Connect with us

GÜNCEL

IMF: Evden Çalışmak Üretkenliği Güçlendiriyor

Yayınlanma:

|

Ekonomi, kasvetli bilim olmasıyla ünlüdür. Ne yazık ki, 1950’lere kadar uzanan verimlilik artışındaki yavaşlamayı vurgulayan son çalışmalar da bir istisna değildir. Ancak, pandeminin neden olduğu evden çalışmadaki sıçramanın vaat ettiği büyük üretkenlik kazanımları nedeniyle daha neşeli bir bakış açısına sahibim.

Salgının ortaya çıkmasıyla birlikte evden çalışma yaklaşık on kat artmış ve salgın öncesi seviyesinin yaklaşık beş katına yerleşmiştir (Bkz. Grafik 1). Bu, yavaşlayan üretkenliğe karşı koyabilir ve önümüzdeki birkaç on yıl içinde ekonomik büyümede bir artış sağlayabilir. Yapay zeka ek çıktı sağlarsa, yavaş büyüme dönemi sona erebilir.

Çiçek 1

Tüm zamanların en ünlü ekonomistlerinden biri olan Nobel ödüllü Robert Solow’un ekonomik büyümenin ayrıştırılması analizime rehberlik ediyor. Solow’un 1957 tarihli klasik makalesi, büyümenin hem emek ve sermaye gibi faktör girdilerindeki artıştan hem de ham üretkenlik artışından nasıl geldiğini vurgulamaktadır. Analizimi, bu faktörlerin her birinin daha hızlı büyümeyi nasıl teşvik edeceğini vurgulayarak onun çerçevesine asıyorum.

Emek

Emeğin etkisini görmenin en kolay yolu, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Asya’dan gelen ve hibrit çalışmanın maaşta yaklaşık yüzde 8’lik bir artışa değer olduğunu gösteren anket kanıtlarıdır. Hibrit çalışma, ofis çalışanları, yöneticiler ve diğer profesyoneller için tipik bir modeldir ve genellikle haftada iki veya üç gün ofisten uzakta olmayı içerir. Çalışanların bunu neden maaşlarının yüzde 8’i değerinde gördüklerini anlamak için, tipik çalışanların haftada yaklaşık 45 saatini ofiste geçirdiklerini, ancak haftada 8 saate yakın bir süre daha harcadıklarını unutmayın. Bu nedenle, haftada üç gün evden çalışmak, haftada yaklaşık beş saat, toplam haftalık çalışma ve işe gidip gelme sürelerinin yaklaşık yüzde 10’unu tasarruf etmelerini sağlar.

Çoğu insan işe gidip gelmekten gerçekten hoşlanmaz ve bu nedenle bu zaman tasarrufuna daha da fazla değer verir. Örneğin, Nobel Ödülü sahibi Daniel Kahneman’ın bir başka ünlü makalesine bakın. Bu araştırma, işe gidip gelmenin gün içinde en nefret edilen aktivite olduğunu, işten bile daha fazla sevilmediğini buldu. Bu, ortalama bir çalışanın evden çalışmaya neden bu kadar değer verdiğini anlamayı kolaylaştırır – işten daha uzakta yaşayabilme esnekliğinin yanı sıra saatlerce süren sancılı haftalık işe gidip gelme yeteneğinden tasarruf etme yeteneği ile.

Evden çalışmanın bu değeri, işgücü arzı üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Küresel ekonomide, işgücünün kenarında olan on milyonlarca insan var. Bu nedenle, işin çekiciliğindeki küçük değişiklikler, milyonlarca kişiyi istihdama getirebilir. Bu marjinal işgücü, çocuk bakımı veya yaşlı bakımı sorumlulukları olanları, emekliliğe yakın olanları ve kırsal alanlardaki bazı insanları içerir.

WFH’nin işgücü arzı üzerindeki bu etkisine bir örnek, pandeminin ardından ABD’de çalışan yaklaşık 2 milyon engelli çalışanın daha olmasıdır. Engelli istihdamındaki bu artışlar öncelikle yüksek WFH’li mesleklerde meydana gelmiştir. Engelli çalışanlar iki şekilde fayda sağlar: birincisi, uzun yolculuklardan kaçınarak ve ikincisi, çalışma ortamlarını evde kontrol etme becerisiyle.

Başka bir örnek, pandemiden bu yana birinci sınıf erkek istihdamından yaklaşık yüzde 2 daha hızlı artan ABD’deki birinci sınıf kadın istihdamıdır. Son araştırmalara göre, kadınların çocuk bakımındaki daha büyük rolü, WFH aracılığıyla kadınların işgücüne katılımındaki bu artışı tetikliyor olabilir.

Toplu olarak, bu etkiler işgücü arzını yüzde birkaç oranında artırabilir.

