Connect with us

Erol Taşdelen

Başarılı Patron Yanılgısı: Geçmiş Zaferler Geleceği Garanti Eder mi?

Yayınlanma:

|

Başarılı patron yanılgısı, geçmişte elde edilen başarıların, gelecekte alınacak tüm kararların da doğru olacağına dair oluşan “dokunulmaz lider” algısıdır. Özellikle hızlı büyüyen şirketlerde, güçlü patron figürleri zamanla kendi başarı hikâyelerinin tutsağı hâline gelebilir.

Bir patronun geçmişte başarılı olması; onu her konuda haklı, her sektörde uzman, her dönemde doğru stratejiyi bulacak kişi yapmaz. Çünkü piyasa değişir, teknoloji değişir, tüketici davranışı değişir, finansman koşulları değişir… Ama bazı patronlar kendi yöntemlerinin “her dönemde çalışacağına” inanır.

Başarı Neden Körlüğe Dönüşür?

Başarılı liderlerde zamanla şu psikolojik tuzaklar oluşabilir:

1. “Ben Yanılmam” Sendromu

Patron geçmişte kriz çözmüşse, çevresi artık onu sorgulamamaya başlar. Bu durum zamanla liderin kendi sezgilerini veri ve analizden üstün görmesine yol açar.

Özellikle aile şirketlerinde sık görülür:

  • “Ben piyasayı kokusundan anlarım”
  • “Ben bu işi 30 yıldır yapıyorum”
  • “Finansçılar anlamaz”

cümleleri aslında yaklaşan riskin habercisi olabilir.

2. Geçmiş Başarı Formülünü Geleceğe Taşımak

Bir dönemde işe yarayan model başka dönemde felaket yaratabilir.

Örneğin:

  • Ucuz kredi döneminde agresif büyüme başarı getirir.
  • Ama yüksek faiz döneminde aynı strateji şirketi batırabilir.

Patron ise geçmiş reflekslerini sürdürür:

  • sürekli borçlanır,
  • kapasite artırır,
  • yeni yatırım yapar,
  • riskleri küçümser.

Sonuç: “Eskiden işe yarayan yöntem”, yeni dönemde şirketi zora sokar.

3. Patronun Çevresinde “Gerçekleri Söyleyemeyen İnsanlar” Oluşur

En büyük tehlike budur.

Birçok şirkette çalışanlar patrona şunları söyleyemez:

  • “Bu yatırım yanlış”
  • “Nakit akışı bozuluyor”
  • “Bu fiyatla satış zarar ettiriyor”
  • “Bu müşteri ödeme yapmayacak”
  • “Bu kadar döviz kredisi riskli”

Çünkü:

  • işten atılmaktan korkarlar,
  • dışlanmaktan korkarlar,
  • “olumsuz insan” damgası yemekten çekinirler,
  • patronun öfkesinden çekinirler.

Böylece şirket içinde “sessizlik kültürü” oluşur.

Çalışanlar Neden Karşı Çıkamaz?

1. Güç Mesafesi

Türkiye gibi ülkelerde patron kültürü çok güçlüdür.

Patron:

  • sorgulanmaz,
  • eleştirilmez,
  • hata yapabileceği düşünülmez.

Bu yüzden çalışanlar: “Patron karar verdiyse vardır bir bildiği” psikolojisine girer.

2. Kariyer Korkusu

Birçok yönetici bilir ki:

  • patrona itiraz eden yükselmez,
  • uyumlu görünen terfi eder.

Bu nedenle şirketlerde zamanla:

  • “en doğruyu söyleyenler” değil,
  • “patronu en az rahatsız edenler” öne çıkar.

Bu durum şirketi içeriden çürütür.

3. Başarı Sarhoşluğu Kurumsal Körlük Yaratır

Şirket büyüdükçe patron çevresindeki insanlar filtrelenir:

  • eleştirenler gider,
  • onaylayanlar kalır.

Buna “echo chamber” (yankı odası) denir.

Patron artık sadece kendi fikirlerini destekleyen insanları duyar.

Ve en tehlikeli cümle ortaya çıkar: “Patron ne derse çıkar.”

Tarih gösteriyor ki bu cümleye en çok inanılan dönemler, şirketlerin çöküşe en yakın olduğu dönemlerdir.

Patronlar En Çok Nerede Yanılır?

Finansmanda

  • aşırı borçlanma,
  • kısa vadeli borçla uzun yatırım yapma,
  • döviz riskini küçümseme,
  • “bankalar hep kredi verir” sanma.

İnsan Yönetiminde

  • sadakati liyakatin önüne koyma,
  • kendisine itiraz eden yöneticileri uzaklaştırma,
  • korku kültürü oluşturma.

Piyasayı Okumakta

  • tüketici değişimini görememe,
  • teknolojiyi küçümseme,
  • eski iş modeline aşık olma.

Kodak, Nokia, Xerox gibi birçok dev şirketin hikâyesinde bu vardır.

Gerçekten Güçlü Patron Nasıl Olur?

Gerçek lider:

  • kendisine itiraz edilmesini ister,
  • hata yapabileceğini kabul eder,
  • veriyle hareket eder,
  • korku değil güven kültürü kurar,
  • çevresinde “evet efendim” diyenleri değil,
    gerçeği söyleyenleri tutar.

Çünkü şirketleri büyüten şey sadece vizyon değil; aynı zamanda patronun kendi egosunu yönetebilmesidir.

En Büyük Şirket Risklerinden Biri

Bir şirket için en büyük risk bazen:

  • döviz kuru,
  • faiz,
  • rakip,
  • kriz değildir.

En büyük risk; patronun artık hata yapabileceğine kimsenin inanmadığı noktadır.

O noktadan sonra şirketlerde:

  • risk raporları okunmaz,
  • finansçılar susturulur,
  • iç denetim etkisizleşir,
  • kötü haber yukarı çıkamaz.

Ve çöküş başladığında herkes aynı cümleyi kurar: “Aslında sorunlar uzun zamandır vardı ama kimse söyleyemiyordu.”

Erol TAŞDELEN – Ekonomist   www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi ne anlatıyor?

Yayınlanma:

|

Marksist “kârlılık oranının düşme eğilimi” tezi, Karl Marx‘ın kapitalist sistem analizinin en önemli unsurlarından biridir. Temel iddia şudur:

Kapitalizm geliştikçe, uzun vadede sermayenin elde ettiği kâr oranı düşme eğilimi gösterir. Bu da sistemin kriz üretme eğilimini artırır.

Tezin temel mantığı

Marx’a göre bir işletmenin yatırımı iki ana bölümden oluşur:

  • Sabit sermaye (Constant Capital – C): Makine, fabrika, bina, teknoloji, hammadde vb.
  • Değişken sermaye (Variable Capital – V): İşçilere ödenen ücretler.

Marx’ın temel varsayımı şudur: Yeni değer ve artı değer yalnızca emek tarafından yaratılır.

Makine üretimi hızlandırır ancak kendi başına yeni değer üretmez; yalnızca sahip olduğu değeri ürüne aktarır.

Neden kâr oranı düşüyor?

Rekabet nedeniyle firmalar sürekli:

  • Daha fazla otomasyon kurar,
  • Daha gelişmiş makineler alır,
  • Robotlaşmaya gider,
  • Yapay zekâ kullanır.

Bunun sonucu:

  • Makine yatırımları artar.
  • İşçi sayısı göreli olarak azalır.
  • Yeni değer üreten unsurun (emek) toplam sermaye içindeki payı küçülür.

Marx bunu şu formülle ifade eder: Kâr Oranı = Artı Değer / (Sabit Sermaye + Değişken Sermaye)

Yani;

  • Pay (kâr) aynı hızla artmaz,
  • Payda (toplam sermaye) hızla büyür.

Sonuç: Kâr oranı zaman içinde düşme eğilimine girer.

Basit örnek

İlk durumda:

  • Makine: 100
  • İşçilik: 100
  • Artı değer: 100

Kâr oranı:

100 / (100+100) = %50

Sonra firma otomasyona geçiyor.

  • Makine: 400
  • İşçilik: 50
  • Artı değer: 50

Kâr oranı:

50 / (400+50) ≈ %11

Üretim artmış olabilir.

Satışlar artmış olabilir.

Toplam kâr bile artabilir.

Ancak sermayenin getirisi (kâr oranı) düşmektedir.

Marx’a göre bunun sonuçları

Bu süreç;

  • aşırı üretime,
  • kapasite fazlasına,
  • işsizliğe,
  • ücret baskısına,
  • finansal balonlara,
  • krizlere,
  • sermayenin merkezileşmesine,
  • tekelleşmeye

neden olur.

Her kriz, eski sermayenin bir kısmını tasfiye ederek kâr oranını geçici olarak yeniden yükseltir.

Marx’ın bahsettiği “karşıt eğilimler”

Marx, kâr oranının otomatik olarak sürekli düşeceğini söylemez. Düşüşü yavaşlatan veya tersine çevirebilen etkenleri de sıralar:

  • İşçilerin ücretlerinin baskılanması
  • Emek verimliliğinin artması
  • Daha ucuz hammadde bulunması
  • Yeni pazarların açılması
  • Dış ticaret
  • Teknolojik yeniliklerin maliyetleri düşürmesi
  • Finansal genişleme
  • Sermayenin değersizleşmesi (kriz sonrası)

Bu nedenle tez “kâr oranı mutlaka düşer” değil; “Kapitalizm içinde kâr oranı düşme eğilimine sahiptir; ancak bu eğilim dönem dönem çeşitli karşıt güçlerle dengelenebilir.”

Günümüzde nasıl yorumlanıyor?

Bu tez bugün de iktisatçılar arasında tartışmalıdır.

Tezi destekleyenler:

  • Uzun vadede gelişmiş ekonomilerde yatırım getirilerinin azalması,
  • Şirketlerin giderek daha fazla borçlanması,
  • Finansal krizlerin sıklaşması,
  • Teknoloji yatırımlarına rağmen verimlilik artışının yavaşlaması

gibi olguların Marx’ın analizini desteklediğini savunur.

Eleştirenler ise:

  • Teknolojinin sadece maliyet değil yeni talep ve yeni sektörler yarattığını,
  • Yenilikçi ürünlerin yeni kâr alanları oluşturduğunu,
  • Hizmet ekonomisi ve dijital platformların klasik sanayi modelini değiştirdiğini,
  • İnsan sermayesi, fikri mülkiyet ve yazılım gibi varlıkların değer yaratma biçimini dönüştürdüğünü

ileri sürer. Bu görüşe göre, uzun vadeli kârlılık yalnızca emek-sermaye oranıyla açıklanamaz.

Kısacası

Marksist kârlılık oranının düşme eğilimi tezi, kapitalizmin rekabet nedeniyle giderek daha fazla makine ve teknolojiye yatırım yaptığını; buna karşılık yeni değerin kaynağı olarak görülen emeğin göreli payının azaldığını ve bu nedenle sermayenin getirisi olan kâr oranının uzun vadede düşme eğilimi gösterdiğini savunur. Marx’a göre bu eğilim, kapitalist ekonomilerin krizlere neden yatkın olduğunun temel açıklamalarından biridir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.