Connect with us

EKONOMİ

2002’deki kırılmayı doğuran şartlar yeniden oluştu mu?

Yayınlanma:

|

Chicago İllinois Üniversitesi’nden Prof. Ali Akarca, 2023 seçimlerini 2002 örneği üzerinden incelediği yazının ikinci bölümünde değerlendirmelerde bulunuyor.

Bir önceki yazımızda, taraftarları değiştiği halde değişmeyen veya taraftarları değişmediği halde değişen partilerin, taraftarlarını başka bir parti arayışına sevk ettiğini anlatmıştık. Partinin kronik olarak kötü bir idare gösterdiği ve yolsuzluklara bulaştığı zamanlarda da benzer bir durumun ortaya çıktığını belirtmiştik. Ancak, taraftarlarının bir partiyi temelli terk etmeleri için kendilerine uygun bir alternatifin ortaya çıkmasının gerekliliğine de parmak basmıştık. Simdi, 2023 seçimi öncesinde, bu şartların ne kadar yerine geldiğine bakalım.

AK PARTİ TARAFTARLARININ TERSİNE BİR YÖNDE DEĞİŞTİ

AKP’nin, son on yılında, ilk on yılına göre, hem ideoloji, hem idare, hem de ekonomik performans bakımlarından çok değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İki dönem gündüz ile gece gibi.

Âdemi merkeziyetçiliği, seçimle gelenin seçimle gitmesini ve atanmışların seçilmişlere hükmedememesini savunan parti, şimdi atanmış İçişleri bakanının emri ile seçilmiş belediye başkanlarını kayyumlarla değiştiriyor. Kendi belediye başkanlarını bile, hiç bir gerekçe göstermeden, zorla istifa ettiriyor. Daha önce kendilerine yapıldığı gibi, muhalefet belediyelerine zorluklar çıkarıyor, yetkilerini ve imkânlarını kısıyor ve merkezi yönetime devrediyor.

Eskiden, Yüksek Askeri Şura tarafından, yargı kararı ve temyiz hakkı olmaksızın, ordudan atılmalara karşı çıkan parti, şimdi kanun hükmünde kararnamelerle memurların işlerine aynı şekilde son veriyor.

Başlangıçta, genel başkanınınkine yakın güçleri olan ileri gelenlerinin, bakanlarının, milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il teşkilatlarının katkı yapabildiği müzakere ortamı, yerini tamamen otoriterliğe ve tek adamlığa bırakmış vaziyette. İsveç Göteborg Üniversitesi V-Dem Enstitüsü’nün her yıl açıkladığı 2022 Demokrasi Raporu’nda, Türkiye, son on yılda en fazla anti-demokratik hale gelen ülkeler arasında yer alıyor. Demokrasi endeksinde 179 ülke arasında 147’nci sırada.

Akdamar Kilisesi’nde ve Sümela Manastırı’nda cumhuriyet döneminde yapılan ilk ayinlere izin veren ve gayri-Müslim vakıfların mallarını iade eden AKP iktidarı, şimdi Ayasofya’yı cami yaparak ve kendi öncülüğünde imzalanan İstanbul anlaşmasından çıkarak oy kazanmaya çalışıyor. Bu, partinin başarılı 2002-2011 dönemi yerine yüzde 20’lere talim edilen 2002 öncesine dönmek, çıkarılan gömleği tekrar giymek demek. Bunun, son yirmi yılda daha şehirlileşen, sekülerleşen ve modernleşen muhafazakâr taraftarlarını ve özellikle onların büyük kentlerde yetişmiş çocuklarını partide tutmakta ne kadar başarılı olacağı meçhul. Partiye DYP ve ANAP gibi partilerden gelen merkez sağ seçmenleri partiden soğutacağı ise aşikâr.

Cesur bir adımla, Kürt açılımını başlatan parti, MHP desteğini alabilmek için neredeyse onun kadar ultra milliyetçi oldu. Bunun, Kürt kökenli taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmaması imkânsız. Öte yandan, bütün milliyetçilik söylemine rağmen, Çin ile aramızın açılmaması için, Uygurlara yapılan zulme sessiz kalınmasının ise milliyetçi taraftarlarını rahatsız edeceği açık.

Refah ve Fazilet partilerinin Avrupa karşıtlığını bıraktıktan sonra, Avrupa Birliği ile bir fasıl açıp bir fasıl kapatan ve vizeleri kaldırma noktasına kadar getiren parti altında şimdi ilişkiler donmuş vaziyette. Dış politikada müttefiklerimizle bile çatışmalı bir hale gelindi. İyi ilişkilerimiz olan Arap ülkeleri ve Israil ile önce aramız acildi, şimdi tekrar iyileştirilmeye çalışılıyor.

