EKONOMİ
Neoliberalizmin temel direği: Hissedar kapitalizmi
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Taktiksel siyasi manevralara söyleyecek bir şeyim yok elbette, ancak helalleşme ve demokrasi çağrılarının arkasına saklanarak eşitsizlik yaratan, yoksulluğu yaygınlaştırıp, derinleştiren bu (ekonomik) sistemi dikkatlerden kaçırarak, aklamaya çalışan fırsatçılara da göz açtırmamak gerekiyor. Siyasi manevra yapmak başka, AKP düzenini ‘yetmez ama evet’ diye savunanların çizgisine girmek başka bir şey.
Bu itibarla, çılgınlar gibi akan gündemin peşine takılıp sonuçlar üzerine kalem oynatmaktansa, bunların nedenini, niçinini ve nasılını anlatmaya, kaldığım yerden devam etmeye çalışacağım.
Geçtiğimiz hafta bu dizinin ilk yazısında, birbirinden bağımsızmış gibi görünen birçok problemin kaynağının neoliberalizm olduğundan bahsetmiştim.
Dünyanın farklı köşelerinde yaşanan problemleri birbirine bağlayabilmek belki de biraz fazla iddialı bir çaba, ancak kaynağı tespit edebilmek adına batı dünyasında yaşanan akademik, entelektüel ve siyasi tartışmaları takip etmek son derece yol gösterici olabiliyor.
Bunlardan belki de en önemlisi, neoliberal düşüncenin kurucularından Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman’ın ortaya attığı “hissedar kapitalizmi“ (shareholder capitalism) kavramına ilişkin.
1970 yılında Friedman’ın New York Times’a yazdığı ve bugün ilgili çevrelerde çok meşhur olan “Bir şirketin sosyal sorumluluğu, kârını arttırmaktır.“ başlıklı makalesi, hissedar kapitalizmi felsefesinin ana hatlarını çiziyor.
Özetle bir şirketin ve yönetiminin herhangi bir sosyal sorumluluğu olmadığı, şirketin tek sorumluluğunun hissedarlarına, yani şirketin sahiplerine ve yatırımcılarına karşı olduğu, bu sorumluluğun ve şirketin tek varlık amacının da kâr elde etmek, elde ettiği kârı arttırmak ve hissedarlarına dağıtmak olduğunu savunan bu düşünce, takip eden elli yıllık süreçte dünyada özel sektörde kabul gören tek felsefe haline gelmiş durumda.
İlk bakışta son derece mantıklı ve makul gelen bu bakış açısı (sahi, bir şirketin kâr elde etmek dışında ne amacı olabilir ki?) ilerleyen yıllarda çıktığı Amerikan toplumu da dahil tüm dünyayı etkileyen ve Friedman’ın dahi tahayyül edebildiğini tahmin etmediğim sonuçlar doğurdu.
Hissedar kapitalizmi felsefesinin ilk ve belki de en önemli etkisi ücretler üzerinde yaşandı.
Bu mantığa göre eğer bir şirketin elde ettiği tüm gelirler, şirketin yöneticileri, çalışanları ve hissedarları arasında paylaşılacaksa, ve şirketin ana sorumluluğu giderek daha fazla kâr elde ederek hissedarlarına dağıtmaksa, buradan çıkan sonuç, şirketin gelirlerinin giderek daha fazlasının hissedarlarına, daha az bir kısmının ise yöneticiler ve çalışanlara gitmesi demekti.
Çalışanlara daha az maaş, hissedarlara daha çok kâr anlamına geliyordu, ne de olsa bir çalışanın maaşından kesilecek 1 lira, ciddi yatırımlar yapıp mesai harcanarak ve risk alınarak elde edilen 1 lira fazladan kârla aynı değeri taşıyordu.
Şirket kaynaklarının daha verimli kullanılması, çeşitli performans metriklerinin iyileştirilmesi, dolayısıyla kârlılığın ve rekabetçiliğin arttırılması gibi öğretiler ve bu doğrultuda kullanılacak araçlar, geçtiğimiz 50 yıllık süreç içerisinde tüm dünyada üniversitelerin işletme ve iktisat fakültelerinde jenerasyonlar boyu öğrencilere öğretildi ve bunlar zamanla araç olmaktan çıkıp birer amaç haline dönüştü.
Çalışanlarına daha az maaş ödeyen şirketlerin daha kârlı ve dolayısıyla rekabetçi hale gelmesi, rekabet gücünü korumak isteyen tüm şirketleri aynı yola itti, aynı mantıkla işler hale getirdi ve bu anlayış tüm dünyada hakim duruma gelmiş oldu.
Sonuç olarak tüm dünyada işçilerin ve diğer alt gelir grubunun gerçek ücretlerinin 1980’li yıllardan beri yerinde sayması ya da azalması, bu bakımdan şaşırtıcı değil.
Neoliberalizmin birinci kuralı doğrultusunda, devletin işgücü piyasasını düzenleme ve denetlemekten uzaklaştırılması sonucu sendikalaşma ve herhangi bir pazarlık gücü kalmayan mavi yaka, bu felsefenin ilk ve en rahat kurbanı oldu.
Şirketlerin işçiler haricinde kalan çalışanları, yani bugün beyaz yakalı olarak adlandırılan kesim ise kendi içerisinde ikiye bölündü. Şirket üst yöneticilerine maaşın yanında şirket hissesi opsiyonlarının sıkça sunulmaya başlanması da bu gelişmelerin bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Hayatını bir şirkete yeteri kadar adayan, yükselebilmek uğruna yeteri kadar gözünü karartan, altındaki çalışanların suyunu şeytanın aklına gelmeyecek yöntemlerle sıkabilen, ne pahasına olursa olsun gözünü daha yüksek kârlılık hedefine diken bu kişilere çabaları karşılığı yükseldikleri üst yönetim pozisyonlarında verilen hisse opsiyonları, bu kişileri mavi yaka ve orta seviye beyaz yaka sınıfından ayırıp hissedar sınıfına alarak sunulan bir nevi rüşvetten fazlası değil.
Üst düzey yöneticilerinin aldıkları maaşlar ve hisse opsiyonlarının yanında, alacakları prim ve ikramiyelerin şirket kârlılığı ve hisse fiyatı gibi performans verilerine bağlanması da yine bu dönemin icatlarından birisi oldu. Şirket hissedarlarının çıkarlarıyla üst düzey yöneticilerin çıkarları ortaklaştırılmasının sonucu olarak profesyonel yöneticiler, hissedar kapitalizmi ve hissedarların hükümranlığı felsefesinin koruyucuları haline geldi.
Bu noktada şirket hissedarı tanımını biraz daha açmak gerekiyor, zira insanların çok büyük bir bölümü, şirket sahibi ya da hissedarı denildiğinde küçük işletmeleri, aile şirketlerini ve patronlarını, ya da borsaya kote bir şirketten kendi bütçesine göre hisse alan küçük yatırımcıları düşünüyor.
Ancak halka açık şirketlerin büyük hissedarları, arttırdığı birikimini borsaya yatıran ötekinin komşusu ya da berikinin kayını değil, ağırlıklı olarak kurumsal yatırımcılar, yatırım fonları, büyük sermaye sahipleri ve uçan kuştan ürken meşhur yabancı yatırımcılardan başkası değil.
Örneğin Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun verilerine göre, 2020 yılı itibariyle Borsa İstanbul’da işlem gören tüm hisselerin yüzde 86,9’luk bölümü, yalnızca 22.333 kişinin, yani tüm yatırımcıların %1,3’ünün elinde bulunuyor.
Bu rakam öyle kolayca okunup geçilebilecek bir rakam değil. 80 küsur milyonluk Türkiye’nin en büyük ve değerli şirketlerinin hisselerinin yüzde 86,9’u, bir stadyumu bile dolduramayacak 22.333 kişinin elinde. Bunun neden böyle olduğuna, sistemin doğası gereği böyle olmak zorunda olduğuna da ayrıca değineceğim.
Dünyanın geri kalanında da durum farklı değil, ABD’de borsalarda işlem gören hisselerin %80’i, yatırımcıların %10’unun elinde bulunuyor. En zengin %1’lik kesim, tüm hisselerin %40’ını elinde bulunduruyor.
(Tüm dünyada borsaları manipüle edebilecek ve ağırlıklı olarak beyaz yakalı ya da KOBİ sahibi olan küçük yatırımcıların küçük birikimlerinin üzerine çökebilecek boyuta ulaşmış olan (ve bunları çekinmeden yapan) büyük sermayeyi eleştirdiğimizde en büyük tepkinin, serbest piyasaya toz kondurmayan küçük yatırımcılardan gelmesi de işin trajikomik kısmı.)
Yani tüm bu mantığın doğal bir sonucu, tüm dünyada şirketlerin bir grup büyük sermayedarı ve memnun edebilmek adına sadece ve sadece daha fazla kâr elde edebilmek, bu uğurda çalışan giderlerini kısabildiği kadar kısacak şekilde evrimleşmesi oldu.
Gelinen noktada, her 29 Ekim’de televizyonlara vatanperver reklamlar veren Türkiye’nin gururu sanayi devi şirketlerin, ODTÜ mezunu yeni mühendislere ancak asgari ücrete yakın maaşları reva görmesi, yabancı ortaklarının kârlılık beklentilerini karşılamaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Daha az maaş gideri = daha çok kâr = daha çok yatırımcı.
Genelde büyük şirketlerden bahsetmiş olsam da, serbest piyasada hayatta kalabilmek için büyük küçük demeden, ülke ve sektör ayırt etmeksizin tüm şirketler birer birer aynı felsefeyle hareket etmek zorunda kaldı.
Kendisini, ”Ben bu maaştan fazlasını ödersem batarım.” diyerek savunan küçük işletme sahibi de, açlık sınırında maaşlarla iş teklif edilen, kabul etmeyince eleştirilen yeni mezun mühendisler de bu çarkın birer dişlisi, bu cenderenin birer kurbanı.
Hissedar kapitalizmi felsefesinin, bugünün gençlerini şaşırtan bir başka sonucu ise, -Türkiye de dahil tüm dünyada- mavi yakanın yanında beyaz yaka çalışanların (her ne kadar her biri bir şeyin ‘müdür’ü, ‘direktör’ü ya da ‘yönetici’si de olsa) ücretlerinin de kuşa dönmesi oldu. Üst yönetimle arasına fiziki olmasa da kalın bir sınır çekilen beyaz yakalıların maaşları da, daha yüksek şirket kârlılığına giden yolda döşenen ikinci taş, verilen ikinci kurban oldu.
Yıllarını sınavlara hazırlanarak geçiren, en iyi okullardan mezun olan, yurtdışında yüksek lisanslar yapan, ikişer üçer dil bilen, ücretsiz ama prestijli stajlar yapan, sonunda da bir holding şirketinin fiyakalı plazasında güzel bir müdürlük pozisyonuna ‘kapağı atan’ gençlerimizin, aldıkları maaşlarla İstanbul’da bırakın ev almayı, maaşlarının yarısını gözden çıkartmadan eli yüzü düzgün bir semtte ev bile kiralayamamasının sebebini de başka bir yerde aramaya gerek yok.
İstanbul’da ev fiyatlarından ve kiralardan şikayet eden beyaz yakalıların, çözüm olarak bugünün neoliberal eğilimli CHP’sine oy vermesinin ironisi, buradan bakınca daha net ortaya çıkıyor.
Düşük maaşlı orta seviye pozisyonlarından yükselerek üst yönetime geçmek isteyen, bu uğurda gençliklerini tüketenlerin aşırı çalışma saatleri, zümrede yer edinebilmek adına ellerine geçen üç kuruşu tüketime gömmesi, hırsları, yılgınlıkları, daha fazla ve daha fazla yükselebilmek adına kendilerini tüketmeleri, takip eden tatminsizlik ve depresyonları ise ufak birer yan etki.
Geçtiğimiz hafta ekonominin halinden şikayet eden Getir kuryesini vuran da aynı sistem, onu jet hızıyla işten çıkartan yöneticisini vuran da aynı sistem.
Tabii bu noktada çok ama çok önemli bir not düşmek lazım. Türkiye’de insanların, özellikle orta sınıfın alım gücünün düşmesi ağırlıklı olarak hükümetin Merkez Bankası’na müdahalesi, akıl dışı faiz politikası sonucu dövizin yükselişi ve Türk Lirasının değer kaybıyla ilişkilendiriliyor. Gerçekten de Türkiye, Liranın ekstra değer kaybı sebebiyle ciddi bir fakirleşme yaşadı, yaşıyor.
Neoliberalizmin zararlarını gözden uzak tutmak isteyen sermaye sınıfı ve bunların yancısı politikacılar, akademisyenler, gazeteciler vb. ise bu durumu fırsata çevirerek istikrarlı bir şekilde tüm bu problemlerin hükümetin politikalarından kaynaklandığı, Erdoğan gittikten sonra her şeyin çok güzel olacağı, piyasayla inatlaşmayı bırakıp Merkez Bankası’nı bağımsız bırakırsak Doların düşeceği ve orta sınıfın yurtdışı tatillerine geri dönebileceği vaazlarını veriyorlar.
Ancak bu sistem, ideal halinde dahi çalışmıyor. Hükümetin akıl dışı ekonomik kararları denklemden çıkartıldığında dahi, yani yarın ekonominin başına CHP’nin ekonomiden sorumlu isimlerinin öve öve bitiremediği Ali Babacan’ı getirsek dahi bu sistem ücretleri düşürmeye, orta ve alt sınıfları ezmeye, eşitsizlik ve yoksulluk üretmeye devam edecek. Erdoğan’ın Türkiye’nin tek problemi olmadığı, o gittikten sonra her şeyin çok da güzel olmayacağını ısrarla yazmamın sebebi de tam olarak burada yatıyor.
Bu yazı dizisinde özellikle Türkiye’den nispeten uzak durup, doğru işlerse ülkeyi düze çıkartacağı savunulan bu sistemin doğru işlediği gelişmiş ülkelerden ve özellikle ABD’den örnekler vermemin sebebi de aynı. İslamcıların gerçek İslamın “bu” olduğunu asla kabul etmemesi gibi, neoliberaller de her zaman bir şeylerin eksik olduğunu, aslında doğru uygulansa sistemin mükemmel olduğunu ama “bu” halinin gerçek neoliberalizm olmadığını iddia ediyor.
Oysa neoliberalizmin kayıtsız şartsız uygulandığı gelişmiş ülkelerde dahi gerçek ücretler, 1980’li yıllardan beri yerinde sayıyor. Büyüme ve GSMH’lerin artmasına rağmen bu artış ve ekonomik büyüme ücretlere son elli yıldır yansımıyor. Dolayısıyla gerçekleşen ekonomik büyüme sadece zenginlere yaramaya devam ediyor.
Zenginlerin bu şekilde artan servetleri borsalara, gayrimenkule ve dünyanın dört bir tarafındaki varlıklara akıyor, varlık fiyatlarını şişirdikçe şişiriyor. İstatistik isteyenler için tonlarca kaynak mevcut. Örneğin gerek ABD’de, gerek Avrupa’da, en büyük şehirlerdeki en büyük ev sahipleri artık gayrimenkul şirketleri haline gelmiş durumda. Bu trendin İstanbul’da da görülmeye başlandığını söylemek gerek.

Bu tür özel sermayeli (private equity) şirketler, (sürekli artan servetlerini ne yapacağını şaşıran) yatırımcılarından toplayarak oluşturdukları devasa sermaye havuzları sayesinde dünyanın dört bir tarafında büyük şehirlerdeki gayrimenkulleri toplamak için akıl almaz bütçeler oluşturabiliyorlar. Bu durum emlak fiyatlarını arttırdığı gibi, piyasada çok güçlü hale gelen bu firmalar kira oranlarını da arttırabiliyorlar.
Merkez bankaları son derece bağımsız olan, ekonomileri Erdoğan tarafından yönetilmeyen ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da ve diğer gelişmiş batı ülkelerinde üst sınıf dışında kalan kitleler, tarihin en düşük seviyelerinde gezen faiz oranlarına rağmen ev almanın hayalini dahi kuramıyor. Zira onların maaşları yerinde sayarken belirttiğim sebeplerle ev fiyatları sürekli artmaya devam ediyor.
Yani diyeceğim o ki, bu sistem, Erdoğan’sız ülkelerde de işlemiyor.
Ailelerinin bahçeli müstakil birer ev aldığı yaştaki batılı gençler, ailelerinin eğitiminin iki katına sahip olmalarına rağmen ev almayı hayal dahi edememelerinin yanında, maaşlarının giderek daha büyük bir kısmını kira için harcamak zorunda olduklarından şikayet ediyorlar. Tanıdık geldi mi?
Gelişmiş ülkelerdeki alt düzey çalışanlar, zaten düşük maaşlar kazanabildikleri işlerini göçmenlerin daha ucuza yapmalarından şikayet ediyor. Tanıdık geldi mi?
Üçüncü dünya ülkelerindekiler açlıktan ölmemek adına Türkiye’ye göç edip Türk işçisinin işini yarı fiyatına yapıyor, hayatından bezip Avrupa’ya ya da ABD’ye kaçan Türk mühendis ise oradaki mühendisin işini daha ucuza yapıyor. Bu kavimler göçü sebebiyle yabancı düşmanlığı patlıyor, aşırı sağ partiler yükselişe geçiyor.
Evini, barkını, ülkesini bırakıp göç eden ve hak ettiğinden düşük ücretlere çalışanlar kırgın, işi elinden alınanlar mutsuz, mahallesi göçmen kaynayanlar rahatsız, kazanan ise sadece Çin’de Uygur Türk’ünü, Türkiye’de Afganı, Almanya’da Türk’ü ederinden ucuza çalıştıran sermaye.
Tüm bu anlattığım süreç, paranın ve malların serbest dolaşımına dayalı küreselleşmenin de etkisiyle tüm dünyada aynı dönemde benzer şekillerde yaşanarak benzer sonuçlar doğurdu.
Türkiye’de ekonomik göstergelerin giderek bozulması Erdoğan’ın otoriterleşmesinin sonucu değil, sebebidir. Ücretlerin düşmesi, gelir eşitsizliğinin artması ve diğer ekonomik göstergeler, tüm dünyada olduğu gibi zaten bozulmaya mahkumdu, bunu bilen ve gören Erdoğan’ın iktidarını kaybetmemek için giderek otoriterleşmesi, sistemi aklamak için yer arayanlara can simidi oldu.
Sistemin ideal durumda dahi niye işlemediğini anlatmaya devam edeceğim…
Turgay DEVELİ – sol.org.tr
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
2026 ve 2027’de takipteki alacaklar artabilir, kâr marjları daralabilir
Bankavitrini.com | Ekonomi Haber
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Ratings, Türkiye’de finansal kiralama (leasing) ve faktoring sektörlerinin 2026 ve 2027 yıllarında artan aktif kalitesi riskleri ve daralan kârlılık marjlarıyla karşılaşabileceği uyarısında bulundu. Yüksek fonlama maliyetleri, KOBİ’lerin ödeme gücündeki olası bozulma ve artan sorunlu alacaklar, iki sektörün önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken başlıca riskleri arasında yer aldı.
Fitch’in 19 Ekim 2026 tarihli değerlendirmesine göre, Türkiye’nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan Avrupa’daki finansman ve leasing şirketlerine yönelik sektör görünümü haziran ayında “kötüleşen” olarak revize edilmişti. Küresel ekonomik büyümedeki yavaşlama, yüksek enflasyon ve finansman maliyetleri bu değerlendirmede etkili oldu.
Finansal kiralamada hacim büyüyor, riskler de birikiyor
Fitch’in değerlendirmesinde öne çıkan veriler, finansal kiralama sektöründe iş hacmi artarken risklerin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye’de finansal kiralama sektörünün yeni iş hacmi, 2026’nın ilk yarısında geçen yılın aynı dönemine göre dolar bazında yüzde 48 arttı. Ancak bu büyümenin niteliği dikkat çekici bir ayrıntı taşıyor: Sat ve geri kirala işlemlerinin toplam yeni iş hacmindeki payı yüzde 38’e ulaştı.
Sat ve geri kirala işlemlerinde işletmeler, sahip oldukları bina, makine veya diğer varlıkları finansman kuruluşuna satarak nakit elde ediyor ve aynı varlıkları kiralamaya devam ediyor. Bu yöntem şirketlere kısa vadeli likidite sağlarken, yeni yatırım finansmanından çok mevcut nakit ihtiyacının karşılanmasına yönelik talebi de gösterebiliyor.
Fitch, bu işlemlerin ticari gayrimenkul değerlemeleri ve varlıkların gelecekteki değeri bakımından risk yaratabileceğine dikkat çekiyor. Varlıkların değer kaybetmesi, teminatın yeterliliğini ve finansman kuruluşlarının olası tahsilatlarını olumsuz etkileyebilir.
Sektörde takipteki alacak oranı yüzde 1,9 seviyesine gerilemiş olsa da Fitch, bu oranın 2026 sonu ve 2027 boyunca yükselmesini bekliyor. Finansal kiralama şirketlerinin ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 30 olurken, kaldıraç oranının 2025 sonundaki 3,8 kat seviyesinden 4,9 kata yükselmesi de bilançoların izlenmesi gereken göstergeler arasında bulunuyor.
Faktoringde 1,1 trilyon TL’lik hacim: Reel büyüme sınırlı
Faktoring sektörü, işletmelerin vadeli satışlarından doğan alacaklarını devralarak nakit akışı sağlamalarında önemli bir finansman aracı olarak öne çıkıyor. Özellikle banka kredisine erişimde zorlanan işletmeler açısından faktoring, işletme sermayesi ihtiyacının karşılanmasında alternatif oluşturuyor.
Ancak yüksek finansman maliyetleri ve müşterilerin tahsilat sorunları, faktoring şirketlerinin de risklerini artırabiliyor.
Fitch’in değerlendirmesinde yer alan verilere göre, Türkiye’de faktoring işlem hacmi 2026’nın ilk yarısında yıllık yüzde 33 artarak 1,1 trilyon TL’ye ulaştı. Kuruluş, 2026 yılının tamamında yüzde 32 büyüme bekliyor. Bununla birlikte büyümenin genel olarak enflasyonla uyumlu kalacağı ve reel büyümenin yatay seyredeceği öngörülüyor.
Faktoring sektörünün takipteki alacak oranı yüzde 2,3 seviyesinde bulunuyor. Yeni sorunlu alacakların ve bunlara karşı ayrılan değer düşüklüğü giderlerinin yüksek seyretmesi ise kârlılık üzerindeki baskıyı artırıyor.
Sektörün ortalama aktif kârlılığının 2025’teki yüzde 8,1 seviyesinden yüzde 6,4’e gerilemesi, büyüyen işlem hacminin aynı ölçüde kârlılığa dönüşmediğini gösteren önemli bir veri. Kaldıraç oranı 4,1 kata yükselmiş olsa da Fitch bu seviyeyi hâlen ılımlı olarak değerlendiriyor.
Asıl risk: KOBİ’lerin ödeme gücündeki bozulma
Fitch’in uyarısının Türkiye açısından en önemli boyutu, finansman kuruluşlarının karşı karşıya olduğu risklerin yalnızca kendi bilançolarından kaynaklanmaması.
Yüksek faizler, işletmelerin finansman giderlerini artırırken tahsilat vadelerindeki uzama ve nakit akışındaki bozulma, borçların zamanında ödenmesini zorlaştırabiliyor. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerde yaşanabilecek ödeme güçlükleri, leasing ve faktoring şirketlerinin aktif kalitesine doğrudan yansıyabilir.
Türkiye’de son dönemde yaşanan piyasa dalgalanmalarının bu şirketler üzerindeki doğrudan etkisinin sınırlı kaldığı belirtiliyor. Finansal kiralama şirketlerinin sınırlı menkul kıymet portföyleri ve yerleşik fonlama kanalları, banka iştiraki olan faktoring şirketlerinin ise ana ortaklarından alabilecekleri destek, riskleri sınırlayan unsurlar arasında gösteriliyor.
Bununla birlikte Türk lirası faizlerindeki yükseliş ve Türkiye’nin kredi temerrüt takası (CDS) primlerindeki artış, fonlama maliyetlerini yukarı çekebilir. Bu durum, özellikle müşterilerine daha önce kullandırılmış finansmanın getirisi ile yeni fonlama maliyetleri arasındaki farkı daraltabilir.
Bankacılık dışı finansman sektörüne ne anlatıyor?
Fitch’in değerlendirmesi, finansal kiralama ve faktoring sektörlerinde büyüme oranlarının tek başına yeterli bir performans göstergesi olmadığını ortaya koyuyor. İşlem hacmi artarken tahsilat kalitesinin bozulması, karşılık giderlerinin yükselmesi ve fonlama maliyetlerinin gelirleri aşındırması, şirketlerin finansal dayanıklılığını zayıflatabilir.
Türkiye’de reel sektörün krediye erişim sorunu yaşadığı bir dönemde leasing ve faktoring şirketlerinin önemi artıyor. Ancak işletmelerin finansmana erişimini kolaylaştıran bu kanalların sürdürülebilirliği, müşterilerin geri ödeme kapasitesine ve finansman kuruluşlarının risk yönetimine bağlı.
Önümüzdeki dönemde takipteki alacak oranları, karşılık giderleri, özkaynak ve aktif kârlılığı ile kaldıraç oranlarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyor. Özellikle büyümenin enflasyonun gerisinde kaldığı veya yüksek fonlama maliyetlerinin sürdüğü bir ortamda, hacim artışının finansal sağlıktaki iyileşmeyle karıştırılmaması önem taşıyor.
Sonuç olarak: Fitch’in uyarısı, Türkiye’de leasing ve faktoring sektörlerinin bugün itibarıyla bir kriz içinde olduğu anlamına gelmiyor. Ancak 2026 ve 2027 döneminde borçluların ödeme performansında yaşanabilecek bozulma ve yüksek finansman maliyetleri, iki sektörün aktif kalitesi ve kârlılığı üzerinde baskı oluşturabilir.
EKONOMİ
VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR!
Yayınlanma:
6 gün önce|
16/10/2026Yazan:
Süleyman Çembertaş
Merkezi yönetim bütçesinde 1,84 trilyon TL açık: Harcamalar gelirlerden hızlı artıyor
T.C. Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından 15 Ekim 2026 tarihinde açıklanan merkezi yönetim bütçesinin 2026 yılı Ocak-Eylül dönemi gerçekleşmeleri, kamu maliyesindeki temel sorunlardan birini yeniden gündeme taşıdı: Vergi gelirleri artıyor ancak bu artışın önemli bir bölümü faiz ödemelerine giderken bütçe açığı da büyümeye devam ediyor.
İlk dokuz aylık dönemde merkezi yönetim bütçe gelirleri 12 trilyon 107,8 milyar TL’ye, giderleri ise 13 trilyon 948,1 milyar TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL olarak gerçekleşti.
Geçen yılın aynı dönemine göre gelirlerde yüzde 34,5, giderlerde ise yüzde 36,4 artış yaşandı. Başka bir ifadeyle kamu harcamaları, gelirlerden 1,9 puan daha hızlı arttı. Bu fark, bütçe dengesi üzerindeki baskının devam ettiğini gösteriyor. 【turn814255search0】
1. Bütçenin en dikkat çekici göstergesi: Faiz yükü
2026 yılının ilk dokuz ayında toplam faiz giderleri 2 trilyon 251,1 milyar TL’ye yükseldi. Aynı dönemde vergi gelirleri 10 trilyon 402 milyar TL olarak gerçekleşti.
Bu iki rakam birlikte değerlendirildiğinde, toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 21,64 TL’sinin faiz ödemelerine karşılık geldiği görülüyor.
| Gösterge | Ocak-Eylül 2025 | Ocak-Eylül 2026 |
|---|---|---|
| Vergi gelirleri | 7.753,5 milyar TL | 10.402,0 milyar TL |
| Faiz giderleri | 1.662,4 milyar TL | 2.251,1 milyar TL |
| Faiz/vergi geliri oranı | %21,44 | %21,64 |
| Faiz giderlerinin artışı | — | %35,4 |
Kaynak: Paylaşılan merkezi yönetim bütçe tablosu. Tutarlar milyar TL’dir.
Faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı bir yılda yaklaşık 0,2 puan yükseldi. Tek başına bu değişim çok büyük görünmeyebilir. Ancak oran, önceki yıllarla birlikte incelendiğinde daha anlamlı bir tablo ortaya çıkıyor.
Paylaşılan karşılaştırmaya göre faiz giderlerinin vergi gelirlerine oranı 2023’te yüzde 15, 2024’te yüzde 17,4, 2025’te yüzde 18,6 düzeyindeydi. 2026’nın ilk dokuz ayında ise yüzde 21,6 seviyesine ulaştı.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnızca faiz giderlerinin artması değil, vergi gelirlerinin ne kadarının üretim, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer kamu hizmetlerinin finansmanına kalabildiğidir.
Faiz ödemeleri kamu bütçesinin kaçınılmaz yükümlülüklerinden biridir. Ancak bu yükün büyümesi, yeni kamu hizmetleri ve yatırımlar için kullanılabilecek mali alanı daraltabilir.
2. Vergi gelirleri artıyor ama bütçe açığı kapanmıyor
İlk dokuz ayda vergi gelirleri yüzde 34,2 artarak 10 trilyon 402 milyar TL’ye ulaştı. Buna karşın toplam giderler yüzde 36,4 arttı ve bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’ye çıktı.
Bu tablo, bütçe gelirlerini artırmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Harcamaların bileşimi, faiz maliyeti, kamu transferleri ve bütçe kaynaklarının kullanım biçimi de en az gelir artışı kadar önemli.
2026 bütçesinde toplam gelir hedefi 16 trilyon 266,1 milyar TL olarak belirlenmişti. İlk dokuz ayda bu hedefin yaklaşık yüzde 74,4’ü tahsil edildi. Toplam gider bütçesindeki gerçekleşme oranı ise yüzde 73,5 oldu.
Yılın son üç ayında gelir ve giderlerin hangi hızda gerçekleşeceği, bütçe açığının yıl sonundaki düzeyini belirleyecek.
Burada temel soru şu: Vergi tahsilatındaki artış, ekonominin üretim kapasitesindeki ve reel gelirlerdeki iyileşmeden mi kaynaklanıyor, yoksa fiyat artışları ve mevcut vergi yapısının etkisiyle mi gerçekleşiyor?
Bu sorunun yanıtı, bütçe performansının gerçek niteliğini anlamak açısından önem taşıyor. Nominal vergi gelirlerinin yükselmesi, tek başına vergi yükünün adil dağıldığını veya ekonomik refahın arttığını göstermez.
3. Vergi yükünün dağılımı da sorgulanmalı
Vergi gelirleri içinde en yüksek tutar 2 trilyon 893 milyar TL ile gelir vergisinde gerçekleşti. Kurumlar vergisi tahsilatı 1 trilyon 249,4 milyar TL oldu.
Dahilde alınan KDV 1 trilyon 516,5 milyar TL, ithalde alınan KDV ise 1 trilyon 594,2 milyar TL düzeyine ulaştı. Özel tüketim vergisi tahsilatı da 1 trilyon 436,9 milyar TL oldu.
Bu üç kalemin toplamı 4 trilyon 547,6 milyar TL’ye ulaşıyor.
KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergiler, tüketim harcamalarıyla bağlantılı oldukları için geniş kesimleri ilgilendiriyor. Ancak bu rakamlardan hareketle toplam vergi yükünün ne kadarının düşük gelirli kesimlere düştüğünü kesin olarak hesaplamak mümkün değil. Bunun için gelir gruplarına göre vergi yükünü ve vergi türlerinin dağılımını gösteren ilave verilere ihtiyaç var.
Yine de mevcut tablo önemli bir politika sorusunu gündeme getiriyor: Kamu gelirleri artırılırken vergi yükünün ücretliler, tüketiciler, şirketler ve farklı gelir grupları arasındaki dağılımı ne ölçüde gözetiliyor?
Vergi politikasının yalnızca tahsilatı artırmaya değil, adil bir dağılım sağlamaya da odaklanması gerekiyor.
4. Harcamalarda ilk sırada cari transferler, ikinci sırada personel
2026’nın ilk dokuz ayında faiz hariç harcamalar 11 trilyon 697 milyar TL oldu. Harcamaların önemli bölümünü cari transferler ve personel giderleri oluşturdu.
- Cari transferler: 5 trilyon 30,8 milyar TL
- Personel giderleri: 3 trilyon 841 milyar TL
- Faiz giderleri: 2 trilyon 251,1 milyar TL
- Mal ve hizmet alımları: 958,1 milyar TL
- Sermaye giderleri: 883 milyar TL
Cari transferler toplam giderler içinde en büyük kalem olurken, personel giderleri ikinci sırada yer aldı. Personel giderlerindeki yıllık artış yüzde 40,2, cari transferlerdeki artış ise yüzde 32,1 olarak gerçekleşti.
Bu kalemlerin tamamı aynı nitelikte harcamalar değildir. Personel ödemeleri kamu hizmetlerinin yürütülmesiyle, cari transferler ise sosyal güvenlik, kamu kurumlarına aktarımlar ve çeşitli destek mekanizmalarıyla ilişkilidir. Bu nedenle yalnızca artış oranlarına bakarak harcamaların gereksiz olduğu sonucuna varılamaz.
Ancak kamu harcamalarının etkinliği, verimliliği ve hedeflenen sonuçları üretip üretmediği düzenli biçimde sorgulanmalıdır.
Özellikle ekonomik kaynakların kıtlaştığı, işletmelerin finansmana erişimde zorlandığı bir dönemde bütçe harcamalarının üretken yatırımlara, verimlilik artışına ve sürdürülebilir büyümeye ne ölçüde katkı sağladığı daha fazla önem kazanıyor.
5. Faiz giderleri, maliye politikasının hareket alanını daraltıyor
Faiz giderlerinin artması, bütçede yalnızca muhasebesel bir büyüklük değildir. Borçlanma maliyetleri yükseldiğinde kamu maliyesinin gelecekteki yükümlülükleri de ağırlaşabilir.
Faiz ödemeleri için daha fazla kaynak ayrılması, diğer harcamaların finansmanı açısından tercih ve öncelik sorununu beraberinde getirir. Bu durum özellikle yatırım, sosyal destek ve ekonomik kalkınma harcamalarının planlanmasında dikkatle izlenmelidir.
Öte yandan bütçe açığı ile faiz giderlerini birbirine karıştırmamak gerekir. İlk dokuz ayda 2 trilyon 251,1 milyar TL faiz gideri oluşurken toplam bütçe açığı 1 trilyon 840,3 milyar TL’dir. Aradaki farkın nedeni, faiz dışı bütçe dengesinin fazla vermesidir.
Nitekim faiz hariç bütçe giderleri 11 trilyon 697 milyar TL, toplam gelirler ise 12 trilyon 107,8 milyar TL olduğundan yaklaşık 410,8 milyar TL faiz dışı fazla ortaya çıkmaktadır. Faiz giderleri bu fazlayı aştığı için toplam bütçe açığı oluşmaktadır. 【turn814255search4】
Bu ayrım önemlidir: Kamu gelirleri, faiz hariç giderleri karşılamaya yetmektedir; ancak faiz yükü eklendiğinde bütçe açık vermektedir.
Dolayısıyla faiz maliyetini düşürmeye yönelik kalıcı bir iyileşme, bütçe dengesinin sürdürülebilirliği bakımından kritik önemdedir. Bununla birlikte faiz oranlarının hangi hızda gerileyebileceği; enflasyon, risk primi, borçlanma ihtiyacı ve para politikası gibi unsurlara bağlıdır.
6. Bütçe açığı hedefinin üçte ikisi dokuz ayda gerçekleşti
2026 yılı bütçesinde öngörülen bütçe açığı 2 trilyon 712,7 milyar TL düzeyindedir. İlk dokuz ayda gerçekleşen 1 trilyon 840,3 milyar TL’lik açık, yıllık hedefin yaklaşık yüzde 67,8’ine karşılık geliyor.
Bu oran, kalan üç aylık dönemde bütçe gerçekleşmelerinin yakından izlenmesini gerektiriyor. Ancak yıllık hedefin aşılacağını kesin biçimde söylemek için henüz yeterli veri yok. Son çeyrekte vergi tahsilatlarının, faiz ödemelerinin ve diğer harcamaların seyri belirleyici olacaktır.
Bütçe yönetiminde asıl başarı, yalnızca yıl sonu açığını hedeflenen seviyede tutmak değildir. Bu sonuca hangi gelir politikalarıyla ve hangi harcama öncelikleriyle ulaşıldığı da önemlidir.
Vergi gelirlerini artırırken ekonomik faaliyeti zayıflatmamak, kamu harcamalarını denetlerken temel hizmetlerin kalitesini korumak ve faiz yükünü azaltırken mali güvenilirliği sürdürmek birlikte ele alınması gereken hedeflerdir.
SONUÇ: Vergi tahsilatından önce bütçenin niteliği tartışılmalı
2026’nın ilk dokuz aylık bütçe gerçekleşmeleri, üç temel noktaya işaret ediyor:
Birincisi, gelirler artmasına rağmen giderler daha hızlı yükseliyor ve bütçe açığı 1,84 trilyon TL’ye ulaşıyor.
İkincisi, faiz giderleri 2,25 trilyon TL’yi aşmış durumda. Toplam vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 21,6’sına karşılık gelen bu yük, bütçenin en önemli maliyet unsurlarından biri olmayı sürdürüyor.
Üçüncüsü, vergi gelirlerinin artışını değerlendirirken yalnızca nominal tutarlara değil; vergi yükünün dağılımına, ekonomik faaliyetin gücüne ve kamu harcamalarının verimliliğine de bakmak gerekiyor.
Kamu maliyesinde kalıcı başarı, yalnızca daha fazla vergi toplamakla değil; toplanan vergiyi daha verimli kullanmak, borçlanma ve faiz maliyetini yönetmek ve bütçe yükünü toplum kesimleri arasında adil dağıtmakla mümkündür.
Vergi veren vatandaşın ve üretim yapan işletmenin sorması gereken soru da budur: Ödenen vergiler ne kadar etkin kullanılıyor ve kamu bütçesinin ne kadarı gelecekte ekonomik kapasiteyi güçlendirecek yatırımlara dönüşüyor?
Süleyman ÇEMBERTAŞ Bankavitrini.com – Bankacılık ve Reel Sektörün Sesi
EKONOMİ
ENFLASYONLA MÜCADELE ÜFE’Yİ BESLİYOR OLABİLİR Mİ?
Kredi Yok, Vade Farkı Var: Reel Sektörün Finansman Çıkmazı… Enflasyonu Düşürürken Üreticinin Maliyetini mi Artırıyoruz?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
14/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Ticari krediye erişemeyen reel sektör, pahalı finansman kıskacında!
Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadele kapsamında uyguladığı sıkı para politikasının temel hedefi, kredi genişlemesini ve talebi kontrol altına alarak fiyat artışlarını yavaşlatmak. Ancak ekonominin diğer tarafında farklı bir tablo yaşanıyor: Bankalardan yeterli ve uygun maliyetli ticari kredi kullanamayan reel sektör firmaları, üretimlerini sürdürebilmek için daha pahalı finansman yöntemlerine yöneliyor.
Tedarikçisinden mal alabilmek için aylık yüzde 4-5 vade farkı ödemek zorunda kalan bir işletmenin maliyetleri düşürülebilir mi? Banka kredisine erişimi zorlaştırarak enflasyonu kontrol etmeye çalışırken üreticinin finansman maliyetini yükseltmek, üretici fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratmıyor mu?
Bana göre bugün ekonomi politikalarının tartışılması gereken önemli başlıklarından biri tam da bu çelişki!
Enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalar, reel sektörün finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarını besleyen bir mekanizmaya dönüşebilir. Bu durum, enflasyonla mücadelenin yalnızca talep tarafından değil, üretim ve finansman maliyetleri açısından da değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Ticari kredi kısıtlaması üretici fiyatlarını düşürmeye yeter mi?
Enflasyonla mücadelede yüksek faiz ve kredi büyümesine getirilen sınırlamalar, tüketimi ve toplam talebi yavaşlatabilir. Talebin gerilemesi, firmaların fiyat artırma imkânlarını da daraltabilir. Bu mekanizma, para politikasının enflasyonla mücadeledeki temel işleyişlerinden biridir.
Ancak üretim yapan firmaların da hammaddeye, ara mala, enerjiye, iş gücüne ve işletme sermayesine ihtiyacı var. Üretim döngüsünü sürdürebilmek için finansmana erişim, işletmeler açısından bir tercih değil, çoğu zaman zorunluluk.
Bankalardan yeterli kredi kullanamayan bir firma, üretimini durdurmak yerine tedarikçisinden vadeli mal almak zorunda kalabilir. Ne var ki bu kez bankanın uyguladığı faizden farklı bir finansman maliyetiyle karşılaşır.
Özellikle aylık yüzde 4-5 vade farkıyla yapılan alımlar, işletmelerin maliyet hesabını ciddi biçimde değiştirebilir. Dolayısıyla kredi kısıtlamalarının talebi daraltıcı etkisinin yanında, firmaları daha pahalı finansmana yönlendiren maliyet artırıcı etkisi de hesaba katılmalıdır.
Aylık yüzde 4-5 vade farkı, yıllık yüzde 48-60 basit maliyet demek!
Rakamlarla konuşalım.
Tedarikçisinden vadeli mal alan bir firma, aylık yüzde 4 vade farkıyla karşılaşıyorsa bunun 12 aylık basit toplamı yüzde 48’e ulaşır. Aylık yüzde 5 vade farkında ise basit yıllık karşılık yüzde 60’tır.
Vade farkının her ay bileşik olarak uygulanması durumunda yıllık efektif oranlar sırasıyla yaklaşık yüzde 60,1 ve yüzde 79,6’ya çıkar. Elbette gerçek maliyet; ödeme planına, vade süresine, fiyatın peşin veya vadeli belirlenmesine ve diğer ticari koşullara göre değişir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bankadan uygun koşullarda işletme kredisi kullanamayan bir firma, tedarik zincirinde çok yüksek bir finansman yüküyle karşılaşabiliyor.
Üstelik bu yük yalnızca bir firmada kalmıyor. Hammadde tedarikçisinden üreticiye, üreticiden toptancıya, toptancıdan perakendeciye uzanan zincirin farklı halkalarında maliyet baskısı yaratabiliyor.
Bu maliyetin tamamı otomatik olarak satış fiyatlarına yansıtılmayabilir. Talep zayıfsa firma fiyat artırmak yerine kârından vazgeçebilir. Ancak kâr marjının daraldığı, nakit akışının bozulduğu ve işletme sermayesinin eridiği bir ortamda finansman maliyetinin fiyatlar üzerindeki baskısı göz ardı edilemez.
TCMB verileri ne söylüyor?
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 yılı eylül başındaki verilerinde, 4 Eylül haftası itibarıyla TL ticari kredi faiz oranı yüzde 49,3 düzeyinde gerçekleşti. Aynı dönemde TL mevduat faizi yüzde 44,4 seviyesindeydi. Bu oranlar, ticari krediye erişimin firmalar açısından neden önemli bir maliyet unsuru olduğunu gösteriyor.
Diğer taraftan TÜİK’in 5 Ekim 2026’da açıkladığı eylül ayı Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi verileri de üretim maliyetleri ve fiyatlama davranışları açısından dikkat çekici.
Yİ-ÜFE Eylül ayında aylık yüzde 2,07, yıllık yüzde 27,38 arttı. İmalat sanayisindeki yıllık artış yüzde 29,09’a ulaştı. Ara malı fiyatlarında yıllık artış yüzde 28,11, enerji fiyatlarında ise yüzde 30,82 olarak gerçekleşti.
Bu veriler, üretici fiyatlarındaki baskının sürdüğünü ortaya koyuyor. Ancak söz konusu rakamlar, finansman maliyetlerinin bu artışların ne kadarını oluşturduğunu tek başına göstermiyor. Bunun için firmaların faiz giderleri, tedarikçi vade farkları ve üretim maliyetleri arasındaki ilişkinin ayrıca incelenmesi gerekiyor.
Asıl soru da burada başlıyor: Üretici fiyatlarını düşürmeye çalışırken firmaların finansman yükünü artırıyorsak uygulanan politikanın maliyet tarafındaki etkisini yeterince ölçüyor muyuz?
Firmaların finansman giderleri hiç bu kadar ağırlaşmış mıydı?
Reel sektör açısından sorunun bir diğer boyutu da yüksek faiz ile kredi vadelerinin belirli dönemlerde yoğunlaşmasının aynı anda yaşanması.
Bir firma yalnızca yüksek faiz ödemiyor. Aynı zamanda kullandığı kredinin anapara geri ödemesini, maaşlarını, vergilerini, tedarikçi borçlarını ve diğer işletme giderlerini de karşılamak zorunda.
Satışlarını vadeli yapan, müşterilerinden tahsilatını zamanında alamayan ve stok finansmanına ihtiyaç duyan işletmeler için bu tablo daha da ağırlaşıyor.
Kâğıt üzerinde kârlı görünen bir şirket, nakit akışını yönetemediği için ödeme güçlüğüne düşebilir. Finansman giderleri faaliyet kârını aşındırdığında, firmanın üretime devam edebilmesi için yeni kredi kullanması gerekir. Fakat krediye erişim kısıtlıysa işletme bu kez tedarikçi borçlarını ertelemeye, çeklerini ötelemeye veya varlıklarını elden çıkarmaya yönelebilir.
Böyle bir süreçte yüksek faiz yalnızca finansman gideri olmaktan çıkar; üretim kapasitesini, yatırım kararlarını ve istihdamı etkileyen bir unsura dönüşür.
Konkordato, çek ve icra verileri alarm olarak okunmalı
Reel sektörün finansal sağlığını değerlendirirken konkordato süreçleri, karşılıksız çekler ve icra dosyalarındaki gelişmeler yakından izlenmeli.
2026’nın ilk dokuz ayına ilişkin Konkordato Takip değerlendirmesinde, aylık ortalama geçici mühlet kararlarının 2025 ortalamasının altında kaldığı; buna karşılık red ve iflas kararlarının yükseldiği belirtiliyor. Bu tablo, yalnızca yeni başvurulara değil, sürece giren şirketlerin nasıl sonuçlandığına da bakılması gerektiğini gösteriyor.
Elbette konkordato veya karşılıksız çeklerdeki her artışı doğrudan yüksek faize bağlamak doğru olmaz. Zayıf talep, döviz kuru hareketleri, tahsilat sorunları, yönetim hataları ve sektörlere özgü gelişmeler de şirketlerin ödeme gücünü etkileyebilir.
Bununla birlikte bu göstergeler, finansman maliyetleri ve krediye erişim verileriyle birlikte değerlendirildiğinde reel sektörün dayanıklılığı hakkında önemli sinyaller verebilir.
Özellikle üretim yapan, istihdam sağlayan ve siparişlerini sürdürebilmek için işletme sermayesine ihtiyaç duyan firmaların finansal sıkışıklığı, yalnızca şirket ortaklarının sorunu olarak görülmemeli. Tedarik zincirinde yaşanacak bir kopuş, o firmaya mal satan veya ondan alacak tahsil etmeyi bekleyen diğer işletmeleri de etkileyebilir.
Krediye erişemeyen firma üretimini nasıl sürdürecek?
Burada para politikasının hedefini tartışmaktan çok, uygulamanın reel sektör üzerindeki yan etkilerini sorgulamak gerekiyor.
Enflasyonla mücadele elbette zorunlu. Ancak üretim yapan firmaların işletme sermayesine erişimini zorlaştırırken, bu firmaların daha pahalı alternatif finansmana yönelmesi ihtimalini de dikkate almak gerekiyor.
Kredi hacmini sınırlamak tek başına yeterli bir politika ölçütü olamaz. Bugün İhracatçı bir firma EXİMBANK’a kredi için başvurusu bile aylarca sonra sonuçlananacağı söyleniyorr! Kredinin hangi sektöre, hangi amaçla, hangi maliyetle ve hangi vadeyle kullandırıldığı da önem taşıyor.
Üretim kapasitesini korumak için kullanılan işletme sermayesi kredisi ile spekülatif amaçlı finansmanın aynı şekilde değerlendirilmesi, reel ekonominin ihtiyaçlarını gözden kaçırabilir. Bu nedenle verimlilik, istihdam, ihracat kapasitesi ve nakit akışı gibi ölçütleri dikkate alan seçici ve şeffaf kredi mekanizmaları üzerinde durulmalı.
Amaç, her firmaya sınırsız kredi verilmesi değil; finansman kaynaklarının üretimi sürdüren, katma değer oluşturan ve ödeme kapasitesi bulunan işletmelere makul koşullarla ulaşabilmesi olmalı.
Enflasyonla mücadelede maliyet kanalı ihmal edilmemeli
Para politikasının talep üzerindeki etkisi ile finansman maliyetleri üzerinden üretici fiyatlarına yansıyan etkisi birbirinden farklıdır. Birincisi fiyat artışlarını yavaşlatabilirken ikincisi bazı firmalarda maliyet baskısını artırabilir.
Üretici fiyatlarının seyri yalnızca faiz politikasıyla açıklanamaz. Döviz kuru, enerji, ithal girdiler, ücretler, verimlilik ve iç talep gibi çok sayıda değişken birlikte değerlendirilmelidir. Ancak bu durum, finansman maliyetlerinin enflasyon üzerindeki etkisini önemsiz hale getirmez.
Ticari krediye erişimin zorlaşması, firmaları aylık yüzde 4-5 vade farkıyla mal almaya itiyorsa bu mekanizmanın üretici fiyatları üzerindeki etkisi ölçülmelidir. Banka kredisiyle finanse edilemeyen üretimin tedarikçi kredisiyle sürdürülmesi, finansman ihtiyacını ortadan kaldırmaz; yalnızca finansmanın kaynağını ve maliyetini değiştirir.
Üstelik finansman maliyetleri nedeniyle yatırımlar ertelenir, üretim kapasitesi daralır ve rekabet gücü zayıflarsa orta vadede arz tarafında da sorunlar ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda talep baskısı azalsa bile maliyetler ve arz kısıtları fiyatların düşmesini zorlaştırabilir.
SON SÖZ: Enflasyon düşerken üretim de ayakta kalmalı!
Bugün yanıt aramamız gereken soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği değil; bu mücadele sürerken reel sektörün ne kadar finansman yükü taşıdığıdır.
Firmaların finansman giderleri yükselirken, kredi vadeleri nakit akışını zorlayacak biçimde yoğunlaşırken ve işletmeler tedarikçilerinden daha pahalı koşullarla mal almak zorunda kalırken, enflasyonla mücadelenin üretim maliyetleri üzerindeki etkisini görmezden gelemeyiz.
Enflasyonu düşürmek için krediyi kısmak başka, üretimin finansmanını sürdürülemez hale getirmek başkadır.
TCMB’nin politikaları talep enflasyonunu sınırlamayı hedeflerken, krediye erişim koşullarının reel sektör üzerindeki etkisi de dikkatle izlenmeli. Üretici fiyatlarının hangi bölümünün hammadde, enerji, kur ve ücretlerden; hangi bölümünün finansman giderlerinden kaynaklandığı daha net ortaya konulmalı.
Aksi halde enflasyonla mücadelede bir taraftan talep daralırken diğer taraftan üreticinin maliyet baskısı devam edebilir. Üstelik finansman sorunu derinleştiğinde yalnızca fiyatlar değil, üretim, istihdam ve şirketlerin ödeme kapasitesi de zarar görebilir.
Enflasyonla mücadele, üretimi finanse edemeyen bir reel sektör pahasına yürütülmemeli. Çünkü üretim maliyetlerini yükselten finansman sorunu çözülmeden, fiyat istikrarını kalıcı hale getirmek de zorlaşabilir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist, Bankacılık ve Finans Analisti
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