Tabii ki, bu hesaplama mevcut nüfusu verildiği gibi alır. Uzun vadede, WFH doğurganlık oranlarını da artırabilir. Yüzlerce çalışan ve yöneticiyle konuşurken defalarca duyduğum bir hikaye, uzaktan çalışmanın ebeveynliği nasıl kolaylaştırdığıdır. Bu belki de en belirgin olanı, uzun iş günlerinin, cezalandırıcı işe gidip gelmelerin ve yoğun ebeveynlik baskılarının doğurganlığın hızla düşmesine yol açtığı Doğu Asya’da belirgindir. Ebeveynler haftada iki veya üç gün evde çalışabiliyorsa, özellikle ebeveynlik sorumluluklarını paylaşmalarına izin veren esnek programlarla, bu doğum oranlarını artırabilir. ABD anket verilerine dayanan ön analiz, her ikisi de haftada bir gün veya daha fazla evden çalıştığında, çift başına belki de 0,3 ila 0,5 daha fazla istenen çocuk olduğunu göstermektedir.

Başkent

WFH’nin sermaye üzerindeki olumlu etkisi, konut ve perakende gibi diğer kullanımlar için ofis alanının daha uzun vadeli serbest bırakılmasından gelir. Çalışanlar haftada iki veya üç gün evde yaşıyorsa, toplumun daha az ofis alanına ihtiyacı vardır ve bu alan diğer faaliyetler için kullanılabilir. Ayrıca, işe gidip gelme trafiğini azaltarak ek ulaşım altyapısına olan ihtiyacı azaltır. Ev sermayemizin daha yoğun kullanımı – evlerimizdeki ve apartmanlarımızdaki alan ve ekipman – toplumun ulaşım ve ofis sermayesi kullanımından tasarruf etmesine izin verebilir ve bu da başka kullanımlara yeniden dağıtılabilir. Büyük şehir merkezlerinde arazinin yaklaşık yarısı ofis alanıyla kaplıdır ve ofis doluluk oranının şu anda pandemi öncesi seviyelerin yüzde 50 altında olduğu göz önüne alındığında, ofis alanının azaltılması için büyük bir potansiyel vardır.

Sürüş hızlarıyla ilgili son veriler, sabah işe gidip gelirken trafiğin artık saatte yaklaşık 2 veya 3 mil daha hızlı hareket ettiğini gösteriyor, bu da ek ulaşım altyapısına olan ihtiyacı azaltıyor ve tipik bir banliyöye günde birkaç dakika kazandırıyor.

Uzun vadede, çalışanların kısmen veya tamamen uzaktan çalışmasına izin vermek, şu anda az kullanılan arazileri konut için de açar ve kullanılabilir arazi arzını etkin bir şekilde artırır. Çoğu çalışan merkezden bir saatten fazla bir yolculuktan fazla yaşamak istemediği için birçok büyük şehir yoğun bir şekilde sıkışıktır. Haftada sadece birkaç gün işte olmaları gerekiyorsa, daha uzun yolculuklar mümkün hale gelir ve konut kullanımı için şehir merkezlerinin dışında daha fazla alan açar.

Toplu olarak, bu sermaye katkıları önümüzdeki on yıllarda çıktıyı yüzde birkaç oranında artırabilir.

Verimli -lik

Klasik firma ve bireysel mikro çalışmalar tipik olarak ABD, Avrupa ve Asya işgücünün yaklaşık yüzde 30’u için olağan model olan hibrit çalışmanın üretkenlik üzerinde kabaca düz bir etkiye sahip olduğunu ortaya koyuyor. WFH, çalışanları yorucu yolculuklardan kurtararak onlara fayda sağlar ve genellikle daha sessiz bir çalışma ortamı sağlar. Ancak ofiste geçirilen süreyi azaltarak, çalışanların öğrenme, yenilik yapma ve iletişim kurma becerilerini de azaltabilir. Araştırmalara göre, bu olumlu ve olumsuz etkiler kabaca birbirini dengeleyerek hibrit WFH’nin net üretkenlik etkisi yaratmadığını gösteriyor.

Çalışanların yaklaşık yüzde 10’u tarafından benimsenen tamamen uzaktan çalışmanın etkisi, büyük ölçüde ne kadar iyi yönetildiğine bağlıdır. Pandeminin ilk günlerinde tamamen uzaktan çalışmayı inceleyen bazı çalışmalar, potansiyel olarak erken kilitlenmelerin kaosu nedeniyle büyük olumsuz etkiler buldu. Diğer çalışmalar, tipik olarak çağrı merkezi veya iyi yönetilen firmalarla veri girişi çalışmaları gibi daha kendi kendini yöneten faaliyetlerde büyük olumlu etkiler buldu.

Özetle, tamamen uzaktan çalışmanın etkisi belki de nötrdür, çünkü firmalar bunu yalnızca bu tür iş düzenlemeleri iş faaliyetiyle eşleştiğinde benimseme eğilimindedir – genellikle yönetilen bir ortamda eğitimli çalışanlar tarafından gerçekleştirilen kodlama veya BT desteği gibi görevler. Ancak, herhangi bir firma üzerindeki mikro verimlilik etkileri nötr olsa da, işgücü piyasasına katılımın büyük gücü, toplam makro etkinin muhtemelen olumlu olacağı anlamına gelir.

