Connect with us

GÜNCEL

Sinan Alper: Kaybedilmiş Seçimin Sosyal Psikolojik Otopsisi

Yayınlanma:

|

Seçim dönemi kapandı. Birçok insan için sonuçlar sürprizdi ama herkes bunun aslında son derece öngörülebilir olduğunu, nasıl da aylar önce Kılıçdaroğlu’nun kesinlikle kaybedeceğini öngördüklerini anlatmakla meşgul. Bir olayı olduktan sonra, post-hoc açıklamak kolaydır, millet olarak da en sevdiğimiz aktivitelerden biridir. Ancak bu tarz açıklamaların sorunu, öne sürdüğümüz açıklamanın gözlemlediğimiz sonucun (seçim sonucunun) gerçek sebebini açıklayıp açıklamadığından hiçbir zaman emin olamamamızdır. O yüzden açıklamanızın daha güvenilir olması için, sonucu olaydan önce, a priori öne sürmeniz; bir şeyleri henüz yaşanmadan tahmin etmeniz gerekir. Ben, yazının sonunda değineceğim bir sebeple, sonucu öngöremedim. Kılıçdaroğlu’nun ilk turda kazanamayabileceğini ama kesinlikle önde bitireceğini düşünüyordum; birçok anket firması da bana katılıyordu. Ancak yine de aşağıda vereceğim açıklamaların güvenilir olduğu konusunda sizi ikna edebilecek bir ayrıntım var:

Biz 2020 yılında bunun kitabını yazmıştık.

SAĞCILIĞIN VE SOLCULUĞUN PSİKOLOJİSİ: Farklı Dünyaların İnsanları

Sağcılığa ve solculuğa sosyal psikolojik bir bakış açısı sunan bu kitapta, yaşanılan çevrenin tehditkârlığı ve…

www.nobelyayin.com

Doç. Dr. Onurcan Yılmaz’la beraber yazdığımız, “Sağcılığın ve Solculuğun Psikolojisi: Farklı Dünyaların İnsanları” isimli kitabımız 2020 Mart ayında çıktı. Daha henüz pandeminin bile tam olarak farkında değildik ilk çıktığında. Üzerinden epey zaman geçti, kitap dördüncü baskısında. Ancak anlattıkları günümüzle yakından ilişkili. Kitabı iki cümleyle şu şekilde özetleyebiliriz:

  • Sağcılar, solculara kıyasla, dünyayı daha tehlikeli ve öngörülemez bir yer olarak algılarlar.
  • Gelenekçilik, otoriteye itaat, korku ve kaygı duymaya meyilli olmak, farklı insan gruplarına karşı mesafeli olmak gibi muhafazakarlıkla ilişkili özellikler, gerçekten tehlikeli olan bir dünyada işe yarayacak özelliklerdir.
  • Dolayısıyla, tehlike ve öngörülemezlik arttıkça sağcılık artar, artması da kendi içinde mantıklıdır; zira tehlikeli bir dünyada hayatta kalmayı sağlayacak adaptif tepkiler geliştirmenizi sağlar.

Korkmayın, bu yazıda kitabı anlatmayacağım. Bu seçime özel, bağımsız bir akış sunacağım. Ama anlatacağım şeylerin çoğunun ana teması, kitabın ruhuyla önemli ölçüde örtüşüyor.

Şimdi geçelim sosyal psikolojik otopsiye. Bu seçim niye kaybedildi, sosyal psikoloji kuramlarıyla açıklamaya çalışacağım. İlginç bir örnekten başlayayım.

  1. “Bunlar LGBT’ci…”

28 Mayıs akşamı, seçim sonuçları netleştikten sonra Recep Tayyip Erdoğan, Kısıklı’da halkın karşısına çıktı. Unutmayın, henüz daha balkon konuşması bile yapılmamış; kazanılmış seçimden sonra yapılan ilk konuşmadan bahsediyoruz. Erdoğan, konuşmasında şu sözleri kullandı:

Bu CHP LGBT’ci midir, bu HDP LGBT’ci midir, bu İyi Parti LGBT’ci midir, yanındaki o bazı ufaklıklar var onlar da LGBT’ci midir? Peki AK Parti’ye LGBT sızabilir mi? Cumhur İttifakı’nın diğer üyelerine sızabilir mi? Bizde aile kutsaldır.

Ne alaka, değil mi? Neden ilk bahsedilen şeylerden biri bu olsun? Üstelik bu partilerin hiçbiri seçim sürecinde LGBT’ye dair bir şey gündeme getirmedi.

Tabii bu tekil bir vaka değildi. Tüm seçim dönemi boyunca AKP’li siyasetçiler LGBT konusunu defalarca gündeme taşıdılar. Sanki bu toplumda tartışılan sıcak konulardan biriymiş gibi, konuyu ısrarla buraya çektiler.

Lafı uzatmayacağım. Buradaki taktik belli. Toplumun önemli kısmı eşcinselliğe soğuk yaklaştığından, muhalefeti LGBT ile ilişkilendirerek bir çeşit karalama kampanyası yürütüldü. Özellikle bu konunun seçilmesi de tesadüf değil. Eşcinsellik, maalesef toplumun önemli bir kısmının gözünde bir çeşit ahlaksızlık. Konunun cinsellikle alakalı olması ise ahlaksızlığı turbo moduna geçiriyor. Nitekim, bazı araştırmacılara göre, dinlerin başarılı olarak yayılmasını sağlayan en önemli faktörlerden biri, cinsel hayata sınırlamalar getirmeleri. Cinsellikle ilgili normların dışına çıkan bir iddiada bulunduğunuzda akan suların durması garip değil yani. Evrimsel bir geçmişi var.

Lafı uzatmayacağım dedim ama yine uzadı. Özetin özeti: Karşı taraf ahlaksız ve bu yüzden onların hiçbir dediğine güvenemezsiniz demek istiyorlar. Evrimden devam edelim ve bu konunun neden son derece önemli olduğundan bahsedelim.

Sosyal psikolojide Kalıpyargı İçerik Modeli isimli bir kuramsal model var. Buna göre, insanlar kalıpyargılarını (belli gruplara dair genelleştirilmiş inançlarını) iki farklı boyutta kurgularlar: Sevecenlik ve yetkinlik. Sevecenlik boyutu, bir insanın (veya grubun) ne kadar güvenilir, uyumlu, dürüst, iyi niyetli olduğuna dairdir. Yetkinlik ise becerikli, çalışkan, zeki olmaya dairdir. Bu modele göre, evrimsel geçmişimiz boyunca, bu iki boyuta dikkat etmek bizim oldukça işimize yaramıştır. İlk defa karşılaştığımız insanların sevecenliğine bakarak o kişilerin bize zarar verip vermeyeceğini; niyetlerinin iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışırız. Yetkinlik boyutu ise, niyetlerini uygulamaya geçirme potansiyelleri hakkında bize bilgi verir. Biri iyi niyetli ama oldukça beceriksizse işimize yaramayacaktır. Hem kötü niyetli hem de becerikliyse yandık demektir.