İlk başta, pazar ekonomisini ve serbest rekabeti önemseyen ve Milli Görüş’ün devletçiliğini terk eden iktidar, şimdi enflasyon ile mücadeleyi, tanzim satışları düzenleyerek, devlet mağazaları açarak, zincir marketlere, hal esnafına ve soğan depolarına ceza keserek yapmaya çalışıyor. Özel şirketleri döviz almamaya, kazandıkları dövizi satmaya ve bankaları düşük faizli krediler vermeye zorluyor. İthalatı düşürmek için gümrük duvarlarını yükseltiyor. Kurduğu Varlık fonuyla, devleti ülkenin en büyük holdinginin sahibi yapmış durumda. Ülke, saygın düşünce kuruluşu The Heritage House’un Ekonomik Özgürlükler endeksinde, bu yıl 2021’e göre dünya sıralamasında 31 basamak birden düşerek 177 ülke arasında 107. ve 45 Avrupa ülkesi arasında 42. oldu. Kısmen özgür ülkeler arasından çıkarılarak çoğunlukla özgür olmayan ülkeler kategorisine kondu. AK Parti’nin, müdahaleci ve devletçi bir partiye dönüşmesinin hala daha partide kalan liberalleri rahatsız edeceği şüphesiz.

AK PARTİ ALTINDA ÖNCE İYİ OLAN İDARE VE EKONOMİK PERFORMANS SONRA BOZULDU

İdare ve yolsuzluklar bakımından, durum giderek 2002 kırılması öncesini andırmaya başladı. Orman yangınlarıyla mücadelede gösterilen yetersizlik, 1999 depremlerindeki acizliğe, dere yatağında yapılmasına izin verildiği için selin yıktığı binalar, fay hattında inşa edilmesine izin verildiği için 1999 depreminde yıkılanlara, Sedat Peker’in ortaya attığı yolsuzluk iddiaları da Susurluk kazasının ortaya çıkardıklarına benziyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütünün yolsuzluktan arınmışlık sıralamasında, 2003-2013 arasında, 77’ncilikten 53’üncülüğe çıkan Türkiye, o zamandan bu yana 46 basamak düşerek 96’ncılığa inmiş vaziyette.

Suriye ve Afganistan’dan gelen göçün iyi idare edilmemesi ve göç ile ilgili politikalar geliştirilmemesi sorunlarını da belirtmek lazım.

Ekonomik performansa gelince, AK Parti’nin ilk on yılında, 3,5 kat artarak, 2013’de 12582 dolara ulaşan ve 2023’de 25 bin dolara çıkarılması hedeflenen kişi başına gelirimiz şimdi 9539 dolara gerilemiş durumda. 2002 sonundaki yüzde 38 seviyesinden 2010’da yüzde 4’e kadar düşürülen ve 2017 ortalarına kadar da tek hanelerde tutulan enflasyon oranı şimdi yüzde 80’nin üstünde. Gelir dağılımı performansında da benzer bir durum söz konusu. Gelir eşitsizliğini gösteren ve 0 ile 1 arasında değer alan Gini katsayısı, 2003 yılında 0.42 iken 2007de 0.38’e düşürülmüştü ama simdi tekrar 0.42’ye çıkmış vaziyette.

Ekonominin geldiği duruma Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşı gibi dış etkenlerin sebep olduğu düşünülebilir ama bozulma daha önce başlamıştı. Durum, son dokuz yıl içinde yedi seçim ve bir referandum yapılması ve gelecek secime çok az zaman kalması yüzünden sürekli popülist ekonomik politikalar uygulanması ile de ilgili. Ancak en önemli etkenin iktisat ilmi ile çelişen politikalara geçmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu politikaların başında, kur artışlarını ve faizleri enflasyon oranının çok altında tutmaya çalışmak geliyor. Ekonomi teorisi ve diğer ülkelerde yaşanan örnekler, sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, bunların mümkün olmadığını ve gerçekleştirilmeye çalışılması halinde cari açığı, enflasyonu ve kuru patlatacağını, Merkez Bankası rezervlerini eriteceğini gösteriyor.

Nitekim öyle oldu. Ancak, piyasa ekonomisine dönmek yerine, her hafta bir yenisi açıklanan talimatlarla piyasa ile çaresizce mücadeleye devam ediliyor. Simdi bir de kredi faizini, adi konmadan yükseltilen mevduat faizinin çok daha altında tutma gayreti başladı. Bunu mümkün kılmak için devlet, iki faizin arasındaki farktan fazlasının yükümlülüğünü üzerine almış vaziyette. Bu, maliye politikasını da bozduğu için Türkiye’nin CDS primi arttı. Yani faiz düşürelim derken diş borca ödenecek faiz arttırılmış oldu. Ayrıca, negatif faizli kredilere talep, arzın kat be kat üstünde olduğu için krediler ekonomik rekabet yerine politik bağlantılara göre dağıtılıyor. Bu da, verimliliği ve dolayısıyla büyümeyi olumsuz etkiliyor. Gelir dağılımını kredi alabilenler lehine bozuyor.

Cari açığın çok büyümesinin ve Merkez Bankası rezervlerinin eksiye gelmesinin, 2002 öncesindeki gibi, ülkeyi dış ekonomik şoklara ve dış politik baskılara karşı korumasız bıraktığını belirtmekte fayda var. Rahip Brunson olayında başkan Trump’ın verdiği ültimatomun doğurduğu ekonomik çalkantılar, Orta Doğu ülkeleri ile ilişkilerde yaşanan U-dönüşleri, Uygurlara yapılanların görmemezlikten gelinmek zorunda kalınması ve Ukrayna harbinin yarattığı enerji fiyatı artışlarının Türkiye’yi diğer ülkelerden daha fazla etkilemesi, bu duruma örnek gösterilebilir.

Kısacası, 2002’dekine benzer bir durum için, gecen yazımızda bahsettiğimiz ilk üç şarttan sadece biri gerekliyken, her birinin gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak, dördüncü şartın yerine geldiğini, yani bir alternatifin ortaya çıktığını söylemek güç.

HENÜZ UYGUN BİR ALTERNATİF ORTAYA ÇIKMADI

Bir önceki yazımızda, alternatif olacak partinin, partilerini bırakmak isteyen seçmenleri, benzer bir dünya görüşüne sahip olduğuna, iyi bir idare ve ekonomik performans göstereceğine, yolsuz olmayacağına, kayda değer miktarda oy alabileceğine ikna etmesi ve benimseyebilecekleri bir gelecek vizyonu sunması gerektiğini belirtmiştik. Şu ana kadar, muhalefet partilerinden hiç biri bu şartları tam olarak yerine getirmiş değil. CHP ve İyi Parti dışındaki muhalefet partilerinin oy oranları anketlerde bir-iki puanın üstüne çıkmıyor. Kısır bir döngü içindeler. Taraftarları az olduğu için taraftar çekemiyorlar. Bazıları, sadece göçmen/sığınmacı karşıtlığı ve aşı karşıtlığı yaparak oy toplamaya çalıştıklarından zaten çok dar bir kesime hitap ediyorlar.

CHP, AK Parti’den kopmayı düşünenler için ideolojik bakımdan uygun bir parti değil. Bunun bir göstergesi, 2007 ile 2015 arasında AKP oyları iki defa 8-9 puan inip çıktığında, CHP oylarında kayda değer bir değişimin yaşanmamış olması. Simdi, CHP genel başkanı birçok konuda helalleşme başlattı ama partisi içinden buna kuvvetli bir destek gelmiyor. Anketler de şu ana kadar helalleşmenin parti oylarında bir artış meydana getirdiğini göstermiyor.

Deva ve Gelecek partileri, AKP’liler için ideolojik bakımdan uygun ama yukarıda bahsettiğimiz gibi, oylarının birkaç puanı geçmemesi, yer değiştirmek isteyen seçmenleri onlardan uzak tutuyor. Birleşebilseler ve Özal ’vari bir vizyon yaratabilseler, belki bunu kırabilirler. Bu konuda, liderlerinin AKP geçmişleri ile ilgili birer öz eleştiri yapmalarının ve altılı masadaki partilerle, uyumları yansıra, farklılıklarına dikkat çekmelerinin de faydaları olacaktır.

Saadet ve Yeniden Refah partilerine gelince, Milli Görüş çizgisini sürdürdükleri için, o çizgiye geri dönmesinden dolayı AK Parti’den ayırılmak isteyenlere bir seçenek olmaları imkânsız.

İyi Parti’nin alternatif olma potansiyeli ise gayet yüksek. Sağ kanatta ve mecliste ciddi miktarda sandalye kazanacağından şüphe yok. Ancak, onun oy oranı da yüzde 12-14 civarında donmuş gibi. Diğer milliyetçi partilerle yarışmak yerine merkeze kayabilirse, merkez sağdaki seçmenler için daha uygun bir alternatif haline gelebilir. Liderinin DYP’de siyaset yapmış bir kişi olması da bu bakımdan bir artı.

Ayrıca, muhalefet partilerinin bir alternatif olabilmeleri için İktidarın kötü yönetmesi yeterli değil. Seçmenleri, kendilerinin daha iyi yöneteceklerine de ikna etmeleri lazım. Seçmenler, geçmiş tecrübelerinden, koalisyonlar altında ekonomik performansın, rant kavgası ve yolsuzluklar ile mücadelenin pek de iyi olmadığını biliyorlar. Muhalefet liderlerinin, neden bu sefer durumun farklı olacağını inandırıcı bir şekilde izah etmeleri gerekiyor.

Muhalefet partilerden bir alternatif çıkmamasının ana sebebi ise bir gelecek vizyonu sunamamaları. Seçmenleri, işleri daha iyi yapacaklarına ikna edebilseler bile bu kâfi değil. İyi işler yapacaklarını da göstermeleri gerekiyor. Önerdikleri yegâne değişiklik, güçlendirilmiş parlamenter sistem. Ancak, tek adamlıktan şikâyet eden altılı masa partilerinin bu konuda imzaladıkları mutabakat metninde önseçimden hiç bahsedilmiyor. Bu durumda, bir sonraki seçimdeki adaylığı parti liderinin iki dudağı arasında olacak milletvekillerinin, cumhurbaşkanı veya başbakan olan liderlerini nasıl güçlü bir şekilde dengeleyip denetleyebileceklerini ve liderlerinin nasıl zaman içinde otoriterleşmeyeceklerini seçmenlere anlatmaları çok zor.

İstatistikler de yukarıdaki analizi doğrular mahiyette. Güvenilir kamuoyu araştırması şirketlerinden Metropoll’ün yaptığı aylık anketlerde, her beş seçmenden üçünün ekonominin kötü yönetildiğini belirtmesine rağmen, ekonomiyi kim düzeltir diye sorulduğunda, Erdoğan diyenler, neredeyse ondan hemen sonra gelen Kılıçdaroğlu, Akşener ve Babacan’ı seçenlerin toplamı kadar. 2018’de AK Parti’ye oy verenlerin yarısından fazlası, simdi oy vereceklerini söyleyenlerin üçte birinden fazlası, birkaç ay öncesine kadar ekonomi kötü yönetiliyor derken, bu oranlar simdi sırasıyla yüzde 27 ve yüzde 15. Şubat ayında yüzde 25 olan kararsızların oranı devamlı eriyerek Eylülde yüzde 14’e gelmiş. Aynı sure içinde AK Partili kararsızlar dokuz puandan beş puana inmiş. Bu yüzden, partinin oy oranındaki düşüş durmuş, hatta hafif yükselişe geçmiş vaziyette.

AKP, Kasım 2015 ve Haziran 2018 seçimleri arasında yedi puan oy kaybetmişti. Son anketler, o zamandan beri 9-14 puan kadar daha taraftar kaybettiğini gösteriyor. Yani şimdiki oy oranı yüzde 29-34 arasında tahmin ediliyor. Bunun olağanüstü bir kayıp olmadığını ve tipik iktidar yıpranması, ekonomik performansa verilen tepki, stratejik oy verme ve iktidar avantajı gibi faktörlerle açıklanabileceğini 5 Temmuz 2022 tarihli Karar gazetesindeki yazımda izah etmiştim. Yani parti bir hayli geriledi ama bu, kendi kendine yaptıkları ile. Muhalefetin başarıları ile değil. AK Parti hala birinci parti konumunda.

SONUÇ

AKP’lileri yeni bir ev arayışına iten şartlar fazlasıyla oluşmuş vaziyette ama pek çoğunun uygun bir ev bulmakta zorluk çektikleri de ortada. Bu yüzden yerlerinde kalmaya veya dönmeye karar verenler artmaya başladı. Bu trendi durdurmak veya tersine çevirmek için muhalefet partilerinin çok az zamanları kaldı. Kısa bir süre içinde etkili yeni stratejiler geliştiremezlerse, 2023’de, 2002’dekine benzer bir kırılmanın hiç beklenmemesi lazım.

Ali AKARCA – KARAR Gazetesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.