Connect with us

EKONOMİ

Türk Telekom vurgunu ve medya

Yayınlanma:

|

Türk Telekom A.Ş hisselerinin yüzde 55’inin Varlık Fonu’na 1.65 milyar dolara satışı, geçen hafta savaş gündeminin yanı sıra en çok konuşulan konulardan biri oldu. 2005’te özelleştirilerek Suudi Oger grubuna yok pahasına satılışı, şirketin bu satış için Türkiye’deki bankalardan kredi kullanması, daha kredileri ödemeden, yeniden kredi kullandırılması ve üstelik kâr payını şirket kasasına geçirip, borçlu halde iflas bayrağını çekip, ülkeden çıkmasını yalnızca geçen hafta değil, yıllardır yazan ekonomi uzmanları ve gazeteciler, dile getiren siyasetçiler var. Süreci hatırlamak için Barış Soydan ve Füsun Sarp Nebil’in yazılarını şuraya bırakarak devam edelim.

Ülkenin en büyük sabit telefon ve internet altyapısına sahip şirketinin, satışı o dönem gazetelerinin manşetlerini süslemişti. Sabah’ın 2 Temmuz 2005 manşeti misal “En Büyük Satış”.  Bugünden bakınca ne kadar isabetli bir başlık! Diğer manşetleri ise Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Hazine Müsteşarı İbrahim Çanakcı, Özelleştirme İdaresi Başkanı Metin Kilci, Oger Telekom Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Hariri ve Türk Telekom İcra ve Yönetim Kurulu Başkanı, Genel Müdürü Paul Doany’nin sahnede dev bir çek etrafında gülümsedikleri fotoğrafla hatırlarsınız. Şu alıntı toplantıyı haber yapan Hürriyet’ten:

“Para lafını duyunca hemen Ankara`dan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım`ın da Antalya`dan uçakla geldiğini esprili bir şekilde anlatan Unakıtan, Ulaştırma Bakanı`nın da Maliye Bakanı`ndan farkı yoktur. Bana söyler ama kendisi de iyi hesap yapar diye konuştu. Unakıtan, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım`ın elde edilen gelirden kendi bakanlığının da faydalandırılmasına ilişkin sözleri üzerine, Bakan Yıldırım`ın toplantıya 1.5 saat geç gelmesine işaret ederek, Size sıra ne zaman gelir bilmem. Ne kadar geciktiysen o kadar keseceğim diye espri yaptı. Özelleştirme karşıtlarını da eleştiren Unakıtan, Laf söyleyenler var. Onların kaç parası var? Bir de gelen paraya bakın. Biz neticeye bakarız. Türkiye doğru yolda dedi.”

Unakıtan, Türkiye bankalarından alınan krediyle yazılan çekin keyfini çıkarırken, Türk Telekom’da grev başlamıştı. Haber İş Sendikası telekomünikasyon gibi kritik bir sektörde özelleştirmenin sakıncalarının altını çiziyor, haberleşme özgürlüğü ve kamu hizmeti amaçlarının dışında, siyasi bir tercihe vurgu yapıyordu. 2013’e geldiğimizde, Türk Telekom’u almak için kurulan Oger’e ait OTAŞ, fiber altyapıya kaynak sağlama bahanesiyle şirketin elindeki ve aslında Hazine’ye ait olan bakır kabloları, Danıştay’ın satılamaz kararına rağmen sattı. Sabah Gazetesi’nde Metin Can fiberin bakır kablodan 100 kat daha ucuz olduğunu yazmıştı. Yine Can’ın aktardığına göre “Kamu Aydınlatma Platformu’na (KAP) bilgilendirme yapan şirket, kablo satışını doğruladı. Açıklama satış gelirinin Hazine’ye değil, şirketin kasasına aktarıldığını ortaya çıkardı. Satış miktarına ilişkin bilgi vermeyen şirket, ‘Fiber yatırımlarımız sonucunda şebekemizde bulunan bakır kabloların bir kısmı atıl hale geliyor. Kaynakları en iyi şekilde değerlendirmek için atıl hale gelen bakır kabloların satışıyla fiber yatırımlarımıza kaynak oluşturuyoruz’ dedi.”