İşgücü piyasasına dahil olmanın faydalarını açıklamak için, tamamen yüz yüze işlerin yalnızca yakındaki çalışanlar tarafından doldurulabileceğini göz önünde bulundurun. Örneğin, New York’taki bir insan kaynakları veya bilgi teknolojisi pozisyonu yalnızca yerel bir sakin tarafından doldurulabilir. Bulgaristan, Brezilya veya Belize’de daha uygun olabilecek insanlar olsa bile, şahsen orada değillerse işi yapamazlar. Ancak pozisyonlar uzaktan doldurulabildiği anda, işverenler en iyi yerel çalışanı seçmekten hibrit için en iyi bölgesel çalışanı ve tamamen uzaktan çalışma için en iyi küresel çalışanı almaya geçer.

İş ayrımcılığı ve yeniden tahsis üzerine yapılan son çalışmalar, işgücü piyasalarını daha geniş bir potansiyel çalışan havuzuna genişletmenin nasıl büyük üretkenlik faydaları sağlayabileceğini vurgulamaktadır. Bir pozisyon için 10 ila 10.000 nitelikli adaya geçmek, özellikle yapay zeka başvuru sahiplerini taramaya yardımcı olabilirse, çok daha verimli bir eşleşme sağlar. Uzaktan çalışma, çalışanlar ve firmalar arasında küresel eşleştirmeye olanak tanıyarak işgücü verimliliğini artırır.

Evden çalışmanın ek bir makro üretkenlik yararı, ulaşımdan kaynaklanan kirlilik üzerindeki olumlu etkisidir. WFH artışı, ABD ve Avrupa’daki işe gidip gelme trafik hacimlerini tahmini yüzde 10 oranında azalttı. Bu, kirliliği, özellikle de düşük seviyeli ağır partikül emisyonlarını azaltmıştır. Sağlık çalışmaları, kirliliği bilişsel ve üretkenlik hasarıyla ilişkilendirmiştir. Kirliliği azaltmak sadece yaşam kalitemizi iyileştirmekle kalmaz, aynı zamanda büyümeyi de artırabilir.

Pozitif geri bildirim döngüsü

Evden çalışmaktan daha hızlı büyümeye ve geri dönmeye kadar olumlu bir geri bildirim döngüsü bu etkileri artırır. Ekonomide pazar büyüklüğü etkilerinin uzun bir geçmişi, firmaların daha büyük ve daha kazançlı pazarlara hizmet etmek için nasıl yenilik yapmaya çalıştıklarını vurgulamaktadır. Her gün evden çalışan 5 milyondan 50 milyona çıktığınızda, büyük donanım ve yazılım şirketleri, start-up’lar ve fon sağlayıcılar bunu fark ediyor. Bu, bu pazarlara hizmet etmek, üretkenliklerini ve büyümelerini artırmak için yeni teknolojilerin hızlanmasına yol açar.

Bu geri bildirim döngüsü zaten başladı. ABD Patent ve Marka Ofisi’nde “uzaktan çalışma”, “evden çalışma” veya benzer kelimeleri tekrar tekrar kullanan yeni patent başvurularının payı 2020 yılına kadar sabit kaldı ancak yükselmeye başladı (bkz. Grafik 2). Bu, teknolojilerdeki gelişmeyi vurgulamaktadır. Daha iyi kameralar, ekranlar ve artırılmış ve sanal gerçeklik ve hologramlar gibi yazılım ve teknolojiler, gelecekte hibrit ve uzaktan çalışmanın üretkenliğini artıracaktır. Bu, büyüme ve evden çalışma arasında olumlu bir geri bildirim döngüsü oluşturacaktır.

Çiçek 2

Evden çalışmadaki patlamaya yönelik eleştirilerden biri de şehir merkezlerine verilen zarardır. Şehir merkezlerinde perakende harcamalarının düştüğü doğru, ancak bu faaliyet banliyölere taşındı ve genel tüketim harcamaları pandemi öncesi eğilimini sürdürdü. Belki de daha sorunlu olan, ticari ofis alanlarının değerlemelerindeki büyük düşüştür. Bu, ofis sektöründeki yatırımcılar için bir değerleme kaybını temsil etse de, şehir merkezi alanının konut kullanımı için serbest bırakılması, uzun vadede şehir merkezinde yaşamayı daha uygun hale getirecektir. Şehirde yaşamanın maliyeti 1990’larda ve 2000’lerde önemli ölçüde arttı ve birçok orta ve düşük gelirli çalışanı şehir merkezlerinin dışında fiyatlandırdı. Bu işçilerin çoğu itfaiyecilik, polislik, öğretim, sağlık hizmetleri, gıda, ulaşım ve yalnızca şahsen yapılabilecek diğer işler gibi temel hizmetleri sağladığından, bu özellikle sorunludur. Şehir merkezlerinde ofis kullanımı için alan miktarının azaltılması ve konut kullanımına dönüştürülmesi, bu temel çalışanlar için konutları daha uygun fiyatlı hale getirecektir.

