Connect with us

EKONOMİ

TÜRKİYE’DE BANKA KREDİLERİ YOLUYLA EKONOMİK BÜYÜME VE GELİR DAĞILIMI SORUNU

Yayınlanma:

|

Türkiye’de Eylül 2021 den itibaren yükselen döviz kurları ve enflasyon sebebiyle finansal yapıda çeşitli sorunlar oluşmaya başladı. Uzun bir süredir iş dünyası tarafından hem krediye erişimde hem de faiz oranının yüksekliği ile ilgili sorunlar konuşulmaktadır. Oysaki krediye erişim de gerçekten sorun vardır ancak faiz oranlarının yüksek olduğu kanımca doğru değildir. %100’lerdeki enflasyonda % 30-40 faiz oranı yüksek olmasa gerek.

TÜFE ve ÜFE ortalamasının %130’larda olduğu bir ekonomide faizleri ancak irrasyonel yöntemlerle düşük tutmaya çalışabilirsiniz, bu durumda hiçbir banka %20’lerde kredi vermek istemeyecektir; bunu ancak zorlama tedbirlerle aşağı indirmeye çalışmak mümkündür. Nitekim son zamanlarda karşılıklarla ilgili yapılan düzenlemelerle  bankalar bu kredi faiz oranları ile  kerhen kredi veriyormuş gibi görünüyorlar.

Türkiye’de bankacılık sektörü kredi vermek istemiyor,  yukarıda bahsedildiği gibi enflasyonun %130’larda olduğu noktada bankaların son bir yılda verdiği topladığı mevduat ve verdiği krediler aşağıdaki gibidir.

TÜFE ve ÜFE Enflasyon ortalamasının  %130 olduğu,  Mevduatın %94,3 arttığı bir dönemde toplam kredilerin %68,2 artması bunun açık bir göstergesidir. Enflasyonist dönemde,  kredi Faiz oranlarının zorla düşük tutulması, özellikle kredi kullanan birimlere enflasyon karşısında avantaj sağlayacaktır. Verilen Kredilerin büyük bir kısmı Ticari nitelikte işletme kredileri olup tüketicilere verilen krediler oldukça sınırlı bir düzeydedir. Kısa vadeli olması sebebiyle kredi kartları tüketici kredileri içerisinde en yüksek paya sahiptir. Şahısların kredi kullanamayıp sınırlı dahi olsa şirketlerin bu kredi faiz  oranlarında kredi kullanabilmesi gelir dağılımını daha da bozan bir etki yaratmaktadır. Nitekim yüksek enflasyonda, düşük kredi faizlerinin maliyetini kamu birçok yöntemle üstlenmektedir.   Öte yandan özellikle ihracatçı firmalara kullandırılan döviz kredileri uzun bir süredir aşağı gelmektedir. Eximbank ve Merkez Bankası Reeskont krediler ile ortalama TL kredi faiz oranın %15’lerde, yabancı para kredi oranlarının %10’larda  olduğu bir ortamda doğal olarak iş dünyası kur riskine girmemek için TL kredi kullanıp, YP kredileri kapatılmakta.

Son 20 yılda ekonomik büyümenin motoru kredilerle iç talebi canlandırmaktır. Ancak aşağıdaki tabloda göstermektedir ki önceden topladığı mevduattan fazlasını kredi olarak veren bankalar, artık topladığı mevduattan daha düşük bir kısmını kredi olarak vermektedirler. Eylül 2022 itibariyle bu oran  düşmeye devam edip %78,7 olmuştur.

Bankaların  ortalama fonlana vadesi maksimum 45 gün iken, bankalar en fazla 6 ay vadeli krediler verebilmektedir. Hem  faiz ve vade riski taşıyan hem de gelecekle ilgili olumsuz beklentisi olan bankaların, uzun vadeli kredi vermeleri beklenemez. Hükümetin almış olduğu bazı kararlarla bankalar  yüksek kârlılık elde ettiklerinden dolayı bir şekilde faiz riskini alarak çok kısa kredi verebilmektedir. Verilen kredilerde büyük ölçüde İslami finans kurumlarında olduğu gibi faturaya bağlanarak daha da zorlaştırılmaktadır. Bu durumda  bankaları süreç içinde İslami Finans kurumlarına dönüştürmenin bir yolu mu olduğu düşüncesi kaçınılmazdır.

