GÜNDEM
Kriz faturasını çıkaranlar değil, Emekçiler ödüyor
Yayınlanma:
2 yıl önce|
Yazan:
Erol Taşdelen
Forbes dergisinin dünyadaki en zengin insanlar sıralamasında 134 milyar dolarlık servetiyle ilk on içinde yer alan Warren Buffet “Sınıf savaşı var, tamam ama savaşı veren benim sınıfım, zenginler sınıfı. Ve de kazanıyoruz” demişti. Burjuvazi açısından sınıf mücadelesi benimsenebilir bir teoridir çünkü tarihin her döneminde üretim araçlarının sahipleri dört koldan örgütlenerek ve devlet iktidarını ele geçirerek egemen sınıf olabileceğini çok iyi bilir. Egemen sınıf olarak sermayenin siyasal egemenliği, ancak sınıf mücadelesi içerisinde, Buffet’ın ifade ettiği gibi “savaş vererek” ve “kazanarak” mümkündür.
Sınıfların tarih sahnesine çıkışından beri sınıf savaşları da farklı yoğunluklarda cereyan etmektedir. Üretim ilişkilerinin ve üretici güçlerin yapısına; sınıfların kendi içinde ve diğer sınıflara karşı örgütlülük düzeyine; bir sınıfın ortak çıkarını toplumun genel çıkarına dönüştürme kabiliyetine bağlı olarak sınıf savaşının seyri de değişir. Bu kimi zaman, tarihin akışını değiştiren siyasal ve toplumsal kırılmalar veya devrimler olarak tezahür eder, kimi zamansa bir işyerinde ücretlerin iyileştirilmesi veya işten çıkarılan işçilerin geri alınması için kararlı bir mücadele olarak.
Sınıf savaşının kendini en yaygın biçimde gösterdiği alansa, üretimde ve bölüşümde ücretlerin genel seviyesi ve kârlardır. Türkiye’de sınıf savaşının güncel tezahürlerini kavramanın yolu, sermaye birikim modeli ile emek rejimi arasındaki ilişkiyi bütünlüklü bir çerçeveye yerleştirmektir. Her savaşta olduğu gibi sınıf savaşında da cepheler, stratejiler ve taktikler vardır. Cepheleri sırayla inceleyebiliriz:
EMEK CEPHESİ: İŞÇİLEŞME HIZI VE YOĞUNLUĞU
Sermaye kendisini toplumsal sınıf olarak kuramaz; aksine, kendi oluşturduğu işçi sınıfına ihtiyaç duyar. Her an işe koşabileceği ve yerine yenisini ikame edeceği ne kadar çok sayıda işçi olursa, üretim temposunu o kadar artırabilir. Bu nedenle toplumun işçileşmesine ihtiyaç duyar.
Türkiye kapitalizminin hâkim sermaye birikim modeli, orta-düşük teknolojili, emek yoğun üretimle sürdürülen, ucuz emek-ucuz meta üretimine dayalı ihracatçı modeldir. Bu modelin çekirdeğinde ise 7’den 77’ye nüfusun tüm katmanlarıyla işçileştirilmesi yer alır.
Özel sektörde kayıtlı istihdamda; sanayi, inşaat ve ticaret-hizmet sektörleri toplamında ücretli çalışan sayısı bu yılın Nisan ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 4,6 artarak 14 milyon 617 bin kişiden 15 milyon 283 bin kişiye yükseldi. Nüfus artış hızıyla mukayese edersek işçileşme hızı daha net anlaşılır. 2023 yılında Türkiye’de nüfus artış hızı durma noktasına gelmişken (binde 1,1), aynı yılın Ocak ayından Aralık ayına işçileşme hızı yüzde 7 civarında artmıştır.
Sermaye cephesi, işçileşme sürecinin hızlanması ve işçi rezervlerinin dolması amacıyla bir dizi strateji izlemektedir. Çocuk işçiliğe formel bir nitelik kazandıran MESEM programları yaygınlaştırılmakta ve organize sanayi bölgelerine meslek liseleri açılmaktadır. 1 milyon 500 bini aşan sayıda öğrenci-işçi orta ve uzun vadeli olarak işçi gücü piyasasına yedeklenmiştir. Emeklilerin sosyal bir varlık olarak yok sayılması ve aylıklarına zam yapılmaması bir kaynak sorunu değildir. Aksine, çalışabilecek durumdaki 60 yaş üstü yaşlı nüfusun –tıpkı öğrenci-işçiler gibi– başta emek yoğun işkolları olmak üzere düşük ücretlere çalıştırılması için izlenen bir emek piyasası stratejisidir.
EMEK CEPHESİ: ÜCRETLER
Türkiye’de ücretlerin düşürülmesi ve artışının baskılanması, patronlar açısından bir beka sorunudur. Mehmet Şimşek’in izlediği “enflasyonla mücadele” politikaları, talebi kısarak enflasyonu düşürmekten ziyade, ücretlerin ortalama seviyesini düşürmeye odaklıdır. Ucuz emek-ucuz meta döngüsünde asgari ücretin ortalama ücrete dönüşmesinin, her 10 işçiden 6’sının asgari ücretin yüzde 20 fazlasının altında çalışmasının temel nedeni de budur. Bu oran, 20 sene önce her 10 işçide 4 işçi idi. 2002 yılında asgari ücretten düşük maaş alan işçilerin oranı yüzde 24,4 iken, bu oran 2022 yılında yüzde 33,8’e çıktı. Kayıtlı istihdamın ise yaklaşık yüzde 40’ı asgari ücretle hayatını idame ettirmeye çalışıyor.1
Mehmet Şimşek’in “yüksek” dediği ücretler ise reel olarak erimeye, işgücü ödemelerinin payı düşmeye devam ediyor. EYT nedeniyle, işgücüne yapılan ödemelerin GSYH’ye oranı fazla görünmesine karşılık işgücü ödemeleri geriliyor. İktisatçı Zafer Yükseler’in hesaplamalarına göre, 2023 yılında yaklaşık 1,9 milyonu ücretli ve maaşlı olan toplam 2 milyon kişi EYT düzenlemesinden yararlanarak emekli olmuş, bunun yarısı tekrar çalışmaya başlamıştır. 2023 yılında EYT kıdem ve ihbar tazminatı ödemelerinin GSYH oranı %3 ila 3,5 tahmin edilirken; işgücü ödemelerinin GSYH oranı yüzde 29,1’dan yüzde 26’ya gerilemiştir.2
EMEK CEPHESİ: ÇALIŞMA SÜRESİ VE SÖMÜRÜ
Türkiye, OECD verilerine göre haftalık 48 saatle en uzun çalışma süresinin olduğu ülkedir. Uzun çalışma süreleri, sermaye birikim modeli ve emek rejimiyle birlikte düşünülürse sadece zamanla ölçülebilir bir parametre değildir. Uzun çalışma, gün süresini uzatarak sömürüye dayanan mutlak artı-değer üretiminin kendisidir. Bir işçi günde 8 saatten fazla çalışırken karşılığında mesai ücreti almıyorsa, hatta artan enflasyon karşısında maaşı değişmeden kalıyorsa, daha çok sömürülüyor demektir. İktisatçı Menekşe Yılmaz’ın “Türkiye istihdam modeli” olarak adlandırdığı son hesaplamasına göre, 2024 yılının ilk çeyreğinde işçiler 2021’in ilk çeyreğine göre yüzde 48 daha fazla çalışıyor,3 buna karşılık 2021 yılına göre üretimden yüzde 19,.04 daha az pay alıyor.4

SERMAYE CEPHESİ: YÜKSELEN KÂRLAR
Sermaye, daha çok kâr edip birikerek, “canlı emeği vampir gibi emerek” varlığını devam ettirebilir. Patronların yüksek kârlarını zekâlarına, çalışkanlıklarına veya şanslarına bağlayan burjuva ahlakçılığı masaldan ibarettir, çünkü yüksek kârlar üretim alanında doğar.
