Connect with us

Erden Armağan Er

TÜRK LİRASININ GELECEĞİ VE TCMB PARA POLİTİKASI

Yayınlanma:

|

Değerli BankaVitrini.com okurları,

Son yazımdan bu yana meydana gelen ekonomik ve siyasi gelişmelerde iyiye gidiş olmamakla birlikte, aksine önceki yazılarda değindiğim hususların olumsuzluklarının artarak devam ettiğine şahit olduğumuz bir dönem yaşamaktayız. Her ne kadar hepimiz yaşadığımız ülkenin ekonomik koşullarının farkında olsak ve yakıcı etkilerini bire bir gözlemlesek de, zaman zaman önemli gördüğüm detayları sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bu yazımda, geçtiğimiz hafta gerçekleşen ve yoğun siyasi gündemde pek de konuşulmayan fakat gerçekte çok önemli olduğunu düşündüğüm bazı hususlara dikkat çekmek  elzem hale geldi.

TCMB’de Alt Kadrolarda Yaşanan Siyasi Atamalar

Cumhuriyet Gazetesi ekonomi yazarı Erdal Sağlam’ın DW (Deutsche Welle)’ ye verdiği mülakatta, Başkan Kavcıoğlu’nun göreve gelmesinden sonra, Merkez Bankası’nda bütün idari kadrolarda yer alan uzman personelin kızağa alındığı ve yerlerine siyasi aidiyet saikli liyakat ve uzmanlık gözetilmeyen atamaların yapıldığından bahsetti. Bilindiği üzere daha önce hem banka meclisinde, hem de PPK’da yer alan çok önemli isimler görevden alınmış ve yerlerine yetkinlikleri tartışmalı isimler atanmıştı. Ben de dahil bir çok ekonomist bu atamaları eleştirmiş, uygulanan yanlış politikalardan dönülmediği takdirde işlerin düzelmeyeceğine ilişkin görüşlerimizi belirtmiştik. Görünen ve anlaşılan o ki, ne Hükümet ne de Ekonomi Yönetimi, yanlışlara işaret edilmesine kulak asmamış ve bildiklerini okumaya devam etme yolunu tercih etmişlerdir. Bu da demektir ki, uzun süredir devam edegelen istikrarsızlık, belirsizlik ve savrulma artarak devam edecektir.

Merkez Bankacılığı Çok İyi Eğitim ve Nadir Bir Yetenek Olmayı Gerektirir

Sayın okurlar, Para Politikası ve Merkez Bankacılığı öylesine önemli bir konudur ki bir bankada Genel Müdür, Genel Müdür Yardımcısı her hangi bir üniversitede ekonomi profesörü olmak yetmez. Bizim mesleğe başladığımız yıllarda TCMB Uzman Yardımcılığı sınavını kazanmayı hayal etmeyi bir kenara bırakın, sınava girmeye bile cesaret edilemeyecek kadar zor bir sınavdı. Sınavlarda çıkan soruların, bildiğiniz en iyi “ekonomi” bölümlerinde okutulan dört yıllık müfredatın herhangi bir yerinden gelmesi muhtemeldi ve başarı için en az 70 puan almak gerekliydi. Diyelim ki, sınavı kazandınız ve kuruma girdiniz, çok uzun yıllar sıkı bir eğitimden geçmeniz, Para ve Sermaye Piyasaları üzerine hatırı sayılır yabancı üniversitelerde en az master ve doktoraya uzanan akademik kariyer yapabiliyor olmanız gerekliydi. Bu yüzden ben ve benim gibi bankacı-ekonomistlerin gözünde, TCMB çalışanlarının özellikle de Piyasalar Genel Müdürlüğü ve Ar-Ge çalışanlarının saygınlığı çok yüksektir.

Şimdi geldiğimiz noktada liyakat yerine, alt kademelerde dahi tamamen siyasi aidiyetlerine göre personel atamaları yapılması, zaten Başkan ve Üst Düzey Yönetici atamalarıyla erozyona uğramış olan Merkez Bankası’nın kredibilite kaybını daha da perçinlemektedir. Erdal Sağlam’ın verdiği bilgiye göre, siyasi saiklere dayalı gerçekleşen atanan personel sayısının 90 kişiye vardığı anlaşılmaktadır. Böyle bir kadroya sahip Merkez Bankası’na bırakın yabancı yatırımcının güven duyarak ülkeye döviz sokmasını, yurt içi yerleşiklerin de güven kaybının artarak devam etmesi kaçınılmazdır.

Özel Bankalarla TCMB Başkanı’nın Toplantısı Ne Anlam İfade Ediyor?