2020’de evden çalışmadaki artış, genel olarak pandemi öncesi üretkenlik yavaşlamasını dengelemeye yardımcı oldu ve mevcut ve gelecekteki büyümeyi artırıyor. Ekonomist olmak genellikle kazananları ve kaybedenleri dengelemek anlamına gelir. Teknoloji, ticaret, fiyatlar ve düzenlemelerdeki değişiklikleri analiz etmek, genellikle büyük kazanan ve kaybeden gruplarıyla karışık etkilere sahiptir. Evden çalışma söz konusu olduğunda, kazananlar kaybedenlerden büyük ölçüde daha ağır basıyor. Firmalar, çalışanlar ve genel olarak toplum, büyük faydalar elde etti. Bir ekonomist olarak hayatım boyunca, bu kadar geniş çapta faydalı olan bir değişiklik görmedim.

Bu beni iyimser bir “kasvetli bilim adamı” olmanın alışılmadık bir yerinde bırakıyor. Ama evden çalışırken bunu yazarken olmaktan mutlu olduğum bir yer.

IMFNICHOLAS BLOOM, Stanford Üniversitesi’nde William D. Eberle Ekonomi Profesörüdür.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Şirketler Neden Köprünün Ortasında Kalıyor?

Yayınlanma:

|

Köprüde Sıkışan Lider: Aslanlar, Kurtlar ve Köpekbalıkları Arasında Stratejik Düşünmek

İş hayatında bazı anlar vardır ki, hangi tarafa dönerseniz dönün risk görürsünüz.

Bir yanda güçlü rakipler…
Bir yanda piyasa baskıları…
Bir yanda finansal riskler…
Ve altında çatırdayan bir köprü…

Ekli görsel ilk bakışta bir bilmece gibi görünse de, aslında günümüz iş dünyasının en gerçekçi metaforlarından biridir.

Bugün birçok şirket tam da bu köprünün üzerinde duruyor.

Aslanlar: Büyük Rakipler

Sektörün dev oyuncuları fiyat kırıyor.

Pazar payınızı daraltıyor.

Tedarik zincirinde güç kullanıyor.

Marka bilinirlikleriyle müşterileri kendilerine çekiyor.

Özellikle KOBİ’ler ve orta ölçekli şirketler için bu aslanlar her geçen gün daha da büyüyor.

Sorun şu: Aslanlarla onların oyununda savaşmaya çalışırsanız genellikle kaybedersiniz.

Çünkü onların avantajı ölçek ve sermayedir.

Kurtlar: Piyasanın Acımasız Baskısı

Kurtlar ise daha farklıdır.

Hızlıdırlar.

Çeviktirler.

Fırsat gördükleri anda saldırırlar.

Bugünün iş dünyasında kurtlar;

  • Ani maliyet artışları,
  • Teknolojik dönüşüm,
  • Yeni nesil girişimler,
  • Değişen müşteri beklentileri,
  • Küresel rekabet

olarak karşımıza çıkıyor.

Şirketlerin çoğu aslanlara odaklanırken kurtların sessizce yaklaştığını fark etmiyor.

Köpekbalıkları: Finansal Riskler

Aşağıdaki suların içindeki köpekbalıkları ise finans dünyasının en tanıdık tehditlerini temsil ediyor.

  • Yüksek faizler
  • Kur riski
  • Nakit akışı problemleri
  • Tahsilat sorunları
  • Borçluluk baskısı
  • Likidite krizi

Birçok şirket operasyonel olarak başarılı olmasına rağmen finansal risklere yeniliyor.

Tarihinin en yüksek cirosunu yapan ama kasasında para olmayan şirketler bunun en somut örneği.

Çoğu Yönetici Nerede Hata Yapıyor?

İlk refleks genellikle şöyledir:

“Aslanlarla savaşalım.”

“Kurtları durduralım.”

“Köpekbalıklarından kaçalım.”

Oysa stratejik düşüncenin temel kuralı farklıdır: Sorunun içinde çözüm aramak yerine sorunun kurallarını değiştirmek.

Gerçek Liderler Ne Yapar?

Başarılı liderler tehditlerle tek tek mücadele etmeye çalışmaz.

Onlar oyunun kendisini değiştirir.

1. Rekabet Alanını Değiştirir

Rakibin güçlü olduğu yerde savaşmaz.

Yeni pazar bulur.

Yeni ürün geliştirir.

Yeni müşteri segmenti oluşturur.

Mavi Okyanus Stratejisi’nin özü budur.

2. Kaynaklarını Korur

Her savaşa girmez.

Her fırsatın peşinden koşmaz.

Bazı projeleri sonlandırır.

Bazı yatırımları erteler.

Bazı müşterilerden bile vazgeçer.

Çünkü liderlik bazen “hayır” diyebilmektir.

3. Köprüyü Güçlendirir

En önemli nokta budur.

Şirketlerin büyük bölümü aslanlara ve kurtlara odaklanırken köprünün çürüdüğünü fark etmez.

Oysa köprü;

  • İnsan kaynağıdır,
  • Kurumsal yönetimdir,
  • Nakit akışıdır,
  • Risk yönetimidir,
  • İç kontrol sistemidir.

Köprü sağlam değilse hiçbir strateji işe yaramaz.

Bugünün Türkiye Gerçeği

Türkiye’de birçok şirket şu anda bu görseldeki kişinin bulunduğu noktaya benzer bir pozisyonda.

