Connect with us

Erol Taşdelen

Tavuk sektörü günah keçisi ilan edildi, peki maliyetleri kim konuşacak?

Beyaz ette fiyat tartışması: Asıl sorun üretici mi, maliyetler mi?
Tavuğun görünmeyen faturası: Yem, aşı, enerji ve iade yükü
Raf fiyatına bakıp karar vermek yanıltıyor: Tavuk sektörünün maliyet gerçeği

Yayınlanma:

|

Son dönemde tavuk eti fiyatları üzerinden yürütülen tartışmalar, beyaz et sektörünü kamuoyunda adeta “fırsatçı sektör” konumuna taşıdı. Rekabet soruşturmaları, ihracat kısıtlamaları, fiyat denetimleri ve kamuoyu baskısı derken sektör sürekli sanık sandalyesine oturtuluyor.

Ancak madalyonun diğer yüzüne bakan pek yok.

Bir kilogram tavuk etinin tüketiciye ulaşana kadar geçtiği üretim zinciri incelendiğinde, sektörün son yıllarda karşı karşıya kaldığı maliyet artışlarının önemli bölümü kamuoyunda yeterince tartışılmıyor.

Bir kilogram tavuğun maliyetinin yüzde 68’i yem

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın Kümes Hayvancılığı Durum ve Tahmin Raporu‘na göre broiler üretim maliyetlerinin yaklaşık yüzde 68’i yemden oluşuyor. Civciv maliyeti yüzde 14 seviyesinde bulunurken enerji, işçilik, bakım, amortisman ve diğer giderler geri kalan kısmı oluşturuyor.

Bu tablo tek başına sektörün neden sürekli yem fiyatlarını takip ettiğini açıklıyor. Çünkü tavuk üreticisinin kaderi büyük ölçüde mısır ve soya fiyatlarına bağlı.

Mısır ve soya bağımlılığı sektörün kırılgan noktası

Türkiye’nin kanatlı sektöründe kullanılan yem hammaddelerinin temelini mısır ve soya oluşturuyor.

Sorun şu ki;

  • Soya tedarikinde ithalat bağımlılığı yüzde 90’ın üzerinde.
  • Mısırda da önemli ölçüde dış kaynak kullanılıyor.
  • Yem sektörünün toplam dışa bağımlılığı yüzde 50’nin üzerine çıkmış durumda.

2026 yılında yem sektörünün kullandığı hammaddeler içerisinde yaklaşık:

  • 5 milyon ton soya ve türevleri
  • 4,9 milyon ton mısır ve ürünleri

ithalatla karşılanıyor.

Dolayısıyla döviz kuru yükseldiğinde, küresel emtia fiyatları arttığında veya lojistik maliyetleri bozulduğunda tavuk üreticisinin maliyeti otomatik olarak yükseliyor.

Devlet neden mısır ithalatında vergi indirimi yaptı?

2026 yılında Ticaret Bakanlığı’nın mısır ithalatında tarife kontenjanı açması tesadüf değil.

Kararın gerekçesinde mısırın kanatlı eti başta olmak üzere birçok gıda ürününün temel girdisi olduğu vurgulandı. Üretim maliyetlerini düşürmek amacıyla belirli miktarda mısır ithalatında düşük vergi uygulanmasına karar verildi. Eğer sektör gerçekten aşırı kârlı ve maliyet baskısı yaşamıyor olsaydı, yem maliyetlerini düşürmek için böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulur muydu?

Bu soru önem taşıyor.

Kimse aşı, ilaç ve biyogüvenlik maliyetlerinden bahsetmiyor

Kanatlı sektörü sıradan bir üretim alanı değil. Bir otomotiv fabrikasında üretim hattı durabilir. Bir tekstil işletmesi sipariş bekleyebilir. Ancak tavuk sektöründe üretim canlı organizmalar üzerinden yürür.

Bu nedenle;

  • Veteriner ilaçları,
  • Aşılar,
  • Yem katkıları,
  • Biyogüvenlik ekipmanları,
  • Hastalık önleme sistemleri,

üretimin vazgeçilmez parçalarıdır. Sektör raporları da aşı ve veteriner ilaçlarının üretimin temel girdileri arasında yer aldığını göstermektedir. Küresel ilaç ve veteriner sağlık ürünlerinin büyük bölümü ithal edildiği için kur artışları bu kalemleri de doğrudan etkiliyor.