İki boyut var ama biri diğerinden daha önemli. Sevecenliğin önceliği var, çünkü yetkinlik değerlendirmemiz tamamen sevecenlik algımıza bağlı. Eğer birini soğuk bulduysak, o kişinin çok zeki ve becerikli olması bizim için tehdit olacatır. Ama eğer sıcak bulduysak, kendimize çok güvenilir ve işe yarar bir müttefik bulduk demektir. Dolayısıyla en baştaki sevecenlik algımız, tüm süreci etkilemektedir.

Dönelim Kılıçdaroğlu’na. Kılıçdaroğlu, kampanya boyunca yetkinliğini ispatlamak için oldukça uğraştı. Bilim, eğitim, ekonomi, dış ilişkiler gibi birçok konuya hakim olduğunu göstermek için çok sayıda içerik üretti, projelerini paylaştı.

Peki karşı taraf ne yaptı?

Kılıçdaroğlu’na LGBT’ci dediler. Daha da önemlisi ve hepimizin malumu olduğu üzere, PKK’lı dediler. Bu iki anahtar sözcük, herhalde Türkiye halkının çok çok büyük bir çoğunluğunu tetiklemeye yetiyordur. Özellikle PKK’yla sizi ilişkilendiren ithamlar üzerinize yapıştıktan sonra artık iyi bir insan (“sevecen”) olduğunuza dair insanları ikna etmeniz oldukça zor. Ekonomiyi de düzeltseniz, bizi uzaya da çıkarsanız insanlar artık sizi dinlemeyecektir. Yetkin biri olsanız bile, bu yetkinliğinizi şeytani amaçlar için kullanacaksınız demektir çünkü.

Tabii bu noktada hassas bir konuya daha değinmemiz gerekiyor. Kılıçdaroğlu’na yöneltilen ithamların toplumun bir kesimince çok kolay kabul edilebiliyor olmasının önemli sebeplerinden biri muhtemelen Alevi olmasıydı. Alevilere yönelik önyargı ve ayrımcılığın bu topraklarda yüzlerce yıllık tarihi var. Nispeten yakın tarihler olarak sayılabilecek 1978 Maraş Katliamı, 1993 Sivas Katliamı gibi bu ayrımcılığın vahşete dönüştüğü örnekleri yaşadık. Alevilere yönelik bu tutumun bittiğini söylemek ise oldukça güç. Sivas Katliamı’nda insanların yakılarak öldürüldüğünü hatırlayarak, seçim döneminde atılmış ve binlerce beğeni almış şu tweet’e tekrar bakın:

Alevilerin “dinsiz” olduğuna ve bu sebeple de hiçbir ahlaki pusulaları olmadığına dair inanç, maalesef korkunç olduğu kadar yaygın da. Dindar birinin gözünde “dinsiz” biri yukarıda bahsettiğimiz “sevecenlik” değerlendirmesine -100 puanla başlıyor. Ne yaparsa yapsın haksız oluyor ve yaptığı şeyi kötücül bir amaçla yapmış oluyor. Ne demek istediğimi anlamak için, 30 saniyenizi ayırarak şu videoyu izleyin:

Tabii mesele Kılıçdaroğlu’ndan ibaret de değil. CHP’ye oy vermenin “günah” olduğunu düşünen hatırı sayılır sayıda insan var ülkemizde. 2016 yılında Yeni Akit’te yazdığı yazıda İbrahim Bektaş, CHP’ye oy vermiş kişileri “tövbe etmeye” çağırıyor ve CHP’deki Alevilerden ve bu kişilerin, kendi iddiasına göre, “Allah’tan korkmuyor” olmasından şu şekilde şikayet ediyordu:

“Geçen ay yapılan kongreden sonra da tamamen Alevilerin güdümüne girdiler.

En son ankette kendi seçmenlerinin % 66’sı partilerinin Alevi partisi olduğunu onayladı.

Bütün bunların üstüne, Ermeni kökenli bir milletvekilleri ‘biz Allah’tan değil, hukuktan ve bu ülkenin elden gitmesinden korkuyoruz” diyerek açıkça küfre daldıklarını ilan etti.

Ne yazık ki CHP’li vekilin ifadesindeki “Biz” kelimesi CHP’lileri kapsıyor ve onlardan da bu yazının kaleme alındığı tarihe kadar “Hayır, biz Allah’tan korkuyoruz” türünden herhangi bir açıklama gelmedi.”

“Allah korkusu” evrimsel açıdan önemli bir kavram. Kalıntıları günümüz Şanlıurfa’sında bulunan 12.000 yıllık Göbekli Tepe bir çeşit tapınaktır ve en önemli işlevlerinden birinin “tanrı korkusu” yaratmak olduğu düşünülmektedir. Buna göre, insanların küçük kabilelerinin sınırlarından çıkıp geniş çaplı işbirliğine girebilmesi ve büyük işler başarabilmesi için, aralarındaki ilişkiyi gözleyecek ve kuralları çiğneyenleri cezalandıracak bir sisteme ihtiyaçları vardı. Her şeyi görebilen ve her şeye gücü yeten “Büyük Tanrı(lar)” inancı bu ihtiyacı tam olarak karşılıyordu. Aklınızdan geçirdiğiniz şeyi bile bilebilen ve sizi çok ağır cezalara çarptırabilecek bir tanrının varlığına inanan insanlar, birbirlerine kazık atmadan büyük işler başarabiliyordu. İnsanlığın yerleşik hayata geçmesinin ve günümüzde bildiğimiz anlamda medeniyeti kurmasının öncüllerinden birinin, bahsettiğim işlevi sebebiyle, “Allah korkusu” olduğu düşünülüyor.

Günümüzde yapılan sosyal psikoloji çalışmaları da, ateistlere yönelik önyargının temelinde, bir tanrı tarafından izlendiklerini düşünmediklerinden ahlaklı davranamayacaklarına dair kabulün yattığını göstermektedir. Dolayısıyla, birisini “dinsiz” görmenin getirdiği negatif tutum, aslında bu güven eksikliğinden dolayıdır.

Kılıçdaroğlu bu meselelere hiç girmedi diyemeyiz. “Alevi.” başlıklı videosu Twitter’da 115 milyondan fazla izlendi ve Türkiye siyasi tarihi açısından oldukça önemli ve anlamlı bir olaydı.