Bir tarafta küresel rekabet.

Bir tarafta yüksek finansman maliyetleri.

Bir tarafta daralan talep.

Bir tarafta teknolojik dönüşüm baskısı.

Bu nedenle başarı artık yalnızca satış yapmakla ölçülmüyor.

Asıl başarı; belirsizlik ortamında ayakta kalabilmek, nakdi koruyabilmek ve stratejik esnekliği sürdürebilmekle ölçülüyor.

Çözüm Kaçmak Değil, Perspektifi Değiştirmek

Bu görselin en önemli mesajı şudur: Bazen çözüm daha güçlü olmak değildir. Bazen daha hızlı olmak da değildir.

Bazen çözüm, herkesin baktığı yere bakmayı bırakıp oyunu yeniden tasarlamaktır.

Çünkü liderler krizleri yönetmez.

Liderler krizlerin kurallarını değiştirir.

Ve çoğu zaman kurtuluş yolu, tehditlerle savaşmak değil; onları birbirine karşı kullanabilecek kadar geniş bir perspektife sahip olmaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist
Bankavitrini.com

Okumaya devam et

Gülbeyaz Gergün

Yeşil dönüşüm zorunlu hale geliyor: Emisyon liginde dikkat çeken tablo

Karbon Emisyonlarında Devler Ligi: Dünya Nereye Gidiyor, Türkiye Nerede Duruyor?

Yayınlanma:

|

Çin Tek Başına Bir Kıta Gibi Emisyon Üretiyor

2023 yılı sera gazı emisyon verileri, küresel ekonominin büyüme modeli ile iklim hedefleri arasındaki çelişkiyi bir kez daha ortaya koydu. Görselde yer alan verilere göre Çin, 15,9 milyar ton CO₂ eşdeğeri (GtCO₂e) emisyonla dünyanın açık ara en büyük sera gazı yayıcısı konumunda bulunuyor. Çin’i 6,0 milyar ton ile ABD, 4,1 milyar ton ile Hindistan, 3,2 milyar ton ile Avrupa Birliği ve 2,7 milyar ton ile Rusya takip ediyor.

Daha çarpıcı olan ise Çin’in tek başına küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %30’unu üretmesi. ABD yaklaşık %11, Hindistan ise %7,8 paya sahip durumda.

İlk 5 Ülke Küresel Emisyonların Büyük Bölümünü Üretiyor

EDGAR verilerine göre Çin, ABD, Hindistan, AB ve Rusya birlikte dünya sera gazı emisyonlarının yaklaşık üçte ikisine yakın bölümünü oluşturuyor. Bu durum iklim mücadelesinin neden birkaç büyük ekonomi üzerinde yoğunlaştığını açıkça gösteriyor.

2023 En Büyük Emisyon Üreticileri

Sıra Ülke/Bölge Emisyon (GtCO₂e)
1 Çin 15,9
2 ABD 6,0
3 Hindistan 4,1
4 Avrupa Birliği 3,2
5 Rusya 2,7
6 Brezilya 1,3
7 Endonezya 1,2
8 Japonya 1,0
9 İran 1,0
10 Suudi Arabistan 0,8
11 Kanada 0,7
12 Meksika 0,7
13 Güney Kore 0,7
14 Türkiye 0,6
15 Avustralya 0,6

Kaynak: EDGAR 2024 Raporu / Visual Capitalist

Türkiye İlk 15 İçinde

Listede dikkat çeken ülkelerden biri de Türkiye. Yaklaşık 0,6 milyar ton CO₂ eşdeğeri emisyon ile dünyanın en yüksek emisyon üreten ilk 15 ekonomisi arasında yer alıyor.

Türkiye’nin sanayi üretimi, enerji tüketimi, çimento ve demir-çelik sektörleri ile hızla büyüyen ulaşım altyapısı emisyon artışında önemli rol oynuyor.

Bu durum özellikle Avrupa Birliği’nin uygulamaya aldığı Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) nedeniyle Türk ihracatçıları açısından kritik önem taşıyor.

Çin Neden Bu Kadar Yüksek?

Çin’in emisyonları sadece nüfusundan kaynaklanmıyor.

Başlıca nedenler:

  • Dünyanın üretim merkezi olması
  • Elektrik üretiminde kömürün yüksek payı
  • Çelik, çimento ve kimya sanayilerinin dev ölçeği
  • Küresel tedarik zincirlerinin büyük kısmını üstlenmesi

Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) verilerine göre Çin tek başına dünya CO₂ emisyonlarının yaklaşık %35’ini oluşturuyor.

ABD ve Avrupa Emisyon Azaltıyor

Dikkat çeken diğer gelişme ise gelişmiş ekonomilerin emisyon azaltımında ilerleme kaydetmesi.

  • ABD’nin enerji kaynaklı emisyonları 2023’te geriledi.
  • Avrupa Birliği’nin emisyonları 1990 seviyelerine göre yaklaşık %34 daha düşük seviyede bulunuyor.
  • Yenilenebilir enerji yatırımları ve kömürden çıkış politikaları bu düşüşte etkili oluyor.

