GÜNDEM
Prof. Dr. Fahri Bakırcı yanıtladı: Seçimler ertelenebilir mi?
TOBB Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Bakırcı ise depremin ardından ilan edilen OHAL sürecini ve seçimler ile ilgili görüşleri alındı
Yayınlanma:
4 yıl önce|
Yazan:
BankaVitrini
TOBB Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Bakırcı, savaş ilanı söz konu olmadığı sürece seçimlerin geriye bırakılmasının mümkün olmadığını belirterek, “Anayasa’da öngörülen seçim süresinin Anayasa’da öngörülen özel sebep, yani savaş hali dışında ertelenmesi söz konusu olursa, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemezlik niteliği bulunan “demokratik devlet” ilkesi değiştirilmiş olacağından Anayasa sivil bir darbeyle değiştirilmiş olur ve bu tür bir değişiklik hukuksal değil siyasal bir asli kurucu iktidar yetkisinin kullanıldığı anlamına gelir” dedi.
“Bütün partiler uzlaşsa bile seçim tarihi ertelenemez.
TBMM ya da YSK’nın bu tür bir yetkisinin olduğunu kabul etmek, millet egemenliğini inkâr anlamına gelir.
Savaş hali dışında seçimlerin tek bir gün bile ertelenmesine karar vermek hiçbir kişi ya da kurumun yetkisinde değildir. Aksini kabul etmek, yeterli bir çoğunluğa sahip bir siyasal iktidarın seçimleri tümüyle ortadan kaldırmak gibi demokratik bir sistemde düşünülmesi dahi tehlikeli olan bir durumun varlığını kabul etmek demektir.”

OHAL ilanına gerek var mıydı?
-Biliyorsunuz yakın zamanda yürütme organı tarafından OHAL ilan edildi. Bu koşullarda OHAL ilanına gerek var mıydı?
Anayasa’nın 119. maddesi Cumhurbaşkanının tabii afet hallerinde ülkenin tamamında veya bir bölgesinde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilan edebileceğini öngörmüştür. Depremin bir tabii afet olduğuna ilişkin hiçbir kuşku yoktur.
Dolayısıyla hukuken OHAL ilan edilmiş olmasının Anayasa’ya uygun olduğu söylenebilir. Yürütme organının elinde depreme müdahale edecek yeterli aracının olduğu ve bu yüzden OHAL ilanına gerek bulunmadığı yönünde itirazlar duyuyorum ancak bu itirazların hukuki bir yönü yoktur. Yürütme organı bu tür bir durumda OHAL kararı verip vermeme konusunda takdir yetkisine sahiptir ve yetkisini bu yönde kullanmıştır.
OHAL’de seçimler ertelenebilir mi?
-Basında ve sosyal medyada OHAL’in yaklaşan seçimleri ertelemek için ilan edildiğini ileri süren görüşler açıklanmaktadır. Bu tür görüşler hakkındaki yorumunuz nedir?
Öncelikle seçimlerin OHAL dolayısıyla erteletilmesinin olanağı yoktur. Öte yandan OHAL üç aylığına ilan edilmiştir ve üç ayın sona erdiği tarih, ilan edilen 14 Mayıs 2023 tarihinden öncedir. Dolayısıyla en azından alınmış olan bu kararın seçim tarihi üzerinde bir etkisi olamaz.
“Seçimlerin geriye bırakılması sözkonusu olamaz”
-Diyelim ki üç aylık sürenin sona ermesinden sonra OHAL’in süresinin uzatılması söz konusu olursa, OHAL dolayısıyla seçimlerin ertelenmesi söz konusu olabilir mi?
Kesinlikle hayır. Anayasa’nın 78. maddesi “savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmezse, Türkiye Büyük Millet Meclisinin, seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebileceğini” öngörmüştür.
Dolayısıyla bir savaş ilanı söz konusu olmadığı sürece seçimlerin geriye bırakılması söz konusu olmaz. OHAL hiçbir biçimde seçimlerin yapılmasına engel değildir. Bir başka anlatımla OHAL’in seçim tarihi üzerinde hiçbir etkisi yoktur; seçim tarihinde OHAL devam etse bile seçimler yapılmak zorundadır. Hatta savaş hali bile olsa, seçimlerin ertelenmesi kararı alınmazsa seçimlerin yapılması mümkündür.
Bir başka anlatımla ülkenin savaş halinde olması seçimlerin zorunlu olarak ertelenmesinin nedeni değildir. TBMM, savaş halinin seçimlerin yapılmasına engel oluşturmadığını düşünürse savaşa rağmen seçimler yapılabilir. Dolayısıyla savaş halinde seçimlerin ertelenebilmesi için TBMM’nin seçimlerin yapılmasına imkan görmemesi ve bu nedenle erteleme kararı alması gerekir. Savaş halinde TBMM erteleme kararı almamışsa seçimler Anayasa gereği öngörülen tarihte yapılmak zorundadır.
Deprem mücbir sebep mi?
-Hukukta “mücbir sebep” olarak adlandırılan bir durum var. Mücbir sebeplerin varlığı halinde hukuken yapılması gereken çeşitli işlerin yapılması ertelenebilmektedir. Deprem bir tür mücbir sebep olarak kabul edilemez mi? Örneğin bir pandemi durumunda sandığa gidip oy kullanmak hastalığın yayılmasına sebep olacağından pandemi bir mücbir sebep değil midir? Pandemi mücbir sebep olarak kabul edilecekse, deprem de mücbir sebep olarak kabul edilmez mi?
Her ikisine de hayır. Anayasa seçimlerin ertelenmesini olanaklı kılan mücbir sebebi tanımlamıştır ve o da savaş durumudur.
Bu yüzden seçimler ancak savaş nedeniyle ertelenebilir ve bu durum Anayasa tarafından seçimlerin ertelenmesinin tek mücbir sebebi olarak belirlenmiştir. Aksi türlü olsaydı Anayasa ya savaş, tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar nedeniyle seçimlerin ertelenmesi mümkündür şeklinde bir düzenleme yapar ya da hiçbir düzenleme yapmaz hukuktaki genel mücbir sebep hallerine göre işlem yapılmasına izin verirdi. Sonuç olarak savaş hali dışındaki herhangi bir nedenle seçimlerin ertelenmesi “hukuken” mümkün değildir.
-Bu durumda 14 Mayıs’a kadar bir savaş ilanı söz konusu olmadığı sürece seçimlerin ertelenmesine karar verilemez sonucuna mı ulaşıyoruz?
