Connect with us

Dr. Abbas Karakaya

AMERİKA’DA SAZLI SÖZLÜ ŞÜKRAN GÜNÜ YEMEĞİ

Yayınlanma:

|

Kasım ayının dördüncü Perşembe günü Amerika’da Şükran Günü olarak kutlanıyor. Bu kutlamada, aileler, arkadaşlar bir yemek masası etrafında bir araya geliyor. Amerika’daki 4 Temmuz kutlamaları havai fişek gösterileriyle, Cadılar Bayramı kıyafetleriyle akla geliyorsa, Şükran Günü de en çok o gün yenen yemekle akla geliyor.

Şükran Günü kutlamasının ana yemeği fırında hindi, tatlısı da kabak tatlısı. Geleneksel menüde hindi etinin yanı sıra patates püresi, tatlı patates, ‘hindi içi’ (iç pilav yerine), Bürüksel lahanası da var. Ziyafet diye nitelenen bu aile yemeğinin iki de sosu var. Marmelat kıvamında, kızılcıktan yapılma, tatlı bir sos ki etin yanında yenmesi bizim damak tadımıza yabancı, ama güzel bir tat. Öbürüyse gravy denilen et ve patates püresinin üstüne dökülen sos. Buraya kadar bahsettiklerimiz tipik bir Şükran Günü menüsü. Amerika büyük bir ülke, bölgeden bölgeye küçük farklar illa ki vardır. Öğlen ya da akşamüzeri saat üç sularında yenen bu yemekte içki de içiliyor. Yemekten sonra maç ya da film izlemek de yaygın bir şey. 1997 yılında Amerika’daki ilk Şükran Günü kutlamamda böyle olmuştu. Yemek yenmiş ve televizyonun önündeki koltuklara geçilmişti. Ben o zaman buna çok şaşırmıştım. İçki eşliğinde sohbet, muhabbet edilir diye düşünürken…

Bu seferki yani 2022 yılındaki Şükran günündeyse Virginia’da kardeşimin evindeydik. Geçen haftaki yazımda Virginia’ya yaptığımız araba yolculuğunu anlattım. Bu seferki kutlama benim 25 yıl önceki kutlamamdan farklıydı. 24 Kasım 2022 Perşembe günü kardeşimin-eniştemin evi deyim yerindeyse tam bir dergâh gibiydi. Konuklar Virginia hariç, üç eyaletten (Indiana, Philadelphia, New Jersey) gelmişlerdi. Şükran günü menüsünde bulunan her şey en lezzetli halleriyle ve herkese yetecek şekilde, isteyene fazlasıyla sunuldu. Yirmi beş yıl önceki kutlamada olduğu gibi, bu sefer de yemekleri yine eniştem Laine yaptı. Hem de hepsini tek başına. Ana akım mutfak kültürü pizza, sandviç ve dondurulmuş gıdaların ötesine gitmeyen ABD’de bu gün yemek bakımından çok önemseniyor. Laine de böyle bir bu ziyafeti tek başına, kimseyi karıştırmadan yapmayı önemsiyor. Seve seve yaptığı, zevkli bir yorgunluk olarak görüyor herhalde. Yiyenlerden alkış beklemese de kendisini alkışladık ve yeni dönemin ilk ‘teşekkürünü’ ona ettik. Teşekkürler ‘emektar’ Laine!

Ev sahipleri (Ayfer, Laine ve kızları/yeğenlerim Ezgi, Bahar) dışında toplam on beş kişi aynı uzun masada oturduk. Yedik, içtik, şarkılar, nefesler, türküler söyledik. Yemeğimizin akşam başlaması, saz ve sözün olması benim 25 yıl önce katıldığım ilk Şükran günü kutlamasından ayrıldığı; bu iki kutlamanın arasındaki en büyük farktı. İçki olarak şarap ve rakı içildi. Rakının olduğu yerde rakı içilir, diyerek ben rakı içtim. İnsanın yeryüzündeki en büyük buluşunun müzik olduğuna inanıyorum. Müzik kadar insanları bir araya getiren, aynı frekansta ve ruh atmosferinde buluşturan başka bir şey yok bence. İşte, bizim bu gecemizde de bu havayı gitarıyla Anıl, sazıyla Ezgi ve darbukasıyla Suad sağladı. Uzun saplı bağlama olmasa da İbrahim Neşet Ertaş’dan çaldı söyledi. Bahar da flüt çaldı. Hepsine buradan bir kez daha teşekkür ederim.

Şükran Gününün Tarihçesi:

1620 yılı Eylül ayında yüz iki insan İngiltere’de Plymouth denilen liman kasabasından gemiye binerek rotalarını Amerika kıtasına çeviriyorlar. İki aylık bir yolculuk sonunda, Kasım sonu, Aralık başı 1620’de bugün Massachusetts diye bilinen yere ulaşıyorlar. Kuzey Amerika kıtasına gelen bu insanlara inançları sebebiyle göç edenler (hicret edenler) anlamında Pilgrims, yani hacılar deniyor. Hacılar kendi toprakları İngiltere’de dinlerini istedikleri gibi yaşayamadıklarından terk ediyorlar. Şükran Günü’nün doğuşuna dair ana akım anlatı şöyle devam ediyor: Kuzey Amerika’da karaya çıkan bu insanlar evlerini yapmaya girişiyorlar. Yeni Dünya’da (Kuzey Amerika kıtası) yaşadıkları ilk kış çok soğuk ve zorlu geçiyor. Karaya ayak basanların yarısı hastalanıp ölüyor. Plymouth’tan gelen Hacılar geldikleri topraklarda çoktandır başka insanların, yani yerli bir halkın yaşadığını görüyor. Aslında Hacılar Wampanoag kabilesinin köylerinden birine yerleşiyorlar. Wampanoag, kabilenin kendi dilinde ‘ilk ışığın insanları’ ya da ‘doğunun insanları’ anlamına geliyor. Bu kabileden Samoset ve Squanto adında, İngilizce bilen iki Yerli binlerce yıldır yaşadıkları topraklara yerleşen bu İngilizlere çok yardım ediyorlar. İngiliz hacılara nasıl ve nerelerde avlanacaklarını, neyin yenebilir, neyin zehirli olduklarını gösteriyorlar. Wampanoaglar nelerin, nasıl ekilip biçileceğini, toprağın nasıl verimli hale getirileceğine dair birçok bilgi ve görgülerini İngiltere’den gelen bu insanlarla paylaşıyorlar. Yerli halktan öğrendiklerinin sayesinde 1621 yılı hasat dönemi bolluk ve bereketle geliyor. Hacıların yüzü gülüyor. Bunu, yani hasadın sonunu kutlamak istiyorlar. Bu amaçla bir yemek düzenleniyorlar. Ve bu yemeğe Wampanoaglardan doksan kişi katılıyor. Wampanoaglar yenmesi için beş ceylan getiriyor. Sonradan, 1840’larda ilk Şükran Günü kabul edilecek bu yemekli, eğlenceli ve spor müsabakaları da yapılan kutlamaya toplam 140 kişi katılmış ve kutlamalar üç gün sürmüş.

1863 yılında zamanın ABD başkanı Abraham Lincoln Şükran Gününü, Kasım ayının son Perşembe günü tüm ülkede kutlanan bir bayram olarak ilan etmiş ve bu kutlama yetmiş yıl sürmüş. 1939 yılında başkan F. D. Roosevelt kutlamayı Kasım ayının üçüncü perşembesine çekmiş. Bu değişikliği, Amerika’daki Noel alışverişinin erken başlatıp esnafa daha çok kazandırmak için yapmış. Ancak Amerikan Senatosu 1941’de aldığı kararla Şükran Günü’nü Kasım ayının son Perşembesi, tüm ülkede devlet dairelerinin, okulların, bankaların ve birçok işyerinin kapandığı resmi bir tatil günü kabul ediyor. Şükran günü Amerika’da yolculukların, aile ziyaretlerinin en fazla yapıldığı ve evlerde mutfaklarda en çok zamanın geçirildiği gün olarak da biliniyor.

Şükran Gününü Yas Günü Olarak Geçirenler ve Başka Alternatifler

Amerikan Yerlilerinin acılı tarihi Şükran Günü’nü şen şakrak bir kutlama olarak görmekten ziyade bu toprakların en eski sahiplerini koyu bir sessizliğin içine çekiyor. Binlerce yıldır yaşadıkları ata-ana topraklarından neredeyse tamamen yok edilişlerini, çektirilen eziyetleri hatırlıyorlar bugün. Wampanoag kabilesinden olan tarihçi ve bağımsız araştırmacı Linda Coombos Şükran Günü etrafında oluşturulan mitin gerçekleri gizlediğini, tahrif ettiğini düşünüyor. 1621 yılında hasat sonu etkinliğinde bir araya gelen İngiliz Hacılarla Wampanoaglar’ın etkinlikten sonra hiçbir şey olmamış gibi ‘sonsuza dek mutlu ve kardeşçe yaşadıkları’ söyleminin gerçeklerle bağdaşmadığını söylüyor. Tarihçi Linda Coombos’la yapılan söyleşinin bağlantısı:  https://www.youtube.com/watch?v=2bs1WDDcMWQ&t=373s

Bazı Amerikalılar Şükran Günü oruç tutmayı yeğliyor. Oruç tutarak 1620’de Amerika kıtasına ayak basan İngiliz Hacıların çektiği zorlukları bu yolla hatırlamayı tercih ediyorlar. Başka bazı insanlarsa Şükran Gününü dünyadaki aç insanlar, özellikle aç çocukları hatırlamanın ve onlar için bir şeyler yapmanın fırsatı olarak görülmesini istiyor. Amerikan Yerlilerinin perspektifine benzer şekilde, bu insanlar da Şükran Günü’nün ‘karanlık bir tarihi’ olduğu savında: ttps://www.youtube.com/watch?v=n74hFmOc1yo

Black Friday Shopping (Kara Cuma Alışverişi)

Amerika’daki bayramlar aynı zamanda alışverişin canlandığı, canlandırıldığı günler. Şükran Günü’nden sonraki Cuma günü Noel alışverişinin ‘resmi’ başlangıcı kabul ediliyor. Ve bu Cuma gününe nedense Kara Cuma deniyor. Bugün insanlar alışveriş merkezlerine, dükkânlara hücum ediyor. Sözüm ona şeylerin fiyatları inanılmaz ölçüde indiriliyormuş. Kara Cuma alışverişlerine katılıp fiyatları karşılaştırılanlardan söyledikleri, bu derece indirimin olmadığını, bunun aslında bir şehir efsanesi olduğu yönünde. Efsane ya da gerçek ama geçen Cuma günü ABD’de tüketicilerin 9.12 milyar dolarlık, evet, yazıyla dokuz milyarlık internet alışverişi yaptıklarını, bunun bir rekor olduğunu okudum ve radyodan duydum.  Konuyla daha fazla bilgi için şu bağlantıya bakabilir.

https://www.npr.org/2022/11/26/1139274449/black-friday-sales-inflation-online-shopping

Abbas Karakaya – 29-30 Kasim 2022, Bloomington

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ  

Yayınlanma:

|

Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.

Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.

Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.

Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.

Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.

NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.

Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.

Abbas Karakaya    8-11 Ağustos 2025, Çandarlı

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9

Yayınlanma:

|

Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.

Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Mavi Kuşu Gören Var mı? Çetin Öner | Can Yayınları

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.

Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…

Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay

 

Okumaya devam et

Dr. Abbas Karakaya

KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8

Yayınlanma:

|

DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT  

Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.

Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.

İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.

İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.

Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy

************

Edith Nesbit  (1858-1924)

Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.