Ancak buna karşın gelişmekte olan ülkelerdeki büyüme nedeniyle küresel toplam emisyonlar artmaya devam ediyor.

İklim Hedefleri ile Ekonomik Büyüme Çatışıyor

2023 yılında küresel sera gazı emisyonları tarihi zirveye ulaştı. EDGAR verilerine göre dünya toplam emisyonları yaklaşık 53 milyar ton CO₂ eşdeğeri seviyesine yükseldi.

IEA verileri ise enerji kaynaklı CO₂ emisyonlarının 37,4 milyar ton ile rekor kırdığını gösteriyor.

Bu tablo şu soruyu gündeme getiriyor: Dünya ekonomisi büyürken emisyonları gerçekten azaltmak mümkün mü?

Bugüne kadar verilen cevap henüz net değil.

Bankacılık ve Finans Sektörü Neden Yakından İzlemeli?

Karbon emisyonları artık sadece çevresel bir konu değil.

Bankalar açısından:

  • Karbon yoğun sektörlere kredi verme riski
  • Yeşil finansman zorunluluğu
  • ESG kriterleri
  • Sürdürülebilirlik raporlamaları
  • Karbon vergileri
  • Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması

önümüzdeki yılların en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.

Özellikle ihracatçı firmaların karbon ayak izi yönetimi artık finansmana erişim açısından da kritik hale geliyor.

Sonuç

Çin, ABD ve Hindistan küresel emisyonların merkezinde yer almaya devam ederken, Türkiye de artık dünyanın en büyük emisyon üreticileri arasında bulunuyor. Karbon emisyonları yalnızca çevre politikalarının değil; finansmanın, dış ticaretin, yatırım kararlarının ve rekabet gücünün de belirleyicisi haline geliyor.

Yeşil dönüşüme uyum sağlayamayan şirketler için gelecek dönemin en büyük maliyet kalemlerinden biri karbon olacak gibi görünüyor.

Bankavitrini.com Analiz Servisi

Okumaya devam et

GÜNCEL

Warsh dönemi başladı: Fed’de kurallar yeniden yazılıyor

Yayınlanma:

|

Yazan:

Dün akşam sonuçlanan Fed’in olağan Haziran ayı FOMC toplantısında, politika faizi beklentilere paralel tüm üyelerin ortak kararıyla %3,50-%3,75 aralığında sabit bırakıldı. Ancak güncellenen projeksiyonlar, Mart ayında ağırlık kazanan faiz indirimi beklentilerinin aksine, yıl sonuna kadar bir faiz artırımının yeniden masaya geldiğini gösterdi. Karar metninden gelecekteki faiz adımlarına ilişkin tüm yönlendirmelerin çıkarılması dikkat çekerken, önceki dönemlere kıyasla oldukça sade bir metinle karşılaştık. Enflasyon tahminleri yukarı yönlü revize edilirken, büyüme beklentilerinde ise sınırlı da olsa aşağı yönlü güncelleme yapıldı. Meşhur nokta grafikte (dot plot), 19 politika yapıcıdan yalnızca 18’i faiz projeksiyonu paylaşırken, eksik kalan tahminin yaklaşık üç hafta önce göreve başlayan ve uzun süredir dot plot uygulamasını eleştiren Warsh’a ait olduğunu da not edelim.

Bu nedenle gözler karar metninin ardından mikrofon karşısına geçen Warsh’a çevrildi. Faiz kararının sürpriz yaratmadığı toplantıda asıl dikkat çeken unsur, Fed’in iletişim stratejisinde başlayan değişim oldu. Piyasalara net bir yön vermekten kaçınan Warsh, bir sonraki adımın ne olacağına dair yönlendirme yapamayacağını söylerken, Fed’in karar alma süreçleri, veri kullanımı, bilanço yönetimi ve iletişim politikalarını kapsayan kapsamlı bir gözden geçirme süreci başlattığını açıkladı. Uzun süredir Fed’in aşırı yönlendirme yaptığı görüşünü savunan Warsh’ın bu yaklaşımını, piyasalara daha az sinyal veren ve Fed’in eski Başkanı Alan Greenspan dönemini hatırlatan bir merkez bankacılığı anlayışına dönüş olarak yorumladık.

Her ne kadar projeksiyonlar faiz artırım ihtimalinin güçlendiğine işaret etse de, Warsh kendi faiz beklentisini paylaşmaktan özellikle kaçındı. Bu nedenle piyasalarda oluşan ilk izlenim, yeni başkanın para politikasının yönünü değiştirmekten çok Fed’in çalışma biçimini değiştirmeye odaklandığı yönünde oldu. Sadece manşet enflasyona bakmanın hatalı olduğunu belirten Warsh, kredibilite konusunda siyasî baskılara boyun eğmeyeceklerini ve veriler nereye işaret ediyorsa oraya gideceklerini söyledi. Warsh, üyelerin projeksiyonlarına da temkinli yaklaşılması gerektiğini vurgulayarak, tüm tahminlerin “büyük silgili kurşun kalemlerle yazıldığını” ifade etti. Bu metaforu, Fed üyelerinin altı hafta sonra bambaşka bir ekonomik tablo ile karşılaşabilecekleri ve sıklıkla değişebileceği yönünde yorumladık.