Hayır. 14 Mayıs tarihi seçim tarihi olarak açıklanmış olsa da henüz kesinleşmiş bir tarih değildir. Cumhurbaşkanı ya da TBMM tarafından bir erken seçim kararı alınmadığı takdirde seçimlerin 2839 sayılı “Milletvekili Seçimi Kanunu” hükümlerine göre yürütülmesi zorunludur.
Dolayısıyla seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması bir erken seçim kararı alınmasına bağlıdır. Erken seçim kararı alınmadığı takdirde, seçimler, belirtilen kanunun genel hükümlerine göre yürütülecektir. Bu hükümlere bakarak seçimlerin kesin tarihi belirlenecektir. 2839 sayılı Kanunun 6. maddesine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri Cumhurbaşkanı seçimi ile birlikte beş yılda bir yapılır.
Bir önceki seçimin yapıldığı tarihten itibaren beş yılın dolmasından önceki son Pazar günü oy verilir. Oy verme gününden geriye doğru hesaplanacak altmış günlük sürenin ilk günü seçimin başlangıç tarihidir.” Dolayısıyla seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılması Cumhurbaşkanı ya da TBMM’nin erken seçim kararına bağlıdır. Bu organlar tarafından erken seçim kararı alınmadığı takdirde Yüksek Seçim Kurulu seçim takvimini Kanunda belirtilen süreye göre hesaplayarak seçim takvimini başlatmak zorundadır.
Buna göre son seçimler 24 Haziran 2018 tarihinde yapıldığından, beş yılın doldurulduğu tarih olan 24 Haziran 2023 tarihi belirleyici olacaktır. 24 Haziran 2023 günü Cumartesi olduğundan bu tarihten önceki Pazar günü olan 18 Haziran 2023 tarihi seçim tarihi olacaktır. Seçim takvimi de bundan 60 gün öncesinden yani 19 Nisan 2023 tarihinde başlayacaktır. Ancak kuşkusuz daha önce kamuoyuna açıklanan tarih olan 14 Mayıs 2023’te erken seçime karar verilmesi halinde seçim takvimi Mart ayında başlayacaktır.
YSK erteleyemez
-Yalnız biliyoruz ki seçim kanunlarında YSK’nin seçimlerdeki süreleri değiştirebileceğine dair hükümler bulunmaktadır. YSK bu hükümlere dayanarak seçimlerin tarihini biraz da olsa erteleyemez mi?
Cevap: Kesinlikle hayır. YSK seçim tarihleri üzerinde hiçbir değişiklik yapamaz. “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun”un ek 4. maddesine göre “Yüksek Seçim Kurulu, zorunlu gördüğü takdirde, adaylığa müracaat tarihi, müracaatların incelenmesi, adaylığa karşı itiraz, itirazların karara bağlanması, adayların geçici ve kesin ilanı gibi seçim işlemleri için bu Kanunda veya başka kanunlarda öngörülen tarihleri ve süreleri değiştirebilir.”
Burada YSK’nin yetkisinin “gibi seçim işlemleri için” ibaresiyle sınırlandırıldığını belirtmek gerekir. YSK’nin seçim tarihlerini değiştirme yetkisi olduğunu kabul etmek, YSK’nın iradesinin, Anayasa ve kanun ile yasama ve yürütme organlarının iradesinin üstünde olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Anayasa ve kanun belirli bir seçim tarihi öngörmüşse, özel bir kanunla bu süreleri değiştirmek mümkün değildir.
Öte yandan TBMM ya da Cumhurbaşkanı bir erken seçim tarihi kararlaştırmışsa, YSK’nın bu tarih dışında bir tarih belirlemesi, YSK’nın Cumhurbaşkanı ya da TBMM’nin üstünde olduğu anlamına gelir ki bunu hukuken onaylamak olanaksızdır. YSK’ya kanunla verilen yetki sadece “adaylığa müracaat tarihi, müracaatların incelenmesi, adaylığa karşı itiraz, itirazların karara bağlanması, adayların geçici ve kesin ilanı gibi seçim işlemlerle” ilgili süreler ve tarihlerdir. YSK’nın Anayasa, kanun, Cumhurbaşkanı ya da TBMM tarafından belirlenmiş bir seçim tarihi üzerinde bir gün bile oynama yetkisi bulunmamaktadır. Üstelik YSK’nın bu sınırlılığı sadece seçimlerin ertelenmesine ilişkin değildir. YSK erken seçim kararıyla belirlenmiş olan seçim tarihini de hiçbir biçimde değiştiremez.
Bütün partiler uzlaşsa bile seçimler ertelenemez
-Siz iki şey söylüyorsunuz: (1) seçim tarihinin savaş durumu dışında ertelenmesi mümkün değildir (2) YSK’nın seçim tarihiyle ilgili hiçbir yetkisi yoktur. Burada benim aklıma şöyle bir soru geliyor: Diyelim ki TBMM’deki bütün partiler savaş olmadığı halde seçimlerin ileri bir tarihe alınmasını istemektedirler. Bu konuda da bütün siyasal partiler arasında mutabakat var diyelim. Bu durumda da seçimlerin ertelenmesi mümkün olmaz mı?
Yine kesinlikle hayır. Kuşkusuz bu tür bir mutabakat varsa, önce Anayasa değiştirilerek ilgili maddede kalıcı ya da geçici değişiklikler yapılabilir. Ancak Anayasa değiştirilemediği sürece hiçbir kişi ya da kurumun, savaş hali dışında, Anayasa’da öngörülen seçim süresini aşması mümkün değildir.
Bu sorunun cevabı basittir: Erken seçim kararı almak demek, milletin belirli bir süre için vermiş olduğu yetkiyi, sahibi olan millete süresinden önce geri vermek anlamına gelir. Egemenliğin sahibi olan millet de bu yetkisini kullanarak yeni temsilciler belirleyebilir. Oysa seçimin ertelenmesinde durum farklıdır. Millet seçtiği temsilcilere bir toplum sözleşmesi olan Anayasayla bir süre sınırı koymuş ve bu sürenin sonunda yetkinin kendisine dönmesini istemiştir. Bu sürenin aşılmasının koşulunu da savaş hali olarak belirlemiştir. Anayasa’da tanımlanan bu mücbir sebep dışında TBMM’nin yetkisini tek bir gün dahi uzatması olanaklı değildir.
