EKONOMİ
BORÇLUYUM, BORÇLUSUN, BORÇLUYUZ…
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
Türkiye ekonomisinde çok sayıda sorun olduğu görülmektedir. İstikrarsız büyüme, yüksek oranda işsizlik, yüksek enflasyon, dış ticaret açıkları, bozuk gelir dağılımı ilk akla gelen sorunlardır. Bunların yanında sektörel ve bölgesel dengesizlikler, teknoloji üretiminde gerilik, piyasa yapılarının yeterince rekabetçi olmaması gibi sorunlar da varlığını belirgin bir şekilde hissettirmektedir. Yine çalışma ve başarı rekabeti yerine ilişki ilkesinin geçerli olması, yani liyakatten uzaklaşma, kurnazlık, fırsatçılık ve rant kollamanın üretkenlikten daha işlevsel olması, ahlaki standartların gerilemesi gibi sorunlarımız da var. Velhasıl ekonomimiz ve toplumumuzda çözülmesi gereken oldukça çok sayıda ve çok boyutta sorunlar bulunmaktadır. Seçime kadar bu sorunların çözümünde bir mesafe alınmasını beklemek fazla iyimserlik olacaktır. Ancak, hiç olmazsa seçimler sonrasında oluşacak eski/yeni yönetimin bu sorunlara yönelik sistematik çözüm önerilerine ve yetkin bir ekibe sahip olacağını ummak istiyoruz.
Diğer taraftan, bu satırların yazarı Türkiye’de ekonomik alandaki sorunların önemli bir kaynağının, bir başka deyişle kök nedenlerinden birinin “üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğu” olduğunu düşünmektedir. Nitekim, Türkiye’nin 1947’den bugüne dış ticaret açığı vermesinin ve bu açığın her geçen gün artmasının gerisinde de bu sorunun olduğu söylenebilir. Türkiye’nin daha çok geleneksel tarım ve sanayi ürünleri üretirken, halkın daha çok bilgi çağı ürünlerini satın almak istediği görülmektedir. Ülke içinde üretilenlerin daha çok ithal girdilerle üretilen düşük katma değerli ürünler, buna karşılık ithal edilenlerin daha ileri teknoloji gerektiren yüksek katma değerli ürünler olduğu açıktır. 2022 yılı ilk 10 aylık bölümünde yüksek teknolojili ürünlerin imalat sanayi ürünleri ihracatında yüzde 2,9, ithalatında yüzde 9,7’lik paya sahip olması da bu savı desteklemektedir.
Böylesi bir talep yapısı dış ticaret açığının kapatılmasını engellemekte, sürekli dış ticaret açığı veriliyor olması da dış borçları artırmaktadır. Bir başka deyişle üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğu dış borçlardaki artışın da en önemli nedeni olmaktadır.
Diğer taraftan bu dış ticaret yapısının bireysel düzeyden beslenen bir boyutu da bulunmaktadır. Nitekim, insanların daha çok kar marjları düşmüş geleneksel ürünlerin üretiminde çalışıyor olması gelirlerinin de düşük kalmasına neden olmaktadır. Kar marjları yüzde 3-5 düzeylerine kadar düşen ürünlerin ihracatı yoluyla ne çalışanların gelirlerinin artırılması ne de firmaların sermaye yapılarının güçlendirilmesi olası değildir. Dolayısıyla bu tür sektörlerde çalışan vatandaşların da firmaların da çarklarını kredilerle döndürmekten başka çaresi kalmamaktadır.
Üretim ve ihracatta durum böyle iken her türlü medya aracılığıyla pompalanan tüketim, halkın geliriyle tüketim beklentisi arasında da uçurum oluşturmaktadır. Halk da bu uçurumu kapatabilmek için limitleri zorlayacak şekilde kredi ve borçlanmaya yönelmektedir. Toplumda insanların üretime katkılarıyla, erdemleriyle değil de tüketim standartlarıyla öne çıkarılıyor olması da bu süreci körüklemekte, adeta bir “ahlaki açık” yaratmaktadır. “Nasıl kazandığının değil, nasıl olursa olsun zengin olmanın” kabullenilir hale gelmesi ya da “çalıyor ama çalışıyor” anlayışının normalleştirilmesi de bu açığın tezahürleri olsa gerek.
Kısaca ifade etmek gerekirse, bir taraftan ulusal üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğu dış ticaret açığını, bu da dış borçlanmayı, halkın gelir düzeyi ile tüketim beklentisi arasındaki uçurum da kredi talebini artırmaktadır. Ahlaki dejenerasyon da yan etki olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Bu değerlenmelerin istatistiki boyutunu ortaya koyabilmek amacıyla hazırladığımız ilk tabloda makro yani ülke bütününe ilişkin veriler yer almaktadır. Buradan görülebileceği gibi, 2005 yılında merkezi yönetim ve TCMB’nin toplam dış borcu 86 milyar dolar iken 2021 yılı sonunda 119,9 milyar dolar artarak 205,9 milyar dolara ulaşmıştır. Bu dönemde özel sektörde dış borç artışı ise 146,8 milyar dolar olmuştur. Bunun sonucunda özel sektör dış borç stoku 89,8 milyar dolardan 236,6 milyar dolara yükselmiştir. Bu borcun 2017 yılında 312 milyar dolara kadar yükseldiği ve bu tarihten sonra azaldığı görülmektedir. Bu verilere göre Türkiye, 2005 sonrasında, yurt dışından toplamda ilave 266 milyar dolar tutarında borç kullanmıştır.
Ülke içindeki borçlanma verileri incelediğinde ise, kamunun 2005 yılında 244 milyar TL olan iç borç stokunun 2021 yılı sonunda bir trilyon 76 milyar TL artarak 1,3 trilyon TL’ye yükseldiği görülmektedir. Devletin 2005-2021 döneminde yaklaşık 60 milyar dolarlık özelleştirme yaptığı, ekonominin ve ithalatın büyümesine bağlı olarak vergi gelirlerini önemli oranda arttırdığı bir dönemde hem iç hem de dış borçlarını bu düzeyde artırması düşündürücüdür. Yine kamunun borçları içinde görülmeyen ancak Kamu-Özel İşbirliği projelerinden dolayı bütçeye gelen/gelecek ilave yükler de dikkate alındığında, kamuda kaynakların doğru ve etkin kullanımı konusunda ciddi sorunlar olduğu söylenebilir.
2021 yılı sonu itibariyle 236,6 milyar dolar tutarında dış borcu olan özel sektörün bankalara olan ticari kredi borcunda da önemli artışlar gerçekleşmiştir. Nitekim, ticari kredi borcu 108 milyar TL’den 3,9 trilyon TL’ye yükselmiştir. Özel kesimin hem iç hem de dış borçlarının bu düzeyde arttırmasının ve bu borçların geleceğinin değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Zira borçların boyutu sadece sermaye yetersizliği ile açıklanabilir düzeyin ötesine geçmiş gibi görünmektedir.
2005 sonrasında sonrası dönemde borçlanma kervanına vatandaşlar da katılmış, tüketici kredileri (konut, oto, ihtiyaç) ile kredi kartından kullandıkları krediyi 46,8 milyar TL’den 986,8 milyar TL’ye yükseltmişlerdir. Böylece firma ve vatandaşların toplam kredi borcu 399,7 milyar TL’den 6,2 trilyon TL’ye yükselmiştir. Bu yazının kaleme alındığı tarih itibariyle 2022 yılına ilişkin açıklanan son veriler incelendiğinde borçlanmanın adeta doludizgin devam ettiği görülmektedir.
Kısaca ifade etmek gerekirse, 2021 yılı sonu itibariyle Türkiye’de ekonomik birimlerin (devlet, firma, hanehalkı) içeriye ve dışarıya yaklaşık 15 trilyon TL (810 milyar dolar) borcu bulunmaktadır. Bu tutar GSYİH’nın üzerindedir.
Diğer taraftan bu makro verileri kişibaşına düşen verilere indirgeyerek değerlendirmek de faydalı olacaktır. Bu amaçla hazırladığımız Tablo 2’den görülebileceği gibi kişibaşına dış borç miktarı 2005 yılında 2552 dolar iken 2021 yılı sonunda 5227 dolara yükselmiştir. Bu borcun kişibaşına düşen gelire oranı ise aynı dönemde yüzde 34,6’dan yüzde 54,5’e yükselmiştir.
Kişibaşına tüketici kredisi ve kredi kartı toplam borcu ise 680 TL’den (506 dolardan), 11.654 TL’ye (1.310 Dolara) yükselmiştir. Böylece tüketici kredisinin kişibaşına düşen gelire oranı da yüzde 6,9’dan yüzde 13,7’ye ulaşmıştır.
Her iki borcun yani hem kişibaşına yurt dışı borcun hem de kişibaşına tüketici kredisi borcunun toplamı ise 3.058 dolardan 6.537 dolara ulaşmıştır. Bu tutardaki borcun kişibaşına düşen gelire oranı ise yüzde 68 düzeyine yükselmiştir.
Kısaca ifade etmek gerekirse Türkiye’de tüm kesimler adeta gelirinden daha fazlasını harcamış ve oldukça yüksek bir borç yükü de taşır hale gelmiştir. Bu gelişme küreselleşme senaryosunun gerekleriyle uyumludur. Zira gelişmiş ülkelerin ellerindeki aşırı kapasiteyi kullanabilmesi ve arz fazlası ürünleri gelişmekte olan ülkelere satabilmesi gerekiyordu. Bu ürünleri satın alabilmek için yeterli dövizi olmayan gelişmekte olan ülkelerin bir şekilde dış borç almak zorunda kalmaları, gelişmiş ülkelerin sadece malları için değil, getirisi düşmüş sermaye için de iyi Pazar bulmalarına zemin hazırlıyordu. Yüksek miktarda dış borç da borcu veren ülkelerin ekonomi yanında siyasi taleplerine de cevap verebilmeyi gerektiriyordu. Ve Türkiye küreselleşme sürecinde kendisinden beklenen işlevleri oldukça iyi şekilde yerine getirmiş oluyordu.
Bu açıklamalar çerçevesinde Türkiye’nin üretim deseni ile tüketim deseni arasındaki uyumsuzluğu gidermeye yönelik stratejilere ihtiyacı olduğu söylenebilir. Aksi halde 7-8 yılda bir kriz yaşamaktan, her kriz sonrasında daha fazla varlığımızı yabancılara satmak kurtulmamız olası görünmüyor.
Peki ne yapabiliriz?
1. Reel döviz kurlarının yapay olarak düşmesi (TL’nin değerlenmesi) engellenmelidir. Gerçekçi değerlenmiş kur politikasından taviz verilmemelidir.
2. Enflasyon bir an önce dünya ortalamalarına düşürülmeli, bunun için gerekli para ve maliye politikaları devreye alınmalıdır. Bu politikalar, ekonomide bütüncül bir yeniden yapılanma programı çerçevesinde ele alınmalıdır.
3. Üretim ve tüketim deseni uyumsuzluğunu azaltarak sürdürülebilir boyutlara getirebilmek için kısa dönemde teknolojik yoğunluğu yüksek doğrudan yabancı yatırımlar ülkeye çekilmeli, orta ve uzun dönemde Türkiye’nin yüksek teknolojili ürünler üretme kapasitesi artırılmalıdır.
4. Bu amaçla da eğitim sistemi yenilenmeli, öğrencilerin yetenek ve kapasitelerini ortaya çıkarmaya ve geliştirmeye hizmet edecek öğretmenler ve sistem oluşturulmalıdır. Ezberci ve testçi sistem terk edilmeli, merak eden, sorgulayan, eleştiren ve araştıran bireylerin yetiştirilmesine imkan veren, sanatı, sporu, edebiyatı, felsefeyi içeren bir eğitim yapısı kurgulanmalıdır. Teknik bilgilerin aktarılması yanında değerler eğitimine de önem verilmelidir. Böylece tüketimi önceleyen bencil-duyarsız insanlar yerine, erdemli, özgür, demokrat, üretken, doğaya ve çevresine duyarlı insanlar yetiştirilebilecektir.
5. Mevcut üniversitelerin personel ve maddi altyapı eksiklikleri hızla giderilmelidir. Üniversitelerin her birinin özellikle teknik alanlar boyutunda belli/farklı alanlarda uzmanlaşmaları sağlanmalıdır. Bu alanlar belirlenirken takipçi nitelikte olmaları değil, öncü nitelik kazanmaları amaçlanmalıdır. Türkiye’nin doğal altyapısının sunduğu imkanlar (madenler, endemik bitkiler, tohum ve ilaç sanayi) daha etkin kullanılmalıdır.
6. Çağımız bilgi çağı, çağımız inovasyon çağıdır. Bu çağ hayal gücünün en büyük ekonomik güç olduğu çağdır. Özgürlükler, demokrasi, hukuk, insan hakları boyutlarında sorunları olan ülkeler bu çağın toplumu olamayacaktır. Bu alanlardaki eksikliklerimizi gidermek zorundayız.
Son söz: Borçlanarak ürettiğinden çok tüketen toplumlar, er ya da geç bir gün ürettiklerinden daha azını tüketerek borçlarını ödemek zorunda kalırlar.
Mesele tüketerek değil, üreterek çağdaş olmaktır.
Yaşar UYSAL – durum
İlginizi Çekebilir
EKONOMİ
Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?
Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi
Yayınlanma:
2 gün önce|
20/07/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri
Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.
Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.
Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.
Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?
Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?
Ruj Etkisi Nedir?
“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;
- otomobil,
- konut,
- beyaz eşya,
- tatil,
- lüks saat,
- mücevher
gibi pahalı harcamalarını azaltırken,
kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.
Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”
Bu nedenle;
- ruj,
- parfüm,
- cilt bakım ürünleri,
- kaliteli kahve,
- küçük teknolojik aksesuarlar,
- markalı ayakkabı,
- premium çikolata
gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.
Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?
Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.
Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.
Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”
Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.
Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?
İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.
1. Kontrol Hissi
Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.
İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.
Örneğin;
- yeni bir ruj almak
- kaliteli kahve içmek
- saçını yaptırmak
kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.
2. Kendini Ödüllendirme
Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.
Fakat bütçe sınırlıdır.
Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.
3. Moral Koruma
Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.
Küçük lüksler;
- umut,
- motivasyon,
- özgüven
üretmeye yardımcı olur.
Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?
Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:
Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”
Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”
İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.
Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.
Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler
ABD (2001)
Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.
Lüks otomobil satışları düştü.
ABD (2008 Finans Krizi)
Birçok araştırmada;
- uygun fiyatlı kozmetik,
- kahve zincirleri,
- hızlı moda ürünleri
güçlü satış gerçekleştirdi.
Güney Kore (1997 Asya Krizi)
Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.
Japonya
Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.
Brezilya
Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.
Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?
Aslında evet.
Türkiye’de son yıllarda;
- kozmetik,
- kişisel bakım,
- kahve zincirleri,
- premium kahve,
- online yemek,
- dijital abonelik,
- küçük teknolojik ürünler
birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.
Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,
ancak;
- kaliteli kahve içmeye,
- kişisel bakım ürünlerine,
- küçük elektroniklere,
- kozmetiğe
harcama yapmaya devam etti.
Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.
Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?
En belirgin olarak;
✔ şehirleşmiş toplumlarda
✔ orta gelir grubunda
✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde
✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde
✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda
daha güçlü ortaya çıkar.
Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.
Sosyal Medyanın Etkisi
Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.
Bugün ise;
Instagram,
TikTok,
YouTube,
influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.
Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.
Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları
1. İç Talep Tamamen Çökmez
Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.
2. İstihdam Korunabilir
Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.
3. Vergi Geliri Devam Eder
KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.
4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır
Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.
Olumsuz Tarafları
1. Tasarruf Azalabilir
Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.
2. Borçlanma Artabilir
Kredi kartı kullanımı yükselir.
3. Enflasyon Baskısı Sürebilir
Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.
4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm
Perakende satışlar güçlü görünür.
Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.
Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?
Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.
Asıl çözüm;
- fiyat istikrarı,
- düşük enflasyon,
- güven veren ekonomi yönetimi,
- öngörülebilir para politikası,
- reel gelir artışı,
- istihdam güvenliği,
- üretim ve verimlilik artışı
ile mümkündür.
Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.
Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler
Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.
Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.
Sağlıklı büyümenin göstergesi;
- üretim yatırımlarının artması,
- makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
- ihracat kapasitesinin yükselmesi,
- verimlilik artışı,
- sürdürülebilir gelir büyümesi
olmalıdır.
Sonuç
“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.
Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.
EKONOMİ
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı
Yayınlanma:
5 gün önce|
17/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim
Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.
Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”
Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.
Normal dönemlerde şirketler;
- satış yaparak,
- stoklarını yöneterek,
- bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
- tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak
işletme sermayelerini çevirebilirler.
Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.
Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.
Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.
Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor
Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.
Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.
Bugün birçok firma;
- üretmeye devam ediyor,
- satış yapıyor,
- cirosunu artırıyor,
ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.
Nakit döngüsü uzadıkça;
- tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
- maaş yükü ağırlaşıyor,
- vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
- kredi geri ödemeleri aksıyor.
Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.
Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi
Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.
Yüksek enflasyon ortamında;
- enerji fiyatları,
- işçilik maliyetleri,
- kira giderleri,
- finansman maliyetleri,
- kur hareketleri,
- hammadde fiyatları
aynı anda değişiyor.
Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.
Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.
Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.
Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor
Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.
90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;
- enflasyon,
- finansman maliyeti,
- kur değişimi,
- işletme giderleri
satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.
Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.
Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.
Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde
Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.
Bu seviyelerde kullanılan krediler;
- yatırım finansmanını,
- işletme sermayesi yönetimini,
- kapasite artırımlarını,
- ihracat hazırlıklarını
ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Üstelik krediye erişim de kolay değil.
Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.
Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi
Türkiye sanayisi geçmişte;
- 1994 krizini,
- 2001 finans krizini,
- 2008 küresel krizini,
- pandemi dönemini,
- büyük kur şoklarını
atlattı.
Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.
Şirketler;
- yüksek faiz,
- düşük talep,
- finansmana erişim sorunu,
- artan maliyetler,
- bozulan nakit akışı,
- belirsiz fiyatlama ortamı
ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.
Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?
Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.
Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.
Asıl ihtiyaç;
- işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
- üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
- ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
- yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
- KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri
oluşturulmasıdır.
Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.
Sözün özü
Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.
Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.
Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.
Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.
EKONOMİ
Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?
Yayınlanma:
1 hafta önce|
13/07/2026Yazan:
Erol Taşdelen
Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.
Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.
Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.
Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.
Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.
Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.
Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona
Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.
Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.
Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:
- Üretim kapasiteleri düşüyor.
- Yeni yatırımlar erteleniyor.
- İşletme sermayesi hızla eriyor.
- KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
- Konkordato başvuruları artıyor.
- Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.
Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.
İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.
Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”
Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.
Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.
Özellikle;
- Sanayi üretimindeki daralma,
- İthal girdilere bağımlılık,
- Finansmana erişim güçlüğü,
- Enerji ve lojistik maliyetleri
aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.
Bugünün En Büyük Riski
Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.
Dengeli Politika Şart
Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.
Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.
Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?
Erol TAŞDELEN – Ekonomist www.bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.039)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.603)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (579)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.978)
- GÜNCEL (4.522)
- GÜNDEM (3.557)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.722)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.466)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (821)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (114)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (57)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (93)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Tesla'nın kârı ikinci çeyrekte beklentilerin altında kaldı 22/07/2026
- Amazon, yapay zeka biriminde işten çıkarmaya gitti 22/07/2026
- Erakçi: ABD saldırısına destek verenler meşru hedef olacak 22/07/2026
- Güney Kore'den Hürmüz iddialarına yalanlama 22/07/2026
- "İran'ın petrol satamadığı bölgede kimse petrol satamaz" 22/07/2026
- AB'den Paramount-Warner Bros. anlaşmasına şartlı onay 22/07/2026
- Musk, yapay zekayla "The Odyssey" çekeceğini duyurdu 22/07/2026
- Çin ve ASEAN'dan enerji işbirliğini güçlendirme kararı 22/07/2026
- Reel kesimin döviz açığı Mayıs'ta 204,4 milyar dolar oldu 22/07/2026
- İç talep göstergesi Temmuz'da sert gerilemeye işaret etti 22/07/2026
SON YAZILAR
- Altın ve Gümüş: Nerede kalmıştık? 22/07/2026
- Savaşın gölgesinde gözler yeniden teknoloji devlerinin bilançolarında 21/07/2026
- Finansman giderleri/faaliyet karı oranı 2025’te de çok yüksek 21/07/2026
- İSO, “Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu-2025” Araştırmasının Sonuçlarını Açıkladı 21/07/2026
- Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir? 20/07/2026
- KGF Akbank Mobil’de 20/07/2026
- HANGİ SEKTÖRLERE YATIRIM YAPMALI, HANGİLERİNE YAPMAMALI ? 20/07/2026
- Dernek ve Vakıflarda Güven Krizi 19/07/2026
- Bankacılara da Yeşil Pasaport Verilsin 19/07/2026
- Şirkete Değil, Kariyerinize Sadık Kalın 18/07/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