Marx “Ücret Fiyat Kâr”da, artı-değerin kârın da faizin de rantın da kaynağı olduğunu belirtir. Artı-değer nasıl ki artı-emeğin ürünü olarak üretim alanında doğuyorsa, artı-değerin dönüşmüş biçimi kâr da üretim alanında doğar. İşçiler ne kadar uzun süre çalışıp ne kadar çok üretirse, ücretler ne kadar düşerse, emek maliyetlerinden ne kadar tasarruf edilirse, patronların kârları da o kadar artar.
İstanbul Sanayi Odası’nın her yıl açıkladığı En Büyük 500 Sanayi kuruluşunun yıllara göre kârlılık oranları incelenebilir.
Kârlılık göstergelerinden birisi olan faaliyet kârlılığı oranı, 2012 yılından 2022 yılına kadar olan 10 yıllık dönemde istikrarlı bir artış göstererek 5,5’ten 12,8’e çıkmıştır. Son 10 yıldır 500 sanayi şirketinin kârlılık oranları sürekli artış halindedir.
Diğer bir kârlılık göstergesi olan faiz, amortisman ve vergi öncesi kârlılık (FVÖK) oranı 2013-2023 arası 10 yıllık dönemde sürekli artarak 9,4’ten 15,7’ye yükselmiştir. Son 10 yıldır FVÖK kârlılığı da artmaktadır.

KÂRLAR YÜKSELDİ
- Arçelik’te 2023’te net kâr 207 bin 264 lira oldu. İşçi başı kârda artış enflasyonun üstünü gördü. 2022 Haziran-2023 Haziran döneminde resmi enflasyon yüzde 38 iken, işçi başı kâr yüzde 80 arttı.
- Menderes Tekstil‘in 2023 yılı son çeyreği kârı 254 milyon lira. 2024 yılında 2 bin işçiye 1 ayda verilen miktar ise 40 milyon lira.
- Banvit’in 2023 yılında 12 aylık konsolide net dönem kârı 10 kat artarak 951 milyon 965 bin 590 liraya çıktı. Banvit kârını 10’a katlarken, 2021’den bu yana Banvit işçisinin ücreti 4 kat bile artmadı.
- Dardanel’in 2023’te üretimden elde ettiği gelir 671 milyon 606 bin lira. Dardanel’de 1 işçiden aylık elde edilen kâr 34 bin lirayı aşıyor.
- Temsa, 2020-2023 yılları arasında TL bazında yüzde 1090, dolar bazında ise yüzde 252 büyüdü. 2023 yılında işçi ücretleri ortalama 30 bin TL üzerinden hesaplandığında yaklaşık 1000 işçinin çalıştığı fabrikada işçi ücretlerinin toplamı 360 milyon TL yapıyor.
SERMAYE CEPHESİ:EMEK MALİYETLERİNDEN TASARRUF
Şirketler, kâr oranlarını artırmak için emek maliyetlerini kısmaya yöneliyor. TÜİK’in en son 2022 yılında yayımladığı Sanayi ve Hizmet İstatistiklerine göre, Türkiye’de finans ve sigorta faaliyetleri hariç şirketlerin üretim değeri 9,85 trilyon liraya yükselirken, emek maliyetleri 1 trilyon liraya geriledi. Şirketlerin emek maliyetinin üretim değerine oranı 2012 yılında yüzde 13, 2016 yılında yüzde 15 iken, 2022 yılında yüzde 10’lara kadar düştü. İhracatçı modelin lokomotifi emek yoğun sektörleri kendi içerisinde incelediğimizde, düşük teknolojili üretimde emek maliyetlerinin oranı 2018’de 9,9 iken 2022 yılında 7,26’ya gerilemekte; orta düşük teknolojili üretimde emek maliyetlerinin oranı 7,5’ten 4,9’a gerilemektedir. Emek yoğun sektörler, uzun ve ağır çalışma koşulları dışında, ücretler ve işçilik hakları açısından birer cehennemdir, veriler de bunu ortaya koymaktadır.
‘SINIF SAVAŞI KARAR SAATİNE YAKLAŞTIĞINDA’
Devasa kârlar ve hiper-sömürünün egemen olduğu bir düzende emekçileri nefessiz bırakan, sınıf savaşındaki asimetrik güç ilişkisidir. Her gün işyerlerinde amansız bir sınıf mücadelesi verilir ve bu sadece ücretlerin baskılanmasıyla da sınırlı değildir. İşçinin denetimi için işyerinde ve dışında her türlü baskı, sermayenin toplumsal egemenliğinin garantisidir. İşçiler hakkını ararken ne kadar örgütsüz ve dağınık olursa, patronlar kontrolü o kadar genişletir. Gün gelir işsizlik fonuna çöker, gün gelir kıdem tazminatını kaldırmaya çalışır. Gün gelir asgari ücreti ortalama ücret yapar, gün gelir bölgesel asgari ücretle yeni eşitsizlikler yaratır. Bunu engellemenin yegâne yolu, işçilerin sınıf birlikteliği ve bir toplumsal sınıf olarak iktidarıdır.
Kansu YILDIRIM-Evrensel
____
[1] DİSK-AR Asgari Ücret Gerçeği Araştırmaları
[2] https://zaferyukseler.blogspot.com/2024/06/isgucu-odemeleri-ve-eyt-etkisi.html?spref=tw
[3] 2021 yılının ilk çeyreğinde özel sektörde çalışan 100 işçinin kişi başı 100 saat çalıştığı varsayımından hareketle.
[4] Menekşe Yılmaz’a katkılarından ötürü teşekkür ederim. https://x.com/meeeeenekseee/status/1798716921657143431
İlginizi Çekebilir
Erol Taşdelen
Memleket döviz ararken futbol milyonlarca euroyu yaşlı yıldızlara harcıyor!
Türk Sanayisine Döviz Kredisi için kıvranırken; Cari Açık kontrol edilemezken; İthal Makinalara bile yaş sınırı konurken başta Futbol dünyası olmak üzere yabancı sporculara milyonlarda EURO/USD ödenmesi tartışılmalıdır….
Yayınlanma:
1 hafta önce|
07/08/2026Yazan:
Erol Taşdelen
34 yaşındaki Salah’a milyonlarca euro vermek Türk futboluna ne kazandıracak?
Türkiye ekonomisi döviz kaynaklarını korumaya çalışıyor. Merkez Bankası yabancı para kredilerindeki büyümeyi sınırlıyor, sanayi şirketleri yatırım ve işletme sermayesi finansmanına ulaşmakta zorlanıyor.
Ama aynı Türkiye’de futbol kulüpleri, milyonlarca euroluk bonservis ve yıllık ücretlerle yabancı futbolcu transfer etmeye devam ediyor.
Son örnek: Mohamed Salah.
34 yaşındaki Mısırlı yıldızın Trabzonspor ile iki yıllık sözleşme imzaladığı ve yıllık 17 milyon euro kazanacağı açıklandı. Reuters’ın haberine göre Salah ayrıca kendi adına satılan ürünlerden yüzde 20 pay ve performans bonusları alacak.