Böylesine yüksek enflasyonist  ortamda iş dünyası %30-40 seviyelerinde bile kredi kullanmaya razıdır. Her ne kadar faizlerin yüksek olduğunu söyleseler bile kar etmeleri kaçınılmazdır. Bankaların fonlama maliyetinin düşüklüğü nedeniyle daha da düşük oranlardan kredi kullanmak istemektedirler. İktidarın faizle sorunu olduğundan (sanırım enflasyon ile sorunu yok keza faizi düşük tutmak için kararlar alırken enflasyonu düşük tutmak için alınmış etkili kararlar mevcut değildir)  faizi düşük tutmaya çalışmakta bu kez de bankalar kredi vermemekte, verseler bile çok kısa vadeli 6 ayı geçmeyen vadeler söz konusudur.

Özkaynak yapısının bu kadar zayıf olduğu, kredi artışı ile iç talebin desteklendiği bir ekonomide büyümenin nasıl gerçekleştiğini ya da gerçekleşmediğini bundan sonra hep beraber göreceğiz. Resesyonun konuşulduğu bir dünyada dış talebin etkisi de sınırlı olacaktır.

Kredi bir gelir değil borçtur, borç ise ödendiğinde  uzun vadede büyümeyi olumsuz etkiler.

Gelir dağılımının bozulup üst gelir gruplarının geliri artıp  orta gelir grubundaki geniş kesimlerin geliri artmayıp ekonominin temel uyarıcısı olan talep düşüşü orta vadede fiyatları dolayısıyla mal ve hizmet arzını da etkileyecektir.

Gelir dağılımının düzelip orta kesim gelirlerinin artması sürdürülebilir talep yaratması dolaysıyla sürdürülebilir büyümeye katkı sağlayacaktır.

Özellikle nüfusu hızla artan bizim gibi özellikle iç talep kaynaklı büyüyen ülkelerde, iç talebin kısılması yüksek enflasyon başlangıcında  talebi önce öne çeker büyümeyi hızlandırır bir süre sonra bozulan gelir dağılımı ile geniş kesimlerin satın alma gücünün olumsuz etkileyerek talebi dolayısıyla da büyümeyi aşağı çekecektir. Ülkemizde son 1 yıldaki büyümenin nedenlerinden biri de budur.

Kısa vadede gelir dağılımının bozulması yüksek gelir grubunun gelirlerini arttıracak ancak bu gelir artışının tasarruf yoluyla yatırıma dönüşmesi için istikrarlı bir ortam gerekir. Yüksek enflasyonun olduğu bir ortamda,  tamamı öz kaynakla yatırım yapmak orta vadede öz kaynağı erittireceğinden belli oranda uzun vadeli banka kredisi ihtiyacı olacaktır. Politikalardaki belirsizlik ve kamu otoritesinin faizleri baskı altında tutması nedeniyle de hiçbir banka uzun vadeli yatırım kredisi vermemektedir.

Adil gelir dağılımı toplumların siyasal ve sosyal yapılarını etkileyerek demokrasinin gelişmesine katkıda bulunurken, bozulan gelir dağılımı toplumda geniş sosyal ve siyasal sorunlara yol açmaktadır. Popülist politikacılar sorunun  kendi kötü yönetimleri olduğunu görmekten ziyade, yoksul kesimlere asgari yaşamlarını sürdürebilecek düzeyde sosyal yardım yaparak onları kendilerine bağımlı hale getirirler. Oysaki bu kesimlere eğitim ve yeteneklerini geliştirilerek  iş vermek ve emekleri karşılığı gelir elde etmeleri suretiyle onları özgürleştirmeleri çağdaş olan yaklaşımdır.

Orta sınıfın küçük bir kesiminin üst gruba geçmesi büyük kesimin de yoksul kesime yakınsayarak onlara sosyal destek sağlama politikası da uzun vadede bütçe üzerinde baskı yaratacak ve  sürdürülemez hal alacaktır. Elbette sosyal devlet “belli yoksul kesimlere” destek sağlamalıdır ancak asıl olan çalışabilecek durumda olan  milyonlarca kişiyi,  işgücü piyasasına katılabilecek iş alanı yaratmaktır.

Bozulan gelir dağılımının ekonomi ve sosyal hayat üzerinde yarattığı olumsuzlukları ve uzun vadede kapitalist sistemin devamı açısından oluşabilecek sorunları gidermek bakımından dünyada vatandaşlık vergisi ve servet vergilerinin arttırılması gündemden düşmemektedir.

Neoliberal politikaların uygulanması sonucu gelinen noktada dünyada ve ülkemizde gelir dağılımı ve  büyüme sorunları toplumları daha fazla meşgul etmeye devam ederken popülist politikacılar da sorunu öteleyerek işin içinden çıkılmaz hale getirmektedirler.

Murat ŞENOL – Ekonomist

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

OVP 2027-2029: Bankacılıkta Yeni Kredi Rejimi Başlıyor

Kredi musluğu açılmayacak, nitelikli, katme değeri yüksek kredi müşterisi seçilecek!

Yayınlanma:

|

6 Eylül 2026’da açıklanan 2027-2029 Orta Vadeli Programı, Türkiye ekonomisi açısından yalnızca yeni enflasyon ve büyüme hedeflerini ortaya koymuyor. Program, aynı zamanda bankacılık sisteminin önümüzdeki üç yılda hangi alanlara kredi vereceğinin ve hangi alanlarda daha seçici davranacağının da çerçevesini çiziyor.

Yeni dönemin anahtar kelimesi artık “daha fazla kredi” değil, “daha doğru kredi” olacak.

KOBİ, ihracat, yatırım, üretim ve yüksek katma değerli sanayi finansmanı öne çıkarken; genel amaçlı kredi, yüksek borçluluk ve zayıf nakit akışına dayalı şirket finansmanı daha zor hale gelebilir.

OVP’nin bankacılık açısından asıl mesajı ne?

OVP’nin bankacılık açısından en önemli tarafı, kredi sisteminin nicelikten niteliğe doğru yönlendirilmesidir.

Ekonomi yönetimi bir yandan enflasyonu 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 ve 2029’da yüzde 9 seviyesine indirmeyi hedeflerken, diğer taraftan büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, sonraki yıllarda yüzde 5 seviyesine doğru yükselmesini öngörüyor. 2026 büyüme tahmini ise yüzde 3,3’e çekildi.

Buradaki temel soru şudur: Enflasyon düşürülürken üretim nasıl finanse edilecek?

İşte bankacılık stratejisinin değiştiği nokta tam olarak burası. Ekonomi yönetimi, bütün kredileri aynı şekilde büyütmek yerine üretim, yatırım, ihracat ve KOBİ kredilerini öne çıkaran seçici kredi politikasını sürdürüyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı uzun dönem ortalamasındaki yüzde 24,6-25 seviyesinden yaklaşık yüzde 27’ye çıkmış durumda. İhracat kredilerinin payı ise yüzde 6,3’lük uzun dönem ortalamasından yaklaşık yüzde 12’ye yükselmiş bulunuyor.

Bu rakamlar tesadüf değil.

Bankacılık sisteminin kredi kompozisyonu değiştiriliyor.

1. Kredi musluğu tamamen açılmayacak

Bence OVP’nin bankacılık açısından en yanlış okunabilecek tarafı burası. “Enflasyon düşüyor, büyüme hedefi yükseliyor, o halde bankalar daha fazla kredi verecek” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değil.

Tam tersine; Kredi büyümesi enflasyonla uyumlu tutulurken, kredinin yönü değiştirilecek.

Bu şu anlama geliyor: Kredi miktarı kontrollü, kredi tahsisi seçici olacak.

Dolayısıyla 2027’de bankacılık sektöründe temel rekabet yalnızca “kaç milyar TL kredi kullandırdın?” üzerinden değil; “Hangi müşteriye, hangi sektöre ve hangi risk profiline kredi verdin?” üzerinden şekillenecek.

2. Banka kredi komitelerinde “nakit akışı” daha önemli hale gelecek

Türkiye’de uzun yıllar kredi değerlendirmesinde teminat önemli bir unsur oldu. Gayrimenkul, fabrika, arsa, kefalet ve diğer teminatlar kredi kararında güçlü rol oynadı.