Soğuk zincir maliyetini görmezden gelmek mümkün değil

Tavuk eti üretildikten sonra iş bitmiyor.

Ürün;

  • Kesimhane,
  • Paketleme,
  • Depolama,
  • Soğuk hava tesisleri,
  • Nakliye araçları,
  • Market dolapları

arasında kesintisiz soğuk zincir içerisinde taşınmak zorunda.

Soğuk zincirin bir saat bile bozulması ürünün tamamen kaybedilmesine neden olabiliyor. Sektörün gıda güvenliği açısından soğuk zincire yaptığı yatırımlar BESD-BİR tarafından da sürekli vurgulanıyor. Elektrik fiyatlarındaki artış, akaryakıt maliyetleri ve lojistik giderleri doğrudan nihai maliyetleri etkiliyor.

En az konuşulan maliyet: İadeler ve zayiat

Sektörün en büyük görünmeyen maliyetlerinden biri de geri dönüşler.

Marketlerde son kullanma tarihi yaklaşan ürünler, satılamayan tavuk ürünleri, bozulan ürünler, kampanya iadeleri çoğu zaman üreticiye geri dönüyor. Gıda sektöründe bu oran bazı dönemlerde ciddi seviyelere ulaşabiliyor. Kamuoyunda fiyatlar konuşulurken bu ürünlerin maliyetinin kim tarafından karşılandığı pek sorgulanmıyor.

İşçilik ve finansman yükü de büyüyor

Asgari ücret artışları, enerji giderleri, finansman maliyetleri, işletme sermayesi ihtiyacı, özellikle entegre üretim yapan firmaların bilançolarında ciddi baskı oluşturuyor. Yüksek faiz ortamında yem stoklamak bile finansman maliyeti yaratıyor.

Birçok üretici bugün yalnızca tavuk yetiştirmiyor; aynı zamanda yüksek faizle çalışan devasa bir işletme sermayesini de yönetmeye çalışıyor.

Tavuk fiyatı mı artıyor, yoksa maliyetler mi?

Kamuoyunda çoğu zaman yalnızca raf fiyatı görülüyor.

Ancak maliyet zinciri incelendiğinde;

  • Yem,
  • Soya,
  • Mısır,
  • Döviz kuru,
  • Elektrik,
  • Akaryakıt,
  • Soğuk zincir,
  • Aşı ve ilaç,
  • İşçilik,
  • Finansman,
  • İade ve zayiat

gibi çok sayıda unsurun fiyat üzerinde etkili olduğu görülüyor. Bu nedenle tavuk sektörünü yalnızca fiyat artışları üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olabilir.

Sorun sadece üreticide değil, sistemde

Türkiye’nin beyaz et sektörü bugün milyonlarca kişinin en erişilebilir hayvansal protein kaynağını üretiyor. Ancak sektörün en büyük açmazı, maliyetlerinin önemli bölümünün ithal girdilere bağlı olması. Soya ve mısırda dışa bağımlılık azaltılmadan, yerli yem hammaddesi üretimi artırılmadan, enerji ve lojistik maliyetleri düşürülmeden, yalnızca üreticiyi suçlayarak fiyat sorununu çözmek mümkün görünmüyor.

Tavuk sektörünü günah keçisi ilan etmek kolay.

Asıl zor olan ise maliyetlerin gerçek nedenleriyle yüzleşmek.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist    www.bankavitrini.com

Okumaya devam et
Yorum Yazın

Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

BANKA HABERLERİ

Halkbank dosyası kapanıyor

Yayınlanma:

|

Halkbank dosyası kapanıyor mu? 9 yıllık ABD davasında kritik eşik

Türkiye’nin en büyük kamu bankalarından biri olan Türkiye Halk Bankası A.Ş. (Halkbank) hakkında yaklaşık 9 yıldır devam eden ABD kaynaklı ceza davasında tarihi bir dönemece girildi. Halkbank’ın KAP’a yaptığı son açıklamaya göre, ABD Adalet Bakanlığı ile imzalanan “Kovuşturmanın Ertelenmesi Anlaşması” (Deferred Prosecution Agreement – DPA) kapsamında hazırlanması gereken uyum raporu zamanında teslim edildi ve taraflar davanın düşürülmesi için ortak dilekçeyi mahkemeye sundu.

