Connect with us

EKONOMİ

Yeni ekonomik model: Yeni, ekonomik ve model olmalı

Şu an Türkiye’de mevcut iktidar büyüme modelini iki-üç fiyatın hikâyesine indirgemiş durumdadır. Adil ve etkin bir toplumsal refah için kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğu açık.

Yayınlanma:

|

Bir süredir kamuoyunda Türkiye’nin yeni bir ekonomik büyüme modeline geçtiğine dair bir iddia dile getirilmektedir. Bu iddianın gerçekliğinden ziyade, yani iddia edilen modelin bir Çin modeli olup olmamasından daha çok, Türkiye’nin bir büyüme ve kalkınma modeline ihtiyacı olup olmadığı daha önemli bir konudur. Bu sadece Çin modelini değil diğer büyüme modellerini de (Nordik, Almanya ve Doğu Asya ülke modelleri gibi) analiz etmeyi gerektirir. Bu, tartışmanın içeriğini de zenginleştirilebilir. Çünkü Türkiye’nin maalesef şimdiye kadar stratejik, tutarlı ve sürdürülebilir bir büyüme modeli olmadı.

Türkiye kişi başı geliri anlamında gelişmiş ülkelere (ABD özellikle) en yavaş yakınsayan ülkelerden biridir. 1970 ile 2010 arasında, sadece 14 ülkenin kişi başı geliri ABD’nin kişi başı gelirini yüzde 10 ve üstünde artmıştır, yani bu anlamda ABD’yi yakalamada mesafe alan sadece 14 ülke vardır. Bunun 7’si Avrupa çevre ülkelerinden, biri İsrail ve diğer 6 ülke ise Doğu Asya’dandır. Bu zaman diliminde yoksul ülke konumundan zengin ülke konumuna (ABD’nin yüzde 50’sine sahip) sadece iki ülke geçebilmiştir. Bunlar da Tayvan ve G.Kore’dir.

2000’li yılların başından başlayarak ortalarına kadar Türkiye’de büyüme rakamları azımsanmayacak düzeydeydi. Fakat büyümenin sürdürülebilir dinamiklerle olmaması sonraki dönemin global koşulları ve politik belirsizlikleri tarafından tekrardan geri alınmasına neden oldu. Benzer tecrübeleri diğer ülke örneklerinden de görebiliyoruz.  1960 ve 1970’ler ve hatta 1980’lerin başında Brezilya’da ve Latin Amerika’daki hızlı büyümelerin ne kadar aldatıcı olabildiğini biliyoruz. Brezilya, Asya dışında yüzde 7 ortalama ile yaklaşık 25 yıldan fazla süre büyüyen nadir ülkelerden biriydi. Fakat 1982’deki borç krizi ile birlikte bunu sıfıra yakın büyüme yılları takip etti. Çünkü büyümenin kaynağında ciddi düzeyde borçlanma vardı ve sermaye daha üretken ve rekabetçi yapılara yönelmedi. Arjantin de benzer bir tecrübeye sahip oldu. 1900’ların ilk on yıllarında İtalya’dan yola çıkan bir göçmen New York ve Buenos Aires’e gitmek konusunda tereddüt yaşardı. Fakat Arjantin’in de zamanla geldiği durumu yakından biliyoruz. Sovyetler Birliği, 1930-1970 yıllarında oldukça yüksek büyüme rakamlarına sahipti (yaklaşık yüzde 7 civarında). Fakat bunun da sürdürebilir olmadığını sistem çöktüğünde gördük. Şili de 1980-1990’lı yıllarda bir büyüme trendi yakaladı fakat zamanla üretim potansiyelini kaybettiği gibi, ciddi anlamda eşitsiz bir topluma dönüştü. Bu örnekler, ülkelerin dönemsel makro istikrardan çok, sağlıklı ve güçlü bir kalkınma modeline ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Bunun için diğer ülke modellerine bakmak ve ülke koşullarına uygun olan yöntemleri bulmak ve bunları denemek oldukça önem kazanmaktadır.

Son 50-70 yıl düşünüldüğünde yalnız bazı Doğu Asya ülkeleri belli bir ekonomik ilerleme başarısı elde ettiler. Bunlar Japonya, Tayvan ve Kore’dir. Bu ilerlemenin ardında devletin farklı kapasite ve imkânları ile ortaya çıkan “kalkınmacı devlet modeli” vardır. Yapılan akademik çalışmalar kalkınmacı devlet modelinin üç temel ayağının olduğunu göstermektedir: toprak reformu, sanayi ihracatı ve finansal baskı. Her üç ülke de ciddi anlamda toprak reformu yapmıştır, bu durum daha adil ve eşitlikçi bir zemin sağladı. Sanayi ihracatı ise bu ülkelerin üretim yapısını dönüştürme konusunda kilit rol oynadı. Bu, ülkelerin sanayi politikalarının temel unsuruydu. Teknoloji transferi de temel amaca dönüştü. Bunu sadece yeni fiziksel makine alımı ile sınırlandırmadılar. Bunları lisans anlaşmaları, ters mühendislik veya entelektüel mülkiyet ihlalleri ile kendileri üretmeyi başardılar. Bu yapı içinde devlet başarılı firmaları seçti ve ödüllendirdi (“picking up the winner”). “Kazanını seçmek” sanıldığı gibi kolay bir uygulama değildir. 1980’li yıllarda Özal’la başlayan dönemde ihracat firmaları teşvik edildi ve ödüllendirildi, fakat zamanla ortaya çıkan politik kayırmalar, imtiyazlar ve suistimaller kazananı seçmekten ziyade bir tür politik kayırmaya dönüşmüştü. Dahası, sistem ihracat yapan firmaların zaman içinde teknolojik yenilik yapması ile ilgilenmedi. Bunu anlamak için, Türkiye’de yabancı ortaklarla iş yapan firmaların ne kadar bağımsız, yerli ve ileri teknoloji üretimi yaptıklarına bakmak yeterlidir. Çünkü bu tür ortaklıklarda, teknolojik ilerleme tercihi yerli firmaya bırakıldığında bağımlılık kaçınılmazdır. Öğrenme aşamasında olan, teknoloji ihtiyacı açık olan ve kurumsal kısıtlarla donanmış yapıdaki firmalardan bunu bekleyemezsiniz.  Bu yüzden, bunları devlet kanalı ile yapmak çok daha etkin ve sonuç alıcıdır. G.Kore devleti, örneğin, bu teknoloji bağımsızlığını önemsediği için önce ABD’nin Ford şirketi ile işbirliği yapmayı tercih etti, fakat teknoloji transferi sağlamadıkları için Japonya’ya yöneldiler. Japonlar da daha düşük bir teknolojiye sahip bir motor modeli önerdiklerinde İtalya’ya yöneldiler. Buradan Hyundai çıktı.

Kalkınmacı devletin görünen diğer bir özelliği finansal baskının varlığıdır. Her şeyden önce genel olarak faizler düşük tutuldu. Böylece, kalkınma stratejisinin odağındaki sektörler ucuz şekilde finanse edildiği gibi, faiz geliri üzerinden rantçı bir sınıfın oluşumu da engellendi. Döviz kuru da genelde değerin altında tutuldu, bu da ihracat ürünlerinin rekabetçi kalmasına katkıda bulundu. Bunların yanında, sermaye kontrolleri diğer bir finansal kontrol alanı oldu. Bu da ülkeleri spekülatif finansal akımların tahrip edici etkisinden korudu. Dahası, şirketlerin ve zengin bireylerin ulusal gelirden elde ettikleri kazançları içerde tutmaya ve yeniden ülkenin iç yatırımına dönülmesini sağladı. Farklı versiyonları ile Japonya, G.Kore ve Tayvan bu temel prensipleri büyük ciddiyetle gerçekleştirdi. Fakat bunu daha az ciddiyetle yapan ülkelerde, örneğin Tayland, Malezya ve Filipinler, bu başarı sağlanamadı. Bu da karşılarında daha fazla IMF ve Dünya Bankası bulmalarına neden oldu. Dolayısıyla, bu kurumların daha esnek döviz kuru, daha açık bir sermaye akımı ve daha fazla özelleştirme taleplerine açık hale geldiler. Türkiye de bu ülkelerden biridir. Benzer talep ve yönlendirmelerle Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren sermaye akımları ve finansal deregülasyon uygulamaları ile krizlere daha açık hale geldi. Fakat ilk üç ülke bu ısrarlı taleplere uymamalarına rağmen, dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri oldukları gibi kurumsal anlamda da bunu sürdürebilecek bir kapasite edindiler.

Aslında bu üç ülkenin kalkınmacı devlet modelinin kökenlerine bakıldığında, bunun ardında ABD’nin olduğu görülür.  Dönemin ABD hazine bakanı Alexander Hamilton (1757-1804) bağımsızlığını kazanan ülkesinin sanayileşmesini sağlamak için korumacı dış ticaret politikalarına başvurdu. Bu anlayış daha sonra uzun süre ABD’de yaşamış olan Friedrich List (1789-1846) tarafından Almanya’ya taşındı. Bismarck Almanyası, List’in programını ülkeye adapte etti ve belli bir plan içinde kalkınma stratejisi izlendi.  Zincirleme bir şekilde, Japonya’nın da ilk modernleşme çabası 1870’lerden itibaren Almanya modelinden esinlenmiştir. Bu uygulama da Japonya’dan kendi kolonileri olan Kore ve Tayvan’a aktarıldı.  Çin de bu kalkınma stratejilerini Doğu Asya komşularından öğrendi. Çin bu ülkelere baktığında kendi geri kalmışlığını gördü. Çin’i değişime zorlayan büyük oranda, Sosyalist ülkelerin içine girdikleri derin durağanlık (50 yıla yakın bir sürede ne teknoloji düzeyinde ne de ürün çeşitliliğinde bir değişim oldu), Sovyet Birliği’nin travmatik yıkılışı ve ülkede sosyal olayların yaygınlık kazanması oldu. Birinci öncelik ekonomi oldu. Hatta Deng’in ifadesi şöyleydi: “kalkınma tek demir kanundur”.

Çin’in 1980’lerden bu yana başlayan kalkınma stratejisini komşularından farklı yapan noktalar vardır. Bunlardan biri, kalkınmanın temel aktörlerinin devlet şirketleri olmasıdır. Diğer üç ülkede şirketler büyük oranda özel sektöründü. Çin, 1980 ve 1990’larda aslında ciddi anlamda özelleştirme yapmasına rağmen, hala uzak ara en büyük devlet payına sahip Asya ekonomisidir. Bu yanıyla, Çinli yetkililer sadece düzenleme kurumları ile değil, bizzat direkt kontrol ettikleri kurumları düzenlediler.  Çin’in diğer bir farkı, yabancı direkt yatırımların (YDY) kullanımında ortaya çıkar. YDY’ların ne Japonya ne G.Kore ne de Tayvan ekonomileri üzerinde Çin’dekine benzer önemde bir etkisi oldu. Çin’de tam tersine çok kritik bir rol oynadılar. Yabancı şirketleri ülkeye çekebilmek için özel ekonomik bölgeler kuruldu. Bu, özel bölgelere ciddi anlamda ihracat yapmak isteyen yerli ve özellikle yabancı şirketleri çekti. Bu yüzden, bugün bile Çin’in yüksek teknoloji ihracatının önemli bir kısmı yabancı şirketler tarafında gerçekleştirilir. Çin ihracatının yaklaşık yüzde 50’si, yüzde 100’ü yabancı olan firmalar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden, Çin yetkililerinin ekonomide yeni bir aşama olarak gördükleri kritik problem bu durumu yerli firmalar lehine gelişmesini sağlamaktır.

Çin’de kaynak dağılımı büyük oranda direkt devlet mülkiyetinin sunduğu imkânlarla gerçekleşirken, bu, örneğin Japonya’da daha regülatif kanallarla gelişti. Çin özel sektöre zamanla alan açtı ve sonunda özel sektör kaynak dağılımında daha baskın bir rol oynamaya başladı.  Çinli yetkililer Japonya’nın keiretsu veya G.Kore’nin chaebol gibi şirket yapılanmalarından farklı yöntemlere başvurdular, yani ülkenin koşullarına uygun daha etkin yöntemler aradılar. Keiretsu iç-içe geçen çapraz ortaklıklar içeren bir şirketler ağının ortasında bir bankanın olduğu yapılanmalardı. G.Kore’deki chaebol da keiretsu gibi ilgili firmalar arasında çapraz mülkiyet ilişkileri vardır. Fakat Japonya’nın tersine banka sahipliği yasaklanmıştır. Böylece, devlet kontrolünde olan bankalar ile firmaları finansman kanalı ile yönlendirmek mümkün hale geldi. Bu tür yapılanmalarla bu iki devlet, şirketlerine uzun dönemli planlama ve yatırım imkânı sağladı ve böylece kısa dönem dalgalanmalarının minimize edilmesi sağlandı. Fakat Çin’de aile şirketleri 1950’li yıllarda yasaklandığı için doğal olarak devlet şirketleri üzerinden üretimi örgütlemeye yöneldi. Bu yüzden de 1990’lardan itibaren çok sayıda sektörde devlet sahipli firmalar ortaya çıkmaya başladı. Temel felsefe, “büyüğü yakala küçüğü bırak” şeklindeydi. Bu anlayışın temel amacı, küçük kamu şirketleri kapatmak veya özelleştirmek ve büyük olanların gücünü daha da artırmaktı. Finansmanlarını da kamu bankaları üstlendi. Bunun üç etkisi oldu, devlet şirketleri sayısı ciddi oranda düştü (birleşme, özelleştirme ve iflas yoluyla), kamu istihdamı düştü ve şirketlerin finansal performansı arttı. Şu an devlet şirketleri bazı sektörlerde tamamen egemen olmasına rağmen, hizmet sektöründe üretimin devlet ve devlet olmayan şirketler arasında eşit dağıldığı görülüyor. Tüm bunları ağırlıklandırdığımızda devletin ekonomideki payı yaklaşık yüzde 35 düzeyindedir.

Fakat burada kritik sorun Çin’de mevcut devlet şirketlerinin sektörde tekel olup olmadığıdır. Belli sektörler hariç (tütün, tuz ve demiryolu gibi) sanıldığının aksine bir tekelleşme söz konusu değildir. Tekelleşmeyi önlemek için aynı sektörde çok sayıda devlet şirketi kuruldu. Bu uygulama ile 1990’lı yıllarda çok sayıda sektörde yarışan şirketler ortaya çıktı. Devlet firmaları arasında rekabet hükümet müdahaleleri ile şirket yöneticilerinin rotasyonu ile sağlandı. Çin’in aslında bize gösterdiği bir şey, sosyalist bir yapıdan piyasa ekonomisine geçerken, bunu Rusya ve diğer geçiş ekonomilerinde olduğu gibi büyük ve yaygın özelleştirmelerle yapmak zorunda olmadığıdır. Kendi yöntemini kendi geliştirdi. Rusya’da olduğu gibi şirketlerin devletten özel tekellere (oligarklara) geçmesi gibi bir süreç yaşanmadı.  Benzer şekilde, yapısına uygun olarak Japonya ve G.Kore’den farklı olarak devlet şirketleri üzerinden bir üretim örgütlenmesine gitti.

Diğer bir önemli bir nokta, Çin aslında, başından beri, sanıldığı gibi çok merkezi bir sisteme sahip değildi. 1979’a kadar Çin, Rusya’ya göre daha az merkezi bir ekonomiydi. Çin’de yerel otoriteler daha belirleyiciydi. Fabrikaların önemli bir kısmı Çin’de yerel idari birimler tarafından belirlenirken, neredeyse tamamı Moskova’dan yönetiliyordu. Ölçek olarak da Rusya’da firmalar oldukça büyüktü. Çin’in daha az merkezi olmasının kaynağında devasa coğrafyasının ve nüfusun etkisi olduğu gibi, Mao Zedong’ın da bilinçli bir politikasıydı. Dahası, bu yapı aynı zamanda Çin’e deneysel olma imkânı da verdi.  Yani Çin genel olarak bir uygulamayı bir bölgede yapıp sonuçlarına göre diğer bölgelere yayma stratejisi izledi. Bu yönüyle, Çin’in merkezi olarak görünen yapısı aslında dinamik ve merkezi olmayan bir yapıdır. Rusya gibi merkezi yapıların çok kısa sürede hantallaştığı ve durağanlaştığı bilindiğinden bunun önemli bir özellik olduğu açık. Bu anlamda, Çin’in endüstrileşme çabasını sadece piyasa yanlı reformlar olarak görmek veya sadece yukarıdan aşağı bir kalkınma stratejisi olarak görmek eksik olur. Her ikisi de söz konusudur.  Bu yanıyla, endüstrileşme Çin karakteristiği taşır, diğer Asya ülkelerine benzemediği gibi, piyasalara büyük alan açan sosyalizm sonrası geçiş ekonomilerine de benzemez.

Türkiye’de mevcut iktidar, Çin modelini neredeyse döviz kuru politikasına indirgemek niyetindedir. Fakat sadece döviz kuru politikasına bakılsa bile sorunun nasıl yanlış anlaşıldığı görülür. Çünkü Çin döviz kurunu çok sistematik bir biçimde farklı periyotlarda farklı amaçlar için kullanmıştır. Örneğin, 1979-1994 arasında ihracatını rekabetçi kılmak için değer kaybına müsaade etti; 1994-2005 arası yabancı yatırımcılar için döviz kurunun istikralı olması için parasını dolara sabitledi; 2005-2015 arası ABD’den Çin’in ucuz döviz kuru politikasına dönük artan baskılar sonucu parasının dolara karşı dalgalanmasına bıraktı;  2015’den sonra piyasadaki değerini daha doğru bulması ve renminbinin rezerv para olması yönündeki hedef doğrultusunda renminbinin günlük belirli bir bant içinde dalgalanmasına imkân verdi. Çin’le kıyaslandığında Türkiye’nin hiçbir zaman böyle bir stratejisi olmadı.  Bildiğimiz gibi, 2000’li yıllardan itibaren belirli döneme kadar değerli bir kur ve ondan sonra da değerini fazlasıyla kaybeden bir dönem söz konusu oldu. Açık ve gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru önemli bir değişkendir. Değerinin istenilen amaç doğrultusunda yönlendirilmesi gerekir. Döviz kuru üzerinde kontrol kaybının yarattığı sorunları 1997 Asya krizini yaşayan ülkeler çok net şekilde tecrübe ettiler. Bu yüzden, bu tarihten itibaren döviz kurunun kontrol etmek için rezerv biriktirmeye dönük bir stratejiye yöneldiler.

SONUÇLAR VE POLİTİKA ÖNERİLERİ

Ülkelerin kalkınma tecrübelerinde stratejik farklılıklar görülse de başarılarını belirleyen temel unsurun “esnek planlama” olduğu görülür. Bunu sadece Çin örneği üzerinden değil, ABD, Almanya, İtalya, İsrail veya Doğu Asya ülkelerine bakarak da görmek mümkündür.  Aşırı merkezci ve esnek olmayan üretim yapılarına sahip ülkeler üretken olmayan hantal yapılar üretirken, büyük oranda planlama içermeyen ve piyasanın baskın olduğu ülkelerde ise sürdürülemeyen büyüme performansları ortaya çıkmaktadır. Son dönemlerde, borca dayalı ve belirli bir planlama içermeyen büyüme stratejileri izleyen ülkelerin (ABD, İngiltere, Yunanistan veya İspanya gibi) artan finansallaşma ile birlikte krizlere kolayca savrulduklarını görüyoruz.

Çin örneğinde mülkiyet yapısının niteliğinin dahi verimli bir üretim yapısının oluşmasına engel oluşturmadığını görüyoruz. Kamu mülkiyeti altında ihracat hedeflemesi yapan bir ülke pekâlâ önemli kalkınma hedeflerini sağlayabildi. Belirli ölçüye kadar hem iç rekabet hem de dış rekabet aynı anda sağlandı. Başarılı bir kalkınma patikasına giren ülkeler ihracatın fiyat rekabeti ve teknoloji konusunda sağladığı disiplinize edici etkiden faydalandılar. Burada sorulması gereken soru, neden belirli dönemlerde dış ticarete ağırlık veren ülkeler (Malezya veya Türkiye gibi) benzer başarılar elde edemediler?  Bunun bence en önemli sebebi, başarılı Doğu Asya örneklerinin hepsinde gördüğümüzün tersine, iktisadi hedef belirlendikten bürokrasinin yeterince liyakatli ve otonom olmaması, politik müdahalelere ve çıkar gruplarına açık hale gelmesidir.

Ülke tecrübelerinden gördüğümüz diğer bir sonuç, hiçbir büyüme stratejisinin sihrinin sonsuza kadar sürmediği ve dolaysıyla revize edilmesi gerektiğidir. Her sistem kendi içinde hem başarı imkânları hem de başarısızlık unsurları barındırır. İzlenen modelin sonuçlarını takip etmek ve çıkış stratejilerini belirlemek gerekir. Çin’de aşamalar halinde izlenen stratejilerden yukarıda bahsettim. Benzer şekilde, 1970’lerde Japonya dünyanın en verimli çelik üreticisi, dünyanın en büyük çelik fabrikalarına ve dünyanın endüstriyel robotlarının yarısına sahipti. Fakat bugün aynı Japonya yok, 20 yılı aşkın bir süredir ciddi bir durgunluk içindedir. Benzer olarak, ithal ikameci yöntem 1950’lerde Latin Amerika’da başladı ve bu dünyanın diğer ülkelerine yayıldı. Belirli bir düzeye kadar ülkelerin yerli üretim potansiyelini artırsa da zamanla etkin olmayan ve uluslararası rekabete açık olmayan yapılara evrildiler. Son yıllarda, Hindistan’ın da Çin gibi, aşamalı stratejinin önemini fark ettiği görüyoruz. Bu yüzden, Hindistan hükümeti 2014 yılında “Make in India” adlı projesini uygulamaya soktu. Bu proje ile ülkenin düşük olan sanayi üretimini ve yetersiz olan ihracat düzeyini artırmak için kapsamlı bir program yürütülmektedir.

Diğer bir sonuç, kalkınmacı devlet modeline bakıldığında genelde otoriter yapılarda başarılı olduğunu görüyoruz. Fakat kalkınmacı devlet genel anlamda otoriter bir devleti çağrıştırsa da ülke tecrübelerinin de gösterdiği gibi, bunun ekonomik başarı için ne gerekli ne yeterli olduğunu söylemek gerekir. Kalkınma devlet tarafından koordine edilen çok-düzeyli, çok-bileşenli bir yapıdır. Ülke kaynaklarının belirli bir sosyal amaca göre yönlendirilmesi devletin ve piyasanın işbirliği halinde çalışmasına bağlıdır. Bu anlamda, Batı ülkelerinde de görüldüğü gibi bir müdahaleci devlet anlayışı hep var oldu. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletin desteklediği ve yön verdiği sanayi politikalarının daha etkili ve yaygın etkisi Batı Almanya’da, Fransa ve İtalya’da çok net görüldü. Bu hamlelerle İtalya, kişi başına gelirde piyasaya daha fazla alan açan İngiltere’yi yakaladı. İsrail örneğine, devletin insan sermayesi ve teknoloji müdahalelerine, daha dikkatli bakmak gerekir.

Fakat kalkınmacı devlet, “müdahaleci devlet” anlayışını aşan, ülke ekonomisi için hedefler koyan ve yönlendirme içeren bir yaklaşımdır. Bunun için devletin otonom ve liyakat üzerine kurulu bir bürokratik yapıya sahip olması gerekir. Yani piyasayı, rekabeti ve değişimi yöneterek hatta dönem dönem “yanlış fiyat”larla bunu yapmak gerekebilir. Zamanla ortaya çıkan yüksek büyüme oranları bu tür yapılara daha fazla meşruiyet kazandırır, bu da kalkınmanın ihtiyaç duyduğu uzun zaman perspektifine kazanmasını kolaylaştırır. Bu anlayışı, bilgi ekonomisinin egemenlik kazandığı günümüzde yeniden tasarlamak, “teşebbüsçü devlet” yaklaşımı ile de ilişkilendirerek yeniden düşünmek gerekir.  Çünkü kalkınmacı devlet basit bir sanayi takıntısı değildir, tam tersi üretken ve kolektif bir refah arayışıdır.

Son olarak, kalkınmanın paylaşımcı bir niteliğe nasıl kavuşması gerektiği sorusu üzerinde fazlasıyla düşünmemiz gerektiğini belirtmek isterim. Bu modellerin hepsi (Doğu Asya modelleri) büyük oranda emeğin baskılanması üzerine kurulu ihracata dönük büyüme modelleridir. Kalkınmanın ilk dönemlerinde emeğin baskılandığını ve sendikal hakların gerilediğini biliyoruz. Bu modellerin odağında büyük oranda “şirket” vardır. Bu yaklaşım, bir nesli araçsallaştırarak sonraki nesilleri refaha kavuşturmayı amaçlar. Fakat bizler benzer metotlar izlemek zorunda değiliz. Bunun için daha adil ve etkin olan diğer modellerden de faydalanabilir, gelir dağılımını iyileştirme konusunda yaptıkları ile Nordik modellerine bakabiliriz. Fakat bunun da yeterli olmadığını, üretim aşamasında ortaya çıkan eşitsizlikleri azaltan emniyet mekanizmalarının kurulması gerektiğini de düşünüyorum. Emeği daha adil ve etkin bir şekilde sisteme dâhil edilebiliriz. Böylece, sermaye birikiminden sadece belli bir kesimin yararlanması önlenebilir. Daha önce de ifade ettiğim gibi, farklı mülkiyet yapıları, kooperatifler, emekçilerin üretim aşmalarında daha fazla söz sahibi olmaları ve kamu-özel ortaklıkları gibi çok sayıda yöntem denenebilir.

Şu an Türkiye’de mevcut iktidar büyüme modelini iki-üç fiyatın hikâyesine indirgemiş durumdadır. Mesele cari fazla vermek de değildir. G.Kore yıllarca cari açık verdi, fakat her aşamasını yerli üretim potansiyelini artıracak şekilde yönetti. Bizde ise her şey kendimizi bulduğumuz bir “durum”, hedef değildir. Bu yüzden, üzerinde daha fazla düşünerek ve planlayarak, başka ülkelerin tecrübelerinden faydalanarak adil ve etkin bir toplumsal refah için kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğu açık. Neoklasik ve liberal büyüme modellerinde ihmal edilen devletin organizasyon kapasitesinden faydalanabiliriz. Dolayısıyla, iktidarın bu haliyle ilan ettiği yeni ekonomik model ne yeni (özgün) ne ekonomik (rasyonel) ne de modeldir (iyi tasarlanmış).

Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü -DUVAR

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

OVP 2027-2029: Bankacılıkta Yeni Kredi Rejimi Başlıyor

Kredi musluğu açılmayacak, nitelikli, katme değeri yüksek kredi müşterisi seçilecek!

Yayınlanma:

|

6 Eylül 2026’da açıklanan 2027-2029 Orta Vadeli Programı, Türkiye ekonomisi açısından yalnızca yeni enflasyon ve büyüme hedeflerini ortaya koymuyor. Program, aynı zamanda bankacılık sisteminin önümüzdeki üç yılda hangi alanlara kredi vereceğinin ve hangi alanlarda daha seçici davranacağının da çerçevesini çiziyor.

Yeni dönemin anahtar kelimesi artık “daha fazla kredi” değil, “daha doğru kredi” olacak.

KOBİ, ihracat, yatırım, üretim ve yüksek katma değerli sanayi finansmanı öne çıkarken; genel amaçlı kredi, yüksek borçluluk ve zayıf nakit akışına dayalı şirket finansmanı daha zor hale gelebilir.

OVP’nin bankacılık açısından asıl mesajı ne?

OVP’nin bankacılık açısından en önemli tarafı, kredi sisteminin nicelikten niteliğe doğru yönlendirilmesidir.

Ekonomi yönetimi bir yandan enflasyonu 2027’de yüzde 21, 2028’de yüzde 13,5 ve 2029’da yüzde 9 seviyesine indirmeyi hedeflerken, diğer taraftan büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, sonraki yıllarda yüzde 5 seviyesine doğru yükselmesini öngörüyor. 2026 büyüme tahmini ise yüzde 3,3’e çekildi.

Buradaki temel soru şudur: Enflasyon düşürülürken üretim nasıl finanse edilecek?

İşte bankacılık stratejisinin değiştiği nokta tam olarak burası. Ekonomi yönetimi, bütün kredileri aynı şekilde büyütmek yerine üretim, yatırım, ihracat ve KOBİ kredilerini öne çıkaran seçici kredi politikasını sürdürüyor.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı uzun dönem ortalamasındaki yüzde 24,6-25 seviyesinden yaklaşık yüzde 27’ye çıkmış durumda. İhracat kredilerinin payı ise yüzde 6,3’lük uzun dönem ortalamasından yaklaşık yüzde 12’ye yükselmiş bulunuyor.

Bu rakamlar tesadüf değil.

Bankacılık sisteminin kredi kompozisyonu değiştiriliyor.

1. Kredi musluğu tamamen açılmayacak

Bence OVP’nin bankacılık açısından en yanlış okunabilecek tarafı burası. “Enflasyon düşüyor, büyüme hedefi yükseliyor, o halde bankalar daha fazla kredi verecek” şeklinde bir sonuç çıkarmak doğru değil.

Tam tersine; Kredi büyümesi enflasyonla uyumlu tutulurken, kredinin yönü değiştirilecek.

Bu şu anlama geliyor: Kredi miktarı kontrollü, kredi tahsisi seçici olacak.

Dolayısıyla 2027’de bankacılık sektöründe temel rekabet yalnızca “kaç milyar TL kredi kullandırdın?” üzerinden değil; “Hangi müşteriye, hangi sektöre ve hangi risk profiline kredi verdin?” üzerinden şekillenecek.

2. Banka kredi komitelerinde “nakit akışı” daha önemli hale gelecek

Türkiye’de uzun yıllar kredi değerlendirmesinde teminat önemli bir unsur oldu. Gayrimenkul, fabrika, arsa, kefalet ve diğer teminatlar kredi kararında güçlü rol oynadı.

Ancak yüksek faiz ve uzun nakit dönüş süreleri şirket bilançolarını zorladıkça yeni dönemin kritik sorusu şu olacak: “Şirket borcunu hangi nakit akışıyla ödeyecek?”

Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi analizinde:

  • EBITDA,
  • faaliyet nakit akışı,
  • borç servis kapasitesi,
  • işletme sermayesi ihtiyacı,
  • stok devir hızı,
  • alacak tahsil süresi,
  • borç/vade uyumu,
  • ihracat geliri,
  • döviz pozisyonu,
  • faiz karşılama oranı çok daha fazla önem kazanacak.

Başka bir ifadeyle: Teminat + bilanço modelinden, Nakit akışı + sektör + risk + teminat modeline geçiş hızlanacak.

3. KOBİ kredileri neden kritik?

OVP’nin önemli mesajlarından biri KOBİ finansmanının desteklenmesi.

Şimşek’in verdiği rakama göre KOBİ kredilerinin toplam krediler içindeki payı yaklaşık yüzde 27’ye yükselmiş durumda. Ancak burada önemli bir ayrım var: KOBİ’ye kredi vermek ile KOBİ’nin finansman sorununu çözmek aynı şey değildir.

KOBİ yüzde 50 civarında maliyetle kredi kullanıyorsa, kredi miktarını artırmak tek başına çözüm olmayabilir.

Çünkü şirketin:

  • brüt kâr marjı,
  • faaliyet kârı,
  • stok finansmanı,
  • tahsilat süresi

kredi maliyetinden düşük kalıyorsa, daha fazla kredi şirketi kurtarmak yerine daha fazla borçlandırabilir.

Bu nedenle OVP’nin gerçek başarısı: KOBİ’lere ne kadar kredi verildiğiyle değil, verilen kredinin kaçının üretim kapasitesine dönüştüğüyle ölçülmeli.

4. İhracat kredileri artık bankacılığın stratejik alanı

Burada ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. İhracat kredilerinin toplam krediler içindeki payının yaklaşık yüzde 12’ye yükselmesi, uzun dönem ortalamasının neredeyse iki katına çıkması dikkat çekici. Reeskont kredilerinin günlük limitinin de 17 kat artırıldığı açıklandı.

Bu bize şunu söylüyor: Bankacılık sisteminden beklenen yalnızca kredi vermek değil, döviz kazandırıcı faaliyeti finanse etmek.

Bu nedenle ihracatçı şirketler: kur riski + faiz maliyeti + ihracat geliri + tahsilat riski birlikte değerlendirilerek daha avantajlı finansmana ulaşabilecek. Reeskont kredilerinde açıklanan yüzde 23,9 faiz oranı ve bankacılık maliyetleri eklendiğinde yaklaşık yüzde 25-26 seviyesine çıkan maliyet, mevcut enflasyonun altında bir finansman kanalı oluşturuyor. Bu durum ticari bankalar açısından da önemli.

Çünkü klasik ticari kredi ile hedefli/reeskont finansmanı arasında ciddi maliyet farkı oluştuğunda şirketlerin finansman tercihi değişiyor.

5. Sanayi finansmanında yeni dönem

OVP’nin önemli başlıklarından biri imalat sanayiinin güçlendirilmesi.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, İmalat Sanayii Finansman Desteği Programı kapsamında 250 milyar TL ilave kredi desteği sağlandığını; orta-yüksek ve yüksek teknoloji ağırlıklı sanayi yatırımlarına yönelik üç yıl için 750 milyar TL YTAK kredilerinin kullandırılmaya devam edeceğini açıkladı.

Bu, bankacılık açısından çok önemli bir sinyal.

Çünkü Türkiye’nin kredi sistemi giderek: tüketim → üretim ve genel ticari kredi → hedefli yatırım kredisi eksenine çekilmeye çalışılıyor.

6. Bankaların kârlılığı açısından OVP ne söylüyor?

Burada bankalar açısından daha karmaşık bir tablo var.

Bir tarafta:

  • faizlerin zaman içinde düşmesi,
  • enflasyonun gerilemesi,
  • kredi talebinin yeniden canlanması bankalar açısından olumlu.

Diğer tarafta:

  • seçici kredi,
  • kredi büyüme sınırları,
  • makroihtiyati düzenlemeler,
  • düşük maliyetli hedefli kredi programları bankaların serbest fiyatlama alanını sınırlayabilir.

Dolayısıyla bankaların önümüzdeki dönemde kârlılığı sadece faiz marjı üzerinden değil; komisyon gelirleri + ödeme sistemleri + yatırım bankacılığı + sermaye piyasaları + sigorta + dijital bankacılık üzerinden çeşitlendirmesi gerekecek.

7. Mevduatta da yeni dönem

OVP’nin finansal istikrar ayağında TL tasarrufların artırılması ve finansal kaynakların daha etkin alanlara yönlendirilmesi öne çıkıyor.

Bu nedenle bankalar açısından sadece kredi tarafı değil, pasif yönetimi de kritik. Bankaların önündeki temel sorun: Uzun vadeli kredi vermek için uzun vadeli ve uygun maliyetli kaynak bulmak. Türkiye’de mevduatın önemli bölümünün kısa vadeli olması, uzun vadeli yatırım finansmanının önündeki yapısal problemlerden biri.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde: uzun vadeli TL mevduat + emeklilik fonları + yatırım fonları + tahvil piyasası + sermaye piyasaları daha önemli hale gelecek.

8. Bankacılık sisteminin en büyük riski: sorunlu kredi

Burada OVP’nin hedefleri ile reel sektörün mevcut durumu arasında dikkat edilmesi gereken bir alan var.

Kredi maliyetlerinin uzun süre yüksek kalması: yüksek faiz → düşük faaliyet kârı → nakit açığı → yeniden borçlanma → yapılandırma → sorunlu kredi zinciri yaratabilir.

Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların en önemli gündemlerinden biri yalnızca yeni kredi vermek değil, mevcut kredi portföyünün kalitesini korumak olacak.

Özellikle:

  • tekstil,
  • inşaat,
  • gayrimenkul,
  • perakende,
  • enerji,
  • KOBİ ağırlıklı sektörler yakından izlenmeye devam edebilir.

9. “Kredi vermek” ile “şirketi yaşatmak” arasındaki fark

Bence OVP’nin bankacılık tarafındaki en önemli sınavı burada. Bir şirkete 100 milyon TL kredi vermek kolaydır.

Asıl mesele: Bu 100 milyon TL şirketin üretim kapasitesini mi artıracak? yoksa Önceki kredinin faizini ve vadesi gelen borcunu mu kapatacak?

Eğer ikinci durum gerçekleşiyorsa, bankacılık sistemi ekonomik büyümeyi finanse etmiyor; borç stokunu çeviriyor. Bu nedenle 2027-2029 döneminde bankaların kredi komitelerinde “nakit karşılıklı kredi” anlayışının güçlendirilmesi gerekiyor.

10. Bankacılıkta yeni denklem

Önümüzdeki dönemin kredi denklemini şöyle özetlemek mümkün:

Eski model: Teminat → Kredi → Bilanço büyümesi

Yeni model: Üretim → Nakit akışı → İhracat → Verimlilik → Borç servis kapasitesi → Kredi

Bunun anlamı çok açık: Sadece malı olan değil, para üretebilen şirket kredi açısından daha değerli hale gelecek.

Reel sektör açısından OVP’nin kritik açmazı

Ancak burada ekonomi yönetiminin çözmesi gereken önemli bir çelişki var.

Bir tarafta: Enflasyon düşürülecek.

Diğer tarafta: Üretim ve yatırım artırılacak.

Üçüncü tarafta: Kredi büyümesi kontrol altında tutulacak.

Dördüncü tarafta: Şirketlerin finansman maliyetleri yüksek.

Bu dört hedef aynı anda yönetilmek zorunda.

Eğer finansman maliyeti yeterince hızlı düşmezse, üretici şirket yatırım yapamayabilir.

Eğer kredi çok hızlı gevşerse, bu kez: kredi → talep → döviz → fiyatlar → enflasyon kanalı yeniden çalışabilir.

Dolayısıyla ekonomi yönetiminin önündeki asıl mesele: “Kredi musluğunu açmak veya kapatmak değil, doğru basınçta tutmak.”

Bankalar 2027’de ne yapmalı?

Bence bankaların önümüzdeki dönemde beş stratejik alanı öne çıkarması gerekiyor:

1. Nakit akışı bazlı kredi

Şirketin gerçek ödeme gücü analiz edilmeli.

2. Sektör bazlı kredi politikası

Her sektöre aynı kredi limiti uygulanmamalı.

3. İhracat ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı

Döviz geliri yaratan şirketlere daha uygun yapılandırılmış finansman sağlanmalı.

4. Yatırım finansmanı

Makine, teknoloji, enerji verimliliği ve kapasite artışı gibi yatırımlar ayrı değerlendirilmelidir.

5. Erken uyarı sistemi

Sorunlu hale gelen krediyi beklemek yerine: “Batıyok” oluşmadan önce müdahale edilmelidir.

Bankacılık açısından 10 önemli stratejik değişiklik

Alan OVP’nin mesajı Bankacılık açısından anlamı
1. Kredi büyümesi Enflasyonla uyumlu kredi büyümesi Bankalar kredi musluklarını serbest bırakmayacak; seçici kredi devam edecek
2. Reel sektör finansmanı Üretim, yatırım ve ihracata yönlendirme Genel kredi yerine hedefli/sektörel kredi önem kazanacak
3. İmalat sanayii İmalat ve yüksek katma değerli yatırımlara finansman Bankalar için sanayi kredileri yeniden stratejik ürün haline gelebilir
4. İhracat İhracat kapasitesinin artırılması Reeskont, Eximbank ve döviz kazandırıcı faaliyet finansmanı önemini koruyacak
5. KOBİ Finansmana erişimin güçlendirilmesi KOBİ kredilerinde teminat + nakit akışı + sektör riski daha fazla dikkate alınacak
6. Kredi tahsisi Kaynakların verimli alanlara yönlendirilmesi “Kredi isteyen herkese kredi” modelinden risk bazlı kredi tahsisine geçiş
7. Sermaye piyasaları Banka dışı finansmanın geliştirilmesi Faktoring, leasing, tahvil, fonlar, GYO/Girişim sermayesi gibi alternatifler büyüyecek
8. Finansal teknoloji Dijitalleşme ve finansal altyapı Bankaların veri, yapay zekâ ve dijital kredi modellerine yatırımı artacak
9. Finansal istikrar TL’ye güven ve makro finansal istikrar Bankaların bilanço, likidite ve döviz pozisyonu daha yakından yönetilecek
10. Finansal okuryazarlık Finansal eğitim artırılacak Tüketici ve yatırımcı davranışlarının daha kontrollü hale getirilmesi hedefleniyor

Kutu Bilgi | OVP’de bankacılık için öne çıkan rakamlar

Gösterge OVP/2026 açıklamaları
2026 büyüme tahmini %3,3
2027 büyüme hedefi %4,2
2026 yıl sonu enflasyon tahmini %28,4
2027 enflasyon hedefi %21
2028 enflasyon hedefi %13,5
2029 enflasyon hedefi %9
KOBİ kredilerinin toplam kredilerdeki payı ~%27
İhracat kredilerinin toplam kredilerdeki payı ~%12
İhracat kredilerinde uzun dönem ortalama %6,3
İmalat Sanayii Finansman Desteği 250 milyar TL
YTAK kredi büyüklüğü 750 milyar TL / 3 yıl
Reeskont kredi günlük limit artışı 17 kat

Rakamların ilgili bölümü ekonomi yönetiminin OVP sunumu ve program sonrası açıklamalarından derlenmiştir.

Bankacılıkta “kredi büyümesi” değil “kredi kalitesi” dönemi

2027-2029 OVP’nin bankacılık açısından bana göre en önemli mesajı şudur: Türkiye artık sadece daha fazla krediye değil, daha verimli krediye ihtiyaç duyuyor.

Bunun gerçekleşmesi halinde bankacılık sistemi ekonominin üretim kapasitesini artıran bir mekanizmaya dönüşebilir.

Ancak bunun için kredi tahsisinde yalnızca teminatın değil, nakit akışının ve üretim kapasitesinin merkeze alınması gerekiyor.

Çünkü Türkiye’nin asıl problemi artık sadece: “Şirket kredi bulabiliyor mu?” değil.

Daha önemli soru: “Şirket aldığı krediyi üretime dönüştürüp borcunu geri ödeyebiliyor mu?”

BankaVitrini olarak uzun süredir vurguladığımız “nakit kraldır” yaklaşımının önemi burada ortaya çıkıyor.

2027-2029 döneminde bankacılık sisteminin başarısını kredi hacmi değil; üretime dönüşen kredi + zamanında geri ödenen kredi + düşük sorunlu kredi + artan ihracat belirleyecek.

Kısacası: OVP bankalara “daha çok kredi verin” demiyor. “Krediyi doğru şirkete, doğru sektöre ve doğru amaçla verin” diyor.

Ve önümüzdeki dönemde bankacılığın en kritik rekabet alanı da tam olarak burası olacak.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist | BankaVitrini.com

Okumaya devam et

ALTIN - DÖVİZ - KRIPTO PARA

Diplomasi ertelendi, petrol yeniden $108: Piyasalar Fed haftasına gergin başladı

Yayınlanma:

|

Yazan:

Orta Doğu’da gözler bugün Umman’da yapılması planlanan kritik diplomasi toplantısına çevrilmişti. Umman’ın arabuluculuğunda İran ile Körfez’deki Arap ülkelerini bir araya getirmesi beklenen toplantıda, başta Hürmüz Boğazı olmak üzere bölgedeki deniz taşımacılığının nasıl güvence altına alınabileceği ele alınacaktı. İran’ın da, Hürmüz Boğazı’ndan gemi geçişlerini düzenlemek üzere Umman ile üzerinde çalıştığı bir öneriyi toplantıda Körfez ülkelerine sunması bekleniyordu. Ancak Umman Dışişleri Bakanı, taraflar arasında yeterli uzlaşı oluşmadığı gerekçesiyle toplantının ertelendiğini açıkladı.

Piyasa tarafında bunun ilk yansıması petrol fiyatlarında görüldü. Diplomatik çözüm umutlarının zayıflamasına, Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı bypass eden doğu-batı petrol boru hattının cuma günkü drone saldırısının ardından hâlâ kapalı olması da eklenince, arz endişeleri yeniden güç kazandı. Bir başka deyişle, Hürmüz Boğazı’ndaki kesintiler nedeniyle son altı aydır petrol ihracatının önemli bölümünü Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendiren Riyad, drone saldırılarının ardından boru hattını devre dışına aldıklarını açıklarken, küresel petrol arzının yaklaşık %4’ünün daha risk altına girdiğini görüyoruz.

Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı, haftayı 104,60 dolar seviyesinden kapatmasının ardından haber akışının da etkisiyle yeniden 108 dolara yükselirken, ABD’de dizel fiyatının galon başına 6,20 dolar ile yeni rekor kırması enerji şokunun enflasyon üzerindeki baskısını artırmaya başladı. Riyad’ın Kızıldeniz’e açılan boru hattındaki tamirat çalışmalarının 5-6 hafta sürebileceğini okurken, Husilerin Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki stratejik Perim Adası’na ulaşması da arz güvenliği endişelerini büyütüyor. Modern tarihin en ciddi enerji arzı krizlerinden biri ile karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmemiz gerekiyor.

Cuma günü ABD’de açıklanan enflasyon verisi sonrası piyasalar Fed’in çarşamba günü 25 baz puan faiz artırmasına %86 ihtimal verirken, sene sonuna kadar ise beklenti 50 baz puana yükseldi. Çarşamba gününe yönelik piyasa beklentisi %86 seviyesine kadar çıkmışken, Fed’den 2023 ortasından bu yana ilk kez faiz artışına soyunabileceği beklentisiyle 10 yıllık gösterge ABD tahvil faizi %5 sınırına dayanırken, bu sabah hisse senetlerinden kıymetli metallere kadar pek çok enstrümanın baskı altında kaldığını görüyoruz.

Petrol ve faiz endişelerine bu sabah yapay zekâ hisselerindeki sert satışların da eklenmesiyle, küresel risk iştahı haftaya oldukça zayıf başladı. OpenAI ve Anthropic yöneticilerinin, yapay zekânın oluşturabileceği riskleri sınırlamak amacıyla teknolojinin geliştirilme hızının yavaşlatılması çağrısında bulunması AI bağlantılı hisseleri baskı altına aldı. Asya cephesinde gösterge endeks Nikkei %1 gerilerken, Güney Kore’de KOSPI %2,6 düştü. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde teknoloji hisselerinin ağırlıklı olduğu Nasdaq %1,3, S&P 500 ise %0,5 ekside işlem görürken, Avrupa vadeli endeksleri de güne düşüşle başlanacağına işaret ediyor. Yüksek tahvil faizlerinin baskısıyla altının ons fiyatı bu sabah 4,340 dolar seviyesine gerilerken, gümüşün ons fiyatı da 64 dolar civarında salınıyor. Kripto cenahında ise amiral gemisi Bitcoin önemli bir değişim göstermeden 77,500 dolar seviyelerinde işlem görüyor.

Cuma günü açıklanan ABD TÜFE verisinde enerji ve gıda kalemlerini dışarıda bırakan çekirdek TÜFE artışı, yıllık bazda 2021’den bu yana en düşük seviyeye indi! Piyasanın faiz artırımına %86 ihtimal verdiği bir ortamda, bizler Fed’in çarşamba günü faiz artırmayacağını düşünüyoruz. Toplantıya şerh düşecek üye sayısını göz ardı etmesek de, Trump faktörünü de göz önüne alarak (faiz indirim talepleri), Fed’in faizi sabit bırakacağını düşünüyoruz. Talepten ziyade maliyet kaynaklı enflasyon artışı karşısında Fed’in faiz artırımına soyunması ne Hürmüz Boğazı’nı ne de Bab el-Mendeb Boğazı’nı açacaktır. Merkez bankaları enerji maliyetlerinde artışının ikincil etkilerini veya beklentilerdeki bozulmayı faiz artırarak dizginlemeye çalışabilir lâkin ABD’nin devasa borcu ve tahvil piyasalarının pek çok gelişmiş ülkede uzun yılların zirvesine ulaştığı bir ortamda, faiz artışının ne kadar faydalı olacağını da tam olarak kestiremiyoruz.

Elbette, vadeli faiz kontratlarının faiz artırım ihtimaline neredeyse %90 şans tanıdığı bir ortamda Fed’in eylül toplantısını pas geçmesi, piyasalardaki sisli havayı bir nebze olsun dağıtarak risk iştahının yeniden iyileşmesine yardımcı olabilir. Ancak diğer taraftan, Fed’in faiz artıramaması tahvil piyasasında kontrolü elden kaçırmaya başladığı yönündeki inancı daha da güçlendirebilir! Böyle bir senaryonun ise kıymetli metaller açısından oldukça pozitif sonuçlar doğurabileceğini düşünüyoruz.

Türkiye cephesinde ise TCMB’nin politika faizini %37 seviyesinde sabit tutmasının ardından gözler olası bir faiz indirimi için ekim toplantısına çevrilirken, SPK düzenlemelerinin yansımaları ise hisse senedi piyasalarında yakından takip edildi. BIST100 ana endeksi haftayı %3,25 yükselişle tamamladı. Bu sabah Reuters haberlerinde, Pusula Finans Holding’in Tera şirketler grubuna devri için düzenleyici kurumların onayı beklenirken, Tera Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen’in Pusula Finans Holding’in yönetim kurulu başkanlığına getirildi belirtildi.

Dolar (DXY) küresel arenada haftaya yükselişle başlarken, para birimleri liginde ise EUR ve GBP’nin sırasıyla 1,1560 ve 1,35 seviyelerine geri çekildiğini görüyoruz. USDTRY kuru ise 48,62 seviyesine bebek adımlarıyla yükselirken, CDS risk primi 5 baz puan kadar artışla 225 baz puan seviyesine geldi. İki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi hafif bir yükselişle %39,76 seviyesinden haftayı kapatırken, gözler bu hafta Fed toplantısının yanı sıra Japon Merkez Bankası’nın (BoJ) faiz kararını da yakından takip edecektir. BoJ’un 25 baz puan faiz artırımına gideceğine kesin gözüyle bakılırken, Japon Yeni son haftalarda değer kazanarak 154 seviyelerine kadar toparladı. Mali piyasaların gündeminde bugün önemli bir veri görünmüyor.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

EKONOMİ

Gerçekler ve “niyetler”: Yeni OVP ne anlatıyor?

Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor

Yayınlanma:

|

Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.

Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.

O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.

Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.

Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.

Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir.

Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.

Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.

Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026’daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.

Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.

OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.

Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?

Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.

Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.

Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.

2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.

Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor.

Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin “niyeti” ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.