Haber ajanslarına geçen hafta içerisinde düşen bir başka haber de TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun özel Banka Genel Müdürleri ile bir toplantı gerçekleştirmesi idi. Toplantı sonrası kamuoyuna bir açıklama yapılmamış olması ve sızan bilgilerden edinilen izlenim, vatandaşların bankalarda bulunan 226 Milyar USD’nın nasıl TL’ye döndürülebileceğine ilişkin görüş alışverişinde bulunulduğuydu. Anlaşılan ne hükümet ne de TCMB geçmişte yaşanan uygulamalardan hala ders alamamış. Gerek döviz tevdiat hesaplarına getirilen ek vergilerin, gerek döviz alım maliyetinin pahalanmasının ve serbest kambiyo rejimine ters düşecek adımların 128 Milyar Dolarlık Merkez Bankası mevduatına mal olması dahi akılları başa getirmeye yetmemiş ve hala “nasıl faiz indirimi yapabilirizin” peşindeler ki, konu hala “dolarizasyon”….Oysa dolarizasyonun tersine dönmesinin yolları belli, bunlara daha önce bir çok kez değinmiştik. Dolayısı ile dönüp dolaşıp bürokratik önlemlerle vatandaşların tercihlerini değiştirmeye çalışmak nihayetinde “sistemden çıkışı” hızlandırmak dışında bir sonuç doğurmayacağına göre, önümüzdeki süreçte ekonomide sert dalgalanmaların olacağını öngörmek için kahin olmaya gerek yok. Temmuz ayı PPK Toplantısından sembolik dahi olsa bir faiz indirim kararı çıkması halinde Dolar/TL kurunda yeni zirveler görmek kaçınılmaz olacaktır. Azerbaycan, Libya,Malezya,G.Kore gibi ülke merkez bankaları ile swap anlaşmaları yapmak ve kaybedilen “128 Milyar dolarlık rezerv yerinde” algısı yaratmak nafile bir çaba olarak görünüyor. Piyasadaki aklı başında hiç kimse, enflasyon rakamlarının doğru olmadığında hem fikir olup, hem mevcut faiz oranlarının dahi dövizden TL’ye dönmek için yeterli cazibeyi sağlamadığını görüp, bir de daha da düşecek nominal faizlerle,  negatif reel faize rıza gösterecek basiretsizliği göstermez. Yönetenler açısından böyle bir beklenti içinde olmak  en hafif tabirle  “büyük bir çaresizliği” ifade eder.

5 Kuruşluk Madeni Paralar Hurdacıda Daha Pahalıya Gidiyor…

Birgün Gazetesinin 26 Haziran günkü baskısında Ekonomi servisinden Havva Gümüşkaya’nın imzasıyla çıkan başlıktaki haberi okuduğumda gerçekten inanamadım. Haberin detaylarına göre ; Bir adet 5 kuruşun ağırlığı 2,9 gram civarında. Bu hesaba göre 345 adet 5 kuruşluk madeni para 1 kilograma denk geliyor. Bu kadar 5 kuruşun TL karşılığı ise 17,25 lira ediyor. Ancak hurdacılar bu 5 Krş’luk madeni paraların 1 Kg’na 40 TL’ye kadar fiyat veriyorlar. 10 kuruşların bir tanesi ise 3,15 gram. Yani 1 kilogram ağırlığındaki bir poşet 10 kuruşlukların içinde 317 adet bozukluk var. Bir kilo 10 kuruşun TL değeri ise 31,7 lira. Ancak bu değerler bozuk paraların nominal değerleri. Paraların hurda değeri ise nominal değerinden yüksek. Hal böyle olunca hurdacılar bozuk para toplamaya başlamış durumda. Bu tuhaf durumun bir nedeni TL’deki değer kaybıyken diğer nedeni ise hurda fiyatlarının yükselmesi. Böylece 1 kilo madeni paranın hurda satışı TL değerinin önüne geçti.

Bu durumun ne anlama geldiğini düşünebiliyor musunuz? Bu vaziyet bir ülkenin bir yerde itibarı anlamına gelen para biriminin değerinin hurda değerinin altına düşmesi, o ülkede Merkez Bankası’nı, Hazineyi, Maliyeyi kısacası Ekonomiyi yönetenlerin bu işten zerre kadar anlamadıkları manasına gelir. Bu durumu size başka bir örnekle açıklayayım isterseniz. Baskı ve Gravür Dairesi tarafından basılan 100 dolarlık bir kağıt banknotun basım maliyeti en son 2020 yılında  açıklanan veriye göre 9,6 dolar/cent ediyor. Yani banknotun üzerinde yazan 100 birimin kağıt, pamuk ya da keten olarak değeri 9,6 dolar/cent, fakat onu ihraç eden FED ona 100 birimlik satın alma gücü verdiği ve dünyada her ülke kurum ve birey buna riayet ettiği için 100 dolarlık banknot üzerinde yazan nominal değerle işlem görüyor ve kimse 9,6 cent’lik basım maliyeti ile ilgilenmiyor.

Aslına bakarsanız bizim madeni paralarımızla kağıt olarak basılan ABD Dolarını kıyaslamak pek doğru  olmaz ancak, burada asıl  istediğim husus yükselen enflasyon dönemlerinde ulusal paranın değer kaybının nelere mal olabileceğini vurgulamaktır. Eğer ülkemizin ulusal parası TL, dünyanın en çok değer kaybeden para birimi olmasaydı böyle bir durum yaşanmazdı. Ya da ülke rezervleri ve para politikası iyi yönetiliyor olsaydı, madeni paralar piyasadan geri çekilir, alışverişlere aracılık etme fonksiyonunu yitirmiş madeni paralar yerine yenileri piyasaya sürülürdü.

Sevgili okurlar, geçtiğimiz haftalarda yaşadığımız ve yoğun siyasi gündeme kurban giden bence çok önemli olan ve hepimizin hayatını yakından ilgilendiren gelişmelerin ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. Ola ki, TCMB 14 Temmuz PPK Toplantısı’nda gösterge faizlerde bir indirime gidecek olursa, yukarıda bahsettiğim gelişmelerin önemi daha iyi anlaşılabilecektir.

Erden Armağan ER – 27.06.2021

[email protected]

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Altın ve Gümüşte Vadeli Piyasa Gerilimi: Bir Short Squeeze mi Yaşıyoruz?

