SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
Müteahhitler ‘sürdürülebilir şehirlere’ odaklandı
Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Erdal Eren, “Dünyada kentleşme hızla sürerken küresel iklim kriziyle birlikte ‘sürdürülebilir şehirler’ için alınması gereken önlemler aciliyet kazanmaktadır.” dedi
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Küresel iklim değişikliğine karşı çeşitli zirveler ve etkinliklerle çareler aranırken müteahhitler de bu süreçte “sürdürülebilir şehir” hedefine odaklandı.
Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Erdal Eren, AA muhabirine, 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü öncesinde değerlendirmede bulundu.
Dünya Şehircilik Günü’nün bu yıl küresel çapta, daha önce hiç olmadığı kadar yoğun bir iklim kriziyle mücadele gündemi içinde kutlandığını belirten Eren, “Dünyada kentleşme hızla sürerken küresel iklim kriziyle birlikte ‘sürdürülebilir şehirler’ için alınması gereken önlemler aciliyet kazanmaktadır.” dedi.
Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, 2007’den bu yana dünya nüfusunun yarısından fazlasının şehirlerde yaşadığına işaret eden Eren, bu oranın 2030 yılına kadar yüzde 60’a çıkmasının beklendiğini söyledi.
Eren, küresel gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYH) yaklaşık yüzde 60’ına katkıda bulunan şehir ve metropollerin, aynı zamanda küresel karbon emisyonların da yaklaşık yüzde 70’i ile kaynak kullanımının yüzde 60’ından fazlasını oluşturduğunu bildirdi.
“100 yıllık ekonomik ömürleri olan yapılar inşa edilmeli”
Mevcut tabloda “sürdürülebilir inşaat” kavramının öneminin arttığını vurgulayan Eren, şöyle konuştu:
“Bu kapsamda gelecek kuşakların gereksinimlerini dikkate almayı, kaynakların verimli kullanılmasını, enerjinin korunmasını ve çevreye duyarlı yapı malzemesi seçimini içeren politikalara ihtiyaç duyulmaktadır. Dolayısıyla öncelikle mimar, mühendis ve teknik müşavirlerin kullanımıyla bilimin yol göstericiliği ön plana alınmalı. 20-30 yıl sonra tekrar dönüştürülecek değil, 100 yıllık ekonomik ömürleri olan yapılar inşa edilmeli. Kent mimarisi de bu yaklaşımla şekillenmeli ve sık sık değişikliğe gidilmemelidir.”
Eren, yeşil bina ve verimli enerji teknolojileri kullanımıyla bu amaca yönelik yenilikçi/yaratıcı projelerin de öncelikli olarak desteklenmesi gerektiğini dile getirdi.
“Türkiye açısından kentsel dönüşüm hayati önem taşıyor”
Deprem riskinin yüksek olduğu Türkiye açısından kentsel dönüşümün hayati önem taşıdığına dikkati çeken Eren, şunları kaydetti:
“Bu dönüşüm bütünsel bazda kentsel altyapı, tarihi ve çevresel doku ile başta mülkiyet hakkı olmak üzere bölge sakinlerinin tüm hakları gözetilerek, planlanarak uygulanmalı. Tercihler kişilere özel değerlendirmelerden arındırılmalı. Planlama aşamasında ayrıca inşaat atıklarının çevresel etkileri ve geri kazanımı da dikkate alınmalı.”
Eren, depremle mücadelede hızla odaklanılması gereken adımları da “ehil yapı müteahhidi, güçlü yapı denetimi, yetkin mühendislik sistemi, mesleki yeterlilik belgeli iş gücü, kaliteli malzeme, çok yönlü imar mevzuatı ve bilinçli kamuoyu” olarak 7 başlıkta özetledi.
“Yeni finansal araçların ortaya konulması daha fazla gündemde olacak”
Özellikle yapı müteahhitlerinin sınıflandırılması yönünde atılan ilk adımların memnuniyet verici olduğunu belirten Eren, çalışmaların daha da hızlanmasını temenni ettiklerini söyledi.
Eren, kentsel dönüşümün hızlanması ihtiyacı çerçevesinde yeni finansal araçların ortaya konulmasının da gelecek dönemde daha fazla gündemde olacağını sözlerine ekledi.
“Enerjiyi verimli kullanmak zorundayız”
Türkiye İMSAD (Türkiye İnşaat Malzemesi Sanayicileri Derneği) Yönetim Kurulu Başkanı Tayfun Küçükoğlu da enerji maliyetinin tüm dünyada arttığına dikkati çekerek, “Tüm şehirlerimizde depreme dayanıklı, enerji verimli yapıların sayısını artırmak için sürdürülebilir binalara odaklanmalıyız.” dedi.