Millet egemenliğini inkar
TBMM’nin kendisi buna karar veremiyorsa, YSK’nın bu tür bir yetkiye sahip olduğu akla bile getirilemez. TBMM ya da YSK’nın bu tür bir yetkisinin olduğunu kabul etmek, millet egemenliğini inkâr anlamına gelir. Çünkü seçimlerin örneğin üç gün ertelenmesine karar verebilen bir kişi ya da organ seçimlerin üç ay ya da üç yıl ya da otuz üç yıl ertelenmesine de karar verebilir demektir. Çünkü sorun ertelemenin süresi değildir; bir kişi ya da kurumun ilkesel olarak bu tür bir yetkiye sahip olup olmadığıdır. Millet, temsilcilerine Anayasayla verdiği sürenin bitiminde yetkisini geri alamamışsa, temsili organ, egemenliğin kaynağı olan organ haline gelmiş ve egemenlik devredilmiş demektir. Bir başka anlatımla seçim tarihinin Anayasada belirlenen sürenin üstüne çıkmasını kararlaştırabilen bir organ, Anayasanın üstünde ve dolayısıyla da egemenliğin kaynağı olan milletin üstünde olan bir organdır.
Bu yüzden de savaş hali dışında seçimlerin tek bir gün bile ertelenmesine karar vermek hiçbir kişi ya da kurumun yetkisinde değildir. Aksini kabul etmek, yeterli bir çoğunluğa sahip bir siyasal iktidarın seçimleri tümüyle ortadan kaldırmak gibi demokratik bir sistemde düşünülmesi dahi tehlikeli olan bir durumun varlığını kabul etmek demektir.
-Tabii siz teorik olasılıkları değerlendiriyorsunuz. Ama yukarıda konuştuğumuz OHAL kararının seçimleri erteletmek amacıyla alındığına ilişkin çeşitli spekülasyonlar var. Varsayalım ki bu söylediklerinize rağmen TBMM ya da YSK bu tür bir karar aldı. Bu tür bir kararın alınmasını engellemek için Anayasa’da bir hüküm var mıdır?
Kuşkusuz yukarıdan beri sözünü ettiğim Anayasa ve kanun hükümleri ile teorik görüşler bu tür bir kararın “hukuken” alınmasını engeller. Burada “hukuken” ibaresinin altını çiziyorum.
Çünkü Anayasa Hukukunda anayasanın değiştirilmesine ilişkin iki iktidar bulunmaktadır. Bunlardan birincisi asli kurucu iktidar, diğeri tali kurucu iktidardır. Kabaca tanımlanırsa asli kurucu iktidar anayasayı baştan yapan, tali kurucu iktidar ise mevcut anayasayı değiştiren iktidardır. Asli kurucu iktidar ile tali kurucu iktidar arasındaki en önemli fark; asli kurucu iktidarın yeni anayasa yaparken, daha önceden belirlenmiş hukuksal bir değiştirme yöntemine göre anayasa yapmaması, tali kurucu iktidarın ise anayasayı daha önceden belirlenmiş hukuksal bir yöntemle değiştirmesidir. Dolayısıyla asli kurucu iktidar önceden belirlenmiş hukuksal bir yönteme göre hareket etmediğinden siyasal bir iktidardır.
Oysa tali kurucu iktidar, daha önceden belirlenen hukuksal yöntemle anayasa değiştirdiğinden hukuksal bir iktidardır. Bir başka anlatımla asli kurucu iktidar siyasal, tali kurucu iktidar hukuksal bir iktidardır. Asli kurucu iktidar genellikle yeni bir devlet kurulması, bir devrim ya da darbe yapılması durumlarında ortaya çıkar.
Oysa tali kurucu iktidar mevcut bir devletin anayasasının değiştirilmesi durumlarında ortaya çıkar. Bir devletin anayasası eğer anayasada belirtilen yöntemle değiştirilmemişse, burada kullanılan iktidar asli kurucu iktidar yani siyasal bir iktidardır. Örneğin 1961 ve 1982 Anayasaları birer askeri darbe sonunda yapıldıklarından, burada siyasal bir iktidar ya da asli kurucu iktidar yetkisi kullanılmıştır. Ancak asli kurucu iktidar yetkisinin kullanılmış sayılması için mutlaka askeri bir darbe olması gerekmez.
Sivil darbe
Anayasanın özü eğer sivil bir iktidar tarafından anayasada öngörülmemiş bir yöntemle değiştirilmişse burada sivil bir darbeden söz edilebilir. Bu tür bir durumda anayasanın asli bir kurucu iktidar tarafından değiştirildiğini kabul etmek gerekir. Bu bağlamda, Anayasa’da öngörülen seçim süresinin Anayasa’da öngörülen özel sebep, yani savaş hali dışında ertelenmesi söz konusu olursa, Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan ve değiştirilemezlik niteliği bulunan “demokratik devlet” ilkesi değiştirilmiş olacağından Anayasa sivil bir darbeyle değiştirilmiş olur ve bu tür bir değişiklik hukuksal değil siyasal bir asli kurucu iktidar yetkisinin kullanıldığı anlamına gelir.
Savaş hali dışında seçenek yok
Şu halde Anayasal sınırlar içinde kalarak seçimlerin ertelenebilmesi için savaş hali dışında bir seçenek yoktur. Bunun dışında seçimlerin ertelenmesi Anayasanın sınırları dışına çıkılması, yani asli kurucu iktidar yetkisinin kullanılması anlamına gelir. Kuşkusuz asli kurucu iktidar yetkisi siyasal bir eylemdir ve siyaset biliminin konusuna girer; hukukun inceleme alanında değildir. Siyaset biliminde bu eylem devrim, darbe, ihtilal, yeni bir devletin kuruluşu gibi adlarla adlandırılır.
-Hukuksal sınırlar içinde kalarak seçimleri erteletmenin tek yolu savaş olduğuna göre siyasal iktidar, içerdeki kaos durumunun bir tür iç savaş olduğunu ileri sürerek seçimlerin ertelenmesine karar veremez mi?
Milletlerarası hukukukun meşru saydığı savaş
İki nedenle hayır. Birincisi bizim 1982 Anayasası “iç savaş” gibi bir durumu düzenlememiştir. Dolayısıyla bir iç savaş ya da kaos durumu yukarıda tanımlanan “savaş” kavramının içine girmez. İkincisi Anayasa’nın 92. maddesi, TBMM tarafından verilebilecek savaş kararına ilişkin bir nitelendirme yapmıştır.