Kimliği haricinde, Kılıçdaroğlu kişilik yapısı olarak da oldukça “sevecen” bir insan olduğunu göstermek için çalışmadı dersek yalan olur. Kampanya boyunca güleryüzlü olmaya çalıştı, kavgacı bir tutum göstermedi, eliyle yaptığı kalp işaretini kampanyanın merkezine taşıdı.

Rakipleri ise onun ahlaki karakterini karalamakla meşguldü. Resmi ağızlardan doğrudan Alevilik meselesine girilmedi belki ama sosyal medyada bolca konuşuldu. Ayrıca ahlaki açıdan güvenilir bir insan olmadığını göstermek için Kılıçdaroğlu’nun PKK ile ilişkilendirildiğini gördük. Peki neden Kılıçdaroğlu’nun değil de, iktidarın kampanyası tuttu?

Bu sorunun tabii ki önemli tarihsel cevapları var. Ancak ben taktiksel boyutta kalacağım. Öyle bir taktiksel hata yapıldı ki, etkisi sadece bu konuya dair değildi ve muhtemelen kampanyanın her parçasını ekledi.

(Sonraki bölüme geçmeden önce bir parantez açmalıyım: “Kılıçdaroğlu Alevi olduğu için aday olmamalıydı” gibi bir şey söylemeye asla çalışmıyorum. Toplumun en gerici kesimlerinin haksız önyargılarına göre kendimize sınırlar çekersek, toplum hiçbir zaman ilerleyemez. İlerletebilmek için bu önyargıları kırmak gerekir. Ancak bir şeyi kırmak için var gücünüzle vurmanız gerekir, üfleyerek kıramazsınız. Anlatmaya çalıştığım ve sonraki bölümlerde biraz daha ayrıntılandıracağım şey tam olarak bu.)

Seçimin ikinci turundan önce, Kemal Kılıçdaroğlu ünlü YouTube kanalı BaBaLa TV’ye çıktı. Dört saatlik yayının en başlarında, Kılıçdaroğlu’nun seyirciye hitaben yaptığı konuşmada ilk söylediği şeylerden biri şu oldu:

“Goebbels diye bir adam var, duyanınız var mı?”

Joseph Goebbels, Nazi Almanyası’nda propaganda bakanlığı yapmış bir isim. Kendisine atfedilen en ünlü sözlerden biri şu şekilde:

Bu sadece Goebbels’in şahsi fikri olsaydı, hasta bir adamın neyse ki doğru olmayan sayıklamaları olarak görülebilirdi. Ancak maalesef tespitinde haklı. Sosyal psikoloji çalışmaları, bir mesajı ne kadar çok tekrar ederseniz, karşı tarafı o kadar çok inandıracağınızı göstermektedir.

Bir şeyi çok fazla duyduğumuzda, hafızamızda yer ediyor ve bir noktadan sonra onu doğruluğu ispatlı, kesin bir şeymiş gibi düşünmeye başlıyoruz. İddiayı ilk nerede duyduk, kimden duyduk, bize nasıl bir kanıt gösterildi, hepsini unutuyoruz; ama sık tekrar edilmiş mesajın içeriği aklımızda kalıyor. O mesajın güvenilir olup olmadığına dair bütün ayrıntıları unutup, sadece mesajın içeriğini hatırladığımızda da, ne kadar saçma bir iddia olursa olsun inanma olasılığımız artıyor. Kılıçdaroğlu karşıtı kampanyanın da ana stratejisi tam olarak buydu.

Bıkmadan, usanmadan, her gün ısrarla tekrarlayarak Kılıçdaroğlu’nun PKK’yla anlaştığını söylediler (araya garnitür olarak “LGBT’cilik” de sıkıştırdılar). Bu iddiaları siyasetçiler o kadar çok tekrarladı ki; televizyonlarda, gazetelerde bu eksende o kadar çok haber çıktı ki, emin olun birçok insan konunun tam olarak nasıl başladığını bile hatırlamıyordur. 2022’nin sonlarında, ana gündemimiz ekonomik krizdi. Şubat 2023’te depremler oldu ve binlerce insanımızı kaybettik. Büyük İstanbul depreminin yaklaştığını hatırladık. Bu arada ekonomi daha da kötüye gitti. Ancak ne olduysa, birkaç ay içinde, seçim sürecini PKK tartışması domine etti. Birden fazla sebepten bahsedebilirsiniz ama bana göre en önemli faktör “tekrar”dı. O kadar çok tekrar edildi ki, herkes bir numaralı gündemin bu olması gerektiğine inandı.

Her ne kadar Goebbels’ten haberdar olduğu anlaşılsa da, Kılıçdaroğlu’nun tekrarın gücünü içselleştiremediğini ve uygulamaya dökemediğini düşünüyorum. Bu noktada, birbiriyle ilişkili iki ana yanlış yapıldı:

  • Kılıçdaroğlu, çok fazla sayıda konudan bahsetti. Birçok insan bunun iyi bir şey olduğunu düşünebilir, “Ne güzel işte, Türkiye’nin her sorununa bir çözüm getiriyorlar.” diyebilir ama ben katılmıyorum. Zaman sınırsız değil ve bu durum size iki seçenek sunuyor: (1) Fazla konu, az tekrar; (2) Az konu, fazla tekrar.

Hem fazla konu hem de fazla tekrar yapamazsınız, çünkü öyle bir zamanınız yok. Eğer Kılıçdaroğlu kilit 2–3 mesaj belirleyip, sabah akşam bunlardan bahsetseydi, şansı muhtemelen daha yüksek olacaktı. Bu söylediğim, ikinci tur kampanyası sürecinde yapılmaya çalışıldı. Suriyeliler meselesi ön plana çıkarıldı ve bu tek mesaj üzerinden çok fazla tekrar yapıldı. Ama seçime birkaç gün kalmışken başlamak yeterince etki etmemişe benziyor. İşe yarayacağı düşünülen taktiğe üç ay önceden de başlanabilirdi. CHP’nin “dinsiz” olduğuna dair propaganda on yıllardır devam ediyor, örneğin.

  • Karşı taraf, sizinle ilgili bir iddiayı çok kez tekrar ettiğinde, sizin yapabileceğiniz en iyi şeylerden biri kendi mesajınızı daha da fazla tekrar etmektir. Kılıçdaroğlu’nun Alevi videosu önemliydi, evet, ama tek bir videoydu. Yüzlerce yıllık geçmişi olan bir önyargıyı tek bir videoyla kıramazsınız. Karşı taraf sizin için her gün PKK’lı diyorken, siz konunun aslını tek bir kez açıklayıp, insanların da bu açıklamayla ikna olmasını bekleyemezsiniz. İki ay boyunca Kılıçdaroğlu’nun Kandil’le anlaştığına dair haberler izleyen bir vatandaş, bunu yalanlayan tek bir açıklamaya denk geldi diye bir anda mucizevi şekilde Kandil iddiasının yalan olduğuna ikna olmayacaktır.