Powell döneminde Fed piyasalara ne yapacağını anlatmaya çalışırken, Warsh’ın ilk mesajı Fed’in önce kendisini sorgulayacağı yönünde oldu. Bu kapsamda enflasyon hedeflemesi, iletişim politikası, kullanılan ekonomik veriler, verimlilik, istihdam dinamikleri ve bilanço yönetimini inceleyecek beş ayrı çalışma grubu kuruldu. Warsh, söz konusu çalışmaların yıl sonuna kadar tamamlanmasını beklediğini belirtirken, Fed’in önümüzdeki dönemde yalnızca para politikasını değil, karar alma süreçlerini de yeniden şekillendirebileceğinin sinyalini verdi.

Fed kararı öncesinde oldukça iyimser bir seyir izleyen küresel mali piyasalar, kararın ardından kazanımlarını koruyamadı. Avrupa ve Japonya Merkez Bankalarının faiz artırdığı bir ortamda Fed’in de tonunu bir miktar şahinleştirmesi ve dokuz politika yapıcının yıl sonu gelmeden 25 baz puanlık bir faiz artırımını öngörmesi, risk iştahını törpüledi. ABD borsaları dün geceyi %1’in üzerinde kayıpla tamamlarken, karar öncesinde yükseliş serisini beşinci güne taşımaya hazırlanan kıymetli metaller de yönünü aşağı çevirdi. ABD doları değer kazanırken, tahvil faizleri yükseldi.

Öte yandan bu sabah küresel mali piyasalarda dün akşam Fed toplantısı ardından egemen olan karamsar havanın dağıldığını görüyoruz. ABD ile İran arasında haftalardır beklenen geçici anlaşma iki ülke liderlerinin imzasıyla yürürlüğe girerken, piyasalarda risk iştahını destekleyen haber akışı güç kazandı. Anlaşma, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını, İran’a yönelik bazı yaptırımların gevşetilmesini, dondurulmuş varlıklara erişimin kolaylaştırılmasını ve önümüzdeki 60 gün boyunca kalıcı bir anlaşma için müzakerelerin sürdürülmesini öngörüyor.

Bununla birlikte anlaşmanın nihai bir barış anlaşması olarak değerlendirilmesini erken olarak yorumluyoruz. Trump, İran’ın yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda askerî operasyonların yeniden başlayabileceğini açık şekilde ifade ederken, İsrail’in Lübnan’da sürdürdüğü operasyonlar ve Hizbullah’ın saldırıları bölgesel tansiyonun tamamen düşmediğini gösteriyor. Üstelik İran’ın füze kapasitesi, uranyum stoklarının nihai akıbeti ve yaptırımların kaldırılma takvimi gibi en kritik başlıklar da önümüzdeki 60 günlük müzakere sürecine bırakılmış durumda.

Şubat ayında İran’ın füze sanayisini yerle bir edeceğiz diyen Trump’ın bugün başkalarında varsa onların da belli ölçüde sahip olması haksızlık sayılmaz çizgisine gelmesi oldukça önemli bir değişime işaret ediyor. Savaşın başında öne sürülen hedeflerin önemli bölümünün masada revize edildiğini anlıyoruz. İran yönetimi ve rejimi yerinde kalırken, balistik füze kapasitesi ve zenginleştirilmiş uranyum stoklarına ilişkin en zorlu başlıklar nihai müzakerelere bırakıldı. Bu durumu, anlaşmanın İran açısından beklenenden daha olumlu şartlar içerdiği şeklinde yorumluyoruz.

Brent petrolün varil fiyatı, savaş öncesinde yaklaşık 65 dolar seviyelerinde işlem görürken, arz endişeleriyle 126 dolara kadar yükselmişti. Ancak ABD ile İran arasında imzalanan geçici anlaşmanın ardından fiyatların, teknik açıdan kritik öneme sahip 200 günlük ortalamanın geçtiği 78 dolar seviyelerine kadar geri çekildiğini görüyoruz. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılacağı ve İran petrolünün kademeli olarak yeniden piyasaya döneceği beklentisi, savaş döneminde oluşan risk priminin önemli ölçüde geri verilmesini sağladı. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) 2027 yılı için belirgin bir arz fazlası öngörmesi de petrol fiyatları üzerinde aşağı yönlü baskıyı artıran bir diğer unsur oldu.

Faiz getirisi olmayan kıymetli metallerde son günlerde hâkim olan iyimser hava, dün akşamki Fed toplantısının ardından yerini satış baskısına bıraktı. Toplantı öncesinde 4,380 dolar seviyesini test eden altının ons fiyatı, Warsh’ın basın toplantısıyla birlikte yaklaşık 160 dolar gerileyerek 4,220 dolar seviyesine kadar çekildi. Benzer şekilde gümüş de 71,50 dolar seviyelerine kadar yükselmesinin ardından 66,75 dolar seviyesine kadar geri çekildi. Bu sabah işlemlerinde gümüş yeniden 69 dolar seviyelerine toparlanırken, altın ise 4,315 dolar seviyesinde işlem görüyor. Teknik açıdan bakıldığında, gümüşte 200 günlük hareketli ortalama 69 dolar seviyesinden geçerken, altında aynı ortalamanın yaklaşık 4,460 dolar seviyesinde bulunduğunu not edelim.