Bonservisinin olmaması ilk bakışta transferi cazip gösteriyor.
Fakat sadece garanti ücret üzerinden bakıldığında iki yılda: 17 milyon euro × 2 yıl = 34 milyon euro.
Bonuslar, menajerlik giderleri, imaj ve ticari haklar gibi diğer unsurlar eklendiğinde ekonomik yük daha da büyüyebilir.
Asıl soru şu: Türkiye’nin bu büyüklükte dövizi 34 yaşındaki bir futbolcuya aktarmasının ekonomik ve sportif karşılığı nedir?
Sanayiciye döviz freni, futbolcuya milyonlarca euro
Konuyu yalnızca futbol üzerinden değerlendirmek eksik olur.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 31 Ocak 2026’da yabancı para kredilerindeki sekiz haftalık büyüme sınırını yüzde 1’den yüzde 0,5’e düşürdü.
Gerekçe açıklandı: Sıkı parasal duruşun desteklenmesi ve makrofinansal istikrarın güçlendirilmesi.
Yani Türkiye ekonomik program gereği döviz kredilerinin büyümesini bile sınırlıyor.
Sanayici makine alacak. Hammadde ithal edecek. İhracat yapacak. Üretim kapasitesini artıracak. İstihdam yaratacak. Ama döviz finansmanına erişimi sınırlandırılıyor.
Diğer tarafta futbol ekonomisi onlarca milyon euroluk transferleri konuşuyor.
Burada hukuken birbirinden farklı iki alan bulunduğu ve futbol kulüplerinin transfer harcamalarının TCMB’nin kredi düzenlemeleriyle doğrudan aynı mekanizma olmadığı elbette unutulmamalı. Ancak ülkenin kaynak tahsisi açısından ortaya çıkan çelişkiyi tartışmak zorundayız.
Bir ülkede döviz kıtsa, dövizin nereye harcandığı da ekonomik bir meseledir.
Salah tartışması futbolcunun büyüklüğüyle ilgili değil
Mohamed Salah’ın dünya futbol tarihindeki yerini tartışmaya gerek yok. Liverpool formasıyla yüzlerce maça çıkmış, Premier League ve Şampiyonlar Ligi kazanmış bir dünya yıldızından söz ediyoruz.
Ancak transfer kararlarında geçmiş başarıların değil, gelecekte üretilecek performansın satın alınması gerekir. Salah artık 34 yaşında. Reuters da Trabzonspor’a gelişinden önce Liverpool’daki performansında düşüş yaşandığını aktarıyor.
İşte Türkiye’deki kulüplerin yıllardır yaptığı temel hata burada: Futbolcunun geleceğine değil geçmişine para ödüyoruz.
Avrupa kulüpleri futbolcunun fiziksel zirvesini kullandıktan sonra oyuncuyu elden çıkarıyor. Türk kulüpleri ise çoğu zaman aynı oyuncuyu kariyerinin son bölümünde, Avrupa’da alamayacağı ücretleri teklif ederek transfer ediyor.
Sonra buna “yıldız transferi” diyoruz.
Oysa finans terminolojisiyle bakarsanız soru farklıdır: Satın aldığınız varlığın gelecekte yaratacağı nakit akımı ve yeniden satış değeri nedir?
Salah’ın iki yıllık maliyeti bize kaç futbolcu yetiştirirdi?
Sadece 34 milyon euroluk garanti ücret üzerinden düşünelim.
Bu para; altyapı tesislerine, scouting sistemlerine, genç oyuncu akademilerine, spor bilimi merkezlerine, performans laboratuvarlarına, antrenör eğitimlerine ve genç futbolcuların gelişimine ayrılsa Türk futbolunda nasıl bir değer yaratırdı?
Bir futbolcu iki yıl sonra 36 yaşına geldiğinde ekonomik değeri büyük ölçüde tükenmiş olabilir. Fakat aynı para ile yetiştirilen 18-22 yaşındaki futbolcular gelecekte Avrupa’ya satılarak ülkeye döviz kazandırabilir.
İşte transfer politikasındaki temel problem budur: Türkiye döviz kazandırabilecek futbolcular yetiştirmek yerine döviz tüketen futbolcular ithal ediyor.
Sorun sadece Salah değil
Türk futbolunda son yıllarda transfer rakamları inanılmaz seviyelere çıktı.
Galatasaray’ın Victor Osimhen transferinde Napoli’ye net 75 milyon euro bonservis ödenmesi kararlaştırıldı.
Futbolcuyla dört yıllık sözleşme imzalandı.
KAP açıklamasına göre Osimhen‘e sezon başına; 15 milyon euro garanti ücret, 1 milyon euro sadakat primi, 5 milyon euro imaj hakkı ödenecek.
Yani yıllık paket yaklaşık 21 milyon euro seviyesinde. Dört yıllık oyuncu ödemesi: 84 milyon euro. Bonservis: 75 milyon euro.
Kabaca toplam: 159 milyon euro.
Üstelik sonraki satıştan elde edilecek kârın yüzde 10’u Napoli’ye verilecek. Osimhen 26 yaşında olduğu için Salah’tan farklı olarak ciddi sportif performans ve yeniden satış değeri yaratma potansiyeline sahip. Fakat 159 milyon euroluk ekonomik taahhüt yine de Türkiye futbol ekonomisinin gelir kapasitesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Sane örneği: Bonservis yok ama gerçekten bedava mı?
Leroy Sane transferinde Galatasaray bonservis ödemedi.
Bu nedenle transfer kamuoyuna “bedelsiz transfer” şeklinde yansıdı. Fakat bedelsiz transfer, maliyetsiz transfer değildir.
KAP açıklamasına göre Sane’ye üç sezon boyunca her sezon; 9 milyon euro garanti ücret + 3 milyon euro sadakat primi ödenecek.
Toplam: 36 milyon euro.
Dolayısıyla futbol ekonomisinde artık yalnızca bonservise bakmak yanıltıcıdır.
Doğru hesaplama: Bonservis + maaş + imza parası + menajerlik + sadakat primi + imaj hakkı + bonuslar + finansman maliyeti
üzerinden yapılmalıdır.
Beşiktaş’ta Abraham: 13 milyon euro bonservis
Beşiktaş’ın Tammy Abraham transferinde de sözleşmedeki şartların gerçekleşmesinin ardından satın alma hükmü devreye girdi.
KAP açıklamasına göre Roma’ya 13 milyon euro transfer bedeli ödenmesi gerekiyor. Tek tek bakıldığında her transfer için sportif gerekçeler bulunabilir. Ancak Türkiye’nin büyük kulüplerinin toplam transfer yükümlülükleri birlikte değerlendirildiğinde çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor:
Türk futbolu giderek daha fazla döviz tüketen bir sektöre dönüşüyor.
Fenerbahçe’de Ederson örneği: 32 yaşındaki kaleciye yıllık 11 milyon euro
Meseleyi yalnızca Galatasaray, Beşiktaş veya Salah üzerinden tartışmak doğru olmaz. Fenerbahçe’nin transfer politikası da aynı maliyet-fayda analizine tabi tutulmalı.
En dikkat çekici örneklerden biri Ederson.
Fenerbahçe, Manchester City’den transfer ettiği Brezilyalı kaleciyle 3+1 yıllık sözleşme imzaladı. Kulübün KAP açıklamasına göre Ederson’a 2025-2026 sezonundan itibaren her sezon net 11 milyon euro ödenmesi kararlaştırıldı.