Küçükoğlu, küresel iklim krizinin enerji kaynaklarının sürdürülebilir olması için şehirlerde verimliliği zorunlu kıldığını vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Tüm dünyada ciddi bir şekilde artan maliyetler hem üreticiyi hem de tüketiciyi bu konuda daha duyarlı hale getiriyor. Yaşadığımız binalarda enerji tüketimini azaltmak ve gelecek nesillere daha sağlıklı, yaşam kalitesi daha yüksek şehirler bırakmak adına enerjiyi verimli kullanmak zorundayız. Bu bilinç sayesinde hem hane bütçesine hem de ekonomimize ciddi oranda tasarruf sağlayabiliriz.”
Enerji verimliliği konusunda geliştirilebilecek çok fazla alan olduğunu vurgulayan Küçükoğlu, ithal edilen enerjinin en büyük kısmının konut ve hizmetler bölümünde kullanıldığını anlattı.
Küçükoğlu, toplam enerjinin yüzde 35’inin konut ve hizmetlerde, yüzde 34’ünün sanayide, kalanın ise ulaştırma, tarım ve hayvancılık ile enerji dışı alanlarda tüketildiğini belirterek, şöyle devam etti:
“Konut ve hizmetler tarafındaki 20 milyar dolar seviyesinde tüketilen enerjinin yüzde 30 ila 40’ını tasarruf edebiliriz. Bunun için gerekli yeteneklere, altyapıya, her türlü enerji verimli enstrümanları hayatımıza geçirerek enerji tasarrufu elde etme imkanına sahibiz. Bu tasarruf miktarı hem iklimin korunması hem de ülkemiz ekonomisinin cari açığının doğru yönetilmesine hem de daha iyi şehirlerde yaşamaya katkı sağlayacak bir seviyede.”
“Yalıtımla yaklaşık yüzde 90 enerji tasarrufu sağlayabiliriz”
Isı Su Ses ve Yangın Yalıtımcıları Derneği (İZODER) Yönetim Kurulu Başkanı Emrullah Eruslu ise Türkiye’nin tüm şehirlerinin enerji tasarruflu, güvenli ve sağlıklı binalara sahip olması için kentsel dönüşüm fırsatının iyi değerlendirilmesi gerektiğini ifade ederek, “Eğer kentsel dönüşüm sürecinde yeniden inşa edilecek tüm binalarda yalıtım kalınlıklarına önem verirsek, hiç yalıtım yapılmamış bir binaya göre yaklaşık yüzde 90 enerji tasarrufu sağlayabiliriz.” diye konuştu.
Eruslu, Türkiye’deki binaların yüzde 80’inde ısı yalıtımı bulunmadığını ve şehirlerde uygulanan yalıtım kalınlıklarının Avrupa’da aynı iklim kuşağında yer alan şehirlere göre geride olduğunu kaydetti.
Binalarda kullanılan enerjinin yüzde 80’lik bölümünün ısıtma ve soğutma amacıyla tüketildiğine işaret eden Eruslu, “Kendi kaynaklarımızla ürettiğimiz enerjiyi de dahil ettiğimizde Türkiye’nin toplam enerji maliyeti yaklaşık 60 milyar dolar civarındadır. Ülkemizde sadece binaların enerji verimli hale getirilmesiyle her yıl 9 milyar dolar tasarruf elde etme potansiyelimiz var.” ifadelerini kullandı.
İlginizi Çekebilir
-
TÜRKİYE’NİN NET-SIFIR YOLCULUĞU
-
ESG ve Sürdürülebilirlik Müşteri Memnuniyeti ile Başlıyor
-
ARİF ÖZTAN : TEKSTİLDE CİRONUN DÖRTTE BİRİ ELEKTRİK MALİYETİNE GİDİYOR
-
BİLANÇOLARI KÜÇÜLEN BANKALAR NASIL KAR PATLAMASI YAPTI
-
VakıfBank, sürdürülebilir bankacılık ürünlerine iki yeni ürün ekledi
-
VakıfBank’tan sürdürülebilirlik atağı
GÜNCEL
Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi
Yayınlanma:
2 hafta önce|
25/08/2026Yazan:
BankaVitrini
2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu, yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi’de son yarım yüzyılda liberal demokrasilerin neden güç kaybettiğini sorguluyor. Acemoğlu’nun temel tezi oldukça çarpıcı: Demokrasi yalnızca seçimlerden, hukukun üstünlüğünden ve bireysel özgürlüklerden ibaret değil. Ekonomik büyümenin nimetleri toplumun geniş kesimlerine ulaşmıyorsa, çalışanlar sistemin dışında kaldığını düşünüyorsa ve teknolojik dönüşüm serveti giderek daha küçük bir kesimde topluyorsa liberal demokrasinin toplumsal zemini de aşınıyor. Çözüm olarak ortaya koyduğu kavram ise “işçi sınıfı liberalizmi”.
Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun Ağustos 2026’da yayımlanan yeni kitabı Hangi Liberal Demokrasi, aslında bir siyaset kitabı olduğu kadar ekonomi, teknoloji, gelir dağılımı ve çalışma hayatı üzerine de kapsamlı bir tartışma.
Kitabın İngilizce adı What Happened to Liberal Democracy? Remaking a Politics of Shared Prosperity. ABD’de 11 Ağustos 2026’da yayımlanan eser Türkiye’de Doğan Kitap tarafından Hangi Liberal Demokrasi adıyla yayımlandı. Türkçe baskı 488 sayfa ve çevirisi Solina Silahlı’ya ait.
Acemoğlu’nun kitabı şu basit fakat büyük soruyla başlıyor: Liberal demokrasi bir dönem ekonomik ve toplumsal ilerlemenin motorlarından biri olduysa bugün neden geniş toplum kesimlerinin güvenini kaybediyor?
Acemoğlu’nun cevabı, demokrasinin yalnızca siyasi kurumlarına değil, ekonominin nasıl örgütlendiğine bakmamız gerektiği yönünde.
1990’ların büyük iyimserliği neden dağıldı?
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünyada liberal demokrasinin nihai zaferini ilan eden büyük bir iyimserlik ortaya çıkmıştı.
Beklenti şuydu: Piyasa ekonomileri büyüyecek, demokratik rejimler yaygınlaşacak, küreselleşme refah yaratacak, teknolojik gelişmeler insanları özgürleştirecek ve ekonomik büyümeden toplumun hemen her kesimi yararlanacaktı.
Aradan yaklaşık 35 yıl geçti.
Bugünkü tablo ise çok daha farklı. Gelir ve servet eşitsizlikleri arttı. Geleneksel sanayi bölgelerinde iş kayıpları yaşandı. Üniversite mezunlarıyla diğer çalışanlar arasındaki ekonomik ve kültürel mesafe büyüdü. Dijital platformların siyasi ve toplumsal etkisi arttı. Popülist ve otoriter siyasi hareketler güç kazandı.
Acemoğlu tam olarak bu kırılmanın nedenlerini araştırıyor.
Acemoğlu’nun ana tezi: Liberalizm kendi başarısının kurbanı oldu
Kitabın en önemli tezlerinden biri liberalizmin başlangıçta iktidarı sınırlandırmak amacıyla doğduğu, fakat zamanla kendisinin düzenin hâkim ideolojisine dönüşmesidir.
Liberal düşüncenin tarihsel başarısı büyük ölçüde keyfî iktidarın sınırlandırılması, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi, bilgi üretiminin serbestleşmesi ve demokratik katılımın artması üzerinden gerçekleşti.
Ancak Acemoğlu’na göre liberalizm iktidara meydan okuyan bir düşünce olmaktan çıkıp mevcut düzenin taşıyıcısı haline geldiğinde yeni sorunlara yeterince cevap veremedi.
Özellikle sanayi sonrası ekonomiye geçiş bu kırılmayı hızlandırdı.
Üç büyük vaat yerine getirilmedi
Acemoğlu liberal demokrasinin başarısını üç temel vaat üzerinden değerlendiriyor: Ortak refah, demokratik yönetim ve bilgiye özgür erişim.
Kitabın ana fikri açısından kritik nokta burada. Liberal demokrasi bu vaatleri gerçekleştirdiği dönemlerde güçlendi. Fakat son birkaç on yılda özellikle ortak refah konusunda ciddi biçimde başarısız oldu.
Ekonomi büyüse bile büyümenin kazançlarının toplum içinde nasıl dağıldığı giderek daha önemli hale geldi.
Dolayısıyla Acemoğlu’nun yaklaşımını tek cümleye indirgersek: Büyüme tek başına yetmez; büyümenin kimlere ulaştığı demokrasinin geleceğini belirler.
Bu nedenle gelir dağılımı Acemoğlu açısından yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Aynı zamanda demokratik sistemin sürdürülebilirliğiyle ilgili siyasi bir meseledir.
Çalışan kesim neden sistemden uzaklaştı?
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri liberalizmin krizini yalnızca aşırı sağın, popülizmin veya otoriter liderlerin yükselişi üzerinden açıklamaması.
Acemoğlu daha derine bakıyor.