Hitap ettiğiniz kitleyi tanımak, sadece o kişilerin değerlerini, dertlerini bilmek değildir. Aynı zamanda neyi nasıl anlatırsanız anlaşılacağını bilmektir. Türkiye nüfusunun neredeyse %40’ı, okuduğunu anlama, basit problem çözme gibi becerilerden yoksun.

Bu becerilerin siyasi görüşe göre ayrıştığı gibi bir iddiada bulunmaya çalışmıyorum. Muhtemelen toplumun her kesimi bu dertten muzdarip. Eğitim eksikliği sebebiyle, kendi dilinde okuduğunu anlama konusunda bile zorlanan bir kitleye 20 farklı konudan bahsettiğinizde ve her konuyu birer videoyla geçtiğinizde, muhtemelen hiçbir tesiri olmamaktadır. Basit, vurucu ve çok tekrarlı mesajlar çok daha işlevsel olacaktır.

4) Erken Kalkan Yol Alır

Tekrar önemli. Önemli olan bir başka konu ise zamanlama.

Seçim dönemi dezenformasyon festivali gibiydi. Asılsız iddiaları, çarpıtmaları, montajları gördük.

Peki bir yanlış bilgiyle nasıl mücadele edersiniz? Onun doğrusunu anlatarak, yanlış bilgiyi çürüterek mi? Bunu da yapabilirsiniz tabii ama yapabileceğiniz daha iyi bir şey var: Önceden çürütme (prebunking).

Sander van der Linden, son kitabı Foolproof’ta önceden çürütmeye dair güncel literatürü özetlemektedir. Kitap boyunca da “virüs” benzetmesi kullanmaktadır. Aynı benzetmeyi kullanarak anlatmaya çalışayım.

Yanlış bilgiyi bir virüs gibi düşünün. Bu virüsle mücadele etmenin en etkin yollarından biri, COVID-19 pandemisinde gördüğümüz gibi, aşıdır. Aşı sayesinde, virüs henüz vücudumuza girmeden bağışıklık sistemimizi hazırlarız. Böylece virüs gerçekten geldiğinde hazır oluruz ve virüs bizi hasta edemez. Önceden çürütme tekniği de tam olarak bunu önermektedir. Buna göre, insanları daha yanlış bilgiye maruz kalmadan önce hazırlamalıyız ki, yanlış bilgiye maruz kaldıklarında buna inanmasınlar. Bu hazırlama aşamasında insanlara gelecekte maruz kalabilecekleri yanlış bilgiden bahsedilir ve bunun neden yanlış olduğu anlatılır. Böylece gerçekten yanlış bilgiye maruz kaldıklarında o bilgiye nasıl karşı çıkacaklarını bilirler, “bünyelerine” kabul etmezler ve o yanlış bilgi virüsüyle “enfekte” olmazlar.

Kılıçdaroğlu’nun kampanyası üzerinden örneklendirelim. Henüz Kılıçdaroğlu’nun adaylığı kesinleşmemişken ve HDP’nin kendi adayını çıkarıp çıkarmayacağı belli değilken, Kılıçdaroğlu veya İmamoğlu gibi bir isim aday gösterilirse, HDP’nin bu adayı destekleyebileceği konuşuluyordu. Sonrasında Kılıçdaroğlu’nu desteklemeleri çok sürpriz bir gelişme olmadı.

İşte henüz bu aşamadayken, HDP’nin Altılı Masa’nın adayını desteklemesi durumunda, Cumhur İttifakı’ndan nasıl bir karşı hamle gelebileceği az buçuk belliydi. Erdoğan çok uzun yıllardır HDP’ye tüm kapıları kapatmış durumda. En büyük müttefiki MHP ile beraber HDP’ye sempatiyle yaklaşmayacakları ve sert bir saldırıya geçecekleri öngörülebilir bir şeydi. Kılıçdaroğlu ekibinin, daha henüz karşı taraftan buna dair hiçbir şey gelmemişken, halkı konuya dair “aşılaması” gerekirdi. HDP’nin Kılıçdaroğlu’nu desteklemesi durumunun nasıl eleştirilebileceğine dair simülasyonlar geliştirip, bütün bu eleştirileri çürüten bilgilerle beraber ellerinden geldiğince halka duyurmalı, böylece karşı taraf bu eleştirileri gerçekten öne sürmeye başladığında, “aşılanmış” kitlelerin bu argümanları yeterince ikna edici bulmamasını sağlamalıydılar. Eğer siz bu önceden çürütmeyi etkin şekilde yaparsanız, örneğin, HDP’nin de Altılı Masa’nın ortağı olduğuna dair bir iddiayı gördüğünüzde, zihninizde bu iddiaya nasıl cevap vereceğinizi de bilirsiniz. Böylece iddiaya inanma olasılığınız azalır. Ancak daha önceden uyarılmamışsanız ve bir anda böyle bir iddiayla karşılaşırsanız, inandırıcı bulma olasılığınız çok daha yüksektir. Çünkü elinizde kullanabileceğiniz karşı-argüman yoktur. Aşılanmış olsaydınız, bu karşı-argümanları daha ilk saniyeden kolayca üretebilecektiniz.

Önceden çürütme veya aşılama tekniğinin iki farklı çeşidi var. Birincisi “olgu bazlı” (fact-based) aşılama. Burada insanlara gerekli bilgileri veriyorsunuz. Mesela diyorsunuz ki:

“HDP’nin de Altılı Masa’da olduğuna dair iddialar duyabilirsiniz. Birileri size Kılıçdaroğlu’nun HDP’ye çeşitli vaatlerde bulunduğunu söyleyebilir. Ancak bu iddialar tamamen yanlıştır. Altılı Masa’nın bileşenleri CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrat Part, Gelecek Partisi ve DEVA Partisi’dir. Bu partiler dışında hiçbir oluşum yoktur. Bu partilerle beraber bir mutabakat metni imzaladık. Metinde halkımıza şunları şunları vaat ettik. Buna katılan herkes bize oy verebilir. Oy verene vermeyin diyemeyiz. Ama hiçbir partiye özel vaatte bulunmayacağız. Biz olduğumuz yerde duracağız, olduğumuz yeri beğenen oy versin.”

(Küçük bir not: Altılı Masa’nın mutabakat metni aşırı uzundu. Onu kim okuyacak? En fazla 3–5 çok temel prensip olmalı ve bunlar sürekli her yerde tekrar edilmeli, insanların kafasına kazınmalıydı.)

İkinci aşılama tekniği ise “teknik bazlı” (technique-based) aşılama. Burada bilgi vermekten ziyade, karşı tarafın dezenformasyon süreçlerinde kullanabilecekleri yöntemlere dair insanları uyarırsınız. Kılıçdaroğlu’nun attığı şu tweet aslında teknik bazlı bir aşılamadır. Çünkü olası bir dezenformasyon girişimini, kullacağı teknikle beraber (“Cambridge Analytica’cılık) önceden duyurmaktadır.