Yani OTAŞ yalnızca Türkiye’den aldığı krediyle şov yapmamış, üzerine 35 milyon km’lik kamu malı olan bakır kabloları satmıştı. Yerine ne döşediğini ve nasıl döşediğini anlamak için abonelerinin bugün internet hızına bakmaları yeterli.

TELEKOMÜNİKASYON, MEDYA VE FUTBOL İLİŞKİLERİ

Medya açısından şimdi birkaç sene geriye gidelim. 2010 yılı Ocak ayında “TTNET Web TV hizmete giriyor” diye bir haber çıktı. İnternet üzerinden, isteğe bağlı yayıncılık yapabilecek, geleceğin teknolojisini o dönemde uygulayabilecek altyapıya sahip tek şirket Türk Telekom’du. Tam da o yıl Süper Lig ihalesine gireceğini açıklayan Türk Telekom’un maçları nerede yayınlayacağına dair soru işaretleri cevabını buldu. 2010 yılı futbol maçları yayın ihalesi dört saat sürdü ve kıran kırana geçti. Digitürk 321 milyon dolar vererek yayın ihale bedelini görülmemiş bir meblağa taşırken, TRT maçların geniş ve kısa özetlerini yayınlamak için 40,2 milyon dolar ödemiş, mobil yayınları içeren C Paketini ise 13,4 milyon dolarla Türk Telekom kazanmıştı.

Türk Telekom’un medyaya bu hevesli girişi, sektör temsilcilerinde tedirginlik yaratmıştı. O dönem bir araştırma için görüştüğüm, üst düzey bir medya yöneticisi, medyanın hızla dijitale kaydığı bu zamanda, ülkenin internet altyapısına hakim şirketin medyaya girişini endişeyle karşıladıklarını, ancak Türk Telekom’un aynı zamanda en büyük reklam verenlerden biri olması nedeniyle kimsenin sesini çıkaramadığını söylemişti. 2012’de Digitürk’ün yayın hakkı iki yıl daha uzatıldı. Bu arada devlete olan 455 milyon dolarlık borcu nedeniyle Çukurova Grubu şirketlerine el konuldu. Digitürk, TMSF’nin eline geçti. Bu süreçte ilk olarak Türk Telekom, Temmuz ayında 530 milyon dolarlık bir teklifle, Digitürk’ü almaya talip oldu. Ardından Doğan Grubu 2013 Eylül ayında %53’lük hisse için 742 milyon dolar teklif etti, Ocak 2014’te ise teklifini 879 milyon 450 bin dolara yükseltti. Fakat ikisine de hatta araya Fatih Saraç (nam-ı diğer ‘Alo Fatih’) vasıtasıyla dahil olan Ciner Grubu’na da kısmet olmadı. Digitürk 2016’da Katarlı Al Jazeera’nin yan kuruluşu BeIN’e satıldı.Reklam

Türk Telekom’un Tivibu adıyla verdiği IPTV hizmeti, 2010 yılında, TTNET abonelerine 1 TL karşılığında bir promosyonla başladı. O dönem şirketin, sabit geniş bant internet pazarına yaklaşık altı milyon abonesiyle, hakim olduğunu hatırlatmakta fayda var. Bu arada başlangıcından itibaren rakip şirketler tarafından (internet ve TV yayıncılığını bir paket haline getirmesi nedeniyle) hakim durumunu kötüye kullandığı gerekçesiyle Rekabet Kurumu’na şikayet edildi. İlk başvurular Tivibu’nun yaygın olmaması ve yeterli veri bulunmaması nedeniyle soruşturmaya konu olmadı. Tekrar eden şikâyetler sonrası 2017’de en sonunda soruşturmaya karar verildi. Sonuç 2021’de Rekabet Kurumu tarafından şöyle açıklandı: “Hakkında soruşturma yürütülen Türk Telekom’un toptan sabit genişbant internet erişim hizmetleri pazarında hâkim durumda olduğuna; Türk Telekom’un 4054 sayılı Kanun’un 6. maddesi kapsamında hâkim durumunu kötüye kullanmadığına ve bu nedenle teşebbüse aynı Kanun’un 16. maddesi uyarınca idari para cezası uygulanmasına yer olmadığına karar verildi.”