Transfer gerçekleştiğinde Ederson 32 yaşındaydı.
Sadece garanti ücret üzerinden ilk üç sezonun maliyeti: 11 milyon € × 3 yıl = 33 milyon euro.
Buna bonservis bedeli de ekleniyor. İngiliz basınına dayanan Reuters haberinde transfer bedelinin yaklaşık 12 milyon sterlin olduğu belirtilmişti.
Dolayısıyla menajerlik ücretleri, bonuslar ve diğer yan maliyetler hesaba katılmadan bile Ederson’un Fenerbahçe’ye toplam ekonomik yükünün oldukça yüksek olduğu görülüyor.
Elbette Ederson sıradan bir kaleci değil.
Manchester City ile altı Premier League ve bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu dahil çok sayıda kupa kazandı. Dünya futbolunun önemli kalecilerinden biri.
Fakat bizim sorduğumuz soru futbolcunun kariyerinin ne kadar büyük olduğu değil:
Fenerbahçe 32 yaşındaki bir kaleciye yaptığı bu döviz yatırımından ne kadar ekonomik değer üretebilecek?
Çünkü üç yıllık sözleşmenin sonunda Ederson yaklaşık 35 yaşında olacak.
Bu durumda yeniden satış değerinin ne olacağı ayrıca hesaplanmak zorunda.
İşte Türk futbolunun temel problemi burada ortaya çıkıyor:
Avrupa kulüpleri futbolcunun en verimli yıllarından yararlanıyor; Türk kulüpleri ise bazen oyuncunun kariyerinin son bölümüne çok yüksek ücretler ödüyor.
Dört büyüklerin tamamı aynı ekonomik teste girmeli
Bu nedenle mesele Galatasaray’ın Osimhen’i, Fenerbahçe’nin Ederson’u, Beşiktaş’ın Abraham’ı veya başka bir kulübün pahalı yıldızı değildir.
Mesele Türk futbolunun transfer ekonomisi modelidir.
Galatasaray Osimhen için hesap vermeli.
Fenerbahçe Ederson için hesap vermeli.
Beşiktaş Abraham için hesap vermeli.
Trabzonspor Salah için hesap vermeli.
Aynı standart bütün kulüplere uygulanmalı.
Çünkü kulüp renkleri değişse de kullanılan para aynı: EURO /USD.
Türkiye’nin ihtiyacı da aynı: Döviz kazandıran bir futbol ekonomisi.
Asıl ölçülmesi gereken: Transfer yatırımının geri dönüşü
Bir sanayi şirketi 30 milyon euroluk yatırım yapmak istediğinde banka ve yatırım komitesi ne sorar?
Yatırımın geri dönüş süresi nedir?
Ne kadar EBITDA yaratacak?
Kaç yılda kendisini amorti edecek?
İhracata katkısı ne olacak?
Nakit akımı nasıl?
Borç servis kapasitesi yeterli mi?
Fakat futbol kulüplerinde milyonlarca euroluk transferlerde çoğu zaman aynı yatırım disiplini görülmüyor.
Başkan istiyor. Teknik direktör istiyor. Taraftar sosyal medyada baskı yapıyor. Rakip yıldız aldıysa diğer kulüp de yıldız almak zorunda hissediyor.
Sonuçta ekonomik rasyonalitenin yerini transfer rekabeti alıyor.
“Forma satar, parasını çıkarır” efsanesi
Yüksek maliyetli transferlerde en fazla kullanılan savunmalardan biri: “Forma satışından parasını çıkarır”. Bu söylemin ciddi finansal hesapla test edilmesi gerekiyor.
Örneğin Salah’ın yalnızca iki yıllık 34 milyon euroluk garanti ücretini forma satışından çıkarmak istediğinizi düşünelim.
Formanın satış fiyatının tamamı kulübün kârı değildir. Üretici payı vardır. Dağıtım gideri vardır. Vergiler vardır. Perakende maliyetleri vardır. Lisans anlaşmaları vardır.
Üstelik Salah anlaşmasında oyuncunun kendi adına satılan ürünlerden yüzde 20 pay alacağı bildiriliyor. Dolayısıyla “bir milyon forma satar, parasını çıkarır” hesabı gerçek bir fizibilite değildir.
Bir futbolcunun maliyet-fayda analizi nasıl yapılmalı?
Transfer öncesinde kulüplerin kamuoyuna açıklamadığı fakat kendi yönetimlerinde mutlaka hesaplaması gereken bir Transfer Yatırım Getirisi – Transfer ROI modeli oluşturulmalı.
Örneğin 30 milyon euroluk futbolcunun sağlayacağı gelir tahmin edilmelidir: Şampiyonlar Ligi gelirine katkısı, lig şampiyonluğu ihtimaline etkisi, yayın gelirleri, sponsorluk, forma ve lisanslı ürün gelirleri, maç günü gelirleri, sosyal medya ve marka değeri, gelecekteki satış değeri.
Bunların toplamı oyuncunun toplam maliyetinden yüksek değilse ekonomik açıdan yatırım tartışmalıdır.
34 yaşındaki futbolcuda en büyük problem: Yeniden satış değeri
25 yaşındaki futbolcuya 20 milyon euro verdiğinizde üç yıl sonra 30 milyon euroya satabilirsiniz.
Böylece Türkiye’ye net döviz girişi sağlayabilirsiniz. 34 yaşındaki futbolcuya ise yüksek maaş ödediğinizde sözleşme sonunda oyuncu 36 yaşında olacaktır.
Yeniden satış değeri çoğu durumda yok denecek kadar azalır. Yani ödediğiniz dövizin önemli bölümü ülkeden çıkar ve geri dönmez.
Ekonomik açıdan fark budur. Genç futbolcu yatırım olabilir; kariyerinin sonundaki yüksek maaşlı futbolcu çoğunlukla tüketim harcamasıdır.
Türk futboluna 25 yaş sınırı mı gelmeli?
Burada radikal fakat tartışılması gereken bir öneri ortaya konulabilir: 25 yaş üzerindeki yabancı futbolcu transferlerine ciddi sınırlama getirilmeli.
Tam yasak yerine daha uygulanabilir bir model de oluşturulabilir. Örneğin kadrodaki yabancıların büyük çoğunluğunun 25 yaş altında olması zorunlu hale getirilebilir. 30 yaş üzerindeki yabancılar için çok sınırlı kontenjan bırakılabilir. Böylece kulüpler “isim” değil “potansiyel” satın almaya yönlendirilir.
TFF’nin 2026-27 düzenlemesinde 14 yabancı futbolcunun 10’u için yaş kriteri bulunmuyor; 14 yabancının tamamının kullanılması halinde en az dördünün 1 Ocak 2003 veya sonrasında doğmuş olması gerekiyor. Bu yaklaşım doğru yönde atılmış bir adım olsa da yeterli değil.
Çünkü sistem hâlâ kadronun önemli bölümünün yüksek yaş ve yüksek ücretli yabancılardan oluşturulmasına izin veriyor.
Türkiye’nin modeli Portekiz olmalı
Türk futbolunun ekonomik modeli şu olmamalı: Avrupa’dan yıldız al → yüksek maaş öde → 3 yıl oynat → bedelsiz gönder.
Model şu olmalı: Genç bul → geliştir → oynat → Avrupa’ya sat → döviz kazan → yeniden yatırım yap.