Sorusu şu: İnsanlar neden bu hareketlere yönelmeye başladı?
Sanayisizleşme, fabrikaların kapanması, üretimin başka ülkelere kayması, sendikaların zayıflaması, ücretlerin verimlilik artışının gerisinde kalması ve kaliteli işlerin azalması toplumun önemli kesimlerinde ekonomik güvensizlik yarattı.
Buna üniversite eğitimli profesyonel sınıflarla diğer çalışan kesimler arasında giderek büyüyen kültürel mesafe de eklendi.
Acemoğlu’na göre eğitimli elitlerin siyasi ağırlığının artması ve toplumun geri kalanından uzaklaşması, liberalizmin toplumsal tabanının daralmasında rol oynadı.
Teknoloji tarafsız değil
Acemoğlu’nun önceki çalışmalarını takip edenler açısından kitabın teknoloji bölümü özellikle tanıdık. Çünkü Acemoğlu uzun süredir teknolojinin yönünün kendiliğinden oluşmadığını savunuyor.
Teknoloji; insanın yeteneklerini artırmak için de kullanılabilir, insan emeğinin yerine geçmek için de.
Bu ayrım yapay zekâ çağında çok daha kritik hale geliyor. Şirketler yalnızca maliyetleri düşürmek amacıyla otomasyona yöneldiğinde teknoloji çalışanların verimliliğini artırmak yerine onları sistemden dışlayabilir.
Bu durumda teknolojik ilerlemenin ekonomik kazançları sermaye sahipleri ve belirli yüksek nitelikli çalışanlarda yoğunlaşırken geniş çalışan kesimleri kazançtan yeterince pay alamayabilir.
Acemoğlu bu nedenle teknolojinin yönünün demokratik toplumların tartışması gereken bir tercih olduğunu düşünüyor. Michael Sandel de kitaba ilişkin değerlendirmesinde Acemoğlu’nun yeni teknolojilerin yönünün “doğanın bir gerçeği” değil, demokratik vatandaşların vereceği bir karar olduğu tezini özellikle vurguluyor.
Dijital çağ demokrasiyi neden zorladı?
İnternetin ilk dönemlerinde dijital teknolojilerin bilgiyi demokratikleştireceği düşünülüyordu.
Fakat ortaya çok daha karmaşık bir tablo çıktı. Sosyal medya platformları insanların bilgiye ulaşmasını kolaylaştırırken yanlış bilginin yayılmasını, kutuplaşmayı ve algoritmaların insanların ne göreceğini belirlemesini de beraberinde getirdi.
Böylece bilgiye erişim özgürlüğü paradoksal biçimde bilgi ortamının parçalanmasına yol açtı.
Acemoğlu liberalizmin dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşüme yeterince cevap veremediğini düşünüyor. Kitabın içeriğinde “Algoritmalar Çağında Liberalizm” başlığının bulunması da teknolojinin tartışmanın merkezindeki yerini gösteriyor.
Çözüm: “İşçi sınıfı liberalizmi”
Kitabın en fazla tartışma yaratacak kavramı kuşkusuz working-class liberalism, yani “işçi sınıfı liberalizmi”. Thomas Piketty de kitabı özellikle bu yönüyle öne çıkarıyor ve Acemoğlu’nun Roosevelt dönemini hatırlatan bir işçi sınıfı liberalizminin yeniden kurulması için güçlü bir tez ortaya koyduğunu belirtiyor.
Peki bu kavram ne anlama geliyor?
Acemoğlu’nun önerisi klasik anlamda devletçi bir ekonomik modele dönüş değil. Serbest piyasanın tamamen terk edilmesini de savunmuyor. Asıl önerisi, liberalizmin ekonomik ve siyasi merkezinin yeniden geniş çalışan kesimlere yönelmesi.
Acemoğlu bunu bir söyleşisinde oldukça açık biçimde tarif ediyor: Bireysel özgürlük korunmalı ancak insanların değerleri yukarıdan bastırılmamalı; sosyal mühendislikten kaçınılmalı; kaliteli işler ve ortak refah öncelik haline getirilmeli ve yerel topluluklar yeniden güçlendirilmelidir.
Acemoğlu’nun reçetesinin temel taşları
Kitaptan çıkan yeni liberalizm modelini birkaç temel başlık altında toplamak mümkün:
Ortak refah: Ekonomik büyümenin kazançları toplumun geniş kesimlerine yayılmalı.
Kaliteli istihdam: Ekonomi yalnızca GSYH veya şirket kârları üzerinden değil, yarattığı kaliteli işler üzerinden de değerlendirilmelidir.