Yayınlanma:

|

Küresel piyasalarda zaman zaman fiyat hareketlerinden daha önemli olan şey, fiyatın arkasındaki piyasa yapısıdır. Son günlerde altın ve gümüşte yaşanan sert dalgalanmalar klasik bir volatilite hikâyesinden ziyade, vadeli piyasa mekanizmasının gerilmesine işaret ediyor.

Bu durum yalnızca bir fiyat düzeltmesi değil; fiziki metal ile kağıt kontratlar arasındaki ilişkinin sınandığı bir eşik olabilir.

Teminat Artışları: Piyasanın Acil Fren Mekanizması

COMEX tarafından kısa aralıklarla yapılan teminat artışları sıradan bir idari karar değildir. Vadeli piyasalarda teminat oranları, riskin sistemik seviyeye yaklaştığını gösteren erken uyarı göstergeleridir.

Teminat artışı şu zinciri tetikler:

  • Kaldıraçlı pozisyonlar pahalı hale gelir

  • Yatırımcı ya teminat tamamlar ya pozisyon kapatır

  • Zorunlu satışlar başlar

  • Volatilite artar

  • Likidite sıkışır

Bu mekanizma, teoride sistemi korur. Ancak pratikte büyük kaldıraçlı pozisyonların bulunduğu dönemlerde mini bir likidite krizi yaratabilir. Tarihsel olarak bu tür teminat artışları genellikle bir şeylerin “fazla ısındığı” anlarda görülür.

Backwardation: Kağıt Piyasadan Fiziki Talebe Kaçış

Gümüş piyasasında gözlenen backwardation (spot fiyatın vadeli fiyatı aşması), klasik bir emtia sinyalidir: Fiziki metal kağıt kontrattan daha değerli hale gelmiştir.

Bu durum şunlara işaret eder:

✔ Fiziki arz daralıyor
✔ Teslimat talebi artıyor
✔ Vadeli piyasa sıkışıyor
✔ Güven kağıt kontrattan metale kayıyor

Backwardation uzun sürerse, bu yalnızca fiyat hareketi değil, piyasa güveninin yön değiştirmesi anlamına gelir.

Londra–New York–Şanghay Fiyat Ayrışması

London Metal Exchange ile Shanghai Futures Exchange arasındaki fiyat farkları, coğrafi arbitrajın ötesinde bir hikâye anlatıyor.

Şanghay’daki prim:
  • Asya’da fiziki talebin daha güçlü olduğunu

  • Batı vadeli piyasasında teslim baskısı oluştuğunu

  • Metalin finansal üründen jeopolitik varlığa dönüştüğünü

gösteriyor.

Bu ayrışma sürdürülebilir değildir. Arbitraj mekanizması bir noktada fiyatları eşitler. Ancak o ana kadar yaşanan süreç, piyasa stresinin büyüklüğünü ölçmek için önemlidir.

Bankalar ve Short Pozisyon Tartışması

Piyasa yorumlarında sıkça dile getirilen iddia şu: Büyük kurumlar short pozisyonda yakalandı ve teminat artışları onları kurtarmaya yönelik.

Gerçek daha karmaşıktır.

Bankalar çoğunlukla spekülatif short değil, hedge short taşır. Yani fiziki metal akışına karşı finansal korunma yaparlar. Ancak hedge mekanizması bile aşırı volatilite dönemlerinde sıkışabilir.

Bu durumda olan şey bir “kurtarma operasyonu” değil, sistemin: risk dağıtım mekanizmasının zorlanmasıdır.

Eğer Sistem Gerçekten Kırılırsa Ne Olur?

Finans tarihinde gerçek kırılmalar şu belirtilerle gelir:

  • Fiziki teslimat askıya alınır

  • Kontratlar zorunlu nakit uzlaşmaya döner

  • Takas kurumları temerrüde düşer

  • Spreadler kontrolsüz açılır

  • Likidite donar

Şu an yaşananlar bu aşama değildir.

Ama bu tür gerilimler, sistemin sınırlarının test edildiği anlardır.

Ve finansal tarih bize şunu öğretir: Büyük kırılmalar öncesinde piyasa her zaman “gerilmiş” görünür.

Bir Uyarı mı, Yoksa Yeni Bir Dönemin Başlangıcı mı?

Altın ve gümüşteki hareket yalnızca fiyat hikâyesi değil. Bu, modern finansın temel gerilimlerinden birinin sahneye çıkmasıdır:

Fiziki varlık vs finansal türev.

Eğer fiziki talep vadeli piyasayı sürekli baskılarsa:

  • fiyat keşfi mekanizması değişir

  • arbitraj zinciri kırılır

  • metal finansal üründen stratejik varlığa dönüşür

Bu henüz bir çöküş değil.

Ama kesinlikle sıradan bir piyasa günü de değil.

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

Erden Armağan ER yazdı: GIDA SEKTÖRÜ-Zeytinyağı örneği

Yayınlanma:

|

50’li yaşların üzerinde olan hemen herkesin bildiği ve yaşadığı bir efsanedir; “Türkiye Dünyada gıda alanında kendi kendine yeten 7 ülkeden biridir.” Zira, hepimiz ilkokul ortaokul çağlarında “Yerli Malı” haftalarında etkinliklere katılmış ve yerli olarak ülkemizde üretilen ürün olarak portakalından üzümüne, incirinden Ayçiçek çekirdeğine o günlerde ütebildiğimiz yerli ürünlerin tadına doya doya bakmışızdır. Ancak günümüzde çocuklarımız ve gençlerimizin, bizim şimdi şans olarak gördüğümüz bu tarım ürünü gıdaların bir çoğunun menşeinin hangi ülke olduğu konusunda bile fikirleri mevcut değil. Zira ülkemizde son 40 yıldır uygulanan Neoliberal Siyaset ve ekonomi politikaları nedeniyle hızla kendimize yeterli olmak statüsünden uzaklaştık ve şimdi bir çok tarım ürününü yurtdışından ithal eder duruma geldik. Bahis konusu politikalar nedeniyle ekilebilir tarım arazilerimizin önemli bir kısmını ekmekten vaz geçtik, bir kısmını da inşaat ve ranta kurban verdik.

Gıda Güvenliği ve Temiz Gıda’ya erişimin engelleri neler?

Giriş kısmında bahsettiğim hususlar bu yazının ana konusunu teşkil etmekle birlikte, spesifik olarak irdelemek istediğim konunun dağılmasına neden olacağını düşündüğüm için çok da rakamlara girmek istemiyorum. Asıl dikkat çekmek istediğim konu “Gıda Güvenliği ve Temiz Gıda’ya erişim”. Her ne kadar son 20-30 yıldır tarımsal ürün çeşitliliğimiz ve miktarımız azalsa da, hala ekilebilir tarım arazilerimiz bakımından dünyanın en büyük 12. ülkesi olduğumuz bir gerçektir. Lakin bu zenginliğimizi geçmiş on yıllar boyunca ve günümüzde de hovardaca harcamaya devam ediyoruz ve ulusumuzun gıda güvenliği ve temiz gıdaya erişimi fırsatını kaçırmayı sürdürüyoruz. Elbette bu söylediklerimizden genelde hükümet özelde de Tarım Bakanlığı ve çiftçilerimiz sorumludur. Bilindiği üzere tüm dünyada “gıda endüstrisi” diye bir endüstri mevcuttur. Bu kavramın içine tarım ilacı üreticilerinden tutun, kimyasal gübre üreticilerine, un fabrikalarından bisküvi üreticilerine kadar (örnekleri yüzlere binlere kadar arttırmak olası) çeşitli aktörleri eklemek mümkündür. Ama elbette en önemli aktörler hükümet ve sermaye çevreleridir. Çiftçiler bu zincirde yer alan belki de en masum sayılabilecek, çaresiz ve mahkum figüranlar olarak yer almakla birlikte, sorumluluklarını (her ne kadar diğerlerine oranla daha az olsa da) göz ardı etmek elbette mümkün değildir.

Denetimde sorumluluk kimde, yeterli mi?

Açmaya çalışayım, gelişmiş batı ülkelerinde büyük tarım arazilerinde devasa bitkisel ve hayvansal üretimler yapıldığı herkesin malumudur. Bu ürünlerin doğal olarak saklama süreleri ve raf ömürleri kısadır ve üretimden pazara ulaşana kadar geçen sürede bozulmamaları için çeşitli yöntemler uygulanmaktadır. Bu yöntemlerin neler olacağına dair kurallar ve diğer hususlar Tarım Bakanlığı ve ABD de FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ), AB’de ise EFA tarafından denetlenmektedir. Türkiye’de ise bu denetim görevi Tarım ve Orman Bakanlığı’ndadır. Her ne kadar ABD ve AB de ilgili kurumlar üzerlerine düşen denetim görevini layıkıyla yapsalar da Gıda ve Tarım Endüstrisi’nin lobi faaliyetleri Gıda Mevzuatının belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Ülkemizde de Gıda Endüstrisinin hem mevzuatın oluşumunda hem de ABD ve AB den farklı olarak denetim mekanizmaları üzerinde çok önemli bir gücü olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Bu güç öylesine yozlaşmış bir hale gelmiştir ki, Tarım Bakanlığı gelişmiş batı ülkelerinde kullanımı yasaklanmış tarım ilacı, gıda katkı maddesi vb.lerinin tarımsal üretimde ve Türk Gıda Kodeksinde yer almasına göz yummuş ya da yummakta, üstüne üstlük denetim görevini de savsaklamaktadır. Öyle ki bazı gıda firmalarının kapısından içeri denetim elemanlarının girmediğine dair önemli şüpheler ve şayialar mevcuttur. Özetlemek gerekirse, dünyada ve ülkemizde sağlıklı ve temiz gıdaya erişim açısından çok önemli sorunlar ve engeller yer almaktadır. Bu durum istisnasız tüm tarım hayvancılık ve işlenmiş gıda ürünlerinde vardır ve önüne geçmek hususunda devletlerin kısa, orta ve uzun vadede harekete geçmeleri hususunda her hangi bir emare bulunmamaktadır.

Temiz ve Güvenilir Gıdaya Erişmek Mümkün Değil mi?

Her ne kadar yukarıda bahsettiğim olumsuz tablo mevcut ve hakim durumdaysa da, Temiz ve Güvenli Gıda üreticileri de hiç yok değildir. Gıda konusunda her ne kadar büyük oranda “Gıda Endüstrisinin” hegemonyası olsa da, hammaddeden (bitkisel ve hayvansal) işlenmiş gıdaya kadar titiz ve sağlıklı gıda üretimi yapan üreticiler de mevcuttur. Bu tip üreticilere ve ürünlerine erişmek ise ülkemizde maalesef tüketicilerin araştırmasına ve bilinçli olmasına bağlı durumdadır. Zira bu üreticiler genellikle yerel ölçekte ve sınırlı miktarda sermayeye ve üretim kapasitesine sahip üreticilerdir. Pazarlama ve reklama ayıracak bütçeleri çok fazla olmadığı için tanıtım konusunda elleri büyük sermaye gruplarına karşı oldukça zayıftır. Bu sebeple onlara ulaşmak biraz da tüketicinin çabasına bağlıdır.

