Connect with us

EKONOMİ

2002’deki kırılmayı doğuran şartlar yeniden oluştu mu?

Yayınlanma:

|

Chicago İllinois Üniversitesi’nden Prof. Ali Akarca, 2023 seçimlerini 2002 örneği üzerinden incelediği yazının ikinci bölümünde değerlendirmelerde bulunuyor.

Bir önceki yazımızda, taraftarları değiştiği halde değişmeyen veya taraftarları değişmediği halde değişen partilerin, taraftarlarını başka bir parti arayışına sevk ettiğini anlatmıştık. Partinin kronik olarak kötü bir idare gösterdiği ve yolsuzluklara bulaştığı zamanlarda da benzer bir durumun ortaya çıktığını belirtmiştik. Ancak, taraftarlarının bir partiyi temelli terk etmeleri için kendilerine uygun bir alternatifin ortaya çıkmasının gerekliliğine de parmak basmıştık. Simdi, 2023 seçimi öncesinde, bu şartların ne kadar yerine geldiğine bakalım.

AK PARTİ TARAFTARLARININ TERSİNE BİR YÖNDE DEĞİŞTİ

AKP’nin, son on yılında, ilk on yılına göre, hem ideoloji, hem idare, hem de ekonomik performans bakımlarından çok değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. İki dönem gündüz ile gece gibi.

Âdemi merkeziyetçiliği, seçimle gelenin seçimle gitmesini ve atanmışların seçilmişlere hükmedememesini savunan parti, şimdi atanmış İçişleri bakanının emri ile seçilmiş belediye başkanlarını kayyumlarla değiştiriyor. Kendi belediye başkanlarını bile, hiç bir gerekçe göstermeden, zorla istifa ettiriyor. Daha önce kendilerine yapıldığı gibi, muhalefet belediyelerine zorluklar çıkarıyor, yetkilerini ve imkânlarını kısıyor ve merkezi yönetime devrediyor.

Eskiden, Yüksek Askeri Şura tarafından, yargı kararı ve temyiz hakkı olmaksızın, ordudan atılmalara karşı çıkan parti, şimdi kanun hükmünde kararnamelerle memurların işlerine aynı şekilde son veriyor.

Başlangıçta, genel başkanınınkine yakın güçleri olan ileri gelenlerinin, bakanlarının, milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il teşkilatlarının katkı yapabildiği müzakere ortamı, yerini tamamen otoriterliğe ve tek adamlığa bırakmış vaziyette. İsveç Göteborg Üniversitesi V-Dem Enstitüsü’nün her yıl açıkladığı 2022 Demokrasi Raporu’nda, Türkiye, son on yılda en fazla anti-demokratik hale gelen ülkeler arasında yer alıyor. Demokrasi endeksinde 179 ülke arasında 147’nci sırada.

Akdamar Kilisesi’nde ve Sümela Manastırı’nda cumhuriyet döneminde yapılan ilk ayinlere izin veren ve gayri-Müslim vakıfların mallarını iade eden AKP iktidarı, şimdi Ayasofya’yı cami yaparak ve kendi öncülüğünde imzalanan İstanbul anlaşmasından çıkarak oy kazanmaya çalışıyor. Bu, partinin başarılı 2002-2011 dönemi yerine yüzde 20’lere talim edilen 2002 öncesine dönmek, çıkarılan gömleği tekrar giymek demek. Bunun, son yirmi yılda daha şehirlileşen, sekülerleşen ve modernleşen muhafazakâr taraftarlarını ve özellikle onların büyük kentlerde yetişmiş çocuklarını partide tutmakta ne kadar başarılı olacağı meçhul. Partiye DYP ve ANAP gibi partilerden gelen merkez sağ seçmenleri partiden soğutacağı ise aşikâr.

Cesur bir adımla, Kürt açılımını başlatan parti, MHP desteğini alabilmek için neredeyse onun kadar ultra milliyetçi oldu. Bunun, Kürt kökenli taraftarlarını hayal kırıklığına uğratmaması imkânsız. Öte yandan, bütün milliyetçilik söylemine rağmen, Çin ile aramızın açılmaması için, Uygurlara yapılan zulme sessiz kalınmasının ise milliyetçi taraftarlarını rahatsız edeceği açık.

Refah ve Fazilet partilerinin Avrupa karşıtlığını bıraktıktan sonra, Avrupa Birliği ile bir fasıl açıp bir fasıl kapatan ve vizeleri kaldırma noktasına kadar getiren parti altında şimdi ilişkiler donmuş vaziyette. Dış politikada müttefiklerimizle bile çatışmalı bir hale gelindi. İyi ilişkilerimiz olan Arap ülkeleri ve Israil ile önce aramız acildi, şimdi tekrar iyileştirilmeye çalışılıyor.

İlk başta, pazar ekonomisini ve serbest rekabeti önemseyen ve Milli Görüş’ün devletçiliğini terk eden iktidar, şimdi enflasyon ile mücadeleyi, tanzim satışları düzenleyerek, devlet mağazaları açarak, zincir marketlere, hal esnafına ve soğan depolarına ceza keserek yapmaya çalışıyor. Özel şirketleri döviz almamaya, kazandıkları dövizi satmaya ve bankaları düşük faizli krediler vermeye zorluyor. İthalatı düşürmek için gümrük duvarlarını yükseltiyor. Kurduğu Varlık fonuyla, devleti ülkenin en büyük holdinginin sahibi yapmış durumda. Ülke, saygın düşünce kuruluşu The Heritage House’un Ekonomik Özgürlükler endeksinde, bu yıl 2021’e göre dünya sıralamasında 31 basamak birden düşerek 177 ülke arasında 107. ve 45 Avrupa ülkesi arasında 42. oldu. Kısmen özgür ülkeler arasından çıkarılarak çoğunlukla özgür olmayan ülkeler kategorisine kondu. AK Parti’nin, müdahaleci ve devletçi bir partiye dönüşmesinin hala daha partide kalan liberalleri rahatsız edeceği şüphesiz.

AK PARTİ ALTINDA ÖNCE İYİ OLAN İDARE VE EKONOMİK PERFORMANS SONRA BOZULDU

İdare ve yolsuzluklar bakımından, durum giderek 2002 kırılması öncesini andırmaya başladı. Orman yangınlarıyla mücadelede gösterilen yetersizlik, 1999 depremlerindeki acizliğe, dere yatağında yapılmasına izin verildiği için selin yıktığı binalar, fay hattında inşa edilmesine izin verildiği için 1999 depreminde yıkılanlara, Sedat Peker’in ortaya attığı yolsuzluk iddiaları da Susurluk kazasının ortaya çıkardıklarına benziyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütünün yolsuzluktan arınmışlık sıralamasında, 2003-2013 arasında, 77’ncilikten 53’üncülüğe çıkan Türkiye, o zamandan bu yana 46 basamak düşerek 96’ncılığa inmiş vaziyette.

Suriye ve Afganistan’dan gelen göçün iyi idare edilmemesi ve göç ile ilgili politikalar geliştirilmemesi sorunlarını da belirtmek lazım.

Ekonomik performansa gelince, AK Parti’nin ilk on yılında, 3,5 kat artarak, 2013’de 12582 dolara ulaşan ve 2023’de 25 bin dolara çıkarılması hedeflenen kişi başına gelirimiz şimdi 9539 dolara gerilemiş durumda. 2002 sonundaki yüzde 38 seviyesinden 2010’da yüzde 4’e kadar düşürülen ve 2017 ortalarına kadar da tek hanelerde tutulan enflasyon oranı şimdi yüzde 80’nin üstünde. Gelir dağılımı performansında da benzer bir durum söz konusu. Gelir eşitsizliğini gösteren ve 0 ile 1 arasında değer alan Gini katsayısı, 2003 yılında 0.42 iken 2007de 0.38’e düşürülmüştü ama simdi tekrar 0.42’ye çıkmış vaziyette.

Ekonominin geldiği duruma Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşı gibi dış etkenlerin sebep olduğu düşünülebilir ama bozulma daha önce başlamıştı. Durum, son dokuz yıl içinde yedi seçim ve bir referandum yapılması ve gelecek secime çok az zaman kalması yüzünden sürekli popülist ekonomik politikalar uygulanması ile de ilgili. Ancak en önemli etkenin iktisat ilmi ile çelişen politikalara geçmek olduğunu söyleyebiliriz. Bu politikaların başında, kur artışlarını ve faizleri enflasyon oranının çok altında tutmaya çalışmak geliyor. Ekonomi teorisi ve diğer ülkelerde yaşanan örnekler, sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ortamda, bunların mümkün olmadığını ve gerçekleştirilmeye çalışılması halinde cari açığı, enflasyonu ve kuru patlatacağını, Merkez Bankası rezervlerini eriteceğini gösteriyor.

Nitekim öyle oldu. Ancak, piyasa ekonomisine dönmek yerine, her hafta bir yenisi açıklanan talimatlarla piyasa ile çaresizce mücadeleye devam ediliyor. Simdi bir de kredi faizini, adi konmadan yükseltilen mevduat faizinin çok daha altında tutma gayreti başladı. Bunu mümkün kılmak için devlet, iki faizin arasındaki farktan fazlasının yükümlülüğünü üzerine almış vaziyette. Bu, maliye politikasını da bozduğu için Türkiye’nin CDS primi arttı. Yani faiz düşürelim derken diş borca ödenecek faiz arttırılmış oldu. Ayrıca, negatif faizli kredilere talep, arzın kat be kat üstünde olduğu için krediler ekonomik rekabet yerine politik bağlantılara göre dağıtılıyor. Bu da, verimliliği ve dolayısıyla büyümeyi olumsuz etkiliyor. Gelir dağılımını kredi alabilenler lehine bozuyor.

Cari açığın çok büyümesinin ve Merkez Bankası rezervlerinin eksiye gelmesinin, 2002 öncesindeki gibi, ülkeyi dış ekonomik şoklara ve dış politik baskılara karşı korumasız bıraktığını belirtmekte fayda var. Rahip Brunson olayında başkan Trump’ın verdiği ültimatomun doğurduğu ekonomik çalkantılar, Orta Doğu ülkeleri ile ilişkilerde yaşanan U-dönüşleri, Uygurlara yapılanların görmemezlikten gelinmek zorunda kalınması ve Ukrayna harbinin yarattığı enerji fiyatı artışlarının Türkiye’yi diğer ülkelerden daha fazla etkilemesi, bu duruma örnek gösterilebilir.

Kısacası, 2002’dekine benzer bir durum için, gecen yazımızda bahsettiğimiz ilk üç şarttan sadece biri gerekliyken, her birinin gerçekleştiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak, dördüncü şartın yerine geldiğini, yani bir alternatifin ortaya çıktığını söylemek güç.

HENÜZ UYGUN BİR ALTERNATİF ORTAYA ÇIKMADI

Bir önceki yazımızda, alternatif olacak partinin, partilerini bırakmak isteyen seçmenleri, benzer bir dünya görüşüne sahip olduğuna, iyi bir idare ve ekonomik performans göstereceğine, yolsuz olmayacağına, kayda değer miktarda oy alabileceğine ikna etmesi ve benimseyebilecekleri bir gelecek vizyonu sunması gerektiğini belirtmiştik. Şu ana kadar, muhalefet partilerinden hiç biri bu şartları tam olarak yerine getirmiş değil. CHP ve İyi Parti dışındaki muhalefet partilerinin oy oranları anketlerde bir-iki puanın üstüne çıkmıyor. Kısır bir döngü içindeler. Taraftarları az olduğu için taraftar çekemiyorlar. Bazıları, sadece göçmen/sığınmacı karşıtlığı ve aşı karşıtlığı yaparak oy toplamaya çalıştıklarından zaten çok dar bir kesime hitap ediyorlar.

CHP, AK Parti’den kopmayı düşünenler için ideolojik bakımdan uygun bir parti değil. Bunun bir göstergesi, 2007 ile 2015 arasında AKP oyları iki defa 8-9 puan inip çıktığında, CHP oylarında kayda değer bir değişimin yaşanmamış olması. Simdi, CHP genel başkanı birçok konuda helalleşme başlattı ama partisi içinden buna kuvvetli bir destek gelmiyor. Anketler de şu ana kadar helalleşmenin parti oylarında bir artış meydana getirdiğini göstermiyor.

Deva ve Gelecek partileri, AKP’liler için ideolojik bakımdan uygun ama yukarıda bahsettiğimiz gibi, oylarının birkaç puanı geçmemesi, yer değiştirmek isteyen seçmenleri onlardan uzak tutuyor. Birleşebilseler ve Özal ’vari bir vizyon yaratabilseler, belki bunu kırabilirler. Bu konuda, liderlerinin AKP geçmişleri ile ilgili birer öz eleştiri yapmalarının ve altılı masadaki partilerle, uyumları yansıra, farklılıklarına dikkat çekmelerinin de faydaları olacaktır.

Saadet ve Yeniden Refah partilerine gelince, Milli Görüş çizgisini sürdürdükleri için, o çizgiye geri dönmesinden dolayı AK Parti’den ayırılmak isteyenlere bir seçenek olmaları imkânsız.

İyi Parti’nin alternatif olma potansiyeli ise gayet yüksek. Sağ kanatta ve mecliste ciddi miktarda sandalye kazanacağından şüphe yok. Ancak, onun oy oranı da yüzde 12-14 civarında donmuş gibi. Diğer milliyetçi partilerle yarışmak yerine merkeze kayabilirse, merkez sağdaki seçmenler için daha uygun bir alternatif haline gelebilir. Liderinin DYP’de siyaset yapmış bir kişi olması da bu bakımdan bir artı.

Ayrıca, muhalefet partilerinin bir alternatif olabilmeleri için İktidarın kötü yönetmesi yeterli değil. Seçmenleri, kendilerinin daha iyi yöneteceklerine de ikna etmeleri lazım. Seçmenler, geçmiş tecrübelerinden, koalisyonlar altında ekonomik performansın, rant kavgası ve yolsuzluklar ile mücadelenin pek de iyi olmadığını biliyorlar. Muhalefet liderlerinin, neden bu sefer durumun farklı olacağını inandırıcı bir şekilde izah etmeleri gerekiyor.

Muhalefet partilerden bir alternatif çıkmamasının ana sebebi ise bir gelecek vizyonu sunamamaları. Seçmenleri, işleri daha iyi yapacaklarına ikna edebilseler bile bu kâfi değil. İyi işler yapacaklarını da göstermeleri gerekiyor. Önerdikleri yegâne değişiklik, güçlendirilmiş parlamenter sistem. Ancak, tek adamlıktan şikâyet eden altılı masa partilerinin bu konuda imzaladıkları mutabakat metninde önseçimden hiç bahsedilmiyor. Bu durumda, bir sonraki seçimdeki adaylığı parti liderinin iki dudağı arasında olacak milletvekillerinin, cumhurbaşkanı veya başbakan olan liderlerini nasıl güçlü bir şekilde dengeleyip denetleyebileceklerini ve liderlerinin nasıl zaman içinde otoriterleşmeyeceklerini seçmenlere anlatmaları çok zor.

İstatistikler de yukarıdaki analizi doğrular mahiyette. Güvenilir kamuoyu araştırması şirketlerinden Metropoll’ün yaptığı aylık anketlerde, her beş seçmenden üçünün ekonominin kötü yönetildiğini belirtmesine rağmen, ekonomiyi kim düzeltir diye sorulduğunda, Erdoğan diyenler, neredeyse ondan hemen sonra gelen Kılıçdaroğlu, Akşener ve Babacan’ı seçenlerin toplamı kadar. 2018’de AK Parti’ye oy verenlerin yarısından fazlası, simdi oy vereceklerini söyleyenlerin üçte birinden fazlası, birkaç ay öncesine kadar ekonomi kötü yönetiliyor derken, bu oranlar simdi sırasıyla yüzde 27 ve yüzde 15. Şubat ayında yüzde 25 olan kararsızların oranı devamlı eriyerek Eylülde yüzde 14’e gelmiş. Aynı sure içinde AK Partili kararsızlar dokuz puandan beş puana inmiş. Bu yüzden, partinin oy oranındaki düşüş durmuş, hatta hafif yükselişe geçmiş vaziyette.

AKP, Kasım 2015 ve Haziran 2018 seçimleri arasında yedi puan oy kaybetmişti. Son anketler, o zamandan beri 9-14 puan kadar daha taraftar kaybettiğini gösteriyor. Yani şimdiki oy oranı yüzde 29-34 arasında tahmin ediliyor. Bunun olağanüstü bir kayıp olmadığını ve tipik iktidar yıpranması, ekonomik performansa verilen tepki, stratejik oy verme ve iktidar avantajı gibi faktörlerle açıklanabileceğini 5 Temmuz 2022 tarihli Karar gazetesindeki yazımda izah etmiştim. Yani parti bir hayli geriledi ama bu, kendi kendine yaptıkları ile. Muhalefetin başarıları ile değil. AK Parti hala birinci parti konumunda.

SONUÇ

AKP’lileri yeni bir ev arayışına iten şartlar fazlasıyla oluşmuş vaziyette ama pek çoğunun uygun bir ev bulmakta zorluk çektikleri de ortada. Bu yüzden yerlerinde kalmaya veya dönmeye karar verenler artmaya başladı. Bu trendi durdurmak veya tersine çevirmek için muhalefet partilerinin çok az zamanları kaldı. Kısa bir süre içinde etkili yeni stratejiler geliştiremezlerse, 2023’de, 2002’dekine benzer bir kırılmanın hiç beklenmemesi lazım.

Ali AKARCA – KARAR Gazetesi

Okumaya devam et

EKONOMİ

2026’nın ilk sinyali; büyüyemeyen ekonomi

“Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir

Yayınlanma:

|

TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi bu yılın birinci çeyreğinde (Ocak-Şubat-Mart) geçen yılın aynı çeyreğine göre, yıllık bazda yüzde 2,5 büyüdü. Ancak bu oran piyasa beklentisi olan yüzde 2,7’nin altında kaldı.

Daha da önemlisi çeyreklik bazda büyüme fiilen “sıfır” (yüzde 0,1); bir önceki çeyreğe göre aslında büyümedik. Çeyreklik bazda yüzde 0,1’lik bu oran, ekonomik aktivite düzeyinin bir önceki çeyreğe oranla yatay bir seyir izlediğini gösteriyor.

Sanayi yıllık bazda yüzde 0,8 küçülürken, özellikle imalat sektörü kaynaklı küçülme çeyreklik verilere de yansıdı. Sanayi üretimi, yüksek faiz ortamı ve artan maliyetlerin etkisiyle ivme kaybederek büyümeyi aşağı çeken ana unsur oldu.

Tarım sektörü 2025 yılının derin küçülme oranlarından sonra nihayet yıllık bazda yüzde 4,6, çeyreklik bazda ise yüzde 5,9 büyüdü.

İnşaat sektörü ise 2025 yılında yüzde 10’un üzerinde seyreden rekor büyüme oranlarının ardından ilk çeyrekte yıllık bazda sadece yüzde 3,2 büyüdü, üstelik çeyreklik bazda yüzde 1,7 daraldı.

Sektörlerdeki zayıf görünümün yanında bilgi-iletişimdeki yüzde 9,5’luk oran çarpıcı görünse de bu durum büyük ölçüde 5G teknoloji altyapı yatırımlarına dayalı olduğu için kalıcı bir ivmelenme olmayabilir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde büyümenin itici güçlerinden biri de yatırımlar yani gayrisafi sabit sermaye oluşumu (makine-teçhizat ve inşaat yatırımları). Bu kalem yıllık bazda yüzde 3 artış kaydedip büyümeye 0,8 puanlık katkı verse de çeyreklik bazda yüzde 2,2 küçüldü.

Stoklar ise büyümeye 0,5 puanlık pozitif katkı verdi. Çeyreklik bazda talep yavaşlarken üretilen malların bir kısmının satılamayıp rafa kalktığı anlaşılıyor olsa da bunun da teknik olarak büyüme rakamını yukarıda tuttuğu görülüyor.

Harcama yöntemiyle milli gelire bakalım;

Hanehalkı tüketimi yıllık yüzde 4,8 arttı ancak çeyreklik artış yüzde 0,1’de kaldı. Talebin sıkılaşma adımlarıyla hız kestiği hissediliyor. Ama kimin talebi ve tüketimi? Zaten “program” dar ve sabit gelirliler üzerinde çalışıyor yıllardır. Yine de yüksek gelirlilerin ve servet transferinin etkisiyle doğan talebin baskılanması zor.

Devlet de harcamacı tarafta yerini aldı; yıllık bazda devletin nihai harcamaları yüzde 2,1 artarken, çeyreklik artış yüzde 3,3 oldu. “Kamuda tasarruf olmalı” derken, devletin harcamalarının artması büyük ikilemi ortaya koyuyor.

Asıl kırılganlık ihracatta. İhracat yıllık yüzde 12,7, çeyreklik yüzde 7,5 daralarak en zayıf halka oldu. Bu dengesizlik sebebiyle net dış ticaret, büyümeyi 2,5 puan aşağı çekti.

İhracattaki sorunlar yapısal nitelik taşıyor. Yüksek faiz, girdi maliyetlerindeki artış, kur baskısı, atıl kapasite ve dış talepteki durgunluk, hepsi bir arada etkisini gösterdi.

Nisan sonunda imalatçı ihracatçılar için kurumlar vergisi oranının yüzde 9’a, ihracatçılar için yüzde 14’e indirilmesi olumlu bir adım; ancak yapısal sorunlar gündemdeyken bu düzenlemenin etkisi sınırlı kalacak. Sanayinin dış rekabet gücü zayıfladıkça ihracat üzerindeki baskı artmaya devam edecek. Bu sürecin işsizliği yukarı taşıması kaçınılmaz görünüyor.

Program hedefiyle gerçek arasındaki makas açıklanamaz hale geldi. Talebin baskılanması ve kur kontrolüne dayanan mevcut program, enflasyonla mücadelede somut bir ilerleme sağlayamıyor. Öte yandan iç ve dış talebi belirgin şekilde soğuttuğu anlaşılıyor. “Büyümeden ödün vermeden enflasyonu düşürme” hedefinin, programın iki temel dinamiği değiştirilmeden gerçekleşemeyeceği artık verilerle sabittir. O nedenle ilk çeyrek büyüme verisi, önemli bir uyarı işaretidir.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.