Kulüplerin scouting departmanlarının görevi 34 yaşındaki Mohamed Salah’ı keşfetmek değildir. Salah’ı zaten dünya tanıyor.
Başarılı scouting sistemi, Salah’ın 34 yaşındaki halini değil, geleceğin Salah’ını 18-21 yaşındayken bulabilmektir.
Türk gençleri neden kulübede?
Milyonlarca euro verilen yabancı futbolcunun oynatılması için yönetim üzerinde doğal bir baskı oluşur. Çünkü 10 milyon euro yıllık ücret ödediğiniz futbolcuyu kulübede oturtamazsınız.
Sonuç?
19 yaşındaki Türk futbolcunun önüne 32-34 yaşındaki yabancı futbolcu geçiyor. Genç oyuncu maç oynamıyor. Gelişemiyor. Milli takımın oyuncu havuzu daralıyor. Avrupa’ya futbolcu satma kapasitesi azalıyor. Sonra Türk kulüpleri tekrar yabancı futbolcu satın almak zorunda kalıyor.
Böylece sistem kendi kendisini besleyen bir döngü oluşturuyor: Yabancı al → gence forma verme → genç gelişmesin → yerli oyuncu çıkmasın → tekrar yabancı al.
Transfer politikası aynı zamanda cari açık meselesidir
Futbol ekonomisini Türkiye ekonomisinden bağımsız düşünemeyiz. Bir kulüp yabancı futbolcuya euro ödediğinde sonuçta Türkiye’den yurtdışına döviz transfer edilir.
Buna karşılık Türk futbolcusu Avrupa’ya satıldığında ülkeye döviz girer.Bu nedenle Türk futbolunun uzun vadeli hedeflerinden biri: Net futbolcu ihracatçısı olmak olmalıdır.
Türkiye’nin nüfusu, futbol kültürü ve genç insan kaynağı bunu gerçekleştirebilecek büyüklüktedir. Fakat bunun için kulüplerin başarı tanımını değiştirmek gerekiyor. Başarı yalnızca sezon sonunda kupa kaldırmak değildir.
Başarı aynı zamanda: 20 yaşındaki oyuncuyu 2 milyon euro maliyetle yetiştirip 25 milyon euroya satabilmektir.
UEFA da artık maliyet kontrolüne bakıyor
Bu konu yalnızca Türkiye’nin tartışması değil.
UEFA’nın finansal sürdürülebilirlik sisteminin üç temel ayağı bulunuyor: Ödeme gücü, finansal istikrar ve maliyet kontrolü.
UEFA 2025-26 sezonuna ilişkin incelemelerinde finansal sürdürülebilirlik kurallarını ihlal eden 14 kulübe yaptırım uygulandığını açıkladı. Dolayısıyla Avrupa futbolunun yönü sınırsız harcamaya değil, gelirle uyumlu harcamaya gidiyor.
Türkiye’nin de aynı disipline geçmesi gerekiyor.
Her transfer için “ekonomik pasaport” hazırlanmalı
TFF çok daha radikal bir sistem kurabilir. 5 milyon euro üzerindeki her yabancı transferinde kulüp bir Transfer Ekonomik Etki Raporu hazırlamalı.
Raporda şu hesaplar bulunmalı: Oyuncunun toplam sözleşme maliyeti, beklenen sportif katkısı, yaşa bağlı performans riski, sakatlık riski, yeniden satış değeri, beklenen ticari gelir, Avrupa kupaları gelirine muhtemel katkısı, yerli oyuncuların oynama süresine etkisi, kulübün gelirlerine oranı, döviz yükümlülüğüne etkisi.
Böylece “Başkan istedi, taraftar istedi, transfer edildi” dönemi kapanmalı.
25 yaş altı transfer teşvik edilmeli
Türk futbolunun yabancı oyuncuya ihtiyacı vardır.
Problem yabancı futbolcu değildir.
Problem: Yaşlı + pahalı + yeniden satış değeri olmayan yabancı futbolcu modelidir.
Türkiye dünyanın en iyi genç futbolcularını bulup geliştiren liglerden biri olabilir. Afrika, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Güney Amerika ve Avrupa’nın alt liglerinden 18-23 yaşındaki yetenekler Türkiye’ye getirilebilir. Türkiye onlar için Avrupa’nın beş büyük ligine geçiş ligi olabilir.
Bu model hem sportif kaliteyi artırır hem ülkeye döviz kazandırır.
Salah transferi aslında bir zihniyet tartışması
Mesele Salah’ın iyi futbolcu olup olmadığı değildir.
Mesele 34 yaşındaki bir futbolcuya iki yılda en az 34 milyon euro garanti ücret ödeyebilen futbol ekonomisinin, aynı kaynağı genç futbolcu yetiştirmek için neden oluşturamadığıdır.
Türkiye’nin sanayicisi döviz kredisi bulmakta zorlanırken futbol ekonomisinin milyonlarca euroluk transfer yarışına girmesi doğal olarak sorgulanacaktır.
Üstelik sanayiye verilen döviz; makineye, fabrikaya, üretime, ihracata, istihdama dönüşebilir. 34-35 yaşındaki futbolcuya verilen döviz ise sözleşme sona erdiğinde çoğu zaman Türkiye’de kalıcı bir ekonomik varlık bırakmaz.
Türkiye futbolcu ithal eden değil futbolcu ihraç eden ülke olmalı
Türk futbolunun artık temel stratejik kararını vermesi gerekiyor. Avrupa’nın kariyerinin sonuna gelmiş yıldızlarının yüksek maaşlarla son durağı mı olacağız?
Yoksa genç futbolcuların yetiştiği, değer kazandığı ve Avrupa’ya ihraç edildiği bir futbol ekonomisi mi kuracağız?
Salah büyük futbolcudur. Osimhen büyük futbolcudur. Sane büyük futbolcudur.
Ancak ekonomi isimlerle değil rakamlarla yönetilir. Her transferde sorulması gereken soru aynıdır: Kaç euro ödüyoruz ve karşılığında Türkiye’ye kaç euro değer bırakıyoruz?
Bu sorunun cevabı verilemiyorsa transfer sportif açıdan heyecan verici olsa bile ekonomik açıdan yatırım değildir.Türkiye’nin artık Avrupa’nın yaşlanan yıldızlarının emeklilik ikramiyesini ödeyen lig olmaktan çıkması gerekiyor.
Öneri: Yeni yabancı futbolcu modeli
25 yaş altı: Serbest ve teşvikli
26-29 yaş: Sınırlı kontenjan
30 yaş ve üzeri: Takım başına maksimum 1-2 futbolcu
21 yaş altı Türk futbolcu: Kadro ve oynama süresi zorunluluğu
5 milyon euro üzerindeki yabancı transferi: Transfer Ekonomik Etki Raporu
Altyapı harcamaları: Kulüp bütçesinin belirli oranının altında olamamalı
Temel hedef: Türkiye’nin futbol transferinde net döviz ihracatçısı hale gelmesi
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yıldız ithal etmek değil; kendi yıldızlarını üretmek ve dünyaya satmaktır.