Bu gelişme, yalnızca Halkbank açısından değil, Türk bankacılık sektörü, Türkiye-ABD ilişkileri ve Borsa İstanbul açısından da önemli sonuçlar doğurabilecek bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Süreç nasıl başladı?

ABD savcıları 2019 yılında Halkbank hakkında dava açarak İran’a yönelik ABD yaptırımlarının delinmesine aracılık edildiğini iddia etmişti.

İddianamede, İran’ın petrol ve doğalgaz gelirlerinin altın, nakit ve çeşitli finansal işlemler aracılığıyla uluslararası sisteme aktarılmasına yardımcı olunduğu, toplam tutarın yaklaşık 20 milyar dolara ulaştığı ileri sürülüyordu. Halkbank ise tüm süreç boyunca suçlamaları reddetti ve suçsuz olduğunu savundu.

Dava yıllar boyunca ABD mahkemelerinde ilerledi, konu ABD Yüksek Mahkemesi’ne kadar taşındı ve egemen dokunulmazlık tartışmalarına sahne oldu. Ancak nihayetinde yargı sürecinin devam edebileceği yönünde kararlar çıktı.

Mart 2026’da ne değişti?

Mart 2026’da ABD Adalet Bakanlığı ile Halkbank arasında bir DPA imzalandı.

Bu anlaşmanın dikkat çeken yönleri şunlardı:

  • Halkbank herhangi bir suç ikrarında bulunmadı.
  • Herhangi bir para cezası ödemeyi kabul etmedi.
  • İran’a fayda sağlayabilecek işlemlerden uzak durmayı taahhüt etti.
  • Yaptırım ve kara para aklamayla mücadele süreçlerinin bağımsız uzmanlarca incelenmesi kabul edildi.
  • Belirlenen şartlara uyulması halinde davanın düşürülmesi öngörüldü.

Mahkeme de bunun üzerine dosyayı 90 gün süreyle askıya aldı ve Halkbank’ın uyum yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğinin denetlenmesini istedi.

Son gelişme: Savcılık davanın düşürülmesini istedi

10 Haziran 2026 tarihinde Halkbank ve ABD Güney New York Savcılığı ortak dilekçeyle davanın düşürülmesini talep etti.

Reuters’ın ulaştığı mahkeme belgelerine göre, bağımsız inceleme sonucunda Halkbank’ın anlaşma şartlarına aykırı bir durumunun tespit edilmediği belirtildi. Savcılık da bu nedenle mahkemeden ceza davasının tamamen sona erdirilmesini istedi.

Mahkemenin kısa süre içinde bu talebi onaylaması bekleniyor.

Kararın arka planında yalnızca hukuk mu var?

Dosyanın en dikkat çekici kısmı burada başlıyor.

ABD Adalet Bakanlığı, mahkemeye sunduğu belgelerde anlaşmanın yalnızca hukuki değil aynı zamanda dış politika ve ulusal güvenlik gerekçeleriyle de ABD’nin çıkarlarına hizmet ettiğini savundu. Bazı mahkeme kayıtlarında ve uzman değerlendirmelerinde Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler, İran politikası ve bölgesel gelişmelerin de karar sürecinde etkili olduğu belirtiliyor.

Bu nedenle bazı ABD’li siyasetçiler ve senatörler, davanın para cezası olmaksızın kapatılmasının siyasi etkiler taşıdığı yönünde eleştiriler yöneltti.

Halkbank açısından ne değişecek?

Davanın resmen kapanması halinde:

1. Belirsizlik ortadan kalkacak

Yıllardır yatırımcıların üzerinde baskı oluşturan en önemli risklerden biri sona erecek.

2. Yurtdışı fonlama kanalları rahatlayabilir

Uluslararası muhabir bankalar ve fon sağlayıcılar açısından hukuki risk algısının azalması beklenebilir. Reuters’a konuşan bazı analistler bunun Halkbank’ın fonlama imkanlarını güçlendirebileceğini değerlendiriyor.

3. Hisse üzerindeki risk primi düşebilir

Dava nedeniyle oluşan iskonto ve belirsizliklerin önemli ölçüde ortadan kalkması yatırımcı algısını olumlu etkileyebilir.