Yol üstünde alınan ürünler ne kadar güvenli?

Temiz ve Güvenli gıdaya erişmek konusunda yapılan en büyük hatalardan birisi de markasız ve yol üstünde bulunan üreticilerden yapılan ürün alışverişleridir. Toplumumuzda genellikle seyahatlerde yol üstünde bulunan “yerel çiftçi, köylü” vb satıcılardan alınan ürünlerin güvenilir olduğuna dair yanlış bir kanaat mevcuttur. Bu ürünler her ne kadar yöresel ve geleneksel adı altında satılsalar da, işin iç yüzü hiç de düşündüğünüz gibi olmayabilir. Bu ürünler ve üretici satıcılar yetersizliğini eleştirdiğimiz denetim sisteminin dahi dışında olup hiçbir kontrole tabi değillerdir. Aslında konumuzun dışında yer alan ve ülkemiz gıda güvenliği sorunlarının başında gelen “TAĞŞİŞ”in en fazla görülme riski taşıyan ürünler de bu ürünlerdir. Zira üzerlerinde ne marka, ne işletme ruhsatı, ne de ürün içeriğine ait hiçbir bilgi bulunmadığı gibi, nerede ve hangi şartlarda üretildiği de belli değildir. Satın aldığınız bir üründen memnun kalmadığınızda ya da ürünü iade etmek istediğinizde karşınızda muhatap bulamayacağınız  bulsanız da sonuç alamayacağınız bir durumla karşılaşmanız çok olası bir durumdur. Bu yol üstü köylü satıcıları ile ilgili şahit olunan bazı durumlardan bahsetmek gerekirse; zeytinyağlarının içine genellikle Ayçiçek ya da pamuk yağı karıştırıldığı, marketten satın alınan yumurtaların pisliğe bulaştırılarak köy yumurtası izleniminin verildiği, fabrikasyon salçaların kavanozlara doldurularak köy salçası diye satıldığı, gıda boyası ve aroma verici maddeler katılarak soğuk içeceklerin doğal ürünlermiş gibi satıldığı oldukça yaygın bir olgudur.

Temiz Gıda üretimi yapanlara idealist üreticilere ulaşmak zor değil!

Temiz Gıda üretimi yapan yerel ölçekte ve kısıtlı sermaye ile kısıtlı miktarda kapasitesi olan üreticilerden kastımız, tescilli markası olan, kalite üretim standartlarına uyan, genellikle kendi sahip oldukları bitkisel ve hayvansal üretimlerini kendileri işleyip ambalajlayıp satan firmalardır. Söz konusu bu firmalar yasal prosedürlerin yanı sıra kendi üretim geleneklerini geliştirmiş titiz üreticilerdir. Genellikle ekolojik olmayan ya da konvansiyonel olarak da tabir edebileceğimiz bu üreticilerin dışında bir diğer Çiftçi-Üretici Grubu da Ekolojik-Organik üretim yapan üreticilerdir. Bu tür üreticilerin sayısı ülkemizde oldukça az olmakla birlikte, sayıları yavaş da olsa artış eğilimindedir. Kendi ürününü yetiştiren, işleyip satan bu üreticiler, tarımsal üretimlerinde tarım ilacı ve kimyasal gübre kullanmadan ve hatta “ATA TOHUMU” kullanarak hammadde üretmekte ve bu hammaddeleri hiçbir katkı ve koruyucu zararlı madde kullanmadan işlemekte, ambalajlamakta ve satışa sunmaktadırlar. Çocuklarının ve kendi sağlıklarının öneminin farkında olan tüketiciler, günümüzde daha da gelişen internet ve uzaktan satış kanalları ile bu üreticilere belki biraz daha fazla ücret ödeyerek ama gönül rahatlığı içinde ulaşabileceklerdir.

Yanlış Ekonomi Politika Gıdayı da vurdu

Genellikle Para ve Sermaye Piyasaları ile Makro Ekonomik Analizler içeren yazılar yazdığım hepinizin malumudur. 2 yılı aşkın zamandır bu konularda da yazmadığım aşikardır. Ne oldu da bunca zaman sonra üstelik hiç de uzmanı sayılmayacağım gıda konusunda bir yazı kaleme aldım. (Hoş ülkemizde bırakın herhangi bir uzmanlığa sahip olmayı, hiçbir vasfı olmaksızın her konuda fikir serdeden öyle çok şahıs var ki, sanırım benim naçizane gıda konusunda birkaç satır yazı yazmamın kimseye bir zararı dokunmayacaktır diye düşünerek şimdiden affınıza sığınıyorum.) Ayrıca her ne kadar eski bir bankacı olsam da son 7 yılını zeytin yetiştiriciliği ve kaliteli zeytinyağı üretmek için didinen taze çiftçi olarak geçirmiş biri olarak, gıdada yaşanan ve bazı yayın organlarında abartılı olarak algılanabilecek “Terör” tanımına uyan bizzat şahidi olduğum olayları da gözümün önüne getirdiğimde edindiğim bilgileri paylaşmanın doğru olacağına inanmaktayım. Geçmiş yazılarımı okuyanlar hatırlayacaklardır, hükümetin izlediği politikaların ülkemizi getireceği noktanın Orta Gelir Tuzağına düşmüş, yüksek enflasyona sahip, gelir dağılımı bozuk ve vatandaşların fakirleşeceği bir nokta olacağına bundan epeyce zaman önce dikkat çeken yazılardı ve maalesef ekonominin şu an geldiği yer tam da burası. Peki bu hususların zeytinyağı ile ilişkisini merak edenler için lafı daha fazla uzatmadan konuya girelim. Enflasyonun hızla yükseldiği ama ücret ve maaşlarla geçinenlerin satın alma gücünün aynı oranda artmadığı bizim gibi ülkelerde olan ve olacak ilk şey ahlaki çöküntü ya da ahlaki zafiyettir. Buna  İngilizce’de “Moral Hazard” denir. Fiyatların hızla artması durumunda üreticiler ilk olarak ürettikleri malların kalitesini ve miktarını düşürme eğilimine girerler. Sayın Mahfi Eğilmez bu eğilimlere bir yazısında değinmişti. Shrinkflasyon ve skimflasyon terimlerini yazarsam hatırlayacaksınız. Yüksek enflasyonla birlikte ortaya çıkan bu eğilimlerin hayatımızdaki yansımalarının en önemlisi  ise tükettiğimiz gıdalarda yaşanmaktadır. Özellikle hammadde ve ara mamul temininde oluşan maliyet artışları üreticileri hızla (gelirlerini muhafaza altına almak için) düşük kaliteli ve düşük miktarlı ürünleri aynı fiyata ve ya daha yüksek fiyata satmaya yöneltir. Daha önce Gıda Endüstrisinin lobi gücünden bahsettiğimizi hatırlarsınız. Böyle zamanlarda bu Gıda Lobisi hem büyümesini sürdürmek hem de karlılığını devam ettirebilmek adına mevcut ekonomik ortamı fırsata çevirmek üzere daha düşük kaliteli hammaddelere yönelerek nihai ürünlerinde de kaliteyi aşağı çeker.

Sofralık Zeytin ve Zeytinyağı Üretiminde Temiz ve Kaliteli Ürün Nasıl Elde Edilir?

Sözü geçen davranışlara en uygun temel gıda maddesi de benim de içinde son 7 yıldır yer aldığım Zeytin Yetiştiriciliği ve Zeytinyağı üretiminde rastlanmaktadır. Bilindiği gibi zeytinyağı zeytinden elde edilir. Kaliteli bir zeytinyağı üretimi için öncelikle kaliteli zeytinler yetiştirilmelidir. Elbette kaliteli zeytinyağı üretmenin tek koşulu iyi hammadde yetiştirmek değildir. Zeytinyağı üretimi ülkemizde artık Kontinü Sistem denilen üretim kapasitesi yüksek makinelerle yapılmaktadır. Türkiye’de kurulu zeytinyağı fabrikalarının sayısı Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi verilerine göre 1,200 adettir. Günde 60 ton zeytin sıkılabilen makinelerle büyük ölçekli üretimler yapılabilmektedir. Bildiğimiz bir çok zeytinyağı markasının binlerce tonluk üretimleri de sadece kendi tesislerinde yapılmamaktadır. Söz konusu markalar da zeytin yetiştiricilerinin başka sıkım tesislerinde sıkılan zeytinyağlarını satın alarak kendi markaları altında satmaktadırlar Türkiye’de zeytin üretiminin yaklaşık % 10’u zeytinyağı üretiminin ise %1’i organik olarak gerçekleşmektedir. Zeytin üretiminin %6’sı iyi tarım uygulamaları kapsamında üretilmektedir. Bu istatistikten de anlaşılacağı üzere zeytinyağında gerçekleşen üretimin %95’lik kısmı “TEMİZ GIDA” sınıfına girmemektedir. Dolayısıyla “Yetişkinlerin anne sütü” olarak değerlendirilen ve ancak üretimde yapılan yanlışlar nedeniyle, zeytin ve zeytinyağının insan sağlığına faydalı olmasının önünde çok önemli engeller mevcuttur. Zeytin meyvesinin üretiminde kullanılan zararlılarla mücadele ilaçları ve topraklarımızın tuzlanması ve organik madde miktarının azalmasına sebep olan verim arttırıcı kimyasal gübrelerin kullanımı ile başlayan, zeytinin yağ fabrikalarında uygun olmayan koşullarla sıkılmasına kadar varan bu hatalı üretim zinciri bu temel besin kaynağının güvenilirliğini tehdit etmektedir. Hem çiftçilikte hem de sanayii bacağındaki üretim yanlışları sebebiyle, Temiz ve Güvenli sayılabilecek nitelikteki sofralık zeytin miktarı 120 bin ton (2022 yılı verilerine göre zeytin üretimi 1,200 bin ton/yıl), zeytinyağı üretimi  ise 6,500 ton (2022 yılı verilerine göre zeytinyağı üretimi 650 bin ton/yıl.)

Sonuç olarak, zeytinde güvenilir temiz gıda sınıfına giren kısım toplam üretimin %10’u kadar, zeytinyağında ise daha da kötü olarak %1 kadardır. Spesifik olarak zeytin ve zeytinyağı üretiminde yaşanan bu karamsar tabloyu üç aşağı beş yukarı bütün tarımsal üretime endekslemek mümkündür. Dolayısıyla dediğim gibi iş dönüp dolaşıp ödediği ücretin karşılığını almak isteyen tüketicinin maharetine ve üreticinin vicdanına sıkışıp kalmış durumdadır.