Erol TAŞDELEN – Ekonomist bankavitrini.com
BORSA
Hürmüz için anlaşma umudu: Petrol geriledi, risk iştahı artıyor
Yayınlanma:
2 hafta önce|
05/08/2026Yazan:
BankaVitrini
Katar, ABD ile İran arasında yürütülen arabuluculuk görüşmelerinde önemli ilerleme kaydedildiğini açıkladı. Bu açıklamanın ardından, Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden başlayabileceği beklentisiyle Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün %5, son iki haftada ise yaklaşık %20 gerileyerek 78 dolar seviyesini test etti. Katar Emiri ile telefonda görüşen ABD Başkan Trump diplomatik çabaların sürdüğünü belirtirken, ABD Hazine Bakanı Bessent ile Dışişleri Bakanı Rubio da Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik görüşmelerde ilerleme sağlandığını ve anlaşmanın kısa sürede sonuçlanabileceğini ifade etti. Buna karşın Tahran yönetimi, ABD ile doğrudan görüşmelerin başladığı yönündeki açıklamaları yalanladı. Ancak Umman ile Hürmüz Boğazı’nda güvenli deniz ulaşımının yeniden sağlanmasına yönelik temasların olumlu ilerlediğini duyurdu.
Haber akışının piyasaları mutlu etmesine paralel bu sabah Asya borsaları, Wall Street’teki rekor kapanışın ardından teknoloji hisselerine yönelik alımların desteğiyle güne güçlü yükselişlerle başladı. Japonya’nın Nikkei endeksi ve Tayvan borsası %3’ten fazla yükselirken, son dönemlerde tahterevalli tarzında bir seyir izleyen Güney Kore borsası KOSPI ise bu sabah %4,5 yükselerek eski günlerini yeniden hatırladı. ABD cephesinde ise en büyük 500 şirketin işlem gördüğü S&P 500 endeksi tarihî zirvesini yenilerken, endekste yer alan şirketlerin toplam piyasa değeri de ilk kez 70 trilyon doların üzerine yükseldi. Öte yandan, güçlü bilanço açıklayan AMD ve SpaceX hisselerinde seans sonrası kâr realizasyonları görüldü. SpaceX’te özellikle yüksek yapay zekâ yatırımlarının nakit akışı üzerindeki baskısı yatırımcıları temkinli olmaya yöneltti.
SpaceX, halka arz sonrası açıkladığı ilk bilançosunda ikinci çeyrek gelirini geçen yılın aynı dönemine göre 4,1 milyar dolardan 7,8 milyar dolara yükseltirken, faaliyet zararı da 970 milyon dolardan 143 milyon dolara geriledi. Güçlü sonuçlarda Starlink ve yapay zekâ faaliyetlerindeki hızlı büyüme etkili olurken, şirketin AI altyapısına yaptığı yatırım harcaması 15,8 milyar dolara ulaşarak dikkat çekti. Yönetim, bu yüksek yatırım temposunun önümüzdeki çeyreklerde de devam edeceğini belirtirken, Starlink ile mobil iletişim pazarına girerek geleneksel telekom operatörlerinden müşteri kazanmayı hedeflediklerini açıkladı. Güçlü finansal sonuçlara rağmen, SpaceX hisseleri seans sonrası işlemlerde yaklaşık %7,5 değer kaybetti. Şaşırdık mı? Aslında hayır. Yapay zekâ tarafında milyarlarca dolarlık yatırımlar sürüyor. Ancak yatırımcılar artık bu harcamaların ne zaman nakit akışına ve kârlılığa dönüşeceğini sorgulamaya başladı. Sabır giderek azalıyor.
ABD ile İran arasında diplomatik ilerleme sağlanabileceğine yönelik beklentilerin ışığında gerileyen enerji fiyatları, küresel tahvil piyasalarını destekledi. Piyasaların kılavuz kargası konumunda ABD’nin gösterge niteliğindeki 10 yıllık tahvil faizi %4,60 seviyesinin altına inerken, 30 yıllık tahvil faizi de %5,15 seviyesini test etti. Bu ılımlı gelişmelere paralel Fed’in eylül ayında faiz artırma ihtimali %54 seviyesine gerilerken, sene sonuna kadar artırım beklentisi de 31 baz puana gevşedi. Faiz getirisi olmayan kıymetli metallerin ise dün itibariyle ayağa kalkmaya istekli bir seyir izlediklerini gördük. Dolar endeksinin (DXY) 99,80 seviyesine gerilemesinin de yardımıyla, altının ons fiyatı bu sabah 4,130 dolar seviyesine yükselirken, gümüş ise 61 dolar seviyesine dayandı. Teknik mânâda, altın gümüş rasyosunun gümüş lehine ilerlemeye başladığını, yukarı yönlü hareket şayet başlamışsa gümüşün daha hızlı koşacağını düşünüyoruz. Uzun pozisyon açmadan bir iki gün daha gelişmeleri takip etme niyetindeyiz. Gümüşte hareketin devam etmesi durumunda yukarıda ilk etapta 80 dolar seviyesini hedefleyeceğiz (bakınız grafik). Bitcoin 64 bin dolar seviyelerinde salınarak enerji biriktirmeye devam ettiğini de not edelim.
Küresel piyasalarda risk iştahı artarken, içeride ise gündem tamamen hayat pahalılığı ve enflasyon olmaya devam ediyor. KKTC İstatistik Kurumu dün Temmuz ayı resmî enflasyon verilerini açıkladı. Buna göre TÜFE aylık bazda %2,90 artış kaydederken, yıllık enflasyon ise %38,10 seviyesinde gerçekleşti. Aylık bazda en yüksek fiyat artışı %9,79 ile eğitim grubunda görülürken, lokanta ve oteller (%5,46) ile sağlık (%4,80) kalemleri de dikkat çekti. Geçen senenin Temmuz ayında %3,17 artış kaydeden enflasyon nedeniyle (baz etkisi) yıllık enflasyon hafif de olsa gerilerken, Ağustos ve Eylül ayı gerçekleşmelerinin sırası ile %3,35 ve %5,39 olduğunu not düşelim.
KKTC’de 2026 yılının ilk altı ayına ilişkin hayat pahalılığı oranı %16,95 olarak belirlenmişti. Bu oran, yılın ikinci yarısında uygulanacak asgari ücret ile kamu çalışanları ve emeklilerin maaş artışlarının hesaplanmasında esas alındı. Her gün öğle saatlerinde hem babama hem de kendime aynı yerden yemek alıyorum. Hayat pahalılığı oranının açıklanmasının hemen ardından işletme artan maliyetleri gerekçe göstererek fiyatlarını yaklaşık %20 artırdı. Bunun benzer örneklerini günlük hayatın hemen her alanında görmek mümkün. Rahmetli Süleyman Demirel’in yıllar önce söylediği gibi enflasyonun yalnızca ekonomik bir pahalılık meselesi olmadığını, derin bir sosyal ve ahlakî çöküntü yarattığını savunmuştur. Enflasyon meselesinin sadece toplumsal mutabakat ile çözüleceğini düşünüyorum. Herkesin enflasyonun düşeceğine inanması ve ikna olması gerekir. Aksi takdirde işimiz gerçekten çok zor…
Türkiye cephesinde ise bir süredir tatsız bir seyir izleyen hisse senetleri dün nihayet yurt dışı olumlu havadan faydalandı. Borsa İstanbul 100 endeksi günü %2 yükselişle tamamlarken, USDTRY kuru kendi hâlinde bebek adımlarıyla yükselmeye devam ederek 47,57 seviyesini test etti. Beş yıl vadeli CDS risk primi 232 baz puan seviyesine gerilerken, 2 yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi de %41,63 seviyesine gevşedi.