4. Türk bankacılık sektörü için psikolojik eşik aşılmış olacak

Dosya yıllardır Türkiye’nin uluslararası finans sistemiyle ilişkilerinde sembolik öneme sahip konulardan biri haline gelmişti.

Piyasalar neden olumlu karşıladı?

Mart ayında anlaşmanın ilk duyurulmasının ardından Halkbank hisselerinde sert yükselişler görülmüştü.

Haziran ayında ise yatırımcılar 90 günlük uyum sürecinin sorunsuz tamamlanacağı beklentisiyle yeniden alıma yöneldi. Analistler, dava riskinin ortadan kalkmasının bankanın değerlemesi üzerindeki baskıyı azaltacağını düşünüyor.

Bankavitrini yorumu

Halkbank dosyası artık hukuki bir süreçten çok jeopolitik ve diplomatik bir dosya haline dönüşmüş durumda.

Yaklaşık 9 yıl boyunca Türkiye-ABD ilişkilerinin en önemli gerilim başlıklarından biri olan dava, herhangi bir para cezası ve suç kabulü olmaksızın kapanma noktasına geldi.

Mahkemenin ortak talebi onaylaması halinde:

  • Halkbank üzerindeki en büyük uluslararası risklerden biri ortadan kalkacak,
  • Türk bankacılık sektöründe önemli bir psikolojik eşik aşılacak,
  • Türkiye-ABD finansal ilişkilerinde yeni bir sayfa açılacak.

Bundan sonraki süreçte piyasanın asıl takip edeceği konu ise dava sonrası Halkbank’ın uluslararası fonlama imkanlarının ne ölçüde genişleyeceği ve bu gelişmenin Türk bankacılık hisselerine nasıl yansıyacağı olacak.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist    www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Döviz borcu olmayan KOBİ neden kurdan zarar ediyor?

Yayınlanma:

|

Kur riski bilançoda değil, maliyetin içinde saklı olabilir

Türkiye ekonomisinde faaliyet gösteren binlerce küçük ve orta ölçekli işletme (KOBİ), döviz kredisi kullanmadığı için kendisini kur riskinden uzak sanıyor. Oysa günümüz üretim ve ticaret yapısında kur riski yalnızca döviz borcu taşıyan şirketlerin sorunu olmaktan çıkmış durumda.

Birçok işletme satışlarını Türk Lirası üzerinden gerçekleştiriyor, müşterilerinden TL tahsil ediyor ve fiyat listelerini TL bazında hazırlıyor. İlk bakışta dövizle doğrudan ilişkisi olmayan bu işletmelerin kur hareketlerinden etkilenmediği düşünülebilir. Ancak maliyet tarafına bakıldığında farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Uzmanlara göre Türkiye’deki KOBİ’lerin önemli bir bölümü “gizli kur riski” taşıyor. Bu risk bilançoda görünmüyor ancak şirketlerin kârlılığını ve nakit akışını doğrudan etkiliyor.

Kur riski artık sadece döviz kredisi kullananların sorunu değil

Geçmiş yıllarda kur riski denildiğinde akla ilk olarak döviz kredileri geliyordu. Şirketlerin dolar veya euro cinsinden borçlanmaları nedeniyle kur yükseldiğinde finansal yükümlülükleri artıyordu.

Bugün ise tablo değişmiş durumda.

Birçok işletmenin:

  • Hammaddesi ithal girdilere bağlı,
  • Ara malları döviz fiyatlarından etkileniyor,
  • Makine ve yedek parçaları yurtdışından geliyor,
  • Enerji maliyetleri küresel fiyatlamalara göre belirleniyor,
  • Yazılım, teknoloji ve lisans giderleri döviz bazında hesaplanıyor,
  • Lojistik ve ambalaj maliyetleri kur geçişkenliğinden etkileniyor.

Dolayısıyla işletmenin kasasına TL girse bile maliyetlerinin önemli bir kısmı döviz hareketlerine bağlı hale geliyor.

Ekonomistler bu durumu “operasyonel kur riski” veya “dolaylı kur riski” olarak tanımlıyor.

En büyük sorun: Fiyat güncelleme hızı

Kur riski taşıyan işletmeler için en kritik konu kurun yükselmesi değil, maliyet artışını müşteriye ne kadar hızlı yansıtabildikleridir.

Özellikle rekabetin yoğun olduğu sektörlerde işletmeler maliyet artışlarını aynı hızla satış fiyatlarına aktaramıyor.

Çünkü:

  • Müşteri fiyat artışını kabul etmiyor,
  • Rakipler fiyat kırıyor,
  • Devam eden sözleşmeler fiyat değişikliğine izin vermiyor,
  • Kamu ihaleleri ve uzun vadeli projelerde fiyat sabit kalıyor,
  • Perakende zincirleri fiyat güncellemelerini geciktirebiliyor.

Bu nedenle kur yükseldiğinde maliyetler anında artarken satış gelirleri aynı hızda yükselmiyor.

Aradaki fark ise doğrudan kâr marjlarını eritiyor.

Vadeli satışlar kur riskini büyütüyor

KOBİ’lerin en önemli sorunlarından biri de vadeli satış sistemi.

Bugün yapılan satışın tahsilatı çoğu zaman:

  • 30 gün,
  • 60 gün,
  • 90 gün,
  • hatta bazı sektörlerde 120 gün sonra gerçekleşiyor.

Şirket satış yaptığı gün elde edeceği kârı hesaplıyor. Ancak tahsilat gününe kadar geçen sürede kur yükselirse maliyetler değişiyor.

Örneğin:

Bugün 1 milyon TL’lik satış yapan bir işletme, 60 gün sonra tahsilat alacaksa ve bu süreçte döviz kuru yüzde 15 yükselirse, yerine koyacağı stok veya hammadde maliyeti aynı oranda artabiliyor.

Sonuçta ciro korunurken kârlılık kaybolabiliyor.

Birçok KOBİ’nin son yıllarda yaşadığı finansal sıkışıklığın temel nedenlerinden biri de bu mekanizma olarak gösteriliyor.

Türkiye’de kur geçişkenliği neden yüksek?

Türkiye ekonomisinin üretim yapısı önemli ölçüde ithal girdilere dayanıyor.

Sanayi üretiminde kullanılan:

  • Kimyasallar,
  • Elektronik bileşenler,
  • Makine ekipmanları,
  • Enerji kaynakları,
  • Endüstriyel hammaddeler,

doğrudan veya dolaylı olarak dövizle fiyatlanıyor.

Bu nedenle dolar veya eurodaki her hareket belirli bir gecikmeyle maliyetlere yansıyor.

Merkez Bankası raporlarında da kur geçişkenliğinin özellikle üretici fiyatları üzerinde güçlü etkiler yarattığı sık sık vurgulanıyor.

Üretici fiyatlarındaki artış ise zamanla tüketici fiyatlarına ve genel enflasyona yansıyor.

KOBİ’ler bu riski nasıl yönetebilir?

Uzmanlara göre kur riskinin yönetimi yalnızca döviz pozisyonunu takip etmekten ibaret değil.

Şirketlerin şu sorulara cevap vermesi gerekiyor:

1. Maliyetlerimin ne kadarı dövize bağlı?

Birçok firma bu oranı bilmiyor.

Oysa maliyet kalemlerinin detaylı analizi yapıldığında dövize duyarlılık oranı ortaya çıkabiliyor.

2. Fiyat güncelleme sürem ne kadar?

Kur yükseldiğinde fiyat listesini kaç günde revize edebiliyorum?

Bir hafta mı?
Bir ay mı?
Üç ay mı?

Bu süre ne kadar uzunsa risk o kadar büyüyor.

3. Ortalama tahsilat vadeleri nedir?

Vade uzadıkça kur hareketlerinin etkisi artıyor.

Bu nedenle tahsilat sürelerinin kısaltılması önemli bir koruma mekanizması haline geliyor.

4. Tedarikçilerle yapılan anlaşmalar nasıl?

Uzun vadeli fiyat sabitleme anlaşmaları veya alternatif tedarikçi ağları kur riski etkisini azaltabiliyor.

5. Finansal koruma araçları kullanılıyor mu?

Forward işlemleri, opsiyonlar, doğal hedge yöntemleri, döviz bazlı fiyatlama mekanizmaları gibi araçlar profesyonel risk yönetiminin temel unsurları arasında yer alıyor.

Asıl tehlike görünmeyen riskler

KOBİ’lerin önemli bir kısmı bilançosunda döviz kredisi olmadığı için kendisini güvende hissediyor.

Ancak günümüz ekonomisinde kur riski çoğu zaman finansal tablolarda görünmüyor.

Risk;

  • Hammaddede,
  • Stok maliyetinde,
  • Tedarik zincirinde,
  • Vadeli satışlarda,
  • Yenileme maliyetlerinde,
  • Kâr marjlarında gizleniyor.

Bu nedenle kur riski analiz edilirken yalnızca döviz borçlarına bakmak yeterli olmuyor.

İşletmenin gelirlerinin hangi para biriminde olduğu kadar maliyetlerinin hangi para birimine bağlı olduğu da önem taşıyor.

Sonuç

Türkiye’de birçok KOBİ, farkında olmadan kur riski taşıyor. Çünkü kur riski artık yalnızca döviz kredisi kullanan şirketlerin problemi değil. Maliyeti dövize duyarlı, tahsilatı TL olan her işletme bu riskle karşı karşıya.

Finansal yönetimin yeni dönemdeki en önemli başlıklarından biri; sadece döviz borcunu izlemek değil, maliyetlerin kur hassasiyetini ölçebilmek, fiyatlama refleksini güçlendirmek ve nakit akışını kur şoklarına karşı dayanıklı hale getirebilmek olacak.

Çünkü bazen en büyük kur riski bilançoda değil, maliyetin içinde saklıdır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist   www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

BORSA

Borsada yeni oyun: Hisse sulandırmasının anatomisi

Yayınlanma:

|

Borsada hisse sulandırılması nedir?

Borsada “hisse sulandırılması” (dilution), mevcut ortakların sahip olduğu pay oranının veya hisse başına düşen ekonomik değerin yeni pay ihraçları ya da benzeri işlemler nedeniyle azalması anlamına gelir.

Basit örnek:

  • Şirketin 100 milyon adet hissesi var.
  • Siz 1 milyon lot ile şirketin %1’ine sahipsiniz.
  • Şirket 100 milyon yeni hisse çıkarırsa toplam pay sayısı 200 milyona çıkar.
  • Siz hala 1 milyon lota sahipsiniz ama artık şirketin %0,5’ine sahip olursunuz.

Bu durum “sulandırma” olarak adlandırılır.

Hangi işlemler sulandırmaya neden olur?

1. Bedelli sermaye artırımı

En yaygın yöntemdir.

Şirket yeni hisse çıkarır ve ortaklardan para toplar.

Örnek:

  • Sermaye 1 milyar TL
  • Bedelli sonrası 2 milyar TL

Katılmayan yatırımcının ortaklık oranı düşer.

Avantajı

Şirkete yeni nakit girer.

Riski

Toplanan para verimli kullanılmazsa yatırımcı zarar eder.

2. Tahsisli sermaye artırımı

Yeni hisseler belirli kişi veya kurumlara verilir.

Örneğin:

  • Patrona
  • Yatırım fonuna
  • Stratejik ortağa

Küçük yatırımcıya teklif edilmez.

Bu nedenle en çok tartışılan sulandırma yöntemlerinden biridir.

3. Borcun hisseye dönüştürülmesi

Şirket borcunu ödeyemiyorsa alacaklıya hisse verir.

Örnek:

  • Bankaya 5 milyar TL borç
  • Borç yerine yeni hisse çıkarılır

Toplam pay sayısı artar.

Mevcut ortakların oranı azalır.

4. Çalışan hisse opsiyon programları

Özellikle teknoloji şirketlerinde görülür.

Yönetici ve çalışanlara ileride hisse alma hakkı verilir.

Kullanıldığında yeni hisse oluşur.

5. PDT ve benzeri yapıların dönüşümü

Türkiye’de son dönemde tartışılan bazı finansman modellerinde:

  • Ödünç verilen hisseler
  • Teminat gösterilen hisseler
  • Dönüştürülebilir yapılar

Zaman içinde fiilen dolaşımdaki pay miktarını artırabilir.

Bu durum özellikle piyasa fiyatı üzerinde baskı oluşturabilir.

Şirketler neden sulandırma yapar?

Finansman ihtiyacı

En temel sebep budur.

Şirket:

  • Fabrika yatırımı
  • Enerji yatırımı
  • Yeni tesis
  • Borç kapatma
  • İşletme sermayesi

için kaynak arar.

Borç yükünü azaltmak

Faizler yükseldiğinde bazı şirketler:

  • Borcu hisseye çevirir
  • Sermaye artırımı yapar

ve bilançosunu rahatlatmaya çalışır.

Yeni ortak almak

Stratejik yatırımcı çekmek amacıyla da yapılabilir.

Hisse fiyatı nasıl etkilenir?

Tek bir cevabı yoktur.

Olumsuz senaryo

Şirket:

  • Sürekli para topluyorsa
  • Sürekli yeni hisse basıyorsa
  • Toplanan kaynak kayboluyorsa

yatırımcı güveni bozulur.

Hisse fiyatı düşebilir.

Olumlu senaryo

Şirket:

  • Topladığı para ile yatırım yapıyorsa
  • Karlılığı artırıyorsa
  • Borç yükünü azaltıyorsa

uzun vadede hisse değeri artabilir.

Küçük yatırımcı neden tepki gösterir?

Çünkü çoğu zaman şu soru sorulur: “Şirket mi büyüyor, yoksa sadece hisse sayısı mı artıyor?”

Eğer:

  • Kar aynı kalıyor
  • Hisse sayısı iki katına çıkıyor

o zaman hisse başına kâr (EPS) düşer.

Bu doğrudan sulandırma etkisidir.

SPK buna ne kadar izin verir?

Türkiye’de sermaye artırımları ve pay ihraçları Sermaye Piyasası Kurulu tarafından düzenlenir.

SPK’nın temel yaklaşımı:

  • Şirketin gerekçe göstermesi
  • İzahname yayımlaması
  • Yatırımcıyı bilgilendirmesi
  • Eşit işlem ilkesine uyulması

şeklindedir.

Yani SPK’nın görevi işlemin ekonomik olarak “iyi” olup olmadığını değil, mevzuata uygun olup olmadığını denetlemektir.

Yasal olması yatırımcının zarar görmesini meşru yapar mı?

Burada hukuk ile piyasa etiği birbirinden ayrılır.

Hukuken

İşlem:

  • SPK onaylıysa
  • Mevzuata uygunsa
  • Kamuyu aydınlatma yükümlülüğü yerine getirilmişse

genellikle yasaldır.

Ancak etik açıdan

Şu sorular önemlidir:

  • Toplanan para gerçekten şirket için mi kullanıldı?
  • Patronun finansman ihtiyacı mı karşılandı?
  • Küçük yatırımcı yeterince bilgilendirildi mi?
  • İşlemin ekonomik sonucu açıkça anlatıldı mı?
  • Yönetim yatırımcı beklentisiyle çelişen açıklamalar yaptı mı?

Bu noktada tartışmalar başlar.

Bir işlemin yasal olması her zaman yatırımcı açısından adil olduğu anlamına gelmez.

Küçük yatırımcı hangi göstergelere dikkat etmeli?

Kırmızı bayraklar

  • Sık sık bedelli sermaye artırımı
  • Sürekli yeni hisse ihracı
  • Artan borçluluk
  • Azalan kârlılık
  • Patron satışları
  • Düşen hisse başına kâr
  • Tahsisli sermaye artırımları
  • Belirsiz yatırım gerekçeleri

Sonuç

Sulandırma tek başına kötü bir şey değildir. Dünyanın en büyük şirketleri bile zaman zaman sermaye artırımı yapar. Asıl soru şudur: Çıkarılan yeni hisseler şirketin değerini artıracak bir yatırıma mı dönüşüyor, yoksa mevcut ortakların payı azaltılarak yeni bir finansman yükü mü küçük yatırımcının üzerine bırakılıyor?

Küçük yatırımcı açısından kritik olan, hisse sayısının artması değil; şirket değerinin ve hisse başına yaratılan ekonomik değerin aynı hızda artıp artmadığıdır. Eğer şirket değeri büyümeden pay sayısı büyüyorsa, sulandırma yatırımcı için servet transferine dönüşebilir. Bu nedenle özellikle Borsa İstanbul’da son yıllarda tartışılan birçok olayda, hukuki uygunluk kadar “yatırımcının ekonomik olarak korunup korunmadığı” sorusu da gündeme gelmektedir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist    www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.