Ülkemizde her alanda yaşanan sorunlar yumağı ve çözümsüzlüklerin en önemli sebebi olarak başta ekonomide yaşanan sorunlar gösterilmektedir. Halbuki ekonomide yaşanan sorunlar kanımca bir sonuçtur. Sorunlarımızın temel kaynağı “Yönetim ve Zihniyet Zafiyetidir”. Ülke iyi yönetilmedikçe ki yönetilmediği aşikardır, bunun sebebi de zihniyet sorunudur. Zihniyet değişmedikçe ne sağlıklı gıdaya ulaşabiliriz ne de sağlıklı nesiller yetiştirebiliriz. Elbette umutsuz olmamak gereklidir, zira hala daha ülkesini ve insanını seven önemli bir kesim vardır ve olacaktır, önemli olan şey bu insanlarımızın fırsat bulabilmesindedir.

Erden Armağan ER 19.08.2024-Ayvalık-Balıkesir

e-posta: [email protected]

www.bankavitrini.com

*************

EK OKUMALAR:

Bankacılığı Bıraktı Zeytinci Oldu

GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?

 

 

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

DÜNYA EKONOMİSİ TÜRBÜLANSA MI GİRİYOR? YA TÜRKİYE EKONOMİSİ NE DURUMDA?

Yayınlanma:

|

Saygı değer bankavitrini.com okurları, her ne kadar uzun aralıklarla sizlerle buluşuyor olsak da, aslına bakarsanız bu aralarda Dünya ve Türkiye Ekonomisi ana trendlerde çok da fazla bir değişiklik gözlenmediğinden çok fazla da fırsat kaçırıldığını düşünmenizi arzu etmeyiz.

Zira, neredeyse seçimden bu yana 4 aya yakın bir süre geçse de, manşetler değişse de, konu başlıkları pek değişmiyor. Seçim öncesi ve sonrasında da ‘enflasyon, cari açık, Merkez Bankası döviz rezervleri‘ konuşuyorduk; şimdi de ‘Dünyada da FED faizi arttıracak mı, arttıracaksa bu son artış mı değil minin’ ötesine geçmeyen  ve herhangi bir trend değişimine yol açmayan minör tartışmalar etrafında döndük durduk. Esasında Türkiye Ekonomisi için de son yazımızdan bu yana değişen pek bir şey olmadı. Neticede hızla bir Dış Ödemeler Dengesi Krizi ve Dış Borçların Ödenememesi demek olan “Moratoryum”a doğru hızı yavaşlatılmaya çalışılan bir süreç içinde yuvarlanıp duruyoruz.

Dünya Ekonomisi Ne Durumda?

ABD ve AB ülkelerinde faiz arttırımları ile birlikte her ne kadar enflasyonda bir yavaşlama gözlense de, özellikle petrol fiyatlarında yaşanan hızlı yükselişle birlikte enflasyonun yavaşlamasının da bittiği bir sürece girmiş durumdayız. FED’in hedef enflasyonu olan %2’nin oldukça uzağında bir patikada seyrediyoruz. Ha keza FED de bunun farkında ki bir türlü faiz arttırımlarının sonuna yaklaşıldığını ifade edecek cümleler kuramıyor. Çok sert bir resesyonun içine girilmesinin arefesinde olunmasına karşın bunu itiraf etmekten imtina ediyor. AB ve İngiltere Merkez Bankaları da aynı durumda. Her ne kadar Çin’de de bir takım kriz emareleri ortaya çıksa da en azından batı ekonomilerinden farklı sorunlar yaşadığından Çin, kendi sert önlemlerini almaktan çekinmiyor. Dev emlak firmalarının ödeme güçlüğü içine girmesine karşın en azından bu firmaların iç piyasadaki yükümlülüklerini telafi edecek adımlar atmaya muktedir görünüyor. Ancak birbirine entegre olmuş dünya finans piyasalarında iç problemlerine deva önlemleri almaktan kaçınmayan Çin Yönetimi, aynı hassasiyeti sözkonusu firmaların dış yükümlülükleri için göstermekten oldukça uzak. Bu durum, özellikle başta Batı olmak üzere dünyanın geri kalan finans piyasaları için de ekstra bir risk olarak karşımıza çıkıyor.

Başta ABD olmak üzere (her ne kadar iç borçlanma tavanı 45 günlüğüne uzatılmış olsa da), gelişmiş batı ekonomileri hızla sert bir resesyona doğru doludizgin kanat açmış durumda. Olası bu krizlerin bir başka emaresi de dün itibarıyla ortaya çıkan jeopolitik gelişmeler. 30 Yıla yaklaşan ekonomi ve piyasa tecrübemiz, bu ikisinin birbirinden ayrı değerlendirilemeyeceğine ilişkin önemli veri biriktirmiş durumda hafızamızda. Dolayısıyla, popülist ve beceriksiz siyasetçilerin sıkça başvurduğu “bölgesel savaşlar” stratejisinin bir başka ayağı İsrail-Filistin gerilimiyle ortaya çıkmış durumda. Nereye evrileceğini kestiremediğimiz bu gerginliğin, diğer başka bir bacağının neresi olacağı ise meçhul olmakla birlikte, olacağından neredeyse emin gibiyiz. Popülist politikaların gelişmiş batı ülkelerini getirdiği nokta maalesef burası. Beceriksizliklerini perdelemek için de bildikleri tek yol jeopolitik ayak oyunları. Bir sonraki adım da herhalde 3.Dünya Savaşı olsa gerek. Ancak bu savaş topyekün kitlesel ölümlere mi yol açar yoksa başka bir şekle mi evrilir orası muamma. Fakat  bundan sonrasının ABD’nin hegamon güç olduğu “Tek Kutuplu Dünya Düzeni” olmayacağı, Dünya Ticaretinde kullanılan tek rezerv paranın ABD Doları olmayacağı da neredeyse kesin. Bu yargımızın doğruluğu ya da yanlışlığını teyit edebilecek tek somut delil de, aslında kendisi soyut bir kavram olan “ZAMAN”. Hep birlikte izleyip göreceğiz.

Tekrar konumuza dönecek olursak, yukarıda bahsettiğimiz olayların tek bir sebebi var; içinden çıkılmaz devasa ülke ve şirket borçları ve bu borçların alacaklılarının nasıl davranacağı? “BİG RESET” kavramını duymuşsunuzdur. Türkçe’ye “Yeni Bir Beyaz Sayfa Açmak” olarak uyarlayabiliriz sanırım. Dünya ekonomisinde ortaya çıkan bu ödenemeyecek büyüklükteki borçların alacaklıları ile nasıl uzlaşacağı çözümün kilit noktası. ABD GSYİH’nın %100’ünden, Japonya %130’undan, İsviçre %120’sinden fazla borçlu durumda. Diğer devletlerin de az çok bunlardan fakı yok. Şimdi bazı ekonomistlerin “ama Türkiye’nin  Borcu 450 milyar dolar ve GSYİH’nın %50’si düzeyinde” dediğini duyar gibiyim. Ancak şu var ki, bizim borcumuz ABD Doları cinsinden ve bahsettiğimiz ülkelerin borcu kendi para birimleri üzerinden. Bu ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerek. Ayrıca bu uyanık arkadaşlara da sormak lazım madem sizin dediğiniz gibi, neden Türkiye’nin enflasyon rakamları bahis konusu ülkelerinkinden 10-20 kat daha yüksek? Yanıt basit elbette, TCMB’nın basmakla yetkili olduğu para birimi TL, dolar basabilseydi, ülkedeki fiyatların genel düzeyi elbette o zaman adı geçen ülkeler düzeyinde olabilirdi.

Dış Alem Kriz Eşiğindeyken Türk Ekonomisi

Elbette ki berbat durumda. Aksini söyleyenlerin akıl sağlıklarının yerindeliği test edilmelidir. Cumhuriyet tarihinin en yüksek enflasyon rakamlarına ulaşıldığı (TÜİK hariç), TCMB Rezervlerinin, 70 Cent’e muhtaç olunan zamanların da ötesine geçtiği, sığınmacı göçmen sorununun kontrolsüz biçimde genişlediği, eğitimli kalifiye genç nüfusun ülkeyi terk etmeye çalıştığı, insanların bırakın yoksulluk sınırının altında açlık sınırın dahi altında ücretlerle hayatta kalmaya çalıştığı, barınma krizinin gitgide büyüdüğü, eğitim, sağlık, adalet hizmetlerinin aksadığı, gelir dağılımının sermaye lehine hızla değiştiği bir Türkiye Ekonomisi’nin, -hele de Dünya bir durgunluk arefesindeyken- iyi olacağını ummak, zikretmek, varsaymak mümkün müdür? Yaklaşan durgunluğun Türkiye’yi pas geçeceğini, şirketlerin istihdam arttıracağını varsaymak mümkün müdür?

Faizler, Bist-100- Dolar-Altın-Gümüş

Hatırlarsanız Temmuz-Ağustos-Eylül aylarının toplam enflasyonu yaklaşık (TÜİK’E göre) %25 civarında geldi. Peki TCMB bu aylarda % kaç faiz arttırdı? 12,5 puan yani enflasyonun yarısı kadar bir faiz arttırımı oldu. Peki döviz kurları düştü mü? El cevap: hayır! KKM azaldı mı? El cevap:Hayır, Mevduat Faizleri yükseldi mi: Evet, Peki Bist-100? Yükseldi. Halbu ki faizlerin arttığı bir ortamda şirket hisselerinin karlılıkları azalacağı var sayılır ve satış gelmesi beklenirdi değil mi? Ama hayır öyle olmadı, neden ? Çünkü malları yüksek fiyattan devredebilecekleri yeni 7,5-8 milyon yatırımcı geldi.

Hatırlıyoruz 1994, 1998, 2001, 2008 krizlerinde de benzer süreçler yaşanmıştı. Elbette piyasaya yeni giren bir çok yatırımcının yaşı bu krizleri bilmeye yetmez. Ama sadece yaşları değil finansal okur yazarlıkları da yetmez, belli ki onlar da hayata birkaç sıfır yenik başlayacaklar. Biz hiç olmazsa 0-0 berabere başlamıştık. Kimi zaman gol yeyip geriye düştüğümüz de oldu, ama yediğimiz gollerden ders çıkartmayı hep öğendik. Şimdikilerden epey şüpheliyiz.

Özetlemek gerekirse, dünya tek egemen güç ve tek geçerli para biriminden hızla çift kutba ve olası yeni bir rezerv paraya evriliyorken, yaşanan ve yaşanacak belirsizliklerden korunabilmenin en garanti yolu değerli metallerdir. Tarih boyunca bu bu şekilde ola gelmiştir. Buna sadece ilave olarak, teknolojinin de gelişmiş olması sebebiyle “kripto varlıklar”ı ekleyebiliriz. Hala tereddütler taşımakla birlikte sadece sınırlı sayıda üretilmeleri sebebiyle bu varlıkların da “güvenli liman” olarak algılanabileceği bir sürecin kıyısında olduğumuzu ifade etmek isteriz. Elbette altın-gümüş fiziki, kripto varlıklar da “soğuk cüzdan”larda olmak kaydıyla.

Esen Kalın….

Erden Armağan ER, 08.10.2023

[email protected].

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.