekonomisinde birikimlerin kaybıdır.
İSO olarak sanayimizin bu riski bertaraf etmesi, dönüşüm sürecinden başarıyla ve büyük kazanımlarla çıkması için hep birlikte çalışmaya ve şirketlerimize destek olmaya devam edeceğimizi vurgulamak istiyorum. Türkiye’nin bugünkü en temel ihtiyacı, sanayi sektörünün ana yapısal sorun ve ihtiyaçlarına bütünlüklü şekilde ve uzun vadeli bir bakış açısıyla yanıt verecek kapsamlı bir sanayi politikası çerçevesidir. Bu süreçte, kamu ile sanayi sektörümüz arasındaki iletişim ve iş birliğinin, küresel dönüşümün getirdiği yeni ��artlara göre yeniden kurgulanmasının da bir o kadar önemli olduğu düşüncesindeyiz.”

Konuşmasında ülkemizi erken sanayisizleşme riskinden yüksek nitelikli üretime geçişin kurtaracağını belirten İSSO Başkanı Erdal Bahçıvan şunları söyledi:
“İSO olarak Stratejik Dönüşüm Merkezi’ni tam da bu anlayışla kurduk. SDM çalışmaları sadece İSO’nun ya da bir kurumun projesi değildir. Bu proje, Türkiye’mizin geleceği için çok önemlidir ve herkesçe sahip çıkılmalıdır. Bu doğrultuda, Stratejik Dönüşüm Merkezimizdeki çalışmalarımızı ve geliştirdiğimiz SDM KOBİ Dönüşüm Programını Sanayi ve Teknoloji Bakanlığımız ile de paylaştık. Memnuniyetle ifade ediyorum ki Bakanlığımız ve KOSGEB bu programa sahip çıktılar ve güçlü bir şekilde desteklediler. Programın ilk somut uygulamasını da geçtiğimiz haftalarda Türkiye İş Bankasının desteğiyle hayata geçirdik. SDM’nin ürettiği ve Türkiye’de ilk defa uygulanacak “Değer Odaklı Dijitalleşme ve Büyüme Programı” erken sanayisizleşme ile mücadelede firma düzeyinde yapacaklarımızın en yüksek standardıdır.”

Yapılan açılış konuşmalarının ardından İSO temmuz ayı olağan Meclis toplantısı, TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın moderatörlüğünde TİM Başkanı Mustafa Gültepe, MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young ve TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu’nun konuşmacı olarak yer aldığı bir panel ile devam etti.

TEPAV Ekonomik ve
Yapısal Politikalar
Merkezi Direktörü
Dr. Burcu Aydın
Panelin açılışını yapan TEPAV Ekonomik ve Yapısal Politikalar Merkezi Direktörü Dr. Burcu Aydın, şunları söyledi:
“İlk başlıkta özellikle küresel çerçeveyi ve sanayinin karşı karşıya olduğu çok önemli değişim ortamını değerlendireceğiz. Bir tarafta, geleneksel olarak sanayide öne çıkan Almanya ve İtalya gibi başlıca ülkelerde sanayi üretiminde çok ciddi bir gerileme yaşanıyor. Hem aktivite hem de istihdam bakımından çok ciddi bir kayıp söz konusu. Diğer tarafta küresel ticaret savaşları, gerçek savaşlar ve sıcak çatışmalar; yapay zekâ teknolojileri ve Çin’in yükselişi gibi gelişmelerle birlikte sanayide çok ciddi bir değişim ve dönüşüm süreciyle karşı karşıyayız. İlk olarak sanayi, teknoloji ve değişim eksenindeki küresel çerçeveyi ele alacağız. Ardından Türkiye’yi değerlendirmiş olacağız. Bir tarafta bütün bu küresel sorunlarla mücadele eden bir sanayimiz bulunurken diğer tarafta Türkiye’nin uyguladığı ekonomik program, yüksek enflasyon ve yüksek faiz gibi koşullar söz konusu. İkinci çerçevemizi de bunlar oluşturuyor. Bu kapsamda neleri değerlendirmemiz gerektiğini konuşacağız.”

TİM Başkanı Mustafa Gültepe
TİM Başkanı Mustafa Gültepe, panelde yaptığı konuşmada şöyle konuştu:
“Bugünkü konumuzun üretim olması gerekirken sanayisizleşmeyi konuşuyor olmamız tabii biraz sevimsiz oldu. Ancak Türkiye’de erken sanayisizleşmeyi bu şekilde konuşmamız bile, aslında problemin ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Biz de Türkiye İhracatçılar Meclisi olarak, sanayici ve ihracatçılarımızla birlikte bu tür toplantılara katılmaya, görüşlerimizi paylaşmaya çalışıyoruz. Gerek Meclis Başkanımız gerekse Başkanımız konuşmalarında durumu gerçekten çok açık bir şekilde anlattılar. Son dönemde, özellikle son üç yılda, erken sanayisizleşme konusunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Uygulanan ekonomik programın yükünün önemli bir bölümü sanayinin üzerine binmiş durumda. Zaten sektörlere bağlı olarak sorunlar da farklılaşıyor. Otomotiv sektörünün farklı sorunları var, hazır giyimin farklı sorunları var. Plastik, deri ve diğer sektörlerin de kendilerine özgü sorunları bulunuyor. Biz aslında bu dönüşüm sürecinin içindeydik ve birçok ülkeye göre biraz daha öndeydik.
Özellikle teknoloji, değişim, dönüşüm, otomasyon ve sürdürülebilirlik alanlarında yaptığımız çalışmalarla firmalarımız önemli bir ilerleme kaydetti. Türkiye’nin üretimini ve ihracatını artıran bir başarı hikâyesi ortaya koyduk. İhracatımızı 276 milyar dolar seviyesine çıkardık. Bunu Türk sanayicisi yaptı. Neyle yaptı? Yatırımla yaptı, teknolojiyi takip ederek yaptı ve rekabet ederek yaptı. Otuz sene önce de Çin rakibimizdi, bugün de rakibimiz ve yarın da rakibimiz olacak. Ancak küresel ölçekte uygulanan makroekonomik politikalar, bugün bizi Hollanda’daki veya diğer ülkelerdeki rakiplerimize kıyasla rekabet yarışında geriye düşürdü. Geçmişe baktığımızda tabloyu çok net görebiliyoruz. Yirmi yıl önce Çin’in küresel üretimden aldığı pay yüzde 5 seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 35’lere ulaştı. Dile kolay; yüzde 5’ten yüzde 35’e çıktı. Başkanımız da az önce sanayisizleşme konusundaki değerlendirmelerinde buna dikkat çekti. Çin, kısa, orta ve uzun vadeli planlarını çok başarılı bir şekilde yaptı. Küresel ihracattan aldığı pay da yirmi yıl önce yaklaşık yüzde 5 seviyesindeyken bugün yüzde 14 seviyesine çıktı. Bunu nasıl yaptılar? Ucuz iş gücünü, ucuz ham maddeyi ve düşük işletme maliyetlerini iyi değerlendirdiler.”

MÜSİAD Genel Başkanı
Burhan Özdemir
MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, panelde yaptığı değerlendirmede şöyle konuştu:
“Savaş gündemi nedeniyle özellikle bu yaz ayları oldukça sıcak geçiyor. Yaklaşık 10-12 günlük dönemde İsrail ile İran arasında ciddi bir gerilim ve eskalasyon yaşandı. Bu gerilimin giderek arttığını görüyoruz. Bu gelişmeler küresel enerji piyasalarını adeta sarstı ve tüm ülkeleri bir şekilde etkiledi. Artık ne kadar enerji rezervi kaldığı ve petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkıp çıkmayacağı tartışılıyor. Dolayısıyla son derece kritik bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna Savaşı’nı örnek verdiniz; dilerseniz ben de oradan başlayayım. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başladığı ilk üç ayda ülkemizin net enerji ithalatı 18,8 milyar dolar, yani yaklaşık 19 milyar dolardı. Ben yaşanan son çatışmayı “Amerika-İsrail-İran Savaşı” olarak tanımlıyorum. Yalnızca Amerika-İran Savaşı demenin biraz eksik kalacağını düşünüyorum. Bu savaşın ardından gelen ilk üç ayda yaptığımız net enerji ithalatı ise 13,8 milyar dolar, yani yuvarlak hesapla 14 milyar dolar oldu. Şunu ifade etmek istiyorum: Rusya-Ukrayna Savaşı ile Amerika-İsrail-İran Savaşı arasında enerji ithalatımız bakımından yaklaşık 5 milyar dolarlık bir fark bulunuyor. Oysa ilk bakışta bunun tam tersi bir sonuç beklenebilir.
Çünkü Amerika-İsrail-İran arasındaki savaş, jeopolitik anlamda ve küresel ölçekte herkesi çok daha fazla etkileyebilecek nitelikte. Hürmüz Boğazı’ndan geçiş, tüm dünyanın gerek enerji gerek teknoloji gerekse ham madde tedariki açısından ciddi biçimde ihtiyaç duyduğu bir bölgeyi doğrudan ilgilendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı ise daha çok Avrupa’yı; tahıl, enerji ve çevre ülkelerle yapılan ticaret bakımından etkileyen bir süreç olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla daha bölgesel nitelikte değerlendirebileceğimiz Rusya-Ukrayna Savaşı, ekonomimizi çok daha dramatik bir şekilde etkilemişti. Anlatmaya çalıştığım husus bu. Ya da meseleye tersinden bakmak gerekiyor: Avrupa ile Asya arasında yeni bir enerji ve ticaret mimarisi oluşuyor. Türkiye’nin bu dönemde daha az enerji ithalatı yapmasının veya daha düşük cari açık vermesinin sebeplerinden biri de bu yeni mimari olabilir mi? Çünkü Amerika, İsrail ve İran arasındaki savaş özellikle doğal gaz piyasasını etkiledi. Avrupa’ya yönelik ürün tedarikinin önemli bir kısmı da lojistik açıdan bu gelişmelerden etkilendi. Özellikle kimyasal ürünler, ana metal sanayisinde ve az da olsa tekstil sektöründe Avrupalı alıcıların ülkemizden daha erken ve daha ihtiyatlı siparişler vermeye başladıklarını gördük.”