Çalışanın güçlendirilmesi: Teknoloji çalışanı gereksiz hale getiren değil, çalışanların yeteneklerini ve üretkenliğini artıran yönde geliştirilmelidir.
Yerel topluluklar: Siyaset ve karar alma mekanizmalarının yalnızca merkezi kurumlarda yoğunlaşması yerine yerel toplulukların güçlendirilmesi gerekir.
Çoğulculuk: Farklı yaşam tarzları ve değerlerin bir arada yaşayabileceği toplumsal alan korunmalıdır.
Elit sosyal mühendislikten kaçınma: Eğitimli elitlerin kendi kültürel değerlerini toplumun tamamına yukarıdan empoze etmeye çalışması liberalizme duyulan tepkiyi büyütebilir.
Demokratik teknoloji politikası: Yapay zekâ ve otomasyonun yönü yalnızca teknoloji şirketlerinin kararlarına bırakılamayacak kadar önemlidir.
Roosevelt modeli neden önemli?
Piketty’nin kitabı değerlendirirken Franklin D. Roosevelt dönemine gönderme yapması tesadüf değil.
1930’ların Büyük Buhranı sonrasında ABD’de uygulanan New Deal politikaları kapitalizmi ortadan kaldırmak yerine sistemin toplumsal meşruiyetini yeniden kurmaya çalışmıştı. Çalışanların pazarlık gücünün artırılması, sosyal güvenlik sistemlerinin oluşturulması, kamu yatırımları ve finans sektörünün düzenlenmesi bu dönüşümün parçalarıydı.
Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” önerisinin mantığında benzer bir yaklaşım bulunuyor: Kapitalizmi kaldırmak yerine ekonomik sistemin ürettiği refahın daha geniş kesimler tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Bu açıdan kitapta ekonomi ile demokrasi arasında çok güçlü bir bağ kuruluyor.
Demokrasi sandıktan ibaret değil
Kitabın Bankavitrini açısından belki de en önemli ekonomik mesajı burada ortaya çıkıyor.
Bir ülkede seçimlerin yapılması tek başına güçlü bir demokratik düzen yaratmaya yetmeyebilir. Eğer orta sınıf küçülüyorsa, çalışanların reel gelirleri uzun süre geriliyorsa, servet giderek dar bir kesimde yoğunlaşıyorsa ve gençler ebeveynlerinden daha iyi yaşayacaklarına inanmıyorsa demokratik kurumlara güven de aşınabilir.
Başka bir ifadeyle: Ekonomik dışlanma zamanla siyasi dışlanma hissine dönüşebilir.
Bu nedenle gelir dağılımı politikası aynı zamanda demokrasi politikasıdır.
Türkiye açısından neden önemli?
Asaf Savaş Akat’ın Türkçe baskıya ilişkin değerlendirmesinde dikkat çektiği nokta da tam olarak burası. Akat, Acemoğlu’nun sorumlu aydınlarla çalışan kesimler arasında üretken bir işbirliği ve dayanışma modeli önerdiğini, bunun özellikle kurumsal gelişmesinde sorun yaşayan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından önemli olduğunu vurguluyor.
Türkiye açısından kitabın tartışmaya açtığı sorular oldukça güncel:
Ekonomik büyümeden toplumun hangi kesimleri pay alıyor?
Orta sınıf neden zayıflıyor?
Ücretlilerin milli gelirden aldığı pay nasıl değişiyor?
Teknolojik dönüşüm çalışanların verimliliğini mi artırıyor, yoksa istihdamı mı azaltıyor?
Gençlerin kaliteli işe ulaşma imkânları neden daralıyor?
Yerel yönetimler ve sivil toplum yeterince güçlü mü?
Ekonomik kararların alınmasında toplumun farklı kesimleri ne kadar söz sahibi?
Bu soruların cevapları yalnızca ekonomi politikasının değil, demokratik kurumların geleceğinin de belirleyicisi olabilir.
Neoliberalizme eleştiri, liberalizme veda değil
Kitabın önemli bir ayrımını da yapmak gerekiyor.
Acemoğlu liberalizmin başarısız olduğunu söyleyerek otoriter veya anti-demokratik sistemlere yönelmeyi önermiyor. Tam tersine liberal demokrasinin tarih boyunca olağanüstü ilerlemeler sağladığını savunuyor. Sorun liberal demokrasinin kendisinden çok, son birkaç on yılda geçirdiği dönüşüm.
Bu nedenle Acemoğlu’nun önerisi: “Liberalizmi terk edelim” değil, “liberalizmin toplumsal sözleşmesini yeniden kuralım.”
Bu ayrım kitabın belki de en önemli mesajı.
Yapay zekâ çağının büyük sorusu
Kitabın yayımlandığı dönem de ayrıca anlamlı. Dünya yeni bir teknolojik devrimin başlangıcında. Yapay zekâ üretkenliği olağanüstü artırabilir.
Ancak aynı teknoloji milyonlarca beyaz yakalı işi dönüştürebilir veya ortadan kaldırabilir.
Dolayısıyla önümüzdeki yılların en önemli ekonomi politikası sorularından biri şu olacak: Yapay zekânın yaratacağı ekonomik değer kime gidecek? Sadece teknoloji şirketlerine ve sermaye sahiplerine mi?
Yoksa çalışanların ücretlerine, daha kısa çalışma sürelerine, daha kaliteli işlere ve toplumun genel refahına mı dönüşecek? Acemoğlu açısından bu sorunun cevabı yalnızca gelir dağılımını değil, liberal demokrasinin geleceğini de belirleyebilir.
Sonuç: Demokrasi için yeniden güçlü bir orta sınıf
Hangi Liberal Demokrasi, klasik anlamda bir ekonomi kitabından daha fazlası.
Acemoğlu ekonomi, siyaset, teknoloji ve sosyolojiyi aynı sorunun çevresinde birleştiriyor: Bir siyasi sistem ekonomik olarak toplumun geniş kesimlerini dışarıda bırakarak ne kadar süre meşruiyetini koruyabilir?
Kitabın verdiği cevap oldukça açık: Uzun süre koruyamaz.
Liberal demokrasi yalnızca bireysel hakları ve seçimleri korumakla yetinemez. İnsanlara ekonomik güvenlik, kaliteli istihdam, yükselme imkânı ve geleceğe ilişkin umut da sunmak zorunda.
Bu nedenle Acemoğlu’nun “işçi sınıfı liberalizmi” aslında bir ekonomik modelden daha fazlasını ifade ediyor. Yeni bir toplumsal sözleşme öneriyor.
Sermaye ile emeğin, teknoloji ile insanın, elitlerle çalışan kesimlerin ve merkezi yönetimlerle yerel toplulukların arasındaki güç dengesinin yeniden kurulmasını savunuyor.
Ve kitabın ekonomi dünyasına bıraktığı en güçlü soru belki de şu: Bir ekonomi büyürken çalışanların büyük bölümü kendisini fakirleşmiş hissediyorsa, gerçekten başarılı sayılabilir mi?
Acemoğlu’nun cevabı “hayır”a oldukça yakın.
Çünkü ortak refah olmadan güçlü orta sınıf; güçlü orta sınıf olmadan toplumsal güven; toplumsal güven olmadan da sürdürülebilir liberal demokrasi kurmak giderek zorlaşıyor.
Bankavitrini.com – Kitap / Ekonomi / Demokrasi
BANKA HABERLERİ
DenizBank’tan karbon yoğun sektörlere dönüşüm finansmanı
DenizBank, sürdürülebilir finansman kapsamını genişletmek ve emisyon yoğun sektörlerin dönüşümünü desteklemek üzere, ana hissedarı Emirates NBD ile birlikte Geçiş Finansmanı Çerçevesi’ni yayımladı.
Yayınlanma:
3 hafta önce|
19/08/2026Yazan:
BankaVitriniTürkiye’de ilk kez ayrı bir kılavuz doküman olarak yayımlanan Geçiş Finansmanı Çerçevesi; yüksek emisyonlu sektörlerin karbonsuzlaşmasına katkı sağlayan faaliyetlerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve sınıflandırılması için sistematik bir metodoloji ortaya koyuyor.
DenizBank Genel Müdürü Recep Baştuğ, konuya ilişkin değerlendirmesinde şunları söyledi: “Düşük karbonlu ekonomiye geçiş, bugün yalnızca iklim hedefi değil; ülkelerin büyüme modelleri ve rekabet gücü üzerinde belirleyici bir unsur. Ülkemizde de özellikle AB Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın mali yükümlülüklerinin başlamasıyla, ihracatçı sektörlerimiz açısından dönüşüm ihtiyacı daha kritik hale geldi. Bu noktadaki rolümüz ve amacımız, uzun soluklu bir finansman ortağı olarak dönüşüm sürecindeki şirketlerin yanında yer almak. Ana hissedarımız ile birlikte hayata geçirdiğimiz Geçiş Finansmanı Çerçevemizle, özellikle yeşil dönüşümü zor sektörlerdeki şirketlerin kendi somut dönüşüm hedeflerini finanse etmesine imkan tanıyan bir yaklaşım sunuyoruz. Önümüzdeki dönemde de düşük karbonlu ekonomiye adil ve kapsayıcı geçiş için reel sektörün uzun vadeli finansman ihtiyaçlarına çözüm üretmeyi sürdüreceğiz.”
Geçiş Finansmanı Çerçevesi Hakkında
Geçiş Finansmanı Çerçevesi, üretim, demir-çelik, çimento, madencilik, gayrimenkul, ulaştırma ve tarım başta olmak üzere karbon yoğun ve emisyon azaltımı zor sektörlerde faaliyet gösteren şirketlerin, Paris Anlaşması hedefleriyle uyumlu geçiş yolları doğrultusunda karbonsuzlaşmasını desteklemeyi amaçlıyor.
ICMA İklim Geçiş Finansmanı El Kitabı ve İklim Geçiş Tahvili Kılavuzu ile Kredi Piyasası Birliği (LMA), Asya Pasifik Kredi Piyasası Birliği (APLMA) ve Kredi Sendikasyonları ve Alım Satım Birliği (LSTA) tarafından yayımlanan uluslararası rehberler dikkate alınarak hazırlanan Çerçeve’nin uluslararası standartlarla uyumu, bağımsız dış değerlendirici DNV tarafından sağlanan İkinci Taraf Görüşü ile destekleniyor.
GÜNCEL
TPI Composites: Rüzgar enerjisinde bir devin çöküşü mü?
TPI Composites’in fabrikalarını satması ne anlama geliyor?
Yayınlanma:
2 ay önce|
05/07/2026Yazan:
BankaVitrini
Rüzgar enerjisinde dev dönüşüm: Lider üretici sahneden çekilirken sektör yeniden şekilleniyor
Bankavitrini.com | Haber Analiz
Yaklaşık otuz yıldır dünyanın en büyük bağımsız rüzgar türbini kanadı üreticilerinden biri olan TPI Composites, yaşadığı finansal sıkıntıların ardından yeniden yapılanma süreci kapsamında üretim tesislerini ve çeşitli varlıklarını satma kararı aldı. Şirketin üretim ağını elden çıkarması ilk bakışta “rüzgar enerjisinde kriz” algısı oluştursa da sektör uzmanlarına göre yaşanan gelişme temiz enerji yatırımlarının durduğu anlamına gelmiyor. Aksine sektör yeni bir konsolidasyon dönemine giriyor.
Bir dönem sektörün tartışmasız lideriydi
1990’lı yılların sonunda kurulan ABD merkezli TPI Composites, dünyanın en büyük bağımsız kompozit rüzgar türbini kanadı üreticisi olarak tanındı.
Şirket;
- GE Vernova
- Vestas
- Siemens Gamesa
- Nordex
- Enercon
gibi dünyanın en büyük türbin üreticilerine kanat tedarik etti.
Türkiye, Meksika, Çin, Hindistan ve ABD’deki tesislerinde bugüne kadar yaklaşık 100 binin üzerinde rüzgar türbini kanadı üretildi. Şirket özellikle dış kaynak (outsourcing) modeli sayesinde üretici firmaların kendi fabrika yatırımlarını azaltmalarını sağlayan önemli bir çözüm ortağı haline gelmişti.
Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?
Sorunun temelinde tek bir neden bulunmuyor.
1. Karlılık eridi
Pandemi sonrasında;
- reçine fiyatları
- karbon fiber
- cam elyaf
- epoksi
- lojistik
- enerji
- işçilik
gibi temel maliyetler hızla yükseldi.
Buna karşılık TPI’nin birçok sözleşmesi uzun vadeli ve sabit fiyatlıydı. Dolayısıyla maliyet artışları müşterilere tam olarak yansıtılamadı. Şirketin cirosu yüksek kalmasına rağmen faaliyet kârı giderek eridi.
2. Türbin üreticileri de zorlandı
2022-2025 döneminde sadece TPI değil;
- Siemens Gamesa
- Vestas
- Nordex
- GE Vernova
gibi dev üreticiler de düşük kârlılık açıkladılar.
Sebepleri;
- yükselen faizler
- bozulan tedarik zinciri
- yüksek hammadde maliyetleri
- ertelenen projeler
- yatırımcıların finansman maliyetindeki artış
olarak sıralandı.
Yani problem yalnızca TPI’ye ait değildi.
3. Sermaye yapısı sürdürülemez hale geldi
Yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, yüksek borç yükü, artan finansman giderleri, ve nakit akışındaki bozulma sonunda şirket yeniden yapılanma sürecine girdi.
2025 yılında ABD’de Chapter 11 korumasına başvuran şirket, faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda varlık satış sürecini başlattı.
Fabrikalar neden satılıyor?
Bu satışların amacı faaliyetleri tamamen durdurmak değil.
Asıl hedef;
- borçları azaltmak
- nakit yaratmak
- üretimin devamını sağlamak
- müşterileri kaybetmemek
olarak özetleniyor.
Mahkeme gözetimindeki süreçte şirketin çeşitli üretim tesisleri ve operasyonları farklı yatırımcılar tarafından devralınırken, rüzgar kanadı üretiminin kesintiye uğramaması hedefleniyor. ECP Blade Holdings ile yapılan anlaşma ve bazı varlıkların stratejik alıcılara devri bu planın önemli parçaları arasında yer alıyor.
Bu satışlar sektör için ne ifade ediyor?
Oldukça önemli.
Çünkü ilk kez dünyanın en büyük bağımsız kanat üreticisi parçalanarak farklı yatırımcıların kontrolüne geçiyor.
Bu durum;
- küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenmesi
- üretimin bölgeselleşmesi
- OEM üreticilerinin daha fazla dikey entegrasyona yönelmesi
- yeni yatırımcıların sektöre girmesi
anlamına geliyor.
Temiz enerji yatırımları duruyor mu?
Hayır.
Tam tersine.
Uluslararası projeksiyonlara göre;
- elektrik talebi büyüyor,
- karbon emisyon hedefleri devam ediyor,
- veri merkezleri ve yapay zekâ kaynaklı enerji ihtiyacı artıyor,
- ülkeler enerji güvenliği için yenilenebilir yatırımlarını sürdürüyor.
Dolayısıyla sorun rüzgar enerjisinde değil, eski iş modeliyle çalışan üreticilerde görülüyor.
Asıl değişen iş modeli
Geçmişte; “Ne kadar çok üretim, o kadar çok kâr” anlayışı vardı.
Bugün ise;
- fiyatlama gücü
- verimlilik
- otomasyon
- robotik üretim
- dijital kalite kontrol
- düşük maliyetli üretim
çok daha belirleyici hale geldi. Artık yüksek hacim tek başına başarı getirmiyor.
Türkiye açısından ne ifade ediyor?
Türkiye;
- cam elyaf
- kompozit
- çelik kule
- bağlantı ekipmanları
- mühendislik
alanlarında Avrupa’nın önemli üretim merkezlerinden biri.
TPI’nin geçmişte Türkiye’de yürüttüğü üretim faaliyetleri de ülkenin küresel rüzgar tedarik zincirindeki önemini göstermişti. Şirketin yeniden yapılanması sonrasında oluşacak yeni üretim dengesi, Türkiye’deki tedarikçiler ve yan sanayi için hem yeni iş birlikleri hem de yeni rekabet koşulları yaratabilir.
Bundan sonra ne bekleniyor?
Uzmanlara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde;
- daha az sayıda ancak daha güçlü üretici,
- daha yüksek otomasyon,
- daha büyük türbin kanatları,
- bölgesel üretim merkezleri,
- OEM üreticileri ile daha yakın entegrasyon
öne çıkacak.
Sektör küçülmüyor. Sadece yeniden organize oluyor.
Sonuç
TPI Composites’in üretim tesislerini satması, rüzgar enerjisinin geleceğinin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine bu gelişme, yüksek faiz, artan maliyetler ve finansman baskısı altında eski üretim modellerinin sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Temiz enerji yatırımları küresel ölçekte devam ederken, kazananlar artık yalnızca üretim kapasitesi yüksek olanlar değil; sermaye yapısı güçlü, verimli ve teknolojik dönüşümü hızla gerçekleştirebilen şirketler olacak. TPI’nin yaşadığı süreç, yenilenebilir enerji sektörünün olgunlaşma dönemine girdiğinin ve rekabetin artık maliyet, verimlilik ve finansal dayanıklılık ekseninde şekillendiğinin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.625)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (597)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.981)
- GÜNCEL (4.584)
- GÜNDEM (3.567)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.737)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.486)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (831)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kontrolmatik’te ödeme krizi büyüyor 05/09/2026
- İhracatçıya ucuz kredi hamlesi: Reeskont kredilerde yeni dönem 05/09/2026
- Fonlarda vergi ayarı: Yüzde 10 stopaj resmen başladı 05/09/2026
- Enflasyon düşüyor ama hayat pahalılığı bitmiyor 03/09/2026
- Piyasalar soluklandı: Zayıf istihdam Fed korkusunu törpüledi. Gözler TÜİK’te 03/09/2026
- Perakende devlerinde kârlılık alarmı: BİM pozitif ayrıştı 01/09/2026
- SPK’dan patron satışlarına fren 01/09/2026
- Yeni SPK düzenlemesinde hangi hisseler öne çıkabilir? 31/08/2026
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