Tivibu, halen Türk Telekom abonelerine uygun fiyatla hizmet sunmaya devam ediyor. Bu arada internet üzerinden TV yayıncılığı hizmetine Tivibu Go ile uydu yayıncılığı hizmetini de ekledi. 2020’de Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi yayın haklarını almıştı, bir yıl sonra çekildi. Dijital platformların bugünkü koşullarda ayakta durmasını sağlayan en önemli faktör spor müsabakalarının yayın hakları. Faaliyet raporlarında görünmüyor ama elinde kalan Bundesliga, Bundesliga 2, İtalya Serie A, FA Cup, İspanya Kral Kupası, W Series, ATP250 ve Blast CS:GO; S Sport kanallarında yayınlanan içeriklere rekabet şansı yok, muhtemelen zarar ediyor. Hatta kimsenin izlemediği, ama bazı hükümet üyelerinin sevdiği spor dalları için, mesela golf,  özel kanal açan bir çiftliğe dönüşmüş durumda.

VARLIK FONU ARTIK MEDYA PATRONU

Şimdi Türk Telekom’un Varlık Fonu’na satışına bir de buradan bakalım. Makyajlı faaliyet raporlarında bile pek kar eden bir şirket değil. Dahası bu satışla birlikte Türkiye Varlık Fonu’nun elinde Turkcell’le birlikte gelen Turkcell TV +, Tivibu ve Türksat var. Türksat ülkede uydu yayıncılığı alanında tekel.

Turkcell’in başında Türk Telekom’dan atanma, şu anda Haber Global’in sahibi SOCAR’da çalışmış Bülent Aksu var. Yönetim Kurulu üyelerinden biri eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şenol Kazancı.

Ülkenin yüzde 80’i televizyonu uydu üzerinden izliyor. Yukarıda da ifade ettiğim gibi burada bir tekel var Türksat, gelirini siz düşünün, şu anda Varlık Fonu’na ait. Türksat yönetiminde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Sağlık Bakan Yardımcısı Şuayip Birinci ve eski AKP’li Bakan Atilla Koç’un oğlu, Taha Koç da bulunuyor. Sözcü gazetesinden Başak Kaya’nın haberine göre çift maaş eleştirilerine Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kemal Yüksek’in, “Bizim de çoluğumuz çocuğumuz var. Acımasızca eleştiriler oluyor. Özellikle Amerikan menşeli Tilki televizyonunda [FOX TV’yi kastediyor] ve diğer televizyonlarda boy boy fotoğraflarımız gösteriliyor. Çift maaş alalım diye bizim bir talebimiz olmuyor” demiş.

Şimdi düşünün, Türkiye Varlık Fonu’nun elinde Türksat haricinde internet ve internet + uydu üzerinden yayın yapan iki yayıncı şirket daha var. Bir nevi medya patronu, hem de dolaylı değil doğrudan devlet eliyle hakim olduğu bir holdingin başı sayılabilir. Genel kanı elindekini satıp seçim öncesi paraya çevireceği yönünde; çünkü en pratiği bu. Fakat bu koşullar altında kime nasıl satacak, üstelik seçim öncesi medya desteği (ikna için olmasa da, bazı kanalları platformlardan atmak için kullanılabilecekken)… Yanlış duymuşumdur eminim, hiçbiriniz serbest piyasa koşullarından bahsetmemişsinizdir? Belki de bugün kur artışı nedeniyle sürekli mızmızlanan BeIN’in elinden yayın ihalesini almak için bir fırsat doğmuştur, hem reklam +abone geliri, hem de futbol izleyicisini siyaseten kontrol etmek için elverişlidir. 2014’te el konulup 2016’da satılan Digitürk gibi uluslararası pazarda pazarlık konusu yapılacaktır; aynı nehirde iki kez yıkanılır mı? Kim bilir?

Ceren Sözeri – Evrensel

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.