Connect with us

EKONOMİ

Yapısal bütçe dengesi: Deniz bitiyor mu?

Yayınlanma:

|

Uzun süredir para politikası ile ilgili yazıp çizmiyorum çünkü ortada üzerinde konuşacak bir para politikası kalmadı. Öte yandan, son dönemlerde TCMB ve Hazine bilançosunun tek elden yönetilmesi ve kur korumalı mevduat sisteminin devreye girmesi maliye politikasının göreli önemini artırdı. Hele de Aralık ayında Merkezi Yönetim bütçesi 145.7 milyar TL ile rekor düzeyde açık verince dikkatler bütçeye yöneldi.

Aralık’taki yüksek açığa rağmen 2021 yılında bütçe açığının milli gelire oranı %2,8 olarak gerçekleşerek ilk bakışta bir önceki yılın %3,4 açığına göre “iyileşmeye” işaret etti. Peki, bu gerçekten bir iyileşme midir? Önümüzdeki dönemde maliye politikasının ekonomiyi desteklemek için alanı kaldı mı, deniz bitiyor mu? Bugün bu soruları “yapısal bütçe dengesi” kavramı üzerinden yanıtlamaya çalışacağız.

Bütçe dengesi, maliye politikasının duruşunu yansıtması açısından kuşkusuz en önemli göstergelerden bir tanesi. Öte yandan büyüme oranında yıldan yıla ciddi oynamalar olduğu dönemlerde ham haliyle bütçe dengesine bakmak yanıltıcı olabiliyor. Bunun nedeni bütçede harcama ve vergi gelirlerinin iktisadi faaliyete duyarlılıklarının farklı olması. Özellikle cari üretim seviyesinin potansiyel üretimden belirgin olarak farklılaştığı dönemlerde, bütçe dengesinin bilgi içeriği sınırlı kalabiliyor. Bu tür dönemlerde bütçe dengesinin konjonktürel (döngüsel) etkilerden arındırılmış halini ifade eden “yapısal bütçe dengesi”ne bakmak daha sağlıklı bir değerlendirmeye imkan tanıyabilir.

Ülkemizde özellikle bütçe gelirleri içinde dolaylı vergilerin payının yüksek olması bütçe gelirlerinin büyümeye duyarlılığını artırıyor. Hızlı büyüme dönemlerinde hem içerde dayanıklı tüketim, otomobil vb. ürünlerin tüketimi hem de ithalat hızla arttığından devletin ÖTV ve ithalden alınan vergiler gibi dolaylı vergi gelirleri genelde iktisadi faaliyetten daha hızlı artmakta. Harcamalarda da konjonktüre göre değişen esneklikler söz konusu olsa da ülkemiz özelinde konjonktüre duyarlılık vergi gelirlerinde daha belirgin. Bu nedenle, genişleme fazlarında otomatik olarak daha iyi bir bütçe dengesi elde edilebilirken, daralma dönemlerinde tam tersi bir durum ortaya çıkabiliyor.

Dolayısıyla büyüme hızında yıldan yıla ciddi değişimlerin yaşandığı dönemlerde sadece ham bütçe dengesine bakarak kamu mali duruşundaki değişimi anlamak mümkün değil. Özellikle 2021 gibi ekonominin yüzde 11 civarında büyüdüğü bir yılda maliye politikasının duruşunu anlamak için ham bütçe dengesine bakmak yanıltıcı olabilir.

Bu konunun mükemmel bir çözümü olmasa da büyüme döngülerine göre düzeltilmiş bütçe dengesi (yapısal bütçe dengesi) hesaplayarak mali duruşa dair daha gerçekçi bir resim çizmek mümkün. Daha teknik bir dille ifade etmek gerekirse, mali duruş değerlendirilirken iktisadi faaliyetteki dalgalanmaların bütçe dengesi üzerinde oluşturduğu döngüsel etkilerin ayrıştırılmasından bahsediyoruz.

Bunu pratikte yapabilmek için şu sorunun yanıtını bilmek gerekiyor: İktisadi faaliyet normal (potansiyel) düzeyinin yüzde 1 üstünde (altında) gerçekleştiğinde bunun bütçe dengesine otomatik artırıcı (azaltıcı) etkisi nedir?

 Konuyu araştırdığımda ülkemizde bütçe açığının büyüme esnekliğini tahmin eden yakın döneme ait bir çalışmaya rastlamadım. En somut rakamsal yaklaşım TCMB tarafından 2019 Ekim Enflasyon raporunda yayımlanmış bir Kutu çalışmasında yer alıyor. Bu çalışmada verilen bilgileri ilgili yılların büyüme ve çıktı açığı tahminleri ile birleştirerek elde ettiğim esneklik katsayısı 0,4. Yani iktisadi faaliyetin potansiyelinin yüzde 1 üzerine çıkması bütçe dengesinin milli gelire oranını yaklaşık 0,4 puan iyileştiriyor. Tabi burada büyümenin kompozisyonu da önemli. Eğer iç talep kaynaklı bir büyüme varsa veya dolaylı vergilerin payı zaman içinde artırılmışsa bu katsayı daha da yükselebilir. Dolayısıyla bu konuda herhangi bir yıla dair yapılan hesaplarda önemli belirsizlik marjı olduğunu eklemeliyim.

Yine de elimizdeki en somut bilgiyi kullanarak bütçe dengesinin büyüme esnekliğini 0,4 olarak alalım. Tabi bu katsayıyı belirlemek yetmiyor. Bir sonraki adımda ekonominin potansiyelinin ne kadar altında ya da üstünde olduğunu, yani “çıktı açığını” da hesaplamak lazım. Bunu yapmak için GSYİH’nin mevsimsellikten arındırılmış serisini istatiksel filtrelerden geçirip üzerine kendi yargısal değerlendirmelerimi ekliyorum. Bu işin de oldukça yüksek hata payı içeren istatistiksel kestirimler içerdiğini not etmek gerek. Ardından, tahmin edilen çıktı açığı ile bütçe dengesinin döngüsel esneklik katsayısı olan 0,4’ü çarparak bütçe dengesine yapılacak “döngüsel uyarlama”yı buluyorum. Bir sonraki aşamada ise bunu bütçe dengesinden çıkararak “yapısal bütçe dengesi”ne ulaşıyorum: diğer bir ifadeyle döngüsel etkilerden arındırılmış bütçe dengesi. Böylece “ekonomi potansiyelinde olsaydı bütçe dengesi nerede olurdu?” sorusuna kabaca bir yanıt bulmuş oluyoruz.

Sizi epey bir teknik detaya boğdum ama henüz işlem bitmedi. Nispeten daha rafine bir yapısal bütçe dengesine ulaşmak için son bir önemli noktayı dikkate almak lazım. Herhangi bir yıla özgü düzenli vergi gelirleri dışında bir kereye mahsus kamu gelirlerini de bütçe dengesinden ayıklamakta fayda var. Çünkü bugün elde edilen bütçe gelirlerinin bir kısmının gelecekte olmayacağını tahmin edebiliyoruz.

Ülkemiz ilave bütçe geliri yaratma konusunda epey maharetli olduğundan, aslında vergi barışı, yeniden yapılandırma vb. gibi bir kereye mahsus görünen gelirlerin birçoğu uzun yıllardır düzenli hale getirilmiş durumda. Dolayısıyla bunları bütçe dengesinden tamamen çıkarmak yanıltıcı olabilir. Ancak son yıllarda öne çıkan bir gelir türü var ki bunu her yıl devam ettirmenin mümkün olmadığı kesin gibi: TCMB’nin hazineye yüklü yedek akçe ve kâr aktarımı. 2019 yılından bu yana TCMB bilançosunda ve kanununda yapılan düzenlemelerle Hazine’ye önemli ölçüde gelir yaratıldı. Bu şekilde son üç yılda Hazineye toplamda milli gelirin yaklaşık %3,2 oranında aktarım gerçekleşti. Ancak burada var olan marjlar büyük ölçüde tüketilmiş durumda. İhtiyat akçesi ile değerleme hesabının tabiri caizse suyunun sıkılması ve TCMB rezervlerinin geldiği nokta önümüzdeki dönemde Hazineye yüksek oranlarda transfer yapılmasını zorlaştırıyor. Dolayısıyla nihai yapısal bütçe dengesini hesaplarken son aşamada TCMB’den yapılan bu tür transferleri de çıkarmakta fayda var.

Gördüğünüz gibi epey bir çabaya rağmen yine de ancak kaba bir hesap yapabildik, fakat en azından bütçe dengesinin ne kadarının konjonktürel ne kadarının yapısal olduğunu anlamak açısından fikir verebilecek bir göstergeye ulaşmış olduk. İlgili yazında bu göstergenin adı daha çok “döngüsel etkilerden arındırılmış bütçe dengesi” olarak geçiyor, fakat biz akademik olmayan bu yazıda kolaylık açısından kısaca “yapısal bütçe dengesi” olarak isimlendirdik.

*Yapısal bütçe dengesi: döngüsel etkilerden arındırılmış merkezi yönetim bütçe dengesinden TCMB’nin hazineye temettü/yedek akçe aktarımı çıkarıldıktan sonra potansiyel GSYİH seviyesine bölünmesiyle elde edilmiştir.

 Grafik, merkezi yönetim bütçe dengesinin milli gelire oranının ham verisi ile hesapladığımız “yapısal” bütçe dengesini bir arada gösteriyor. Gördüğünüz gibi arada ciddi farklar var. Özellikle belirgin büyüme/daralma dönemlerinde tanım gereği iki seri arasındaki fark büyüyor. Örneğin, 2009 küresel krizinde mali duruşun ham verinin ima ettiği ölçüde gevşek olmadığını görüyoruz. O dönemde bütçe açığındaki artış daha çok ekonomik daralmanın vergi gelirleri üzerindeki zayıflatıcı etkisini yansıtıyor. COVID yılında ise aslında bütçe dengesi ham veriden daha sıkı bir duruşa işaret ediyor, çünkü zayıf iktisadi faaliyet vergi gelirlerini düşürmüş. Pandemiden etkilenen kesimlere en çok destek verilmesi gereken yılda mali duruş önceki yıla göre sıkılaşmış görünüyor. Bu dönemdeki maliye politikası çok konuşulduğu için hızlıca geçiyorum. Gelelim esas bulguya.

İktisadi faaliyetin patlama yaparak %11 civarında büyüdüğü 2021 yılında bütçe açığı aslında göründüğünden daha kötü. Yapısal bütçe dengesi (turuncu çizgi) belirgin şekilde bozulmuş görünüyor. Oysa yazının başında bahsettiğimiz gibi ham bütçe dengesi (mavi) tam tersine 2021 yılında bir önceki yıla göre bütçe dengesinde iyileşme gösteriyor. Bunun temel sebebi muhtemelen 2021’de iktisadi faaliyetin önemli ölçüde potansiyelinin üzerine çıkması nedeniyle vergi gelirlerinde yaşanan yüksek performans. Döngüsel (konjonktürel) etkilerden arındırıp TCMB’den Hazineye yapılan transferleri çıkarınca aslında kamu maliyesinin ciddi anlamda gevşediği ortaya çıkıyor (turuncu). Bu dönemde milli gelire oranla ham bütçe açığı %2,8 iken yapısal bütçe açığı yaklaşık %4,6 düzeyinde. Diğer bir ifadeyle, hızlı büyümenin katkısı arındırıldığında bütçenin iyileşmek şöyle dursun, ciddi ölçüde bozulduğu gözlenmekte. Bu örnek mali duruşu tespit için konjonktür etkilerinden arındırmanın önemini net bir şekilde ortaya koyuyor.

Grafikte görüldüğü gibi, 2021 yılında yapısal bütçe dengesi son 15 yıldır olmadığı kadar bozulmuş. Önümüzdeki dönemde ekonominin yavaşlayarak potansiyeline dönmesi halinde, ek tedbir alınmazsa, bütçe açığının kısa süre içinde %5’leri bulması şaşırtıcı olmaz. Seçim yılı öncesi ortaya çıkabilecek ilave bir mali genişleme ise bu seviyelerin daha da aşılmasına neden olabilir. Hali hazırda kamu borcunun üçte ikisinin dövize duyarlı olduğu da göz önüne alındığında, bu durum olumsuz bir dış şokun ortaya çıkması halinde borcun sürdürülebilirliğine dair kaygıların yeniden gündeme gelebileceğine işaret etmekte. Buna kur korumalı mevduat ve diğer koşullu yükümlülüklerden gelen riskleri de eklersek iş daha da zorlaşıyor.

Özetle, önümüzdeki dönemde ülke risk primini bozmadan yapılabilecek bütçe destekleri konusunda manevra alanının (mali alan) oldukça sınırlı olduğu görülmekte. İlerleyen dönemlerde büyümede bir yavaşlamanın gözlenmesi halinde kamunun ek tedbir almadan harcamaları artırabilmesi kolay değil. Deniz bitiyor.

Hakan KARA

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.