Buna göre “Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına …izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir.” Günümüz uluslarası teamülünde uluslararası hukukun meşru saydığı savaş, meşru savunma halidir. Dolayısıyla TBMM’nin bir savaş hali ilanına karar vermesi, bu kararın “Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerden” birini içermesine bağlıdır. Milletlerarası hukuk tarafından meşru sayılmayan bir savaş, 1982 Anayasası’nın tanımladığı bir savaş değildir.
Dolayısıyla seçimlerin ertelenmesine kapıyı açan savaş hali ancak bu tür bir meşruiyeti olan savaştır. Ayrıca tekrar etmek gerekir ki bu tür bir savaş bile seçimlerin kendiliğinden ertelenmesine neden olmaz. TBMM’nin bu savaş dolayısıyla seçimlerin yapılmasını olanaklı görmemesi halinde seçimlerin ertelenmesine karar vermesi mümkündür.
-Bu durumda ilan edilmiş olan OHAL kararının seçimlerin ertelenmesiyle kesinlikle ilgisi yoktur ve herhangi bir kişi ya da kurum TBMM’in savaş kararı vermiş olması dışında, seçimleri erteletemez diyebilir miyiz?
Hukuken evet, diyebiliriz. Anayasa ve kanun hükümleri çerçevesinde bu sonuçlara ulaşmak zorunludur. Ancak Anayasa ve kanunlara rağmen bir seçimlerin ertelenmesi kararı alınırsa, bunun hukuk sınırları içinde yorumlama olanağı yoktur. Bu tür bir karar ancak siyasal bir karar olabilir. Bu tür bir siyasal karar siyaset biliminde sivil darbe başlığı altında incelenebilir; hukuksal bir karar olarak üzerinde yorum yapmanın olanağı yoktur.
MAHMUT AYDIN – kısadalga.net
İlginizi Çekebilir
BANKA HABERLERİ
AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL
FON SORUŞTURMASINDA AKBANK VE DENİZBANK’TAN AÇIKLAMA: “İSİMLER BANKALARIMIZIN ÇALIŞANI DEĞİL”
Yayınlanma:
8 saat önce|
21/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler üzerinden gündeme gelen Akbank ve DenizBank, haberlerdeki çalışma ilişkilerine ilişkin açıklama yaptı. Akbank, “adı geçen kişilerin uzun süre önce bankadan ayrıldığını” belirtirken DenizBank, “adı geçen Yasemin Y.’nin banka çalışanı olmadığını” bildirdi.
Bankavitrini.com | Gündem
Sermaye piyasalarındaki işlemlere yönelik yürütülen fon soruşturmasında gözaltı listesinde yer alan isimler ve bu kişilerin bankalarla bağlantıları gündeme geldi. Konuya ilişkin Akbank ve DenizBank’tan açıklamalar geldi. Her iki banka da haberlerde yer alan çalışma ilişkilerine yönelik düzeltme talebinde bulundu.
Akbank: İsimler uzun süre önce bankadan ayrıldı
Akbank, fon soruşturması kapsamında gözaltı kararı verilen kişilerle ilgili haberlerde banka adının kullanılmasına ilişkin açıklama yaptı.
Banka, haberlere konu olan kişilerin uzun süre önce Akbank’tan ayrıldığını ve başka kurumlarda çalıştıklarını belirtti. Açıklamada, bu kişilerin hâlen Akbank bünyesinde görev yapıyormuş gibi gösterilmesinin gerçeğe aykırı bir izlenim oluşturabileceğine dikkat çekildi.
Akbank, güncel çalışma ilişkilerinin doğru aktarılması gerektiğini vurgulayarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini istedi.
DenizBank: Yasemin Yılmaz bankamızın çalışanı değil
DenizBank da fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isimlerin yer aldığı listeye ilişkin yayımlanan haberdeki bir bilgiyi düzeltti.
DenizBank A.Ş. tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Fon soruşturması kapsamında gözaltına alınan isim listesine ilişkin yayımladığınız haberde, Yasemin Y. isimli kişinin DenizBank Finans Yöneticisi olduğu yönünde hatalı bilgiye yer verilmiştir.
Haberde adı geçen Yasemin Y., Bankamız çalışanı değildir. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi amacıyla söz konusu yanlış bilginin düzeltilmesini rica ederiz.”
DenizBank, açıklamasıyla Yasemin Y.’ın banka çalışanı olduğu yönündeki bilgiyi açıkça reddetti ve haberlerin düzeltilmesini talep etti.
Soruşturmada banka isimleri neden gündeme geldi?
Soruşturma kapsamında yayımlanan gözaltı listelerinde yer alan kişilerin mesleki unvanları ve çalıştıkları kurumlara ilişkin bilgiler, bankaların isimlerinin de haberlerde geçmesine neden oldu.
Ancak bir kişinin adının soruşturma kapsamında anılması, tek başına ilgili bankanın soruşturmanın şüphelisi olduğu veya kurumsal olarak herhangi bir suça iştirak ettiği anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, bir kişinin geçmişte bir bankada çalışmış olması da güncel çalışma ilişkisini göstermiyor.
Akbank’ın geçmiş çalışma ilişkilerine yönelik açıklaması ile DenizBank’ın Yasemin Y. hakkında yaptığı düzeltme, haberlerde kişi ve kurum bağlantılarının güncel ve teyit edilmiş bilgiler üzerinden kurulmasının önemini ortaya koydu.
Bankacılık sektöründe doğru bilgi ve itibar vurgusu
Sermaye piyasalarına yönelik soruşturmalarda kişi isimleriyle birlikte kurum adlarının anılması, kamuoyunda ilgili bankalara yönelik algıyı etkileyebiliyor. Bu nedenle gözaltı listelerindeki bilgilerin, kişilerin güncel iş durumlarıyla karşılaştırılarak yayımlanması önem taşıyor.
Akbank ve DenizBank’ın açıklamaları, soruşturma haberlerinde yalnızca isimlerin değil, bu isimlerle bankalar arasında kurulan bağlantıların da titizlikle doğrulanması gerektiğini gösteriyor.
Bankavitrini.com olarak not: Bu haber, Akbank ve DenizBank’ın çalışma ilişkilerine yönelik açıklamalarını bir araya getirmektedir. Soruşturmada adı geçen kişiler hakkındaki iddialar ile bankaların kurumsal sorumluluğu birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.
Erol Taşdelen
AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE?
Yayınlanma:
2 gün önce|
19/10/2026Yazan:
Erol Taşdelen
İspanya, Fransa, İtalya ve Belçika’daki protestolar ne anlatıyor? Türkiye bu tablodan hangi dersleri çıkarmalı?