Yeni güne başlangıcında küresel mali piyasalarda iki farklı hikâyenin aynı anda fiyatlandığını görüyoruz. Bir tarafta Fed’in yeni Başkanı Warsh’ın ilk toplantısında ortaya koyduğu görece şahin duruş ve yıl sonuna kadar faiz artırım ihtimalinin yeniden gündeme gelmesi yer alırken, diğer tarafta ABD ile İran arasında imzalanan geçici anlaşmanın yarattığı iyimserlik risk iştahını desteklemeye devam ediyor.

Asya piyasalarında bu sabah alıcılı bir seyir hâkim olurken, Japonya’nın Nikkei endeksi tarihinde ilk kez 71 bin puan seviyesinin üzerine yükseldi. Nikkei %1,6 artış kaydederken, son dönemlerin flaş ismi Güney Kore borsası %1,5 yükseldi. ABD borsalarının vadeli işlemlerinde %1 civarında yükseliş görüyoruz. Bununla birlikte piyasalardaki iyimserliğin temelinde kalıcı bir barış anlaşmasından ziyade, taraflara 60 günlük müzakere süresi tanıyan geçici bir uzlaşı bulunduğunu da gözden kaçırmamak gerekiyor. Trump’ın anlaşmayı imzalamasına rağmen yükümlülüklerin yerine getirilmemesi hâlinde askerî operasyonların yeniden başlayabileceğini söylemesi, jeopolitik risklerin tamamen ortadan kalkmadığını gösteriyor.

Avrupa ve Japonya Merkez Bankalarının 25 baz puan faiz artırımına gitmeleri ardından bugün gözler İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) faiz kararında olacaktır. Piyasalar politika faizinin %3,75 seviyesinde sabit bırakılmasını beklerken, karar metninin satır aralarını dikkatle okuyacağız. Özellikle ABD ile İran arasında imzalanan geçici anlaşmanın ardından petrol fiyatlarında yaşanan geri çekilme, son haftalarda enflasyon görünümünü bozan en önemli risklerden birinin şimdilik zayıflamasına olanak sağladı. Öte yandan, İngiltere’de dün açıklanan enflasyon verisinin Mayıs ayında %2,8 seviyesinde sabit kalması ve beklentilerden daha olumlu bir tablo ortaya koyması da Merkez Bankası’nın elini rahatlatmış görünüyor. Hatırlanacağı üzere piyasa savaş öncesinde yıl içinde iki faiz indirimi beklerken, çatışmaların başlamasıyla birlikte dört faiz artırımını fiyatlamaya başlamıştı. Gelinen noktada ise beklentiler yeniden tek bir faiz artırımına kadar gerilemiş durumda.

Fed kararı ardından GBPUSD paritesi 1,33 seviyelerinin altını test ederek son 10 haftanın en düşük seviyesine gerilerken, faiz artırım kararına rağmen Yen’in dolar karşısında Japon otoritelerinin kritik bir eşik olarak gördüğü 160 seviyesinin altına gerilemekte zorlandığını görüyoruz. G7 Zirvesinde Ukrayna’ya hava savunma ve uzun menzilli silah desteğinin artırılması kararı alınırken, Rusya’nın petrol gelirlerini hedef alan yeni yaptırımların da devreye sokulacağı açıklandı. Son dönemde sahada daha dirençli bir görüntü çizen Ukrayna’nın, olası müzakerelerde elini biraz daha güçlendirdiğini düşünüyoruz.

Türkiye cephesinde ise ABD piyasalarının yarın tatil nedeniyle kapalı olacak olmasının da etkisiyle, dört günlük fonlama maliyetini fiyatlayan USDTRY kuru pazartesi valörlü işlemlerde 46,45 seviyesine yükseldi. CDS risk primi 220 baz puan seviyesine gerileyerek savaş öncesi döneme dönerken, petrol fiyatlarında yaşanan geri çekilmenin Türkiye’nin cari açık ve enflasyonla mücadelesine destek sağlayacağı beklentisiyle iki yıl vadeli gösterge tahvilin bileşik faizi de %41,50 seviyesine kadar geriledi.

Hatırlanacağı üzere TCMB son Enflasyon Raporu’nda 2026 yılı için ortalama petrol fiyatını 89,4 dolar olarak varsaymıştı. Brent petrolün bu sabah 78 dolar seviyelerine kadar geri çekilmesi, mevcut tablonun korunması hâlinde enflasyon görünümüne yönelik riskleri azaltabileceğini düşünüyoruz. Bu nedenle, devam eden dezenflasyon sürecinin de desteğiyle, TCMB’nin faiz indirimlerine beklenenden daha erken başlayabileceği ihtimalini tamamen göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyoruz.

Emre Değirmencioğlu

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.