Ancak buradaki sorun, okuyan herkesin anlayacağı şekilde konunun açıklanmamasıdır. “Cambridge Analytica”nın ne olduğunu Türkiye’de kaç vatadandaş bilmektedir? Benzeri manipülasyon girişimlerini Türkiye’de gördüklerinde nasıl tanıyacaklardır, nasıl maruz kaldıkları anda teşhisi koyup savunmaya geçebileceklerdir? Konunun çok daha basit, somut ve örneklerle anlatılması gerekirdi. Ve de 2 Mayıs’tan çok çok daha önce bu konu açılmalıydı. Halk o kadar antrenmanlı olmalıydı ki, montaj bir videoyu gördüğü anda şak diye tanımalıydı.

PKK ile ilgili tartışmaların seçim gündemini domine etmesi, sosyal psikolojik açıdan oldukça anlaşılabilir. Çünkü tehlike, kurulu düzenin destekçisidir. Kurulu düzen bize güvenlik ve öngörülebilirlik sağladığından, tehlikeyi gördüğümüz anda kurulu düzene daha sıkı sıkıya sarılırız.

Sistemi Meşrulaştırma Kuramı tam da bu konuyla ilgilidir. Kurama dair verilen en popüler örnekle, 11 Eylül Saldırıları’yla başlayalım.

Kaynak: https://tr.m.wikipedia.org/wiki/Dosya:George_W_Bush_approval_ratings_with_events.svg

Yukarıdaki grafik, George W. Bush’un “görev onay oranını” (yani bir başkan olarak performansından halkın ne kadar memnun olduğunu) gösteriyor. Eylül 2001 civarında oran %52’yken, Ekim başında bir anda %90’a fırlıyor. Neden? Çünkü 11 Eylül Saldırıları. Aynı gün içinde olan terör saldırıları sebebiyle halk paniğe kapılıyor ve iki konudan endişe duymaya başlıyor:

  • Belirsizlik: Halk, “Bildiğimiz anlamda Amerikan hayatı bitti mi; artık ne zaman nerenin patlayacağını bilmediğimiz bir kaosun içinde mi yaşayacağız?” diye düşünmeye başlamıştır. Yarın ne olacağının bilindiği, standart hayatın dışına çıkılmış gibi hissedilmektedir.
  • Güvenlik: İnsanlar güvende olmak, hayatta kalmak isterler. Ancak canlarına kast eden bir düşman olduğunda, bunu garanti görmek oldukça güçtür.

Eylül 2001’e kadar milyonlarca Amerikalı’nın Bush’a dair eleştirileri vardı belki. Ama standart Amerikan hayatının alternatifi olarak El Kaide’yi gördüklerinde, ellerindeki kurulu düzenin aslında ne kadar iyi olduğunu “fark ettiler” ve Bush’a olan destekleri arttı. İlgili kuram tam olarak bunu öngörmektedir. Kurulu düzen bizi güvende tutar ve belirsizlikten kurtarır. O yüzden de tehlike anında kurulu düzenin “değerini anlarız”.

Benzeri bir süreç aslında Türkiye’de de yaşandı. 7 Haziran 2015 seçimlerinde, AKP %40.9 oy almış ancak tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkaramamıştır.

Kaynak: https://twitter.com/evrenselgzt/status/986602577545527296

Ancak takip eden yaz günleri, oldukça çatışmalı ve kanlı geçmiştir. Suruç Saldırısı, “hendek operasyonları”, Ankara Garı Saldırısı gibi olaylar seçimden sonraki aylarda terörü bir numaralı gündem haline getirmiştir. 1Kasım 2015’te yapılan seçimde AKP oylarını bir anda yaklaşık 8.5 puan arttırmış ve tek başına yeniden iktidar olmuştur. Bush ve 11 Eylül örneğinden çok farklı değildir yani.

2023 seçimlerinde, neyse ki, bu kadar çok ölüm yaşamadık. Ancak bir numaralı gündemin terör olması gerektiğine halkın önemli bir kısmı katıldı. Bu da, benzeri bir seçim sonucunu görmemize sebep oldu.

Peki, böyle durumlarda muhalefet partisi ne yapabilir? İnsanlar tehlike anında kurulu düzene sarılıyorlarsa, o zaman kurulu düzeni değiştirmek imkansız mıdır?

Bu sorunun cevabını vermek için yukarıda bahsettiğim iki faktöre, güvenlik ve belirsizliğe geri dönmeliyiz. Eğer sistemi değiştirmek istiyorsanız, var olan sistemin artık güvende tutamadığına ve onlara öngörülebilir, düzenli bir gelecek sunamadığına dair insanları ikna etmelisiniz. Ancak Kılıçdaroğlu’nun kampanyası bu konuda yeterince başarılı olamadı. İkinci tura kadar, şu anki sistemin nasıl çökmüş olduğuna ve tehlikelere zemin hazırladığına dair argümanları çok fazla göremedik.

Özellikle “belirsizlik” faktörünün hakkının yeterince verildiğini düşünmüyorum. 21 senelik AKP iktidarını bitirmeyi vaat ediyorsanız, bu bildiğimiz anlamda hayatın sonu demektir. Birçok insan için büyük bir belirsizliktir. Bunu vaat eden liderin, belirsizliği mümkün olduğunca ortadan kaldırması gerekir. Seçilirse olacak olanları o kadar somut anlatmalıdır ki, ertesi gün uyandığımızda ne olacağını kesin olarak bilelim.

Bununla bağlantılı olarak, kabinede görev alacak kişilerin tamamen sürpriz olmasının da son derece kötü bir tercih olduğunu söylemeliyim. Bu belirsizliği kurulu düzenin temsilcisi olarak Erdoğan kaldırabilir ama bir muhalefet lideri çok daha “az sürprizli” olmak zorundadır. Örneğin, terörle mücadelede deneyimli ve güvenilir eski bir generalin ismi milli savunma bakanı olarak duyurulsaydı, Kılıçdaroğlu’nun bu konudaki eleştirilere cevap vermede eli oldukça rahatlardı; birçok insanın da aklında bir soru işareti, belirsizlik kalmazdı.

Bahsedeceğim son şey, değişimin bir “hikayesinin” olmaması. Benlik algısına dair yapılan psikoloji çalışmaları göstermektedir ki, biz kim olduğumuzu anlarken aslında kendimize bir çeşit hikaye anlatırız. Hayatımızın farklı dönemlerinde çelişkili davranabiliriz, bir gün sevdiğimizi başka gün sevmeyebiliriz, ama bütün bu akışı açıklayan bir hayat hikayemiz olursa, kendimizle çelişiyormuş gibi hissetmeyiz.

Bir film karakteri düşünün. Başta son derece sıradan olan karakterin hikayesi yeterince iyi anlatılırsa, o karakterin filmin sonuna doğru bir yerleri havaya uçurması veya silahsız birini öldürmesi bile son derece makul algılanabilir. Çünkü olayların sebebi vardır ve hikayeyi içselleştirdiğiniz zaman bütün bu değişim size son derece anlaşılır gelmektedir.

İşte biz kendimizle ilgili de böyle hikayeler anlatırız. Bazı olayları senaryomuza dahil etmez, bazı şeyleri çarpıtır, bazılarını abartırız belki; ama her şeyi öyle bir sırayla ve akışla bir hikayeye dönüştürürüz ki, ne yaparsak yapalım haklıyızdır ve kendimizle çelişmiyoruzdur.

Bu konunun siyasette tartışıldığını sanırım hiç görmedim ama oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer bunca zamandır Erdoğan’a oy vermiş bir vatandaş bir anda Kılıçdaroğlu’na oy verecekse, kendisine anlatması gereken bir hikaye var. O zaman neden Erdoğan’a vermişti, şu an neden Kılıçdaroğlu’na verecek oyunu? Nasıl oluyor da bu iki oyu veren kişi aynı kişi olabiliyor? Nasıl bir hikaye, bu iki farklı tercihi aynı kişinin hayatında birleştirebiliyor?

Ben bir muhalefet lideri olsam, seçim kampanyama ilk önce buna dair bir anlatıyı geliştirmekle başlarım. Öyle bir geçiş hikayesi sunarım ki, bunca yıldır rakibime oy vermiş vatandaşlar bana oy verirken kendilerini asla bir ikiyüzlü veya dönek gibi hissetmezler. Siyasi fikirlerini değiştirmelerine rağmen özsaygılarını koruyacakları bir anlatı oluşturmaları için onlara elimden geldiğince yardım ederim.

Altılı Masa’daki liderlerin ikisinin (Babacan ve Davutoğlu) AKP’de bakanlık ve hatta başbakanlık yapmış isimler olduğunu düşündüğümüzde, bu stratejinin yeterince kullanılmamış olmasını oldukça şaşırtıcı buluyorum. Geçiş hikayesini yaratmak için daha ideal kimi bulabilirsiniz ki?

Yazının en başına dönerek bitireyim. “Madem bu kadar her şeyi biliyordun, seçim sonucunu nasıl tahmin edemedin?” diye soracak olabilirsiniz. İnsanların dünyayı algılama biçimlerinin onların psikolojilerini nasıl etkileyeceğini biliyordum ama bu kadar çok insanın dünyayı bu şekilde algılayacağını tahmin etmemiştim. Halkın en önemli gündeminin ekonomik sorunlar olacağını düşünmüştüm. Televizyon izlemiyor olmam da bu hatayı yapmamda katkı sahibi olmuş olabilir.

Gelin bir anlaşma yapalım: Ben biraz daha fazla televizyon izleyeyim, siz de siyasi politikaları belirlerken veya talep ederken sosyal psikolojiden yararlanmaya başlayın.

Kaynak: Kaybedilmiş Seçimin Sosyal Psikolojik Otopsisi | by Sinan Alper | Jun, 2023 | Medium

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında

Yayınlanma:

|

Yazan:

Dün KKTC Mali piyasaları 20 Temmuz Özgürlük ve Barış Bayramı nedeniyle kapalı konumdaydı. Bayramımız öncelikle kutlu olsun. Kıbrıs’ta son günlerde hareketli seyir dikkat çekiyor. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’in 27-29 Temmuz tarihlerinde dayı ziyaret etmesi bekleniyor. İki liderle ayrı görüşmelerin ardından üçlü zirve gerçekleştirilecek. BM, taraflar arasında diyaloğu yeniden canlandırmayı ve ağustos sonu veya eylül ayında yeni bir gayriresmî 5+1 toplantısı için ortak zemin oluşturmayı amaçlıyor. Sürecin seyrinin, Kıbrıs meselesinde önümüzdeki dönemin diplomatik takvimi açısından belirleyici olacağını düşünüyoruz.

Öte yandan, KKTC-Türkiye arasında doğalgaz hattı için ilk imzalar atıldı. İmzalanan mutabakat zaptı kapsamında Türkiye’den deniz altı boru hattıyla KKTC’ye doğalgaz ulaştırılması hedefleniyor. Projenin hayata geçmesiyle enerji arz güvenliğinin güçlenmesi, elektrik üretim maliyetlerinin düşmesi ve sanayi ile turizm sektörünün rekabet gücünün artması amaçlanıyor. Rum basınında projenin geniş yankı bulduğunu görüyoruz. NATO Zirvesi’nde Türkiye’nin gövde gösterisinin ardından, bazı yorumlarda, su ve elektrik projelerinin ardından doğalgaz hattının da tamamlanmasıyla KKTC’nin enerji alanında ciddi bir avantaj elde edebileceği, mevcut eğilimin sürmesi halinde Güney Kıbrıs’ın gelecekte KKTC’den daha ucuz elektrik temin etmek zorunda kalabileceği değerlendirmelerine yer verildi.

Büyük resme baktığımızda ise Avrupa’nın Rus gazına alternatif arayışı devam ederken, Doğu Akdeniz kaynaklarının KKTC üzerinden Türkiye’ye, oradan da Avrupa pazarına ulaştırılması, mesafe ve maliyet açısından en rasyonel güzergâhlardan biri olacağı enerji uzmanları tarafından değerlendiriliyor. Ancak bölgedeki jeopolitik dengeler ve siyasi anlaşmazlıklar, ekonomik açıdan en verimli görülen bu rotanın hayata geçirilmesinin önündeki en büyük engel olmayı sürdürüyor. Bu sürecin, KKTC’nin uluslararası alandaki k gündemin merkezinde  onumuna da olumlu katkı sağlamasını temenni ediyoruz.

Küresel mali piyasaların gündeminde ise ABD-İran savaşının gündemin merkezinde yer tutmaya devam ediyor. ABD ordusunun Mart ayından bu yana ilk kez can kaybı yaşaması ardından jeopolitik riskler yeniden tırmanırken, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerine yönelik saldırılar ve bölgedeki enerji altyapısını hedef alan gelişmeler, arz güvenliğine ilişkin endişeleri yeniden artırdı. Tansiyonun barometresi konumunda Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün gün içinde 91 doların üzerine yükselse de, diplomatik temasların yeniden başlayabileceği beklentisiyle kazanımlarının önemli bir bölümünü geri verdi.

Petrol fiyatlarındaki yükselişe rağmen küresel risk iştahında belirgin bir bozulma yaşanmaması dikkat çekiyor. Cuma günü teknik açıdan önemli gördüğümüz 100,50 seviyesini bir kez daha test eden dolar endeksi (DXY), buradan gelen tepki alımlarıyla 100,90 seviyesine toparlandı. Enerji fiyatlarındaki yükselişin enflasyon endişelerini yeniden gündeme taşımasıyla, piyasaların para politikası beklentileri açısından yakından izlediği ABD 2 yıllık tahvil getirisi de hafif yükselerek %4,20 seviyesine çıktı. Vadeli kontratlar yıl sonuna kadar toplam 33 baz puanlık faiz artışını fiyatlarken, ekim toplantısında faiz artırımı olasılığı %71 seviyesinde bulunuyor.

Faiz getirisi olmayan kıymetli metallerde ise altının ons fiyatı 4,040 dolar seviyesine yükselirken, gümüşün ise geçen hafta büyük bir önemle takip ettiğimiz 54 dolar seviyelerini test ederek toparlanmaya başladığını görüyoruz. Gümüşte son günlerde fiyatın gerilemesine rağmen teknik analizde sıklıkta rastladığımız güç göstergesi olan RSI göstergesinin gerilememesi, hatta yükselmesi, dibin test edilmiş olabileceğine işaret ediyor. Teknik mânâda aşağıdaki grafikten de görülebileceği üzere bu sabah 58 dolar seviyesine yaklaşan gümüşte, eğer beklenmedik olumsuz bir gelişme olmazsa yukarı yönlü isteğin artmaya başlayacağını düşünüyoruz. Böyle bir durumda yukarıda ilk seviye olarak 63 doları hedefleyeceğiz. Bugün kademeli olarak uzun pozisyona geçmek için hazırlıklara başlayacağız.

Gümüşte yukarı yönlü hareketlilik dikkatimizi çekmeye devam ederken, altın tarafında da benzer bir hareketten söz etmek adına yukarıda 4,100 dolar seviyesinin üzerinde kapanış görmek isteyeceğiz. Aşağıdaki grafikten de görüleceği üzere, Bloomberg Emtia Endeksinin genelinde yeniden yükseliş isteğinin tırmandığını görüyoruz. Öte yandan, dört haftadır yükseliş isteği sergileyen lâkin bir türlü 65 bin dolar seviyesinin üzerine yerleşemeyen Bitcoin bu sabah 65,500 dolar seviyelerine kadar gelerek kıymetli metallerdeki yükselişe eşlik ettiğinin altını çizmek isteriz.

Yemen’deki İran destekli Husilerin Suudi Arabistan’a deniz ablukası ilan etmesi, ABD-İran savaşının Kızıldeniz’e yayılma riskini artırdı. Henüz Bab el-Mendep Boğazı’nın tamamen kapandığına dair bir bilgi bulunmazken, olası saldırılar veya sevkiyatların aksaması, Hürmüz Boğazı’ndaki kayıplara ek olarak küresel petrol arzı, navlun ve sigorta maliyetleri üzerinde baskı yaratabileceğini düşünüyoruz. Buna karşılık İran ile ABD arasında ateşkes arayışlarının sürmesi, petrol fiyatlarındaki ilk yükselişin sınırlı kalmasını sağladı. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün gün boyu 86-91 dolar geniş bandında hareket ettikten bu sabah 88 dolar seviyelerinde dengelendiğini görüyoruz.

ABD borsaları dün geceyi yatay tamamlarken, yeni gün başlangıcında, Pasifik’in diğer ucunda iyimser bir seyir görüyoruz. Orta Doğu’da ateşkes için yürütülen arabuluculuk girişimlerinin yanı sıra petrol fiyatlarını bir aylık zirveden aşağı gevşemesiyle gösterge endeks Tokyo borsası %2,5 yükselirken, gözlerin üzerine çevrili olduğu ve dün %4,5 gerileyen Güney Kore borsası KOSPI bu sabah %4,5 yükseliş kaydetti. ABD borsalarının da vadeli işlemlerinde yükseliş isteği göze çarparken, Nasdaq vadelisinde %1 yükseliş dikkat çekiyor.

Jeopolitik riskler ve petrol fiyatlarındaki oynaklık yakından takip edilirken, piyasaların odağı ikinci çeyrek bilanço sezonuna çevrilmiş durumda. Bu hafta Alphabet, Tesla, Intel ve IBM başta olmak üzere teknoloji devlerinin açıklayacağı finansal sonuçlar, yıl boyunca yapay zekâ temasıyla yükselen piyasaların yönü açısından kritik önemle takip edilecektir. Alphabet’in yeni yapay zekâ çipleri geliştirdiğine yönelik haber akışı teknoloji sektörüne alım getirdi. Ancak beklentilerin oldukça yükseldiği mevcut ortamda, şirketlerin yalnızca kârlılık rakamları değil, gelecek döneme ilişkin verecekleri mesajlar da piyasalarda belirleyici olacaktır.

Avrupa siyasetinde ise İngiltere’de yeni dönem resmen başladı. İşçi Partisi lideri Keir Starmer’ın görevden ayrılmasının ardından başbakanlık koltuğuna oturan Manchester eski Belediye Başkanı Andy Burnham, son 10 yılda yedinci başbakan oldu. Siyasî istikrarsızlığa son verme sözü veren Burnham, 40 yılın en büyük değişimini hedefleyen yeni bir siyasi ve ekonomik model hazırlayacağını açıkladı. İlk aşamada hayat pahalılığı, konut sorunu ve zayıf ekonomik büyümeye odaklanacağını söylerken, piyasa fiyatlamasına bakarsak GBPUSD paritesi 3 gündür gerileyerek 1,3430 seviyelerine geri çekildi. İngiltere borsası FTSE100 de benzer bir şekilde günü %0,7 oranında düşüşle tamamladı. Bu arada dün gece saatlerinde, daha önce 2002-2007 yılları arasında Hazine’de görev yapan Savunma eski Bakanı John Healey’i maliye bakanı olarak atadı. Healey, yatırımcılar ve parlamenterler tarafından deneyimli ve güven veren bir isim olarak karşılandığını haber akışında okuyoruz. Bugün İngiltere piyasalarının Healey atamasını nasıl fiyatlayacağını takip edeceğiz.

TCMB, Piyasa Katılımcıları Anketi’nin Temmuz ayı sonuçlarına göre, sene sonu TÜFE beklentisi ve on iki ay sonrasına ilişkin beklenti hemen hemen önemli bir değişim göstermeden sırasıyla %29,21 ve %23,95 oldu. Sene sonu USDTRY kuru beklentisi 51,55 olurken, sene sonuna kadar katılımcılar TCMB’den 230 baz puan faiz indirimi beklerken (%37’den %34,70), Perşembe günü sonuçlanacak olağan PPK toplantısında ise faizlerin sabit tutulacağı tahmin ediliyor (bakınız grafik).

Türk mali piyasaları geçen hafta tahterevalli misali inişli çıkışlı bir seyir izlemişti. Küresel arenada cereyan eden olumsuzluklar ve iç siyasette artan endişeler ön plana çıkarken, NATO Zirvesi ardından yeşeren ABD yaptırımlarının kalkacağı beklentisi, S-400 ve F-35 meseleleri ön planda kalmaya devam etti. Dün BIST100 ana endeksi günü %0,7 oranında artışla tamamlarken, bankacılık endeksi %1,6 geriledi. USDTRY kuru kamunun kontrolünde 47,20 seviyelerine gelirken, yurt içi yerleşiklerin TL ilgisinin devam ettiğini görüyoruz. TCMB’nin Cuma valörlü işlemlerde 38 milyar dolar seviyesine yükselen net yabancı para pozisyonu, pazartesi valörlü işlemlerde -hafta sonu riski- 33,7 milyar dolar seviyesine geriledi. Altın fiyatlarının derleme etkisiyle rezervler üzerinde olumsuz etki doğurması, net pozisyon üzerinde baskı kuruyor. CDS risk primi uzun bir aradan sonra 220-230 baz puan seviyelerini terk ederek 240 baz puana yükseldi.

23. FIFA Dünya Kupası’nın finalinde İspanya, uzatma dakikalarında bulduğu golle Arjantin’i 1-0 mağlup ederek tarihindeki ikinci Dünya Kupası şampiyonluğunu kazandı. Maç boyunca oyunun kontrolünü elinde tutan İspanya, üstün futbolunu son bölümde skora yansıtmayı başarırken, bu zaferle şampiyonluk sayısını ikiye çıkararak Fransa ve Uruguay’ı yakaladı. Arjantin ise üç şampiyonlukta kaldı. Böylece Dünya Kupası tarihindeki denge de Avrupa lehine biraz daha bozuldu. Avrupa ülkeleri toplam 13, Güney Amerika temsilcileri ise 10 şampiyonluğa ulaştı. Turnuvanın ardından Paraguay ve Arjantin eleştirilen odağına yerleşti.

TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi

 1784608675e2304d3d1b8bc1ec89b151b6a29ab196_1_1200.jpg

TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi – USDTRY ve TÜFE

 1784608675b84fb85136bc6d82eb4b0ac3c71b9e33_2_1200.jpg

Gümüş

 178460867599e52501f96b6cf82afa16d49315452d_3_1200.jpg

Bloomberg Emtia Endeksi

17846086753642178d1df80965fb0d3b729e577203_4_1200.jpg

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

GÜNCEL

Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek

Yayınlanma:

|

Yazan:

İSO 500 Verileri Alarm Veriyor: Finansman Yükü Hafiflese de Sanayicinin Omuzundaki Baskı Sürüyor

İSO 500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2025 verileri, Türkiye sanayisinin yüksek faiz ve sıkı para politikasının etkilerini hissetmeye devam ettiğini açık şekilde ortaya koyuyor. Finansman maliyetlerinde 2024 yılına kıyasla sınırlı bir iyileşme görülse de, şirket bilançoları üzerindeki baskı hâlâ tarihsel ortalamaların oldukça üzerinde seyrediyor.

Hatırlanacağı üzere, 2024 yılında İSO 500 şirketlerinin finansman giderleri yalnızca %16 artmasına rağmen, faaliyet kârı %31,6 gerilemiş, bunun sonucunda finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %56,9’dan %96,6’ya yükselerek tarihi zirvelerden birine ulaşmıştı. Başka bir ifadeyle, sanayi şirketleri faaliyetlerinden elde ettikleri kârın neredeyse tamamını finansman giderlerine ayırmak zorunda kalmıştı.

2025 yılı verileri ise bu baskının kısmen hafiflediğini ancak sorunun henüz çözülemediğini gösteriyor.

Net satışlar 2025 yılında %27 artış gösterirken, finansman giderleri %38,1 gibi daha yüksek bir oranla artarak 854,7 milyar TL’ye ulaştı. Böylece finansman giderlerinin net satışlar içindeki payı %6’dan %6,6’ya yükseldi. Bu tablo, satış gelirleri artsa bile finansman maliyetlerinin daha hızlı büyüdüğünü ve şirketlerin önemli bir bölümünün büyüme performansını kredi maliyetleri nedeniyle bilançolarına yansıtamadığını ortaya koyuyor.

Olumlu tarafta ise faaliyet kârındaki toparlanma dikkat çekiyor. Faaliyet kârı 2025 yılında %57,1 artışla yaklaşık 1 trilyon TL’ye ulaşırken, finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı %96,6’dan %84,9’a geriledi. Bu gelişme ilk bakışta önemli bir iyileşme gibi görünse de, tarihsel perspektiften bakıldığında tablo hâlâ endişe verici.

Çünkü 2015-2024 döneminde finansman giderlerinin faaliyet kârına oranı ortalama %64,5 seviyesinde gerçekleşmişti. Buna göre 2025 yılında kaydedilen %84,9’luk oran, uzun dönem ortalamasının yaklaşık 20 puan üzerinde bulunuyor. Bu da sanayi şirketlerinin yüksek faiz ortamının yarattığı finansman baskısını hâlâ yoğun şekilde yaşamaya devam ettiğini gösteriyor.

Verilerin Verdiği Mesaj

İSO 500 sonuçları, para politikasındaki sıkılığın reel sektör üzerindeki etkisinin henüz sona ermediğine işaret ediyor. Faaliyet kârlılığındaki toparlanma olumlu olmakla birlikte, şirketlerin ürettiği katma değerin çok önemli bir kısmı finansman maliyetleri tarafından tüketilmeye devam ediyor.

Bu nedenle firmalar açısından önümüzdeki dönemde;

  • işletme sermayesi yönetiminin güçlendirilmesi,
  • nakit dönüş süresinin kısaltılması,
  • borç vadesi ve faiz riskinin yeniden yapılandırılması,
  • özkaynak finansmanının artırılması,
  • verimlilik ve kârlılık odaklı üretim modellerine geçilmesi,

her zamankinden daha kritik hale geliyor.

Sonuç olarak, 2025 verileri finansman baskısının zirveden geri dönmeye başladığını gösterse de, sanayi sektörünün hâlâ tarihsel ortalamaların oldukça üzerinde bir faiz yükü taşıdığını ortaya koyuyor. Bu görünüm, para politikasındaki normalleşmenin hızına bağlı olarak 2026 yılında finansman maliyetlerinin seyri açısından belirleyici olmaya devam edecek.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.