DEİK Türkiye- Avustralya
İş Konseyi Başkanı ve Çalık
Holding Yönetim Kurulu Üyesi
Steven Young
DEİK Türkiye- Avustralya İş Konseyi Başkanı ve Çalık Holding Yönetim Kurulu Üyesi Steven Young panelde şu değerlendirmelerde bulundu:
“Şu anda tüm dünyada değişim rüzgârları esiyor. Konuyu nereden ele almak isterseniz isteyin, her alanda bir değişim yaşanıyor. Teknolojiye baktığımızda; bağlanabilirlik, nesnelerin interneti, yapay zekâ ve benzeri alanların tamamında muazzam bir değişim görüyoruz. Üstelik bu değişim çok hızlı gerçekleşiyor. Buradan ayrılırken yanınızda üç mesaj götürmek isterseniz, bunlardan ilki şudur: İçinde bulunduğumuz değişim hızlı ve yıkıcıdır. Neden yıkıcıdır? Çünkü fırsatlar olduğu kadar tehditler de barındırmaktadır. Dolayısıyla dünyadaki bu değişimi kabul etmemiz ve buna uyum sağlamamız gerekiyor. İkinci önemli başlık demografik değişimdir. Bugün dünyada insanların kaç yaşında milyarder olduklarına baktığımızda önemli bir dönüşüm görüyoruz. Altmış-yetmiş yıl önce otomotiv ve benzeri geleneksel sektörlerde insanların önemli bir ekonomik güce ulaşmaları uzun yıllar alıyordu. Son 15-20 yılda ise dijital çağın gençlerinin 19-20 yaşlarında milyarder olabildiklerini görüyoruz. Dolayısıyla bu demografik değişimle birlikte şunu kabul etmemiz gerekiyor: Ekonomiye yön verebilmek için mutlaka 40-50 yaşlarına gelmeyi beklemek gerekmiyor. Çok genç yaşlarda da ekonomiye yön vermek mümkün. Üçüncü başlık ise sermaye hareketleridir. Sermaye artık Batı’dan Doğu’ya doğru hareket ediyor. 2011-2025 döneminde dünya ekonomisinin yıllık ortalama yüzde 3,2 büyüdüğünü görüyoruz. Gelişmiş ülkeler ortalama yüzde 1,9 büyürken gelişmekte olan ülkeler yüzde 4,2 oranında büyümüş.
Burada orta sınıfa bakıyoruz. Peki, neden orta sınıfa bakıyoruz? Çünkü ekonomileri tetikleyen ve ekonominin çarklarını döndüren temel kesim orta sınıftır. Burada şunu görüyoruz: Önümüzdeki beş yılda dünyadaki yeni orta sınıfın yüzde 80’i Asya’dan gelecek. Yani Asya’daki orta sınıf harcama yapacak ve bölge ekonomileri büyüyecek. Biraz sonra bunun sonuçlarını da göreceğiz. Çin en büyük pazarlardan biri olmaya devam edecek. Hindistan ise çok hızlı bir şekilde büyüyor. Hindistan’ı mutlaka radarımıza almamız gerekiyor. Vietnam da yükselen bir yıldız. Vietnam’ın son derece güçlü bir eğitim sistemi var. Burada bulunan çok uluslu şirketlerin temsilcilerine de sorabilirsiniz; birçok uluslararası şirket Ar-Ge merkezlerini Vietnam’a taşıyor. Son olarak Brezilya var. Brezilya’da koruma duvarları bulunmasına rağmen ülke ekonomisi büyümeye devam ediyor. Bütün bunları birlikte değerlendirdiğimizde Hindistan, Vietnam, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerde orta sınıfın çok hızlı büyüyeceğini görüyoruz. Bunların, bizim de radarımızda olması gereken ülkeler ve bölgeler olduğunu düşünüyoruz.

TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı
Tankut Turnaoğlu
TTC Danışmanlık Kurucu Ortağı Tankut Turnaoğlu, panelde yaptığı konuşmada şunları söyledi:
“Üretim açısından bakıldığında Türkiye’nin önünde önemli fırsatlar bulunuyor. Özellikle ‘reshoring’ olarak adlandırdığımız, üretimin yeniden ana ülkeye veya pazara daha yakın noktalara taşınması, içinde bulunduğumuz jeopolitik ortamda yeniden hız kazanıyor. Bugün bazı ürünlerin Çin’den Londra’ya tedarik edilmesi dört ayı bulabiliyor. Bu nedenle şirketler hava yolu taşımacılığına ve farklı tedarik alternatiflerine yöneliyor. Tekstil başta olmak üzere birçok sektörde benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Ancak burada asıl tartışmamız gereken konu şu: Üretimin yakın coğrafyalara taşınması, geçmişte olduğu ölçüde istihdam yaratacak mı? Bana göre önümüzde, daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten yeni bir sanayileşme modeli bulunuyor. Bu dönüşümü başarabilmek için şirketlerimizi marka ve inovasyon temelinde yeniden yapılandırmamız, kendimizi farklılaştırmamız gerekiyor. Bu yeni dönemde esas değeri yaratan unsur artık yalnızca ucuz iş gücü değil; sermayeye, veriye ve enerjiye erişimdir. Robotik ve otomasyon çağında şirketlerin dönüşümü gerçekleştirebilmesi için uygun maliyetli sermayeye erişmesi gerekiyor.

Üretimde bazı görevlerin robotlara ve otomasyona devredilmesi artık kaçınılmaz. Bu nedenle tartışmamız gereken mesele, ucuz iş gücünden çok otomasyonu ve robotlaşmayı finanse edebilecek sermayeye ulaşıp ulaşamayacağımızdır. Enerji de bu dönüşümün en kritik başlıklarından biridir. Özellikle yapay zekâ çağında uygun maliyetli ve kesintisiz enerjiye erişim stratejik önem taşıyor. Ülkemizin bir enerji merkezi olma iddiasını, sanayinin rekabetçiliğini güçlendirecek bir avantaja dönüştürmemiz gerekiyor. Bunun yanında veriyi üretimde, pazarlamada ve satışta çok daha güçlü biçimde kullanmalıyız. Veriyi tüketici ve müşteri odaklı değerlendirebilirsek, farklılaşma ve markalaşma yoluyla daha az çalışanla daha yüksek katma değer üretmemiz mümkün olabilir. Daha önce görev yaptığım şirkette son 15 yılda çalışan sayısı azalmasına rağmen şirketin değeri iki katına çıktı. Dolayısıyla bir şirketin değerini artırmanın tek yolunun çalışan sayısını artırmak olduğunu düşünmek doğru değil. İstihdam farklı sektörlere kayabilir; ancak bu durum sanayinin değerinin düşeceği anlamına gelmez. Daha yüksek katma değerli bir sanayiye yönelik dönüşümü gerçekleştirebilirsek, önümüzdeki dönemde daha az istihdamla fakat daha yüksek değer üreten, daha rekabetçi ve daha sürdürülebilir bir sanayi yapısına ulaşabiliriz.”
Düzenlenen panel oturumunun ardından İSO temmuz ayı Meclis toplantısı, İSO Meclis Üyeleri’nin ana gündem maddesine ilişkin görüş ve değerlendirmeleriyle devam etti. İSO Meclis Üyeleri’nden gelen soruların panelistler tarafından yanıtlandığı soru-cevap bölümünün ardından toplantı sona erdi.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.625)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (597)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.981)
- GÜNCEL (4.584)
- GÜNDEM (3.567)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.737)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.486)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (831)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor 05/09/2026
- İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem 05/09/2026
- Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı 05/09/2026
- Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor 03/09/2026
- Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te 03/09/2026
- Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı 01/09/2026
- SPK’dan patron satışlarına fren 01/09/2026
- Yeni SPK düzenlemesinde hangi hisseler öne çıkabilir? 31/08/2026
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