Dün TCMB Temmuz ayı fiyat gelişmeleri raporunu yayımladı. Raporda temmuz ayında aylık bazda tüketici enflasyonunun ana eğilimi bir önceki aya kıyasla gerilemiştir ifadesi dikkatimizden kaçmadı. Zaten bir süredir iç talepteki yavaşlamadan söz ediyoruz. Mesela dün açıklanan ODMD verilerine göre Temmuz ayında otomobil ve hafif ticari araç pazarı, geçen yılın aynı ayına göre %25 azalış kaydetti. TCMB’nin liralaşma stratejisini başardığını, kredi kanallarını kıstığını ve talebi yavaşlatarak üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını görüyoruz. Pekâlâ en kritik soruyu soralım. Neden enflasyon düşmüyor? Neden benim yemek aldığım yer %20 zam yapmak zorunda kaldı? Demirel’in sözleri hafızalarda derin bir yer tutarken, biz TCMB’nin para politikası tarafında elde ettiği başarıya ve Ortadoğu’da tansiyonun düşeceğine paralel Ağırlıklı Ortalama Fonlama Maliyetini (AOFM) kademeli olarak %40 seviyesinden %37 seviyesine doğru gevşeyeceğini düşünüyoruz. Bu minvalde 13 Ağustos tarihindeki Enflasyon Raporu sunumu dikkatle takip edeceğiz.
Mali piyasaların gündeminde bugün Almanya, Euro bölgesi ve ABD’de açıklanacak hizmetler PMI verisi takip edilecektir. Özellikle her ayın ilk cuması açıklanan ve ABD ekonomisinin sağlığı açısından en kritik bilgiyi sunan tarım dışı istihdam verisi öncesinde ADP özel sektör istihdamı (öncü veri) bugün yakından takip edilecektir.
Gümüş
Emre Değirmencioğlu
GÜNCEL
40 trilyon dolarlık soru: Piyasayı Fed mi, kamu borcu mu yönetiyor?
Yayınlanma:
2 hafta önce|
04/08/2026Yazan:
BankaVitrini
ABD Başkanı Trump, İran ile görüşmelerin sürdüğünü ve Tahran için iyi bir anlaşma yapmanın son şans olduğunu söylerken, İran tarafı Washington ile herhangi bir müzakerenin yapılmadığını açıkladı. Taraflardan gelen birbirini yalanlayan açıklamalar, diplomasi cephesindeki belirsizliğin sürdüğünü gösterdi.
Buna rağmen piyasalar, gerilimin tırmanmak yerine müzakere yolunun yeniden gündeme gelebileceği beklentisini olumlu karşıladı. Trump’ın hafta sonu planladığı geniş çaplı saldırıyı iptal etmesinin ardından Brent cinsi ham petrolün varil fiyatı dün yaklaşık %7 gerileyerek 81,50 dolar seviyesini test etmesi ardından bu sabah 84 dolar seviyelerine hafif de olsa toparlandı. Öte yandan Trump, İran savaşı sonrası artan petrol fiyatlarıyla rekor kâr açıklayan ExxonMobil ve Chevron’u hedef alarak şirketlerin çok fazla para kazandığını söylemek suretiyle akaryakıt fiyatlarını düşürmeleri çağrısında bulundu. Kasım ayındaki ara seçimler öncesinde yüksek benzin fiyatlarının seçmen üzerindeki baskısını azaltmak isteyen Trump’ın çıkışı, petrol şirketleri üzerinde siyasî baskının artabileceğine işaret ederken, sektör temsilcileri ise fiyat artışlarının temel nedeninin küresel arz endişeleri ve Hürmüz Boğazı çevresindeki jeopolitik riskler olduğunu savundu.
Savaşın eskale edilmesi yerine diplomasiye şans tanınmasının da yardımıyla ABD borsaları dün geceyi yükselişle tamamladı. Risk iştahı denince akla gelen Nasdaq endeksi %2’den fazla yükselirken, güçlü gelen ABD imalat sanayi verilerinin ardından Dow Jones endeksi rekor seviyeleri test etti. Diplomasiye şans tanınması ve beraberinde petrol fiyatlarında görülen değer kaybının kısmen de olsa enflasyon endişelerini hafifletmesi ile, faiz artırım beklentileri de kısmen de olsa zayıfladı. Fed’in eylül ayında 25 baz puanlık faiz artırımına gitme olasılığı %65 olarak fiyatlanırken, yıl sonuna kadar toplam 34 baz puan artırım bekleniyor.
Biz uzun bir süredir Fed’in neden faiz artıramayacağını anlatmaya çalışıyoruz. Başkan Trump tarafından göreve getirilen ve piyasada faiz indireceği beklentisiyle karşılanan Fed Başkanı Warsh’un ise kredibilitesini tesis edebilmek adına kamuoyu önünde mümkün olduğunca şahin bir duruş sergilemesini bir yere kadar anlayabiliyoruz. Ancak Fed’in bu söylemi piyasa faizlerini yukarı iterken, Warsh’un sırtında âdeta 40 tonluk bir fil oturduğunu da göz ardı etmemek gerekiyor.
ABD’nin toplam kamu borcu ilk kez 40 trilyon dolara gelirken (bakınız grafik), artan bütçe açıkları ve yüksek faiz ortamı borç stokunu büyütmeye devam ediyor. Bu durum, Hazine’nin önümüzdeki dönemde daha fazla tahvil ihraç etmesini zorunlu kılarken, ABD tahvil faizleri üzerindeki yukarı yönlü baskının da kolay kolay ortadan kalkmayacağını düşünüyoruz. Kaldı ki, piyasa faizleri zaten kendi dinamikleriyle yükselmiş durumda. Faizlerin yüksek seyrettiği bir ortamda ise böylesine devasa bir borç stokunu çevirmek her geçen gün daha maliyetli ve daha zor hâle geliyor.
Fed’in gerekli rehberliği sunamadığı geçen hafta 30 yıllık ABD tahvil faizi Aralık 2024’ten bu yana en sert aylık yükselişini kaydederken, son 19 yılın en yüksek seviyesini %5,28 ile test etti. Her ne kadar yeni aya uzun vadeli tahviller %5,24 seviyesine hafif de olsa gerileyerek başlarken, Fed’in faiz artıramadığı bir ekosistemde, hâliyle dolar endeksi de (DXY) baskı altında kaldı. Doların piyasa kuru olarak görülen DXY’nin, uzun süredir tehlikeli bölge olarak gördüğümüz 100,50 seviyesinin altına gerilemesi bizlere de âdeta derin bir oh çektirdi. Ortak para birimi EUR dolar karşısında 1,15 seviyesinin üzerinde kalarak son altı haftanın zirvesinde salınırken, kıymetli metaller cephesinde ise ilginç bir şekilde sessizlik devam ediyor.
Sene başında gündeme gelen zayıf dolar temasıyla 5,600 dolar seviyesini test eden ve rekor kıran ons altın, ilk etapta Fed Başkanlığı için Warsh isminin öne çıkması (Ocak sonu), ardından ise savaşın yarattığı (Şubat sonu) dolar likiditesi sıkışıklığı nedeniyle yönünü aşağı çevirerek bir süredir 4 bin dolar civarında taban oluşturmaya çalışıyor. Benzer şekilde gümüşün ons fiyatı da 54 dolar seviyelerinden patlayıcı bir yükselişle 120 dolara kadar tırmandıktan sonra yeniden 54 dolar seviyelerini test ederek düzeltme hareketini büyük ölçüde tamamlamış görünüyor. Henüz alım yönünde aceleci olmasak da, aşağıda yer alan ABD kamu borcu ile kıymetli metaller grafiğini birlikte değerlendirdiğimizde dikkat çekici bir ayrışmanın oluştuğunu sizler de fark edeceksiniz.