Erol TAŞDELEN | Bankavitrini.com Ekonomik Analiz
Avrupa sokaklarında yükselen protestolar, yalnızca öğrencilerin eğitim koşullarına, kiracıların konut sorununa ya da çalışanların ücret taleplerine indirgenemez. İspanya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Belçika’ya uzanan eylemlerin ortak noktasında daha temel bir soru bulunuyor: Ekonomik büyüme, vatandaşın yaşam standardına ne ölçüde yansıyor?
17 Ekim 2026’da Avrupa’nın farklı ülkelerinde yoğunlaşan gösteriler, hayat pahalılığı, eğitim giderleri, barınma sorunu ve kamu hizmetlerinin niteliği etrafında şekillendi. Ancak bu gösteriler, tek merkezden yönetilen ortak bir Avrupa hareketi değil. Her ülkenin kendi ekonomik ve siyasi dinamikleri var. Ortaklaşan nokta ise özellikle gençlerin geleceğe ilişkin beklentilerinin zayıflaması.
Al Jazeera’nın 17 Ekim tarihli haberinde, farklı ülkelerde yüz binlerce kişinin hayat pahalılığına karşı gösterilere katıldığı bildirildi. Fransa’daki eylemler kitlesel boyutlara ulaşırken Belçika’da eğitim reformları, İtalya’da geçim sıkıntısı ve savaş karşıtı talepler, İspanya’da ise konut krizi öne çıktı.
Bu tablonun ekonomi yönetimleri açısından önemli bir mesajı var: Makroekonomik göstergelerdeki iyileşme, toplumun bütün kesimleri tarafından aynı biçimde hissedilmeyebilir.
İSPANYA: MAAŞ VAR, EV YOK!
İspanya’daki protestoların merkezinde konut krizi bulunuyor. Özellikle büyük şehirlerde yükselen kiralar, genç çalışanların kendi başlarına ev tutmasını giderek zorlaştırıyor.
Madrid’de 87 yaşındaki Maricarmen Abascal’ın evinden çıkarılması ve sonrasında hayatını kaybetmesi, konut hakkı tartışmalarını yeniden alevlendiren olaylardan biri oldu. Hükümetin kiracıları korumaya yönelik düzenleme girişiminin parlamentoda reddedilmesi de tepkileri artırdı.
Reuters’ın 2 Ekim 2026 tarihli haberine göre, protestocular kira artışlarının sınırlandırılmasını, evden çıkarmalara karşı koruma sağlanmasını ve kısa süreli kiralamaların düzenlenmesini talep ediyor. Tartışmanın diğer tarafında ise düzenlemelerin konut arzını azaltabileceğini savunan kesimler bulunuyor.
İspanya örneği, ekonomik açıdan önemli bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bir ülkede istihdamın ve ekonomik faaliyetin artması, konut maliyetleri gelirlerden daha hızlı yükseliyorsa, gençlerin bağımsız yaşam kurmasını kolaylaştırmayabilir.
Çalışan bir gencin maaşının büyük bölümünü kiraya ayırması; tasarruf yapmasını, ev sahibi olmasını, tüketim harcamalarını artırmasını ve ekonomik geleceğini planlamasını güçleştiriyor.
Burada mesele yalnızca emlak piyasası değil. Konut maliyetleri, iş gücü hareketliliğini, aile kurma kararlarını, tüketimi ve uzun vadeli tasarrufları da etkiliyor.
İspanya’nın verdiği mesaj açık: Barınma maliyeti, ücret artışlarını geride bırakıyorsa ekonomik büyüme toplumsal refaha dönüşmekte zorlanıyor.
FRANSA: EĞİTİMDEKİ SORUNLAR NASIL TOPLUMSAL TEPKİYE DÖNÜŞTÜ?
Fransa’da gösteriler, okullardaki personel yetersizliği, eğitim koşulları ve kamu hizmetleri konusundaki şikâyetlerle görünür hale geldi. Öğrencilerin başlattığı eylemlere zamanla farklı toplumsal kesimlerden destek geldi.
17 Ekim’deki gösterilerde hayat pahalılığı, yakıt maliyetleri ve ücret talepleri de gündemin parçası oldu. Böylece başlangıçta eğitim odaklı olan tepki, daha geniş bir ekonomik ve toplumsal hoşnutsuzluk alanına yayıldı.
Fransa’daki gösteriler sırasında yağma, kundaklama ve polisle çatışmalar da yaşandı. Barışçıl protesto hakkı ile şiddet eylemleri birbirinden ayrılmalı. Kamu düzenine zarar veren eylemler, gösterilere katılan bütün vatandaşların tutumu olarak değerlendirilemez.
Ekonomik açıdan Fransa örneği, kamu harcamaları tartışmasını öne çıkarıyor.
Devlet bütçe disiplinini sağlamak, borçlanmayı kontrol etmek ve mali dengeleri korumak isteyebilir. Ancak tasarruf politikalarının eğitim, sağlık ve diğer kamu hizmetlerine etkisi, vatandaşların günlük yaşamında hissediliyorsa ekonomik tartışma siyasi ve toplumsal bir soruna dönüşebiliyor.
Burada önemli soru, devletin harcamalarını azaltıp azaltmaması değil; hangi harcamaların, kimleri etkileyerek ve hangi sonuçları doğurarak azaltıldığıdır.
BELÇİKA: BÜTÇE KISITLAMALARI VE EĞİTİME ERİŞİM
Belçika’da gençlerin ve öğrencilerin katıldığı gösterilerde eğitim maliyetleri, yükseköğretime erişim ve eğitim reformları öne çıktı.
Reuters’ın 17 Ekim tarihli haberine göre Brüksel’de yüzlerce genç gösteri yaptı. Eylemler sırasında polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. Göstericiler, eğitim maliyetlerinin artması ve bazı reformların üniversiteye erişimi zorlaştırabileceği yönündeki kaygılarını dile getirdi.
Belçika örneği, eğitim harcamalarının yalnızca bugünün bütçe kalemi olmadığını gösteriyor. Eğitim, bir ülkenin gelecekteki üretkenliğini, iş gücü niteliğini ve rekabet gücünü belirleyen temel yatırımlardan biridir.
Eğitimde fırsat eşitliğinin zayıflaması, düşük gelirli ailelerin çocukları açısından daha ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle bütçe kesintilerinin kısa vadeli mali etkileri ile uzun vadeli ekonomik sonuçlarını birlikte değerlendirmek gerekir.
İTALYA: GEÇİM SIKINTISI VE SOSYAL HİZMETLER
İtalya’daki gösterilerde hayat pahalılığı, ücretler, kamu hizmetleri ve savaş karşıtı talepler öne çıktı. Milano ve Bologna gibi kentlerde bazı eylemler polisle çatışmalara dönüştü.
17 Ekim’deki gösterilerin ekonomik arka planında, hanelerin artan fiyatlar karşısında bütçelerini dengeleme güçlüğü bulunuyor. Enflasyonun yavaşlaması ile fiyatların düşmesi aynı şey değil. Fiyat artış hızı gerilese bile daha önce yükselen fiyatlar yüksek seviyelerde kalabiliyor.
Ücret artışları bu birikimli fiyat artışını karşılayamıyorsa, çalışanların satın alma gücü üzerindeki baskı devam ediyor.
Bu noktada yalnızca ortalama ücret artışına bakmak yeterli değil. Ücretlerin kira, enerji, gıda, ulaşım ve sağlık harcamaları karşısındaki durumu da değerlendirilmek zorunda.
İtalya’daki protestoların gösterdiği sorunlardan biri de bu: Vatandaş, ekonomik büyüme rakamlarından önce ay sonunda elinde ne kaldığına bakıyor.
AVRUPA’NIN ORTAK SORUNU: EKONOMİK BÜYÜME İLE HİSSEDİLEN REFAH ARASINDAKİ MAKAS
Dört ülkenin sorunları aynı değil. İspanya’da konut, Fransa’da eğitim ve kamu hizmetleri, Belçika’da eğitim reformları ve bütçe tartışmaları, İtalya’da ise geçim sıkıntısı daha belirgin.
Buna rağmen üç ortak başlık öne çıkıyor:
1. Gelir ile zorunlu harcamalar arasındaki denge bozuluyor.
Ücretler nominal olarak artabilir. Ancak kira, gıda, enerji ve ulaşım harcamaları daha hızlı yükseliyorsa hanelerin satın alma gücü gerileyebilir.
2. Gençlerin geleceğe ilişkin beklentileri zayıflıyor.
Eğitim almanın, iş bulmanın ve düzenli gelir elde etmenin bağımsız bir yaşam kurmaya yetmediği düşüncesi yaygınlaşıyorsa ekonomik sorun, aynı zamanda toplumsal güven sorunu haline geliyor.
3. Kamu bütçesi ile sosyal beklentiler karşı karşıya geliyor.
Hükümetler mali disiplin, borç yönetimi ve bütçe açıklarının kontrolü üzerinde dururken vatandaşlar eğitim, sağlık, konut ve sosyal destek hizmetlerinin korunmasını istiyor.
Eurostat’ın 2025 verilerine göre Avrupa Birliği nüfusunun yüzde 7,7’si, harcanabilir hane gelirinin en az yüzde 40’ını konut giderlerine ayıran hanelerde yaşıyor. Bu oran, Avrupa’da bile konut maliyetlerinin bazı haneler için ne kadar ağır bir yük oluşturduğunu gösteriyor. (Kaynak: Eurostat – Avrupa’da yaşam koşulları, 2026 verileri. )
SONUÇ: VATANDAŞIN HİSSETMEDİĞİ REFAH, SİYASİ BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR
Avrupa’daki gösteriler, ekonomik politikaların toplumsal sonuçlarını yeniden tartışmaya açtı.
Bir ülkede büyüme yaşanabilir, şirketlerin ciroları artabilir, kamu gelirleri yükselebilir ve finansal göstergeler iyileşebilir. Ancak gençler ev bulamıyor, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor ve eğitim fırsatlarına erişim giderek pahalılaşıyorsa bu göstergeler toplumsal refahın tamamını anlatmaz.
Bu, ekonomi politikalarının yalnızca kısa vadeli sonuçlarıyla değil, gelir dağılımı, üretim kapasitesi, sosyal hareketlilik ve yaşam maliyetleri üzerindeki etkileriyle de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Türkiye açısından çıkarılacak ders, Avrupa’daki protestoların aynısının yaşanacağını varsaymak değil; ekonomik programların toplumsal etkilerini zamanında izlemek ve sorunları büyümeden çözmeye çalışmaktır.
Çünkü ekonomik istikrar, yalnızca fiyatların kontrol altına alınmasıyla değil; vatandaşın gelirine güvenmesi, işletmelerin üretimini sürdürebilmesi ve gençlerin geleceğe ilişkin makul beklentiler taşımasıyla da güçlenir.
Ekonominin nihai sınavı, tabloların ne kadar iyi göründüğü değil, vatandaşın hayatında neyin değiştiğidir.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist
Bankavitrini.com – Ekonomik Analiz
GÜNCEL
Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor
Yayınlanma:
3 gün önce|
19/10/2026Yazan:
BankaVitrini
Bir süredir mütemadiyen aynı konuların etrafında dolaştığımız ve kendi kendimizi tekrar ettiğimizin pekâlâ farkındayız. Jeopolitik riskler tüm ağırlığıyla masa üzerinde durmaya devam ederken, emtia fiyatlarının yüksek seyri enflasyonist baskıları artırmaya devam ediyor. Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı haftanın son iş gününü 110 dolar seviyesini test ederek tamamladı. Bir başka bakış açısıyla, Brent petrol sene başına göre %81 yükselirken, gümüş ise getiri liginin dibinde yer alarak %20 düştü. Yapay zekâ ve çip sektöründe ise soru işaretleri zihinleri meşgul etmeye devam ediyor. Goldman Sachs’ın hesaplamalarına göre, beş büyük yapay zekâ şirketinin gelecek yıl toplam yatırım harcamalarının 1,2 trilyon dolara ulaşması bekleniyor. Rakamın büyüklüğü bir yana, bu yatırımların ne kadar sürede kendini amorti edeceği sorusu giderek daha fazla önem kazanıyor. Teknoloji hisseleri denince akla gelen Nasdaq endeksi haftanın son iş gününü %2’nin üzerinde düşüşle tamamlarken, son 10 günlük performansı da %6 düşüş yönünde oldu.
Türkiye’de Fon Krizi’nin etkileri sürerken, cuma günü bültenimizde de dile getirdiğimiz MSCI uyarısı hisse senetleri üzerindeki baskıyı artırdı. MSCI, yaz başında yaptığı uyarının dozunu bir kademe daha yükselterek, piyasa şeffaflığı ve sağlıklı işleyiş konusunda atılan adımların yeterli olmadığını ortaya koydu. Türkiye’nin gelişmekte olan ülke statüsünü koruması açısından Haziran 2027 kritik bir tarih olarak karşımıza çıkıyor. Endonezya’da yaşananları da birlikte düşündüğümüzde, piyasaların bu uyarıyı pek hoş karşılamadığını görüyoruz. BIST100 ve BIST30 endeksleri cuma gününü %3 kayıpla tamamlarken, bankacılık endeksi %2 geriledi. CDS risk primi 250 baz puanda yatay seyrederken, iki yıllık gösterge tahvilin bileşik faizi, faiz indirimi beklentilerinin desteğiyle son iki haftada 100 baz puan düşerek %39,40 seviyesine indi. USDTRY kuru ise yeni haftaya 49,54 seviyesinden başlıyor.
MSCI’nın Endonezya’yı gelişmekte olan ülkeler kategorisinden çıkararak doğrudan bağımsız piyasa statüsüne düşürebileceği uyarısının yankıları ise dinmiyor. Cuma günü %12’ye yakın gerileyen Jakarta borsası, bu sabah da %5’in üzerinde düşerek son altı yılın en düşük seviyesine indi. Yılbaşından bu yana kayıplar %43’ü aşarken, yabancı yatırımcıların net satışları 5 milyar dolara yaklaştı. Endonezya’nın MSCI endekslerinden tamamen çıkarılması hâlinde, yalnızca endeksleri takip eden fonlardan 5,6 milyar dolarlık zorunlu satış gelebileceği hesaplanıyor. Ülke para birimi rupiah da tarihî dip seviyelerine yaklaşırken, satış baskısının borsayla sınırlı kalmayıp döviz ve tahvil piyasalarına yayılmasından endişe ediliyor. Türkiye’nin de benzer gerekçelerle MSCI’nın radarında olması, Endonezya’daki gelişmeleri bizim açımızdan daha da önemli kılıyor.
Türkiye cephesinde ise gözler perşembe günü sonuçlanacak TCMB’nin olağan Ekim ayı PPK toplantısına çevrildi. Bir süredir gündemden düşmeyen fon krizinin de etkisiyle ekonomik aktivitedeki yavaşlamanın giderek belirginleştiğini görüyoruz. Otomobil satışlarından kredi kartı harcamalarına kadar pek çok gösterge bu tabloyu desteklerken, hanehalkının borç ödeme kapasitesindeki bozulma da dikkat çekiyor. Aşağıdaki grafikten görüleceği üzere, ihtiyaç kredilerinde takibe dönüşüm oranı %7’ye yaklaşarak rekor kırarken, bireysel kredi kartlarında da bu oran %6 seviyesine yaklaşarak tarihî zirvesine yükseldi. Bir başka deyişle, ihtiyaç kredilerinde mevcut her 100 TL’lik bakiyenin yaklaşık 7 TL’si takipte bulunuyor. Ekonomik aktivitedeki sert yavaşlama ve hanehalkının artan ödeme güçlükleri karşısında TCMB’nin, enerji fiyatlarındaki keskin yükselişe rağmen, politika faizini en az 100 baz puan indirerek %37’den %36’ya çekmesine kesin gözüyle bakıyoruz. Böylece TCMB’nin Aralık 2025’ten bu yana ara verdiği faiz indirimlerine bebek adımlarıyla yeniden başlamasını bekliyoruz.
Cuma günü TCMB’nin açıkladığı iki önemli veri de dikkatimizden kaçmadı. Eylül ayı konut fiyat endeksine göre, konut fiyatları yıllık bazda nominal olarak %22,3 artarken, enflasyondan arındırıldığında reel olarak %5,7 geriledi. Bir başka deyişle, konut fiyatlarındaki artış enflasyonun gerisinde kalmaya devam ederken, bu durum konutun değer artışı açısından yatırım cazibesini sınırlıyor. TCMB’nin yayımladığı Ekim ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’nin sonuçlarını ise aşağıdaki grafikten takip edebilirsiniz. Biz özellikle enflasyon beklentilerine odaklandık. Yıl sonu TÜFE beklentisi hemen hemen değişmezken, 12 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,19 puan artışla %23,89’a yükselmesi, orta vadeli enflasyon görünümünde sınırlı da olsa bir bozulmaya işaret ediyor. Buna karşılık, 24 ay sonrasına ilişkin beklentinin 0,38 puan gerilemesini daha uzun vadeli görünüm açısından olumlu okuyoruz. TCMB’nin kurun artış hızında yaptığı ince ayara rağmen, yıl sonu USDTRY beklentisi hafif gerileyerek 51,55 seviyesine inerken, 12 ay sonrasına ilişkin beklenti ise 59,26 seviyesine yükseldi.
Avrupa’da hayat pahalılığı, eğitim maliyetleri ve hükûmetlerin ekonomi politikalarına yönelik tepkiler giderek büyüyor. Fransa’da öğrencilerin başlattığı protestolar, sendikaların ve farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla hafta sonu ülke çapında kitlesel gösterilere dönüşürken, Paris başta olmak üzere birçok kentte şiddet olayları yaşandı. Yüz binlerce kişinin sokaklara döküldüğü gösterilerde 1,200 kişi gözaltına alınırken, Cumhurbaşkanı Macron yaşanan şiddet olaylarını sert bir dille kınadı. Protestolar Fransa ile sınırlı kalmazken, Belçika ve İtalya’da eğitim ve yaşam maliyetleri, Portekiz’de ise düşük ücretler ve konut krizi nedeniyle halk sokaklara döküldü. Fransa’da zaten kırılgan olan siyasi ve mali dengelere toplumsal huzursuzluğun da eklenmesi, ortak para birimi üzerinde baskı kurarken, EURUSD paritesi 1,1230 seviyesinde işlem görüyor.
Öte yandan, Orta Doğu’da artan gerilimle cuma günü 110 dolar seviyesini test eden Brent petrol, yeni haftaya düşüşle başladı. Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi, piyasaya daha fazla Rus petrol ürünü sunulabileceği düşüncesini güçlendirirken, Brent petrol %1,8 gerileyerek 108 dolar seviyesine indi. Ancak Orta Doğu’da arz güvenliğine ilişkin endişeler dinmiş değil. Ticari gemilere yönelik saldırılar nedeniyle Körfez’den günlük petrol sevkiyatı 20 milyon varilin üzerinden 8,5 milyon varile kadar gerilerken, Mısır’ın Husilere karşı Suudi Arabistan’a destek vermeye hazır olduğunu açıklaması gerilimin daha da yayılabileceğine işaret ediyor.
Küresel piyasalarda yapay zekâ yatırımlarının finansmanına ilişkin endişeler gündemdeki yerini korurken, yeni gün ve hafta başlangıcında Asya borsalarında karmaşık bir seyrin hâkim olduğunu görüyoruz. Geçen haftayı %5,4 kayıpla tamamlayan Japonya’da Nikkei endeksi bu sabah %1 civarında gerilerken, geçen hafta %14’ten fazla düşen Güney Kore borsası KOSPI ise yaralarını sarmaya çalışarak %0,7 yükseliş kaydetti. Çin’de üçüncü çeyrek büyümesinin beklentileri hafif aşarak %4,5’e ulaşması ve perakende satışların tahminlerden iyi gelmesi satış baskısını sınırladı. ABD’de yarı iletken hisselerinin işlem gördüğü Philadelphia Semiconductor endeksinin son 10 günde %16’dan fazla gerilemesi, teknoloji sektöründeki satışların boyutunu gösteriyor. Yatırımcılar, yapay zekâya yapılan devasa yatırımların ne zaman kâra dönüşeceğini sorgularken, bu hafta açıklanacak Meta, Tesla ve önde gelen çip üreticilerinin bilançoları merakla takip edilecek. Elon Musk’ın uçan araba tanıtımıyla ilk etapta yükselişe geçen Tesla hisseleri, kazanımlarını koruyamayarak gün içi zirvesinden %6 geriledi.
Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskı yaratırken, ABD ile Ukrayna arasındaki ilişkiler de limonileştiğini görüyoruz. Cuma gecesini sert satışlarla tamamlayan Nasdaq endeksi, bu sabah vadeli işlemlerde %1,3 yükselirken, ABD’nin 10 yıllık gösterge tahvil faizi yeniden %5,05 seviyesine geriledi. Kıymetli metaller de yeni haftaya alıcılı başlarken, ons altın 4,180 dolar, gümüş ise 57,75 dolar seviyesinde işlem görüyor. Petrol fiyatlarındaki gerilemenin enflasyon endişelerini bir miktar hafifletmesi, faiz getirisi olmayan kıymetli metallere destek verdiğinin altını çizmek isteriz. Teknik bir bakış açısıyla önem arz eden 55 dolar seviyesinden uzaklaşan gümüşü biraz daha takip etmek istiyoruz. Yukarıda da değindiğimiz üzere, petrol fiyatlarında kalıcı bir geri çekilme olmadan kıymetli metallerin kalıcı bir yükselişe geçmesi zor görünüyor.
Trump’ın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetebileceği beklentisi Fed’in faiz politikasına ilişkin beklentilerde de dikkat çekici bir değişime neden oldu. Geçen hafta %50’ye kadar yükselen ekim ayında faiz artırımı ihtimali %16’ya kadar gerilerken, aralık ayında faiz artırımı ihtimali ise hâlen %92 seviyesinde bulunuyor. Gözler 28 Ekim tarihinde sonuçlanacak Fed toplantısına ve ertesi gün açıklanacak Fed’in favori enflasyon göstergesi olarak yakından takip ettiği PCE verisine çevrilmiş durumda. Siyasi cephede ise Brezilya ve İsrail seçimlerine geri sayım devam ederken, ABD’de 3 Kasım’da düzenlenecek ara seçimlerde Cumhuriyetçilerin iki kanadı birden kaybetme riskinin oldukça arttığını söylememiz gerekiyor.
TCMB Piyasa Katılımcıları Anketi

İhtiyaç Kredilerinde ve Kredi Kartlarında Takibe Dönüşüm Oranı
Emre Değirmencioğlu
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.054)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.644)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (603)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.987)
- GÜNCEL (4.636)
- GÜNDEM (3.590)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (147)
- ŞİRKETLER (2.747)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.500)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (841)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (120)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (62)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (95)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (20)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Meta'nın üçüncü çeyrek net kârı yıllık bazda yüzde 264 arttı 21/10/2026
- "İran'la savaşa girmek yaptığımız en iyi işlerden biri" 21/10/2026
- Tesla'nın üçüncü çeyrek net kârı yüzde 43 azaldı 21/10/2026
- Resmi Gazete'de bugün (22.10.2026) 21/10/2026
- Türkiye'de PHP güvenlik açığına karşı harekete geçildi 21/10/2026
- Trump: Rusya-Ukrayna savaşında çözüme hiç olmadığı kadar yakınız 21/10/2026
- Tasfiye edilecek fonlarda bekleyen talimatlara ilişkin önerge kabul edildi 21/10/2026
- Meta'ya kullanıcı gizliliği ihlali nedeniyle 25 milyar dolar ceza 21/10/2026
- JP Morgan: Aracı kurum lisans iptali Türkiye'den çekilme anlamına gelmiyor 21/10/2026
- ABD'den İran'ın gölge filosuna yönelik yeni yaptırımlar 21/10/2026
SON YAZILAR
- Fitch’ten Türk bankalarına kârlılık uyarısı: Takipteki krediler artıyor 21/10/2026
- AKBANK VE DENİZBANK: FON SORUŞTURMASINDAKİ İSİMLER BANKAMIZ ÇALIŞANI DEĞİL 21/10/2026
- Vestel’de Borç Alarmı: Gözler Yatırımcıda 20/10/2026
- FİTCH’TEN TÜRKİYE’DE LEASİNG VE FAKTORİNG SEKTÖRÜNE ÇİFTE RİSK UYARISI 19/10/2026
- AVRUPA SOKAKLARINDA EKONOMİK İSYAN: BÜYÜME VAR, REFAH NEREDE? 19/10/2026
- Trump’ın Rusya açılımı dengeleri değiştirdi, risk iştahı toparlanıyor 19/10/2026
- AKBANK 1,7 MİLYAR TL CEZAYI NİÇİN YEDİ? 16/10/2026
- MSCI’DEN TÜRKİYE BORSASINA FREN! 16/10/2026
- KREDİ KARTINDA 12 AY SINIRI KALKTI MI? TAKSİTLİ ALIŞVERİŞTE YENİ DÖNEM! 16/10/2026
- VERGİLERİN HER 100 LİRASININ 21,6 LİRASI FAİZE GİDİYOR! 16/10/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ6 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu

