Connect with us

EKONOMİ

Yeni ekonomik model: Yeni, ekonomik ve model olmalı

Şu an Türkiye’de mevcut iktidar büyüme modelini iki-üç fiyatın hikâyesine indirgemiş durumdadır. Adil ve etkin bir toplumsal refah için kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğu açık.

Yayınlanma:

|

Bir süredir kamuoyunda Türkiye’nin yeni bir ekonomik büyüme modeline geçtiğine dair bir iddia dile getirilmektedir. Bu iddianın gerçekliğinden ziyade, yani iddia edilen modelin bir Çin modeli olup olmamasından daha çok, Türkiye’nin bir büyüme ve kalkınma modeline ihtiyacı olup olmadığı daha önemli bir konudur. Bu sadece Çin modelini değil diğer büyüme modellerini de (Nordik, Almanya ve Doğu Asya ülke modelleri gibi) analiz etmeyi gerektirir. Bu, tartışmanın içeriğini de zenginleştirilebilir. Çünkü Türkiye’nin maalesef şimdiye kadar stratejik, tutarlı ve sürdürülebilir bir büyüme modeli olmadı.

Türkiye kişi başı geliri anlamında gelişmiş ülkelere (ABD özellikle) en yavaş yakınsayan ülkelerden biridir. 1970 ile 2010 arasında, sadece 14 ülkenin kişi başı geliri ABD’nin kişi başı gelirini yüzde 10 ve üstünde artmıştır, yani bu anlamda ABD’yi yakalamada mesafe alan sadece 14 ülke vardır. Bunun 7’si Avrupa çevre ülkelerinden, biri İsrail ve diğer 6 ülke ise Doğu Asya’dandır. Bu zaman diliminde yoksul ülke konumundan zengin ülke konumuna (ABD’nin yüzde 50’sine sahip) sadece iki ülke geçebilmiştir. Bunlar da Tayvan ve G.Kore’dir.

2000’li yılların başından başlayarak ortalarına kadar Türkiye’de büyüme rakamları azımsanmayacak düzeydeydi. Fakat büyümenin sürdürülebilir dinamiklerle olmaması sonraki dönemin global koşulları ve politik belirsizlikleri tarafından tekrardan geri alınmasına neden oldu. Benzer tecrübeleri diğer ülke örneklerinden de görebiliyoruz.  1960 ve 1970’ler ve hatta 1980’lerin başında Brezilya’da ve Latin Amerika’daki hızlı büyümelerin ne kadar aldatıcı olabildiğini biliyoruz. Brezilya, Asya dışında yüzde 7 ortalama ile yaklaşık 25 yıldan fazla süre büyüyen nadir ülkelerden biriydi. Fakat 1982’deki borç krizi ile birlikte bunu sıfıra yakın büyüme yılları takip etti. Çünkü büyümenin kaynağında ciddi düzeyde borçlanma vardı ve sermaye daha üretken ve rekabetçi yapılara yönelmedi. Arjantin de benzer bir tecrübeye sahip oldu. 1900’ların ilk on yıllarında İtalya’dan yola çıkan bir göçmen New York ve Buenos Aires’e gitmek konusunda tereddüt yaşardı. Fakat Arjantin’in de zamanla geldiği durumu yakından biliyoruz. Sovyetler Birliği, 1930-1970 yıllarında oldukça yüksek büyüme rakamlarına sahipti (yaklaşık yüzde 7 civarında). Fakat bunun da sürdürebilir olmadığını sistem çöktüğünde gördük. Şili de 1980-1990’lı yıllarda bir büyüme trendi yakaladı fakat zamanla üretim potansiyelini kaybettiği gibi, ciddi anlamda eşitsiz bir topluma dönüştü. Bu örnekler, ülkelerin dönemsel makro istikrardan çok, sağlıklı ve güçlü bir kalkınma modeline ihtiyaçları olduğunu göstermektedir. Bunun için diğer ülke modellerine bakmak ve ülke koşullarına uygun olan yöntemleri bulmak ve bunları denemek oldukça önem kazanmaktadır.

Son 50-70 yıl düşünüldüğünde yalnız bazı Doğu Asya ülkeleri belli bir ekonomik ilerleme başarısı elde ettiler. Bunlar Japonya, Tayvan ve Kore’dir. Bu ilerlemenin ardında devletin farklı kapasite ve imkânları ile ortaya çıkan “kalkınmacı devlet modeli” vardır. Yapılan akademik çalışmalar kalkınmacı devlet modelinin üç temel ayağının olduğunu göstermektedir: toprak reformu, sanayi ihracatı ve finansal baskı. Her üç ülke de ciddi anlamda toprak reformu yapmıştır, bu durum daha adil ve eşitlikçi bir zemin sağladı. Sanayi ihracatı ise bu ülkelerin üretim yapısını dönüştürme konusunda kilit rol oynadı. Bu, ülkelerin sanayi politikalarının temel unsuruydu. Teknoloji transferi de temel amaca dönüştü. Bunu sadece yeni fiziksel makine alımı ile sınırlandırmadılar. Bunları lisans anlaşmaları, ters mühendislik veya entelektüel mülkiyet ihlalleri ile kendileri üretmeyi başardılar. Bu yapı içinde devlet başarılı firmaları seçti ve ödüllendirdi (“picking up the winner”). “Kazanını seçmek” sanıldığı gibi kolay bir uygulama değildir. 1980’li yıllarda Özal’la başlayan dönemde ihracat firmaları teşvik edildi ve ödüllendirildi, fakat zamanla ortaya çıkan politik kayırmalar, imtiyazlar ve suistimaller kazananı seçmekten ziyade bir tür politik kayırmaya dönüşmüştü. Dahası, sistem ihracat yapan firmaların zaman içinde teknolojik yenilik yapması ile ilgilenmedi. Bunu anlamak için, Türkiye’de yabancı ortaklarla iş yapan firmaların ne kadar bağımsız, yerli ve ileri teknoloji üretimi yaptıklarına bakmak yeterlidir. Çünkü bu tür ortaklıklarda, teknolojik ilerleme tercihi yerli firmaya bırakıldığında bağımlılık kaçınılmazdır. Öğrenme aşamasında olan, teknoloji ihtiyacı açık olan ve kurumsal kısıtlarla donanmış yapıdaki firmalardan bunu bekleyemezsiniz.  Bu yüzden, bunları devlet kanalı ile yapmak çok daha etkin ve sonuç alıcıdır. G.Kore devleti, örneğin, bu teknoloji bağımsızlığını önemsediği için önce ABD’nin Ford şirketi ile işbirliği yapmayı tercih etti, fakat teknoloji transferi sağlamadıkları için Japonya’ya yöneldiler. Japonlar da daha düşük bir teknolojiye sahip bir motor modeli önerdiklerinde İtalya’ya yöneldiler. Buradan Hyundai çıktı.

Kalkınmacı devletin görünen diğer bir özelliği finansal baskının varlığıdır. Her şeyden önce genel olarak faizler düşük tutuldu. Böylece, kalkınma stratejisinin odağındaki sektörler ucuz şekilde finanse edildiği gibi, faiz geliri üzerinden rantçı bir sınıfın oluşumu da engellendi. Döviz kuru da genelde değerin altında tutuldu, bu da ihracat ürünlerinin rekabetçi kalmasına katkıda bulundu. Bunların yanında, sermaye kontrolleri diğer bir finansal kontrol alanı oldu. Bu da ülkeleri spekülatif finansal akımların tahrip edici etkisinden korudu. Dahası, şirketlerin ve zengin bireylerin ulusal gelirden elde ettikleri kazançları içerde tutmaya ve yeniden ülkenin iç yatırımına dönülmesini sağladı. Farklı versiyonları ile Japonya, G.Kore ve Tayvan bu temel prensipleri büyük ciddiyetle gerçekleştirdi. Fakat bunu daha az ciddiyetle yapan ülkelerde, örneğin Tayland, Malezya ve Filipinler, bu başarı sağlanamadı. Bu da karşılarında daha fazla IMF ve Dünya Bankası bulmalarına neden oldu. Dolayısıyla, bu kurumların daha esnek döviz kuru, daha açık bir sermaye akımı ve daha fazla özelleştirme taleplerine açık hale geldiler. Türkiye de bu ülkelerden biridir. Benzer talep ve yönlendirmelerle Türkiye 1990’lı yıllardan itibaren sermaye akımları ve finansal deregülasyon uygulamaları ile krizlere daha açık hale geldi. Fakat ilk üç ülke bu ısrarlı taleplere uymamalarına rağmen, dünyanın en hızlı büyüyen ülkeleri oldukları gibi kurumsal anlamda da bunu sürdürebilecek bir kapasite edindiler.

Aslında bu üç ülkenin kalkınmacı devlet modelinin kökenlerine bakıldığında, bunun ardında ABD’nin olduğu görülür.  Dönemin ABD hazine bakanı Alexander Hamilton (1757-1804) bağımsızlığını kazanan ülkesinin sanayileşmesini sağlamak için korumacı dış ticaret politikalarına başvurdu. Bu anlayış daha sonra uzun süre ABD’de yaşamış olan Friedrich List (1789-1846) tarafından Almanya’ya taşındı. Bismarck Almanyası, List’in programını ülkeye adapte etti ve belli bir plan içinde kalkınma stratejisi izlendi.  Zincirleme bir şekilde, Japonya’nın da ilk modernleşme çabası 1870’lerden itibaren Almanya modelinden esinlenmiştir. Bu uygulama da Japonya’dan kendi kolonileri olan Kore ve Tayvan’a aktarıldı.  Çin de bu kalkınma stratejilerini Doğu Asya komşularından öğrendi. Çin bu ülkelere baktığında kendi geri kalmışlığını gördü. Çin’i değişime zorlayan büyük oranda, Sosyalist ülkelerin içine girdikleri derin durağanlık (50 yıla yakın bir sürede ne teknoloji düzeyinde ne de ürün çeşitliliğinde bir değişim oldu), Sovyet Birliği’nin travmatik yıkılışı ve ülkede sosyal olayların yaygınlık kazanması oldu. Birinci öncelik ekonomi oldu. Hatta Deng’in ifadesi şöyleydi: “kalkınma tek demir kanundur”.

Çin’in 1980’lerden bu yana başlayan kalkınma stratejisini komşularından farklı yapan noktalar vardır. Bunlardan biri, kalkınmanın temel aktörlerinin devlet şirketleri olmasıdır. Diğer üç ülkede şirketler büyük oranda özel sektöründü. Çin, 1980 ve 1990’larda aslında ciddi anlamda özelleştirme yapmasına rağmen, hala uzak ara en büyük devlet payına sahip Asya ekonomisidir. Bu yanıyla, Çinli yetkililer sadece düzenleme kurumları ile değil, bizzat direkt kontrol ettikleri kurumları düzenlediler.  Çin’in diğer bir farkı, yabancı direkt yatırımların (YDY) kullanımında ortaya çıkar. YDY’ların ne Japonya ne G.Kore ne de Tayvan ekonomileri üzerinde Çin’dekine benzer önemde bir etkisi oldu. Çin’de tam tersine çok kritik bir rol oynadılar. Yabancı şirketleri ülkeye çekebilmek için özel ekonomik bölgeler kuruldu. Bu, özel bölgelere ciddi anlamda ihracat yapmak isteyen yerli ve özellikle yabancı şirketleri çekti. Bu yüzden, bugün bile Çin’in yüksek teknoloji ihracatının önemli bir kısmı yabancı şirketler tarafında gerçekleştirilir. Çin ihracatının yaklaşık yüzde 50’si, yüzde 100’ü yabancı olan firmalar tarafından yapılmaktadır. Bu yüzden, Çin yetkililerinin ekonomide yeni bir aşama olarak gördükleri kritik problem bu durumu yerli firmalar lehine gelişmesini sağlamaktır.

Çin’de kaynak dağılımı büyük oranda direkt devlet mülkiyetinin sunduğu imkânlarla gerçekleşirken, bu, örneğin Japonya’da daha regülatif kanallarla gelişti. Çin özel sektöre zamanla alan açtı ve sonunda özel sektör kaynak dağılımında daha baskın bir rol oynamaya başladı.  Çinli yetkililer Japonya’nın keiretsu veya G.Kore’nin chaebol gibi şirket yapılanmalarından farklı yöntemlere başvurdular, yani ülkenin koşullarına uygun daha etkin yöntemler aradılar. Keiretsu iç-içe geçen çapraz ortaklıklar içeren bir şirketler ağının ortasında bir bankanın olduğu yapılanmalardı. G.Kore’deki chaebol da keiretsu gibi ilgili firmalar arasında çapraz mülkiyet ilişkileri vardır. Fakat Japonya’nın tersine banka sahipliği yasaklanmıştır. Böylece, devlet kontrolünde olan bankalar ile firmaları finansman kanalı ile yönlendirmek mümkün hale geldi. Bu tür yapılanmalarla bu iki devlet, şirketlerine uzun dönemli planlama ve yatırım imkânı sağladı ve böylece kısa dönem dalgalanmalarının minimize edilmesi sağlandı. Fakat Çin’de aile şirketleri 1950’li yıllarda yasaklandığı için doğal olarak devlet şirketleri üzerinden üretimi örgütlemeye yöneldi. Bu yüzden de 1990’lardan itibaren çok sayıda sektörde devlet sahipli firmalar ortaya çıkmaya başladı. Temel felsefe, “büyüğü yakala küçüğü bırak” şeklindeydi. Bu anlayışın temel amacı, küçük kamu şirketleri kapatmak veya özelleştirmek ve büyük olanların gücünü daha da artırmaktı. Finansmanlarını da kamu bankaları üstlendi. Bunun üç etkisi oldu, devlet şirketleri sayısı ciddi oranda düştü (birleşme, özelleştirme ve iflas yoluyla), kamu istihdamı düştü ve şirketlerin finansal performansı arttı. Şu an devlet şirketleri bazı sektörlerde tamamen egemen olmasına rağmen, hizmet sektöründe üretimin devlet ve devlet olmayan şirketler arasında eşit dağıldığı görülüyor. Tüm bunları ağırlıklandırdığımızda devletin ekonomideki payı yaklaşık yüzde 35 düzeyindedir.

Fakat burada kritik sorun Çin’de mevcut devlet şirketlerinin sektörde tekel olup olmadığıdır. Belli sektörler hariç (tütün, tuz ve demiryolu gibi) sanıldığının aksine bir tekelleşme söz konusu değildir. Tekelleşmeyi önlemek için aynı sektörde çok sayıda devlet şirketi kuruldu. Bu uygulama ile 1990’lı yıllarda çok sayıda sektörde yarışan şirketler ortaya çıktı. Devlet firmaları arasında rekabet hükümet müdahaleleri ile şirket yöneticilerinin rotasyonu ile sağlandı. Çin’in aslında bize gösterdiği bir şey, sosyalist bir yapıdan piyasa ekonomisine geçerken, bunu Rusya ve diğer geçiş ekonomilerinde olduğu gibi büyük ve yaygın özelleştirmelerle yapmak zorunda olmadığıdır. Kendi yöntemini kendi geliştirdi. Rusya’da olduğu gibi şirketlerin devletten özel tekellere (oligarklara) geçmesi gibi bir süreç yaşanmadı.  Benzer şekilde, yapısına uygun olarak Japonya ve G.Kore’den farklı olarak devlet şirketleri üzerinden bir üretim örgütlenmesine gitti.

Diğer bir önemli bir nokta, Çin aslında, başından beri, sanıldığı gibi çok merkezi bir sisteme sahip değildi. 1979’a kadar Çin, Rusya’ya göre daha az merkezi bir ekonomiydi. Çin’de yerel otoriteler daha belirleyiciydi. Fabrikaların önemli bir kısmı Çin’de yerel idari birimler tarafından belirlenirken, neredeyse tamamı Moskova’dan yönetiliyordu. Ölçek olarak da Rusya’da firmalar oldukça büyüktü. Çin’in daha az merkezi olmasının kaynağında devasa coğrafyasının ve nüfusun etkisi olduğu gibi, Mao Zedong’ın da bilinçli bir politikasıydı. Dahası, bu yapı aynı zamanda Çin’e deneysel olma imkânı da verdi.  Yani Çin genel olarak bir uygulamayı bir bölgede yapıp sonuçlarına göre diğer bölgelere yayma stratejisi izledi. Bu yönüyle, Çin’in merkezi olarak görünen yapısı aslında dinamik ve merkezi olmayan bir yapıdır. Rusya gibi merkezi yapıların çok kısa sürede hantallaştığı ve durağanlaştığı bilindiğinden bunun önemli bir özellik olduğu açık. Bu anlamda, Çin’in endüstrileşme çabasını sadece piyasa yanlı reformlar olarak görmek veya sadece yukarıdan aşağı bir kalkınma stratejisi olarak görmek eksik olur. Her ikisi de söz konusudur.  Bu yanıyla, endüstrileşme Çin karakteristiği taşır, diğer Asya ülkelerine benzemediği gibi, piyasalara büyük alan açan sosyalizm sonrası geçiş ekonomilerine de benzemez.

Türkiye’de mevcut iktidar, Çin modelini neredeyse döviz kuru politikasına indirgemek niyetindedir. Fakat sadece döviz kuru politikasına bakılsa bile sorunun nasıl yanlış anlaşıldığı görülür. Çünkü Çin döviz kurunu çok sistematik bir biçimde farklı periyotlarda farklı amaçlar için kullanmıştır. Örneğin, 1979-1994 arasında ihracatını rekabetçi kılmak için değer kaybına müsaade etti; 1994-2005 arası yabancı yatırımcılar için döviz kurunun istikralı olması için parasını dolara sabitledi; 2005-2015 arası ABD’den Çin’in ucuz döviz kuru politikasına dönük artan baskılar sonucu parasının dolara karşı dalgalanmasına bıraktı;  2015’den sonra piyasadaki değerini daha doğru bulması ve renminbinin rezerv para olması yönündeki hedef doğrultusunda renminbinin günlük belirli bir bant içinde dalgalanmasına imkân verdi. Çin’le kıyaslandığında Türkiye’nin hiçbir zaman böyle bir stratejisi olmadı.  Bildiğimiz gibi, 2000’li yıllardan itibaren belirli döneme kadar değerli bir kur ve ondan sonra da değerini fazlasıyla kaybeden bir dönem söz konusu oldu. Açık ve gelişmekte olan ülkelerde döviz kuru önemli bir değişkendir. Değerinin istenilen amaç doğrultusunda yönlendirilmesi gerekir. Döviz kuru üzerinde kontrol kaybının yarattığı sorunları 1997 Asya krizini yaşayan ülkeler çok net şekilde tecrübe ettiler. Bu yüzden, bu tarihten itibaren döviz kurunun kontrol etmek için rezerv biriktirmeye dönük bir stratejiye yöneldiler.

SONUÇLAR VE POLİTİKA ÖNERİLERİ

Ülkelerin kalkınma tecrübelerinde stratejik farklılıklar görülse de başarılarını belirleyen temel unsurun “esnek planlama” olduğu görülür. Bunu sadece Çin örneği üzerinden değil, ABD, Almanya, İtalya, İsrail veya Doğu Asya ülkelerine bakarak da görmek mümkündür.  Aşırı merkezci ve esnek olmayan üretim yapılarına sahip ülkeler üretken olmayan hantal yapılar üretirken, büyük oranda planlama içermeyen ve piyasanın baskın olduğu ülkelerde ise sürdürülemeyen büyüme performansları ortaya çıkmaktadır. Son dönemlerde, borca dayalı ve belirli bir planlama içermeyen büyüme stratejileri izleyen ülkelerin (ABD, İngiltere, Yunanistan veya İspanya gibi) artan finansallaşma ile birlikte krizlere kolayca savrulduklarını görüyoruz.

Çin örneğinde mülkiyet yapısının niteliğinin dahi verimli bir üretim yapısının oluşmasına engel oluşturmadığını görüyoruz. Kamu mülkiyeti altında ihracat hedeflemesi yapan bir ülke pekâlâ önemli kalkınma hedeflerini sağlayabildi. Belirli ölçüye kadar hem iç rekabet hem de dış rekabet aynı anda sağlandı. Başarılı bir kalkınma patikasına giren ülkeler ihracatın fiyat rekabeti ve teknoloji konusunda sağladığı disiplinize edici etkiden faydalandılar. Burada sorulması gereken soru, neden belirli dönemlerde dış ticarete ağırlık veren ülkeler (Malezya veya Türkiye gibi) benzer başarılar elde edemediler?  Bunun bence en önemli sebebi, başarılı Doğu Asya örneklerinin hepsinde gördüğümüzün tersine, iktisadi hedef belirlendikten bürokrasinin yeterince liyakatli ve otonom olmaması, politik müdahalelere ve çıkar gruplarına açık hale gelmesidir.

Ülke tecrübelerinden gördüğümüz diğer bir sonuç, hiçbir büyüme stratejisinin sihrinin sonsuza kadar sürmediği ve dolaysıyla revize edilmesi gerektiğidir. Her sistem kendi içinde hem başarı imkânları hem de başarısızlık unsurları barındırır. İzlenen modelin sonuçlarını takip etmek ve çıkış stratejilerini belirlemek gerekir. Çin’de aşamalar halinde izlenen stratejilerden yukarıda bahsettim. Benzer şekilde, 1970’lerde Japonya dünyanın en verimli çelik üreticisi, dünyanın en büyük çelik fabrikalarına ve dünyanın endüstriyel robotlarının yarısına sahipti. Fakat bugün aynı Japonya yok, 20 yılı aşkın bir süredir ciddi bir durgunluk içindedir. Benzer olarak, ithal ikameci yöntem 1950’lerde Latin Amerika’da başladı ve bu dünyanın diğer ülkelerine yayıldı. Belirli bir düzeye kadar ülkelerin yerli üretim potansiyelini artırsa da zamanla etkin olmayan ve uluslararası rekabete açık olmayan yapılara evrildiler. Son yıllarda, Hindistan’ın da Çin gibi, aşamalı stratejinin önemini fark ettiği görüyoruz. Bu yüzden, Hindistan hükümeti 2014 yılında “Make in India” adlı projesini uygulamaya soktu. Bu proje ile ülkenin düşük olan sanayi üretimini ve yetersiz olan ihracat düzeyini artırmak için kapsamlı bir program yürütülmektedir.

Diğer bir sonuç, kalkınmacı devlet modeline bakıldığında genelde otoriter yapılarda başarılı olduğunu görüyoruz. Fakat kalkınmacı devlet genel anlamda otoriter bir devleti çağrıştırsa da ülke tecrübelerinin de gösterdiği gibi, bunun ekonomik başarı için ne gerekli ne yeterli olduğunu söylemek gerekir. Kalkınma devlet tarafından koordine edilen çok-düzeyli, çok-bileşenli bir yapıdır. Ülke kaynaklarının belirli bir sosyal amaca göre yönlendirilmesi devletin ve piyasanın işbirliği halinde çalışmasına bağlıdır. Bu anlamda, Batı ülkelerinde de görüldüğü gibi bir müdahaleci devlet anlayışı hep var oldu. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletin desteklediği ve yön verdiği sanayi politikalarının daha etkili ve yaygın etkisi Batı Almanya’da, Fransa ve İtalya’da çok net görüldü. Bu hamlelerle İtalya, kişi başına gelirde piyasaya daha fazla alan açan İngiltere’yi yakaladı. İsrail örneğine, devletin insan sermayesi ve teknoloji müdahalelerine, daha dikkatli bakmak gerekir.

Fakat kalkınmacı devlet, “müdahaleci devlet” anlayışını aşan, ülke ekonomisi için hedefler koyan ve yönlendirme içeren bir yaklaşımdır. Bunun için devletin otonom ve liyakat üzerine kurulu bir bürokratik yapıya sahip olması gerekir. Yani piyasayı, rekabeti ve değişimi yöneterek hatta dönem dönem “yanlış fiyat”larla bunu yapmak gerekebilir. Zamanla ortaya çıkan yüksek büyüme oranları bu tür yapılara daha fazla meşruiyet kazandırır, bu da kalkınmanın ihtiyaç duyduğu uzun zaman perspektifine kazanmasını kolaylaştırır. Bu anlayışı, bilgi ekonomisinin egemenlik kazandığı günümüzde yeniden tasarlamak, “teşebbüsçü devlet” yaklaşımı ile de ilişkilendirerek yeniden düşünmek gerekir.  Çünkü kalkınmacı devlet basit bir sanayi takıntısı değildir, tam tersi üretken ve kolektif bir refah arayışıdır.

Son olarak, kalkınmanın paylaşımcı bir niteliğe nasıl kavuşması gerektiği sorusu üzerinde fazlasıyla düşünmemiz gerektiğini belirtmek isterim. Bu modellerin hepsi (Doğu Asya modelleri) büyük oranda emeğin baskılanması üzerine kurulu ihracata dönük büyüme modelleridir. Kalkınmanın ilk dönemlerinde emeğin baskılandığını ve sendikal hakların gerilediğini biliyoruz. Bu modellerin odağında büyük oranda “şirket” vardır. Bu yaklaşım, bir nesli araçsallaştırarak sonraki nesilleri refaha kavuşturmayı amaçlar. Fakat bizler benzer metotlar izlemek zorunda değiliz. Bunun için daha adil ve etkin olan diğer modellerden de faydalanabilir, gelir dağılımını iyileştirme konusunda yaptıkları ile Nordik modellerine bakabiliriz. Fakat bunun da yeterli olmadığını, üretim aşamasında ortaya çıkan eşitsizlikleri azaltan emniyet mekanizmalarının kurulması gerektiğini de düşünüyorum. Emeği daha adil ve etkin bir şekilde sisteme dâhil edilebiliriz. Böylece, sermaye birikiminden sadece belli bir kesimin yararlanması önlenebilir. Daha önce de ifade ettiğim gibi, farklı mülkiyet yapıları, kooperatifler, emekçilerin üretim aşmalarında daha fazla söz sahibi olmaları ve kamu-özel ortaklıkları gibi çok sayıda yöntem denenebilir.

Şu an Türkiye’de mevcut iktidar büyüme modelini iki-üç fiyatın hikâyesine indirgemiş durumdadır. Mesele cari fazla vermek de değildir. G.Kore yıllarca cari açık verdi, fakat her aşamasını yerli üretim potansiyelini artıracak şekilde yönetti. Bizde ise her şey kendimizi bulduğumuz bir “durum”, hedef değildir. Bu yüzden, üzerinde daha fazla düşünerek ve planlayarak, başka ülkelerin tecrübelerinden faydalanarak adil ve etkin bir toplumsal refah için kapsamlı bir modele ihtiyacımız olduğu açık. Neoklasik ve liberal büyüme modellerinde ihmal edilen devletin organizasyon kapasitesinden faydalanabiliriz. Dolayısıyla, iktidarın bu haliyle ilan ettiği yeni ekonomik model ne yeni (özgün) ne ekonomik (rasyonel) ne de modeldir (iyi tasarlanmış).

Ensar YILMAZ – Yıldız Teknik Üniversitesi İktisat Bölümü -DUVAR

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.