Bir noktada kıymetli metallerin yeniden toparlanma eğilimine gireceğini düşünüyoruz. Bunun ilk işaretini de altının dört ay süren düşüş serisini sonlandırarak temmuz ayını sınırlı da olsa artıda kapatmasından aldık. Bu sabah altının ons fiyatı 4,060 dolar, gümüş ise 58,70 dolar seviyelerinde işlem görürken, kripto para cephesinde Bitcoin sıkışık seyrini koruyarak 63 bin dolar civarında hareket etmeye devam etti.
Yeni gün başlangıcında, Asya cephesinde kırmızı rengin hâkim olduğunu görüyoruz. Daha da geniş bir açıdan bakmak gerekirse, Japonya borsası, geçen hafta gerçekleştirilen koordineli yen müdahâlesinin ardından yatırımcıların yeni bir müdahâle ihtimalini fiyatlamasıyla hafif geriledi. Güçlenen yen ihracatçı hisseleri üzerinde baskı oluştururken, gösterge endeks Tokyo borsası %0,5 düştü. Son dönemlerde tahterevalli şeklinde bir görünüm sunan Güney Kore borsası ise bu sabah da %1’den fazla geriledi. Sene başına göre hâlen %47 artıda olsa da, KOSPI’nin tepeden %35 düştüğünü de hatırlatmak gerekiyor. Asya’da bugün gözler Toyota’nın açıklayacağı sonuçlarda olacaktır.
Türkiye cephesinde ise gözler dün açıklanan makro verilere çevrildi. Büyümenin öncü göstergesi olarak takip edilen ve S&P Global tarafından İstanbul Sanayi Odası (İSO) için derlenen PMI (imalat sanayi satın alma yöneticileri) endeksi Haziran ayında 47,1 seviyesinden Temmuz ayında 47,7 seviyesine yükselse de, daralma ile büyümeyi birbirinden ayıran 50 eşik değerinin altında kalmaya devam etti. Daha geniş açıdan bakarsak, imalat sektörü art arda 28. ayda da daralma kaydetti. Veriyi, uzun süredir yüksek seyreden faiz hadlerinin sanayinin çarkları üzerine yarattığı tahribat olarak yorumluyoruz.
Öte yandan, dün TÜİK’in açıkladığı resmî enflasyon verilerine göre Temmuz ayında TÜFE artışı tahminlerin bir miktar altında kalarak aylık bazda %1,78 artarken, yıllık enflasyonu %31,75 seviyesine çekti (Haziran %32,11). Yurtiçi ÜFE tarafında ise aylık %1,52, yıllık ise %27,83 artış yaşandı. Alt kalemlerde ise mevsimsel etkiyle %3,93 düşüş yaşanan giyim ve ayakkabı dışındaki tüm harcama gruplarında aylık bazda artış yaşandığını görüyoruz. Sağlık kalemi aylık %10,74 ile ilk sırada yer alırken, ulaştırma, lokanta ve oteller, ve konut kaleminde %2’nin üzerinde; gıda ve alkolsüz içeceklerde ise %1,6 artış kaydedildi. Hülâsa genele yayılan bir enflasyonist baskının hâkim olduğunu söyleyebiliriz. TCMB’nin yakından takip ettiği özel kapsamlı TÜFE göstergelerinde de bir miktar yükseliş olduğunun da altını çizmek isteriz. Bu verilerin ışığında TCMB’nin para politikası duruşunu değiştirmesini beklemesek de, talep koşullarında yaşanan gevşemenin de yardımıyla TCMB’nin ilk fırsatta %40 seviyesinde olan iş gören faizin kademeli bir şekilde %37 seviyesine (politika faizi) gevşetileceğini düşünüyoruz.
USDTRY kuru bebek adımlarıyla yukarı yönlü hareketine bugün de devam ederken 47,55 seviyelerine yükselirken, hisse senetleri cephesinde ise bankacılık endeksi dün günü %3 yükselişle tamamlarken, ana endeks ise dün de kan kaybederek son sekiz iş gününün yedisini düşüşle tamamladı. Endeks sağlayıcılarından gelen uyarılar, halka arzların yarattığı yük ve NATO öncesi yeşeren filizlerin şimdilik karşılıksız kalması etkili oldu. İki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi enflasyon verisi ardından %42,11 seviyesinden %41,86 seviyesine gerilerken, CDS risk primi ise 234 baz puan seviyesine gerileyerek bir süredir 240 baz puan civarında sıkışan yatay seyrini geride bıraktı. Bugün TCMB’nin fiyat gelişmeleri raporunu, reel efektif döviz kurunu ve KKTC İstatistik Kurumu’nun enflasyon verilerini takip edeceğiz. Yurt dışında ise ABD dış ticaret dengesi ve ABD fabrika siparişleri takip edilebilir.
ABD Kamu Borcu vs Kıymetli Metaller
Emre Değirmencioğlu
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.050)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.622)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (588)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.980)
- GÜNCEL (4.562)
- GÜNDEM (3.562)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.731)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (580)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.476)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (825)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (116)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (60)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Brezilya, tavuk eti ve bal ihracatı için AB'den yeşil ışık bekliyor 06/08/2026
- Borsa İstanbul’da gong Quick Sigorta için çaldı 06/08/2026
- Almanya'da fabrika siparişleri Haziran'da tahminleri aştı 06/08/2026
- A101'e koşullu CarrefourSA izni 06/08/2026
- AR-GE'ye geçen yıl 253,5 milyar lira harcandı 06/08/2026
- Gram altında son durum ne? 6 Ağustos 2026 Perşembe altın fiyatları… 06/08/2026
- Roundup davalarının Bayer'e maliyeti 10 milyar doları aştı 06/08/2026
- Wall Street’te hedge fonlara siber saldırı 06/08/2026
- Dolar ve Euro kuru bugün ne kadar oldu? 6 Ağustos 2026 döviz fiyatları… 06/08/2026
- Küresel piyasalarda Hürmüz soruları 06/08/2026
SON YAZILAR
- Garanti BBVA, 2,64 milyar TL’lik takipteki alacağını sattı 15/08/2026
- DenizBank 4,41 milyar TL’lik sorunlu kredi portföyünü sattı 14/08/2026
- Vergi rekortmenleri ekonominin röntgenini çekti: Bankalar zirvede, sanayi nerede? 14/08/2026
- Çifte Ekspertiz, Çifte Fatura! BDDK’nın Güncellemeyen Limiti Kredi Maliyetlerini Nasıl Katlıyor? 14/08/2026
- Hürmüz’de düğüm çözülmüyor, piyasalar direnmeye devam ediyor 14/08/2026
- Petrol ateşi, enflasyon korkusu, yükselen tahvil faizleri: Gözler ABD TÜFE’de 12/08/2026
- 2026 YILINDA HALKA ARZ OLUP HALKA ARZ FİYATININ ALTINA DÜŞEN ŞİRKETLER… 12/08/2026
- HALKA ARZ olmak üzere iken KONKORDATO ilan eden Şirketler.. 11/08/2026
- Fed iki ateş arasında, altın yeniden parlıyor 11/08/2026
- Fed’in şahinliği istihdama takıldı, sırada çarşamba günü enflasyon var 10/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu


