Connect with us

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  • Üretim kapasiteleri düşüyor.
  • Yeni yatırımlar erteleniyor.
  • İşletme sermayesi hızla eriyor.
  • KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  • Konkordato başvuruları artıyor.
  • Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  • sanayi üretimindeki daralma,
  • ithal girdilere bağımlılık,
  • finansmana erişim güçlüğü,
  • enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

Geçmişin ekonomik krizlerinden ders aldık mı? – 1 (Birinci nesil kriz modelleri)

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi

Yayınlanma:

|

Ekonomik krizlerin her ne kadar ortak noktaları olsa da hiçbiri diğerine benzemiyor. Ekonomi politikaları ve ekonomik koşulların değişime tabi olması, krizlerin çıkış nedenlerini ve niteliklerini birbirinden farklılaştırıyor.

O nedenle krizlerin çıkış nedenlerine bağlı olarak uzun yıllardır modellemeler yapılmaktadır. Krizlerin sadece iktisadi temellerdeki zayıflıklara bağlı olarak ortaya çıktıklarını veya yalnızca gelişmekte olan ülkelerde spekülatif ataklara dayalı olduklarını ya da gelişmiş ülkelerde de ortaya çıkabileceğini ileri süren birden çok model var.

1980-1990’lı yıllardaki Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin kendine özgü 1994 krizini açıklayabilen birinci nesil kriz modelleri, 1992 Avrupa para krizini açıklamada Türkiye’nin 2001 krizini açıklamada kısmen yetersiz kalınca ikinci nesil kriz modelleri oluşturuldu. Bir dönem Asya’yı kasıp kavuran 1997 Doğu Asya krizinin dinamikleri ise üçüncü nesil kriz modelleri ile açıklandı. 2008 küresel krizi ise diğerlerinden farklı olarak ABD’de, yani kapitalizmin merkezinde bir gelişmiş ülkede patlak verdi ve dinamikleri itibariyle de daha öncekilerden ayrıştı. Bu kriz kısmen üçüncü nesil kriz modeliyle açıklansa da yeni bir modele, dördüncü nesil kriz modeline gereksinim duyuldu.

Okuduklarınız çok tanıdık gelecek. Başlayalım:

Birinci nesil kriz modelleri

Bu modelin temelinde, sermaye hareketlerinin serbest olduğu ekonomide uygulanmakta olan kur rejimi ile uyuşmayan bir para politikası ve gevşek maliye politikası yer alır. Birinci nesil kriz modellerine “spekülatif atak krizleri” de denir ve 1970-1980’li yıllarda Latin Amerika krizlerini ve Türkiye’nin 1994 krizini açıklar.

Kamu dinamiklerinin bozulduğu, borç stoku ve bütçe açığının arttığı ortamda parasallaştırılmış bütçe açığı enflasyona, ülkeden sermaye çıkışına ve ödemeler dengesi sorunlarına yol açar. Finansman ihtiyacının artmasıyla baş gösteren kur atakları (sabit ya da belli bir dönem sonunda alacağı değer belirli olan kur rejiminde) Merkez Bankasının rezerv kullanımıyla kontrol altına alınmaya çalışılır. Ancak aynı dönemde sürdürülemez makroekonomik politikaların uygulanmaya devam edilmesi, giderek daha fazla döviz rezervi kullanılmasına neden olur.

Öte yandan döviz talebinin azaltılması ve enflasyonla mücadele amacıyla faizleri yükseltmek kamu borçlarının faiz yükünü arttırdığı gibi, bütçe açığını da tetikler. Borçlanma olanaklarının azalmasıyla birlikte makroekonomik politikaların olumsuz okunması, spekülatörlerin sabit döviz kurunu hükümetin sürdüremeyeceği yönündeki bakış açısı ile birleşir ve döviz kurunun yükselmesi yönünde beklentiler şiddetlenerek, nihayetinde dövize hücum başlar. Kur dalgalanmaya bırakıldığında sabit kurdan alınan dövizler, yeni oluşacak yüksek kurdan satılacak, spekülatörler kârlarını realize edecek, bir servet transferi yaratılacaktır.

Döviz kurunu sabit tutma hedefindeki bir hükümet, dövizde arz-talep dengesini sağlayabilmek için piyasaya istenildiği anda istenilen miktarda dövizi arz edebilmek zorundadır. Paul Krugman’ın modelinde (1979)[1] spekülatörlerin rezervlerin tükeneceği ve sabit kur sisteminin çökeceği yönünde öngörüye sahip oldukları varsayımı yanında merkez bankası aynı öngörüye sahip değildir. Ancak merkez bankasının spekülatif atağın gerçekleşeceğini öngörmesi halinde, kriz gerçekleşmeden sabit döviz kuru sistemini terk ederse büyük oranda rezerv kaybını önleyebilir.

1982 yılında Meksika’da yaşanan “Peso Krizi”, Tekila Etkisi yaratarak Brezilya, Paraguay, Uruguay ve Arjantin’e de yayılmıştı. Meksika’da bütçe açıkları parasallaştırılmış ve enflasyon yükselmişti. Üstelik petrol geliri yüksek ve imalat sanayiinde gelişmiş olan Meksika’nın bütçe açıkları kısa sürede milli gelirin yüzde 3’ünden yüzde 15’ine yükselmişti. Sabit döviz kuru sistemini uygulayan Meksika, 18 Şubat 1982 tarihinde pezonun dolar karşısında yüzde 28 devalüe edilmesiyle kur sistemini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye’de birinci nesil kriz örneği: 1994 krizi

Türkiye’nin 1994 krizi; yüksek bütçe açıkları, parasal genişleme ve rezerv kaybının sabit kur rejimini sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle birinci nesil kriz modellerinin en tipik örneklerinden biridir.

Türkiye ekonomisi 1990’lı yıllara tamamıyla dışa açık bir ekonomi konumunda girmişti. İç talep genişlemesine dayalı büyüme stratejisinin izlendiği ve büyümenin fiyat istikrarına tercih edildiği bir dönemdi. Yüksek bütçe açıkları ve borç stoku ile kamu dinamikleri bozulmuştu. İç borçlanma maliyetleri yüksekti. Kamu kesimi borçlanma gereği giderek büyüyordu.

İç borçlanma yerine ekonomide likiditeyi arttırıcı Merkez Bankası kaynakları kullanıldı. Dolayısıyla bütçe açığı parasallaştırılıyor ve enflasyon kronikleşiyordu.

1990 sonrası ülkeye gelen yabancı sermaye artmış ve büyümenin kaynağı yabancı sermaye girişine bağlanmıştı. Kısa vadeli sermaye girişiyle hem talepte hem de kamu harcamalarında artış yaşanıyordu. Ekonomi giderek ısınıyordu. Sıcak para girişini yavaşlatmak ve kuru yükseltmek için para politikası gevşetildi, faiz oranları düşürüldü. 1993 yılında hükümetin faizleri yapay biçimde düşürme girişimi piyasalarda güven kaybına yol açtı.

Enflasyonist ortam ekonomik aktörlerin enflasyon beklentilerini aşağıya doğru revize etmelerini engelliyordu.

1994 yılı başında düşük kur ve değerli TL uygulamasıyla bankalar yurt dışında döviz toplayıp yurt içinde TL’ye çevirdiler ve DİBS aldılar. Açık pozisyonla çalışan kurumlar borçlarını ödeme, riski artan sermaye bir an önce kaçma ve yurt içi yerleşikler de para ikamesi amaçlarıyla döviz piyasalarına hücum ederken döviz fiyatları tırmandı.

İşte krizin patlama anlarında yerleşikler ve yabancılar dövize yöneldi ve TL üzerinde yoğun baskı oluştu. Yüksek dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ortamında kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin notunu düşürmeleri dövize olan talebi daha da şiddetlendirdi.

Döviz kurundaki artışın önüne geçilmesi için faiz oranları arttırılarak gecelik faizler yüzde 1000’lere ulaştı. 1994 Şubat’ında kısa vadeli sermaye ülkeyi terk etti, 5,9 milyar $ kısa vadeli sermaye ve toplamda ise 6,3 milyar $ tutarında yabancı sermaye ülke dışına çıktı[2]. Merkez Bankası rezervleri hızla eridi Nisan 1994’te büyük bir devalüasyon gerçekleştirildi.

1994 krizine çözüm amaçlı 5 Nisan Kararları alındı. TL’nin devalüasyonu serbest piyasaya bırakıldı. Merkez Bankası’nın Hazine’ye açacağı kısa vadeli avansların bütçe ödeneklerine oranı kademeli olarak düşürüldü. Kamu kesiminde üretilen mal ve hizmet fiyatlarına çok yüksek oranlı ve ani zamlar yapıldı, kamuda ücret ve maaşlar donduruldu. Yabancı sermayenin teşvik edilmesi ve döviz girişi sağlayacak özelleştirme uygulamalarına hız kazandırılması şart koşuldu[3].

Vergi sistemine yeni vergiler eklendi. Kamu gelirlerini arttırma ve talebi baskılama amacıyla Net Aktif Vergisi, Ekonomik Denge Vergisi, Ek Emlak ve Ek Motorlu Taşıtlar Vergileri bir yıllığına yürürlüğe girdi. Ancak durgunluk içindeki ekonomi vergi artışlarını içeren daraltıcı maliye politikası nedeniyle daha da daraldı. Ayrıca enflasyonist ortamda aşınan kamu gelirleri nedeniyle maliye politikasının ekonomiyi yönlendirmedeki etkinliği kalmadı.

Yaşanan derin krizin ardından bir toparlanma sağlanarak ekonomi ertesi yıl yüzde 7,2 ve 1997’de yüzde 7,5 oranında büyüdü. Enflasyonla mücadelede bir miktar başarı sağlanarak enflasyon çift haneli ama yine de yüksek oranlara inebildi. Ancak kişi milli başı gelir $ bazında yüksek gibi görünse de halkın refah seviyesinde düşüş yaşandığından 1993 yılındaki refah düzeyine ancak 1997’de geri dönülebildi. 5 Nisan Kararları dış ticaret dengesizliği ile mücadelede de başarılı olamadı.

5 Nisan Kararlarının kısa vadeli önlemlerinin uygulanması ile mali piyasalardaki dalgalanmaların önüne geçilebilmişse de uzun vadeli ve ekonomide yapısal değişimi amaçlayan düzenlemeler gerçekleştirilmedi. Dolayısıyla Türkiye’de kriz beklentisi devam etti.

Birinci nesil kriz modelinin canlı örneği olan Türkiye’nin 1994 krizi, başka herhangi bir ülkeye yayılmadı. Çünkü bu kriz Türkiye’nin sürdürülemez makroekonomik koşullarıyla kendi kendine çıkardığı bir krizdi.

(Kriz modelleri yazı dizisinin devamı gelecek…)

Prof Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24


[1] Krugman, Paul (1979); “A Model of Balance of Payment Crisis”, Journal of Money Credit and Banking, Vol: 11, No: 3, August, pp. 311-325.

[2] Kazgan, Gülten (1994); Yeni Ekonomik Düzende Türkiye’nin Yeri, Altın Kitaplar, İstanbul, s. 228.

[3] Sönmez, Sinan (2003); “Türk İktisat Politikalarında Çıpa: Dış Borçlanma”, İktisat Üzerine Yazılar-II İktisadi Kalkınma, Kriz ve İstikrar, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul, s. 353.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Verginin dörtte biri faize gidiyor! Bütçede alarm veren tablo

Yayınlanma:

|

Vergi gelirleri artıyor, faiz yükü daha hızlı büyüyor: Merkezi Yönetim bütçesinde alarm veren tablo

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2026 yılı Mayıs sonu Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri, kamu maliyesinde gelir artışının sürdüğünü ancak harcamalardaki daha hızlı yükseliş nedeniyle bütçe disiplininin üzerindeki baskının arttığını ortaya koydu.

İlk beş aylık dönemde merkezi yönetim gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre %33,9 artarak 6,28 trilyon TL’ye, giderler ise %37,4 artışla 7,33 trilyon TL’ye ulaştı. Böylece bütçe açığı 1 trilyon 57 milyar TL seviyesine yükseldi.

Vergi gelirleri güçlü ancak harcamalar daha hızlı büyüyor

Toplam vergi gelirleri 5,3 trilyon TL olarak gerçekleşti.

Vergi gelirleri içinde en büyük payı;

  • Gelir Vergisi: 1,283 trilyon TL
  • Dahilde alınan vergiler
  • Kurumlar Vergisi
  • Uluslararası ticaret vergileri oluşturdu.

Ancak bütçe tarafında gelir artışının harcamaları karşılamaya yetmediği görülüyor.

Özellikle;

  • Personel giderleri %43 arttı.
  • SGK devlet primi %49 arttı.
  • Mal ve hizmet alımları %40’a yakın yükseldi.
  • Faiz harcamaları ise %51,1 artış gösterdi.

Bu tablo bütçe açığının temel nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Faiz giderleri artık vergi gelirlerinin dörtte birine yaklaşıyor

Rapordaki en dikkat çekici gösterge ise faiz yükü.

2026’nın ilk beş ayında;

  • Faiz giderleri 1 trilyon 262,6 milyar TL’ye ulaştı.
  • Bu tutar toplam vergi gelirlerinin %23,8’ine karşılık geliyor.

Başka bir ifadeyle; Vatandaştan toplanan her 100 TL verginin yaklaşık 24 TL’si yalnızca faiz ödemelerine gidiyor.

Bu oran son yıllarda düzenli olarak yükseliyor.

Yıl Vergi gelirlerinin faize giden kısmı
2023 %15,0
2024 %17,4
2025 %18,6
2026 %23,8

Bu eğilim, kamu borçlanmasının maliyetinin bütçe üzerindeki baskısını her geçen yıl artırdığını gösteriyor.

Cari transferler bütçenin en büyük kalemi olmaya devam ediyor

Harcamalarda en büyük kalem yine cari transferler oldu.

İlk beş ayda;

  • Cari transferler 2,65 trilyon TL
  • Personel giderleri 2,10 trilyon TL

olarak gerçekleşti.

Yalnızca bu iki kalem toplam harcamaların yaklaşık üçte ikisini oluşturuyor.

Bu durum bütçede esnek harcama alanını daraltırken yatırım harcamalarının payını da sınırlıyor.

İç talep ve dış ticaret kaynaklı vergi gelirlerinde yavaşlama dikkat çekiyor

Analizde dikkat çeken diğer unsur ise;

  • Dahilde mal ve hizmetlerden alınan vergiler,
  • Uluslararası ticaret vergileri

artış hızının toplam vergi gelirlerinin altında kalması.

Bu gelişme;

  • iç tüketimde yavaşlama,
  • ithalattaki zayıflama,
  • küresel ticaretteki belirsizlikler,
  • jeopolitik riskler,
  • yüksek faiz nedeniyle ekonomik aktivitedeki yavaşlama

gibi faktörlerin bütçe gelirlerine yansımaya başladığını gösteriyor.

Bütçe hedeflerine ulaşmak kolay görünmüyor

2026 bütçesinde yıl sonu için 2,71 trilyon TL açık öngörülüyor. İlk beş ayda bunun 1,06 trilyon TL’si gerçekleşmiş durumda.

Yılın ikinci yarısında;

  • faiz giderlerinin seyri,
  • enflasyon,
  • vergi tahsilatı,
  • ekonomik büyüme,
  • borçlanma maliyetleri

bütçe performansının en önemli belirleyicileri olacak.

Sonuç

2026’nın ilk beş aylık bütçe gerçekleşmeleri, mali disiplin açısından karmaşık bir görünüm ortaya koyuyor. Vergi gelirlerinde nominal artış sürmesine rağmen harcamalar, özellikle de faiz ödemeleri daha hızlı yükseliyor. Faiz yükünün vergi gelirleri içindeki payının %24’e yaklaşması, kamu maliyesinin önümüzdeki dönemde en kritik kırılganlık alanlarından biri olmaya devam edeceğine işaret ediyor. Ekonomik büyümenin yavaşladığı, finansman maliyetlerinin yüksek seyrettiği bir ortamda bütçe dengesini koruyabilmek için hem gelir tarafında vergi tabanını genişletecek hem de harcama tarafında verimliliği artıracak yapısal adımların önemi daha da artmış durumda.

Süleyman ÇEMBERTAŞ

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.