Ancak yüksek faiz ve uzun nakit dönüş süreleri şirket bilançolarını zorladıkça yeni dönemin kritik sorusu şu olacak: “Şirket borcunu hangi nakit akışıyla ödeyecek?”

Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi analizinde:

  • EBITDA,
  • faaliyet nakit akışı,
  • borç servis kapasitesi,
  • işletme sermayesi ihtiyacı,
  • stok devir hızı,
  • alacak tahsil süresi,
  • borç/vade uyumu,
  • ihracat geliri,
  • döviz pozisyonu,
  • faiz karşılama oranı çok daha fazla önem kazanacak.

Başka bir ifadeyle: Teminat + bilanço modelinden, Nakit akışı + sektör + risk + teminat modeline geçiş hızlanacak.

3. KOBİ kredileri neden kritik?

OVP’nin önemli mesajlarından biri KOBİ finansmanının desteklenmesi.

Şimşek’in verdiği rakama göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı yaklaşık yüzde 27’ye yükselmiş durumda. Ancak burada önemli bir ayrım var: KOBİ’ye kredi vermek ile KOBİ’nin finansman sorununu çözmek aynı şey değildir.

KOBİ yüzde 50 civarında maliyetle kredi kullanıyorsa, kredi miktarını artırmak tek başına çözüm olmayabilir.

Çünkü şirketin:

  • brüt kâr marjı,
  • faaliyet kârı,
  • stok finansmanı,
  • tahsilat süresi

kredi maliyetinden düşük kalıyorsa, daha fazla kredi şirketi kurtarmak yerine daha fazla borçlandırabilir.

Bu nedenle OVP’nin gerçek başarısı: KOBİ’lere ne kadar kredi verildiğiyle değil, verilen kredinin kaçının üretim kapasitesine dönüştüğüyle ölçülmeli.

4. İhracat kredileri artık bankacılığın stratejik alanı

Burada ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. İhracat kredilerinin toplam krediler içindeki payının yaklaşık yüzde 12’ye yükselmesi, uzun dönem ortalamasının neredeyse iki katına çıkması dikkat çekici. Reeskont kredilerinin günlük limitinin de 17 kat artırıldığı açıklandı.

Bu bize şunu söylüyor: Bankacılık sisteminden beklenen yalnızca kredi vermek değil, döviz kazandırıcı faaliyeti finanse etmek.

Bu nedenle ihracatçı şirketler: kur riski + faiz maliyeti + ihracat geliri + tahsilat riski birlikte değerlendirilerek daha avantajlı finansmana ulaşabilecek. Reeskont kredilerinde açıklanan yüzde 23,9 faiz oranı ve bankacılık maliyetleri eklendiğinde yaklaşık yüzde 25-26 seviyesine çıkan maliyet, mevcut enflasyonun altında bir finansman kanalı oluşturuyor. Bu durum ticari bankalar açısından da önemli.

Çünkü klasik ticari kredi ile hedefli/reeskont finansmanı arasında ciddi maliyet farkı oluştuğunda şirketlerin finansman tercihi değişiyor.

5. Sanayi finansmanında yeni dönem

OVP’nin önemli başlıklarından biri imalat sanayiinin güçlendirilmesi.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, İmalat Sanayii Finansman Desteği Programı kapsamında 250 milyar TL ilave kredi desteği sağlandığını; orta-yüksek ve yüksek teknoloji ağırlıklı sanayi yatırımlarına yönelik üç yıl için 750 milyar TL YTAK kredilerinin kullandırılmaya devam edeceğini açıkladı.

Bu, bankacılık açısından çok önemli bir sinyal.

Çünkü Türkiye’nin kredi sistemi giderek: tüketim → üretim ve genel ticari kredi → hedefli yatırım kredisi eksenine çekilmeye çalışılıyor.

6. Bankaların kârlılığı açısından OVP ne söylüyor?

Burada bankalar açısından daha karmaşık bir tablo var.

Bir tarafta:

  • faizlerin zaman içinde düşmesi,
  • enflasyonun gerilemesi,
  • kredi talebinin yeniden canlanması bankalar açısından olumlu.

Diğer tarafta:

  • seçici kredi,
  • kredi büyüme sınırları,
  • makroihtiyati düzenlemeler,
  • düşük maliyetli hedefli kredi programları bankaların serbest fiyatlama alanını sınırlayabilir.

Dolayısıyla bankaların önümüzdeki dönemde kârlılığı sadece faiz marjı üzerinden değil; komisyon gelirleri + ödeme sistemleri + yatırım bankacılığı + sermaye piyasaları + sigorta + dijital bankacılık üzerinden çeşitlendirmesi gerekecek.

7. Mevduatta da yeni dönem

OVP’nin finansal istikrar ayağında TL tasarrufların artırılması ve finansal kaynakların daha etkin alanlara yönlendirilmesi öne çıkıyor.

Bu nedenle bankalar açısından sadece kredi tarafı değil, pasif yönetimi de kritik. Bankaların önündeki temel sorun: Uzun vadeli kredi vermek için uzun vadeli ve uygun maliyetli kaynak bulmak. Türkiye’de mevduatın önemli bölümünün kısa vadeli olması, uzun vadeli yatırım finansmanının önündeki yapısal problemlerden biri.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde: uzun vadeli TL mevduat + emeklilik fonları + yatırım fonları + tahvil piyasası + sermaye piyasaları daha önemli hale gelecek.

8. Bankacılık sisteminin en büyük riski: sorunlu kredi

Burada OVP’nin hedefleri ile reel sektörün mevcut durumu arasında dikkat edilmesi gereken bir alan var.

Kredi maliyetlerinin uzun süre yüksek kalması: yüksek faiz → düşük faaliyet kârı → nakit açığı → yeniden borçlanma → yapılandırma → sorunlu kredi zinciri yaratabilir.

Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların en önemli gündemlerinden biri yalnızca yeni kredi vermek değil, mevcut kredi portföyünün kalitesini korumak olacak.

Özellikle:

  • tekstil,
  • inşaat,
  • gayrimenkul,
  • perakende,
  • enerji,
  • KOBİ ağırlıklı sektörler yakından izlenmeye devam edebilir.

9. “Kredi vermek” ile “şirketi yaşatmak” arasındaki fark

Bence OVP’nin bankacılık tarafındaki en önemli sınavı burada. Bir şirkete 100 milyon TL kredi vermek kolaydır.

Asıl mesele: Bu 100 milyon TL şirketin üretim kapasitesini mi artıracak? yoksa Önceki kredinin faizini ve vadesi gelen borcunu mu kapatacak?

Eğer ikinci durum gerçekleşiyorsa, bankacılık sistemi ekonomik büyümeyi finanse etmiyor; borç stokunu çeviriyor. Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi komitelerinde “nakit karşılıklı kredi” anlayışının güçlendirilmesi gerekiyor.

10. Bankacılıkta yeni denklem

Önümüzdeki dönemin kredi denklemini şöyle özetlemek mümkün:

Eski model: Teminat → Kredi → Bilanço büyümesi

Yeni model: Üretim → Nakit akışı → İhracat → Verimlilik → Borç servis kapasitesi → Kredi

Bunun anlamı çok açık: Sadece malı olan değil, para üretebilen şirket kredi açısından daha değerli hale gelecek.

Reel sektör açısından OVP’nin kritik açmazı

Ancak burada ekonomi yönetiminin çözmesi gereken önemli bir çelişki var.

Bir tarafta: Enflasyon düşürülecek.

Diğer tarafta: Üretim ve yatırım artırılacak.

Üçüncü tarafta: Kredi büyümesi kontrol altında tutulacak.

Dördüncü tarafta: Şirketlerin finansman maliyetleri yüksek.

Bu dört hedef aynı anda yönetilmek zorunda.

Eğer finansman maliyeti yeterince hızlı düşmezse, üretici şirket yatırım yapamayabilir.

Eğer kredi çok hızlı gevşerse, bu kez: kredi → talep → döviz → fiyatlar → enflasyon kanalı yeniden çalışabilir.

Dolayısıyla ekonomi yönetiminin önündeki asıl mesele: “Kredi musluğunu açmak veya kapatmak değil, doğru basınçta tutmak.”

Bankalar 2027’de ne yapmalı?

Bence bankaların önümüzdeki dönemde beş stratejik alanı öne çıkarması gerekiyor:

1. Nakit akışı bazlı kredi

Şirketin gerçek ödeme gücü analiz edilmeli.

2. Sektör bazlı kredi politikası

Her sektöre aynı kredi limiti uygulanmamalı.

3. İhracat ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı

Döviz geliri yaratan şirketlere daha uygun yapılandırılmış finansman sağlanmalı.

4. Yatırım finansmanı

Makine, teknoloji, enerji verimliliği ve kapasite artışı gibi yatırımlar ayrı değerlendirilmelidir.

5. Erken uyarı sistemi

Sorunlu hale gelen krediyi beklemek yerine: “Batıyok” oluşmadan önce müdahale edilmelidir.

Bankacılık açısından 10 önemli stratejik değişiklik

Alan OVP’nin mesajı Bankacılık açısından anlamı
1. Kredi büyümesi Enflasyonla uyumlu kredi büyümesi Bankalar kredi musluklarını serbest bırakmayacak; seçici kredi devam edecek
2. Reel sektör finansmanı Üretim, yatırım ve ihracata yönlendirme Genel kredi yerine hedefli/sektörel kredi önem kazanacak
3. İmalat sanayii İmalat ve yüksek katma değerli yatırımlara finansman Bankalar için sanayi kredileri yeniden stratejik ürün haline gelebilir
4. İhracat İhracat kapasitesinin artırılması Reeskont, Eximbank ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı önemini koruyacak
5. KOBİ Finansmana erişimin güçlendirilmesi KOBİ kredilerinde teminat + nakit akışı + sektör riski daha fazla dikkate alınacak
6. Kredi tahsisi Kaynakların verimli alanlara yönlendirilmesi “Kredi isteyen herkese kredi” modelinden risk bazlı kredi tahsisine geçiş
7. Sermaye piyasaları Banka dışı finansmanın geliştirilmesi Faktoring, leasing, tahvil, fonlar, GYO/Girişim sermayesi gibi alternatifler büyüyecek
8. Finansal teknoloji Dijitalleşme ve finansal altyapı Bankaların veri, yapay zekâ ve dijital kredi modellerine yatırımı artacak
9. Finansal istikrar TL’ye güven ve makro finansal istikrar Bankaların bilanço, likidite ve döviz pozisyonu daha yakından yönetilecek
10. Finansal okuryazarlık Finansal eğitim artırılacak Tüketici ve yatırımcı davranışlarının daha kontrollü hale getirilmesi hedefleniyor

Kutu Bilgi | OVP’de bankacılık için öne çıkan rakamlar

Gösterge OVP/2026 açıklamaları
2026 büyüme tahmini %3,3
2027 büyüme hedefi %4,2
2026 yıl sonu enflasyon tahmini %28,4
2027 enflasyon hedefi %21
2028 enflasyon hedefi %13,5
2029 enflasyon hedefi %9
KOBİ kredilerinin toplam kredilerdeki payı ~%27
İhracat kredilerinin toplam kredilerdeki payı ~%12
İhracat kredilerinde uzun dönem ortalama %6,3
İmalat Sanayii Finansman Desteği 250 milyar TL
YTAK kredi büyüklüğü 750 milyar TL / 3 yıl
Reeskont kredi günlük limit artışı 17 kat

Rakamların ilgili bölümü ekonomi yönetiminin OVP sunumu ve program sonrası açıklamalarından derlenmiştir.

Bankacılıkta “kredi büyümesi” değil “kredi kalitesi” dönemi

2027-2029 OVP’nin bankacılık açısından bana göre en önemli mesajı şudur: Türkiye artık sadece daha fazla krediye değil, daha verimli krediye ihtiyaç duyuyor.

Bunun gerçekleşmesi halinde bankacılık sistemi ekonominin üretim kapasitesini artıran bir mekanizmaya dönüşebilir.

Ancak bunun için kredi tahsisinde yalnızca teminatın değil, nakit akışının ve üretim kapasitesinin merkeze alınması gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin asıl problemi artık sadece: “Şirket kredi bulabiliyor mu?” değil.

Daha önemli soru: “Şirket aldığı krediyi üretime dönüştürüp borcunu geri ödeyebiliyor mu?”

BankaVitrini olarak uzun süredir vurguladığımız “nakit kraldır” yaklaşımının önemi burada ortaya çıkıyor.

2027-2029 döneminde bankacılık sisteminin başarısını kredi hacmi değil; üretime dönüşen kredi + zamanında geri ödenen kredi + düşük sorunlu kredi + artan ihracat belirleyecek.

Kısacası: OVP bankalara “daha çok kredi verin” demiyor. “Krediyi doğru şirkete, doğru sektöre ve doğru amaçla verin” diyor.

Ve önümüzdeki dönemde bankacılığın en kritik rekabet alanı da tam olarak burası olacak.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist | BankaVitrini.com

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Diplomasi ertelendi, petrol yeniden $108: Piyasalar Fed haftasına gergin başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Orta Doğu’da gözler bugün Umman’da yapılması planlanan kritik diplomasi toplantısına çevrilmişti. Umman’ın arabuluculuğunda İran ile Körfez’deki Arap ülkelerini bir araya getirmesi beklenen toplantıda, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgedeki deniz taşımacılığının nasıl güvence altına alınabileceği ele alınacaktı. İran’ın da, Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerini düzenlemek üzere Umman ile üzerinde çalıştığı bir öneriyi toplantıda Körfez ülkelerine sunması bekleniyordu. Ancak Umman Dışişleri Bakanı, taraflar arasında yeterli uzlaşı oluşmadığı gerekçesiyle toplantının ertelendiğini açıkladı.

Piyasa tarafında bunun ilk yansıması petrol fiyatlarında görüldü. Diplomatik çözüm umutlarının zayıflamasına, Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı bypass eden doğu-batı petrol boru hattının cuma günkü drone saldırısının ardından hâlâ kapalı olması da eklenince, arz endişeleri yeniden güç kazandı. Bir başka deyişle, Hürmüz Boğazı’ndaki kesintiler nedeniyle son altı aydır petrol ihracatının önemli bölümünü Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendiren Riyad, drone saldırılarının ardından boru hattını devre dışına aldıklarını açıklarken, küresel petrol arzının yaklaşık %4’ünün daha risk altına girdiğini görüyoruz.

Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, haftayı 104,60 dolar seviyesinden kapatmasının ardından haber akışının da etkisiyle yeniden 108 dolara yükselirken, ABD’de dizel fiyatının galon başına 6,20 dolar ile yeni rekor kırması enerji şokunun enflasyon üzerindeki baskısını artırmaya başladı. Riyad’ın Kızıldeniz’e açılan boru hattındaki tamirat çalışmalarının 5-6 hafta sürebileceğini okurken, Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki stratejik Perim Adası’na ulaşması da arz güvenliği endişelerini büyütüyor. Modern tarihin en ciddi enerji arzı krizlerinden biri ile karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmemiz gerekiyor.

Cuma günü ABD’de açıklanan enflasyon verisi sonrası piyasalar Fed’in çarşamba günü 25 baz puan faiz artırmasına %86 ihtimal verirken, sene sonuna kadar ise beklenti 50 baz puana yükseldi. Çarşamba gününe yönelik piyasa beklentisi %86 seviyesine kadar çıkmışken, Fed’den 2023 ortasından bu yana ilk kez faiz artışına soyunabileceği beklentisiyle 10 yıllık gösterge ABD tahvil faizi %5 sınırına dayanırken, bu sabah hisse senetlerinden kıymetli metallere kadar pek çok enstrümanın baskı altında kaldığını görüyoruz.

Petrol ve faiz endişelerine bu sabah yapay zekâ hisselerindeki sert satışların da eklenmesiyle, küresel risk iştahı haftaya oldukça zayıf başladı. OpenAI ve Anthropic yöneticilerinin, yapay zekânın oluşturabileceği riskleri sınırlamak amacıyla teknolojinin geliştirilme hızının yavaşlatılması çağrısında bulunması AI bağlantılı hisseleri baskı altına aldı. Asya cephesinde gösterge endeks Nikkei %1 gerilerken, Güney Kore’de KOSPI %2,6 düştü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde teknoloji hisselerinin ağırlıklı olduğu Nasdaq %1,3, S&P 500 ise %0,5 ekside işlem görürken, Avrupa vadeli endeksleri de güne düşüşle başlanacağına işaret ediyor. Yüksek tahvil faizlerinin baskısıyla altının ons fiyatı bu sabah 4,340 dolar seviyesine gerilerken, gümüşün ons fiyatı da 64 dolar civarında salınıyor. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin önemli bir değişim göstermeden 77,500 dolar seviyelerinde işlem görüyor.

Cuma günü açıklanan ABD TÜFE verisinde enerji ve gıda kalemlerini dışarıda bırakan çekirdek TÜFE artışı, yıllık bazda 2021’den bu yana en düşük seviyeye indi! Piyasanın faiz artırımına %86 ihtimal verdiği bir ortamda, bizler Fed’in çarşamba günü faiz artırmayacağını düşünüyoruz. Toplantıya şerh düşecek üye sayısını göz ardı etmesek de, Trump faktörünü de göz önüne alarak (faiz indirim talepleri), Fed’in faizi sabit bırakacağını düşünüyoruz. Talepten ziyade maliyet kaynaklı enflasyon artışı karşısında Fed’in faiz artırımına soyunması ne Hürmüz Boğazı’nı ne de Bab el-Mendeb Boğazı’nı açacaktır. Merkez bankaları enerji maliyetlerinde artışının ikincil etkilerini veya beklentilerdeki bozulmayı faiz artırarak dizginlemeye çalışabilir lâkin ABD’nin devasa borcu ve tahvil piyasalarının pek çok gelişmiş ülkede uzun yılların zirvesine ulaştığı bir ortamda, faiz artışının ne kadar faydalı olacağını da tam olarak kestiremiyoruz.

Elbette, vadeli faiz kontratlarının faiz artırım ihtimaline neredeyse %90 şans tanıdığı bir ortamda Fed’in eylül toplantısını pas geçmesi, piyasalardaki sisli havayı bir nebze olsun dağıtarak risk iştahının yeniden iyileşmesine yardımcı olabilir. Ancak diğer taraftan, Fed’in faiz artıramaması tahvil piyasasında kontrolü elden kaçırmaya başladığı yönündeki inancı daha da güçlendirebilir! Böyle bir senaryonun ise kıymetli metaller açısından oldukça pozitif sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz.

Türkiye cephesinde ise TCMB’nin politika faizini %37 seviyesinde sabit tutmasının ardından gözler olası bir faiz indirimi için ekim toplantısına çevrilirken, SPK düzenlemelerinin yansımaları ise hisse senedi piyasalarında yakından takip edildi. BIST100 ana endeksi haftayı %3,25 yükselişle tamamladı. Bu sabah Reuters haberlerinde, Pusula Finans Holding’in Tera şirketler grubuna devri için düzenleyici kurumların onayı beklenirken, Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen’in Pusula Finans Holding’in yönetim kurulu başkanlığına getirildi belirtildi.

Dolar (DXY) küresel arenada haftaya yükselişle başlarken, para birimleri liginde ise EUR ve GBP’nin sırasıyla 1,1560 ve 1,35 seviyelerine geri çekildiğini görüyoruz. USDTRY kuru ise 48,62 seviyesine bebek adımlarıyla yükselirken, CDS risk primi 5 baz puan kadar artışla 225 baz puan seviyesine geldi. İki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi hafif bir yükselişle %39,76 seviyesinden haftayı kapatırken, gözler bu hafta Fed toplantısının yanı sıra Japon Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz kararını da yakından takip edecektir. BoJ’un 25 baz puan faiz artırımına gideceğine kesin gözüyle bakılırken, Japon Yeni son haftalarda değer kazanarak 154 seviyelerine kadar toparladı. Mali piyasaların gündeminde bugün önemli bir veri görünmüyor.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

EKONOMİ

Gerçekler ve “niyetler”: Yeni OVP ne anlatıyor?

Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor

Yayınlanma:

|

Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.

Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.

O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.

Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.

Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.

Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir.

Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.

Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.

Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026’daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.

Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.

OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.

Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?

Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.

Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.

Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.

2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.

Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor.

Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.