Connect with us

Erol Taşdelen

Murat Ülker’in “40 fabrika sattım” açıklaması ne anlatıyor?

Yıldız Holding’de büyük dönüşüm: Fabrika satışı mı, bilanço temizliği mi?
Ülker küçüldü mü, küresel marka oyununa mı geçti?
40 fabrika satışı sonrası soru: Para nereye gitti?

Yayınlanma:

|

Ülker dosyası: Borç küçüldü, küresel yapı güçlendi, ama soru işaretleri bitmedi

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker’in “40 fabrika, bazı markalar ve arsalar sattık; 7,5 milyar dolar borç ödedik” açıklaması, sadece bir varlık satışı hikâyesi değil; Türkiye’nin en büyük gıda gruplarından birinin 2018 sonrası geçirdiği finansal yeniden yapılanmanın özeti niteliğinde.

Açıklamanın özü şu: Yıldız Holding, 2010’lu yıllarda Godiva, United Biscuits ve DeMet’s gibi küresel satın almalarla dünya ligine çıktı. Ancak bu büyüme yüksek borçlulukla finanse edildi. 2018 kur şoku ve finansman koşullarının sertleşmesiyle birlikte grup, bankalarla büyük ölçekli borç yapılandırmasına gitmek zorunda kaldı.

Murat Ülker’in son açıklaması, bu sürecin “varlık satarak borç azaltma” yöntemiyle yönetildiğini gösteriyor.

40 fabrika neden satıldı?

Bu satışların temel nedeni operasyonel küçülme değil, bilanço temizliği olarak okunmalı.

Yıldız Holding’in karşı karşıya kaldığı ana sorun üretim kapasitesinden çok borç vadesi, döviz yükümlülüğü ve finansman baskısıydı. Grup, borçlarını çevirmek yerine varlık satışlarıyla nakit yaratmayı tercih etti. Bu kapsamda bazı fabrikalar, arsalar ve markalar elden çıkarıldı.

Bu yöntem şirketler dünyasında “deleveraging”, yani borç azaltma stratejisi olarak bilinir. Amaç; kısa vadeli finansal baskıyı azaltmak, bankalarla yapılan yapılandırma takvimine uyum sağlamak ve ana iş kollarını korumaktır.

Fabrikalardan gelen para nereye gitti?

Murat Ülker’in açıklamasına göre satışlardan elde edilen kaynak ağırlıklı olarak borç ödemesinde kullanıldı. 2018 sonrası süreçte 7,5 milyar dolar borç ödendiği, yapılandırmaya dahil borcun ise 500 milyon dolar seviyesine indiği ifade ediliyor.

Bu, satış gelirlerinin büyük bölümünün yeni yatırım için değil, geçmişte oluşan borç yükünü azaltmak için kullanıldığını gösteriyor.

Yani soru şu şekilde yanıtlanabilir:

Fabrikalar satıldı, çünkü borç azaltılması gerekiyordu.
Gelen para büyük ölçüde bankalara ve finansal yükümlülüklere gitti.
Şirket bu sayede finansal nefes alanını genişletti.

İngiltere yatırımları bu satışlarla mı finanse edildi?

Bu konuda net ve belgeli bir cümle kurmak mümkün değil.

pladis’in İngiltere’de McVitie’s, Jacob’s ve Carr’s gibi markalar için 68 milyon sterlinlik yatırım programı açıkladığı biliniyor. Bu yatırımın amacı İngiltere’deki fabrikalarda otomasyon, kapasite artışı, altyapı yenileme ve karbon emisyonu azaltımı olarak açıklandı.

Ancak mevcut kaynaklarda bu yatırımın doğrudan Türkiye’de satılan fabrikalardan gelen parayla finanse edildiğine dair net bir açıklama bulunmuyor.

Daha doğru yorum şu olur: Yıldız Holding, Türkiye ve diğer pazarlardaki varlık satışlarıyla borç yükünü azaltırken; pladis tarafında daha seçici, daha verimli ve daha küresel odaklı yatırımlara yöneldi. İngiltere yatırımları doğrudan satış gelirinden değil, borcu azaltılmış ve yeniden yapılandırılmış grubun küresel stratejisinden beslenmiş olabilir.

Ülker’in stratejisi: Çok fabrika değil, güçlü marka ve verimli üretim

Murat Ülker’in açıklaması, klasik sanayi mantığından modern küresel gıda şirketi mantığına geçişi de gösteriyor.

Eski modelde büyüklük, sahip olunan fabrika sayısıyla ölçülürdü. Yeni modelde ise marka gücü, dağıtım ağı, verimlilik, teknoloji, otomasyon, nakit akışı ve global pazar payı daha önemli hale geldi.

Yıldız Holding’in pladis çatısı altında Ülker, Godiva, McVitie’s ve United Biscuits gibi markaları bir araya getirmesi bu dönüşümün parçasıydı.

Bu nedenle 40 fabrikanın satılması sadece “varlık kaybı” olarak değil, “borç yükünden kurtulma ve ana markalara odaklanma” hamlesi olarak da okunabilir.

Ancak eleştirel soru şurada başlıyor

Bu süreç başarılı bir finansal toparlanma mı, yoksa geçmişte aşırı borçla yapılan büyümenin bedeli mi?

Aslında ikisi de.

Bir yandan Yıldız Holding, Türkiye’nin en büyük borç yapılandırmalarından birini yöneterek borçlarını ciddi ölçüde azalttı. Cirosunu artırdığını ve kalan yapılandırılmış borcun 500 milyon dolara indiğini açıkladı.

Diğer yandan 40 fabrika, arsa ve bazı markaların satılması; geçmiş dönemdeki agresif küresel büyümenin finansal maliyetinin ağır olduğunu gösteriyor.

Ülker küçülmedi, bilançosunu yeniden kurdu

Murat Ülker’in “40 fabrika sattım” açıklaması ilk bakışta dramatik bir küçülme gibi görünse de, asıl anlamı şudur:

Yıldız Holding, borç baskısını azaltmak için varlık sattı. Satış gelirleri büyük ölçüde borç ödemesine yöneldi. Grup, daha az borçlu ve daha küresel marka odaklı bir yapıya geçmeye çalıştı.
İngiltere yatırımları ise bu yeni stratejinin parçası; fakat doğrudan fabrika satış gelirleriyle finanse edildiği belgelenmiş değil.

Bu nedenle Ülker dosyasının başlığı aslında şu olabilir: “40 fabrika satıldı, borç azaldı; Ülker’in yeni oyunu artık fabrika sayısı değil, küresel marka gücü.”

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Kârlılık baskısı, arazi satışları ve yönetim değişikliği: İş Bankası’nda ne oluyor?

İş Bankası’nda bir dönem kapanıyor: Adnan Bali sonrası yeni güç dengesi…
Hakan Aran Şişecam’a, Cahit Çınar İş Bankası’nın başına…
Grubun zirvesindeki eş zamanlı değişiklik sıradan bir görev değişimi mi, yoksa İş Bankası Grubu’nda yeni bir dönemin başlangıcı mı?

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin en büyük özel bankalarından Türkiye İş Bankası’nda uzun yıllar sonra grubun güç dengelerini de etkileyebilecek önemli bir yönetim değişikliği yaşandı.

7 Ağustos 2026’da açıklanan kararlarla İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran’ın 31 Ağustos itibarıyla bankadaki görevlerinden ayrılarak Şişecam Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlenmesi kararlaştırıldı.

Aran’ın yerine ise halen İş Bankası Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüten H. Cahit Çınar’ın, BDDK’ya yapılacak bildirim ve gerekli izinlerin ardından 1 Eylül 2026 itibarıyla İş Bankası Genel Müdürü olması kararlaştırıldı.

Aynı gün Şişecam cephesinde de çok önemli bir gelişme yaşandı.

Uzun yıllar İş Bankası’nın en etkili yöneticilerinden biri olan ve son olarak Şişecam Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Adnan Bali görevinden ayrıldı.

Bali’nin yerine Hakan Aran getirildi.

Böylece İş Bankası Grubu’nun iki önemli merkezinde aynı anda koltuk değişimi gerçekleşmiş oldu:

İş Bankası: Hakan Aran → H. Cahit Çınar

Şişecam: Adnan Bali → Hakan Aran

Bu tablo ilk bakışta basit bir görev değişimi gibi görünse de İş Bankası Grubu’nun yönetim tarihi açısından çok daha önemli anlamlar taşıyor.

Adnan Bali dönemi gerçekten kapandı mı?

Adnan Bali, İş Bankası tarihinde yalnızca eski bir genel müdür olarak değerlendirilmesi zor bir isim. 2011 yılında İş Bankası Genel Müdürlüğü görevine gelen Bali, yaklaşık 10 yıl boyunca bankanın en tepesinde görev yaptı.

2021 yılında Genel Müdürlüğü Hakan Aran’a devrettikten sonra ise İş Bankası Grubu’nun amiral gemilerinden Şişecam’ın Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendi. Dolayısıyla Bali’nin İş Bankası Genel Müdürlüğü’nden ayrılması, grubun yönetiminden tamamen çekilmesi anlamına gelmemişti.

Tam tersine Şişecam Başkanlığı, Bali’nin İş Bankası Grubu içindeki etkinliğinin devam ettiği en önemli pozisyonlardan biri olarak görülüyordu. 7 Ağustos 2026’da gerçekleşen istifayla bu dönem önemli ölçüde sona ermiş oldu. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Yaşanan değişimi “Bali ekibinin tamamen tasfiyesi” şeklinde okumak için henüz yeterli veri bulunmuyor.

Çünkü hem Hakan Aran hem de H. Cahit Çınar İş Bankası’nın kendi kurumsal yapısından yetişen yöneticiler.

Bu nedenle yaşananları bir tasfiyeden çok, grubun üst yönetimindeki kuşak ve görev değişimi şeklinde değerlendirmek daha doğru olabilir.

Asıl soru bundan sonra ortaya çıkacak: Yeni yönetim, Bali döneminde oluşturulan stratejik çizgiyi devam ettirecek mi, yoksa İş Bankası Grubu yeni bir yönetim anlayışına mı geçecek?

Hakan Aran bankadan ayrılmıyor, grubun sanayi merkezine geçiyor

Hakan Aran açısından gelişmenin en dikkat çekici tarafı ise İş Bankası Grubu’ndan tamamen ayrılmaması.

Aran, bankanın Genel Müdürlüğü’nden grubun en stratejik sanayi yatırımlarından Şişecam’ın Yönetim Kurulu Başkanlığına geçiyor. Bu nedenle değişimi Hakan Aran’ın sistem dışına çıkması şeklinde değerlendirmek yanlış olur. Tam tersine Aran’ın ağırlığı artık bankacılıktan doğrudan reel sektör ve sanayi tarafına kayıyor.

Şişecam sıradan bir iştirak değil. Türkiye İş Bankası’nın yüzde 50’nin üzerinde payla kontrol ettiği, onlarca ülkede faaliyet gösteren ve Türkiye’nin en büyük küresel sanayi şirketlerinden biri konumunda.

Bu nedenle Şişecam Yönetim Kurulu Başkanlığı İş Bankası Grubu içerisindeki en kritik görevlerden biri.

Dolayısıyla ortaya ilginç bir yönetim modeli çıkıyor: Bankanın günlük yönetimi Cahit Çınar’a bırakılırken, Hakan Aran grubun sanayi tarafındaki en önemli şirketinin başına geçiyor.

Bu tercihin önümüzdeki yıllarda İş Bankası’nın iştirak politikası açısından önemli sonuçları olabilir.

Zamanlama neden dikkat çekici?

Yönetim değişikliğini önemli hale getiren unsurlardan biri de zamanlaması. İş Bankası, Türkiye’nin aktif büyüklüğü, kredi ve mevduat hacmi bakımından en büyük özel bankalarından biri olmayı sürdürüyor.

2026’nın ilk çeyreğinde banka yaklaşık 4,9 trilyon TL Aktif Büyüklüğe ulaşırken 20,4 milyar TL net kâr açıklamıştı. 2026 ilk yarısında Aktif Büyüklük %10 artarak 5 trilyon TL olurken; net kâr 30 milyar TL’de kalmış 2025 ilk yarı karlılığına göre sadece %1 arttı. Aynı dönemde Bankacılık Sektörü karlılığını ortamala %25 artırırken bankadaki kâr erozyonu yaşandığı görüldü.

Kısaca; kârlılık rasyoları büyüklük kadar güçlü bir tablo ortaya koymadı ve rekabetin gerisinde kaldı. Ki kârlılığın 2025’e göre sadece %1 artması reel olarak gerilemesi anlamı taşıyor.

2026 ilk yarısında İş Bankası’nın; ortalama özkaynak kârlılığı yüzde 16,6; ortalama aktif kârlılığı yüzde 1,5; sermaye yeterlilik oranı %15,4’e gerilerken; takipteki kredi oranı %3,8’e yükseldi. Faaliyet giderleri/faaliyet gelirleri oranı ise yüzde 61,6 seviyesinde gerçekleşti.

Özellikle yüksek enflasyon ortamında nominal bilanço ve kâr büyüklüğünün tek başına başarı göstergesi olarak değerlendirilmesi yanıltıcı olabilir.

Bankalar açısından asıl kritik gösterge, büyüyen özkaynağın üzerinde sürdürülebilir bir getiri üretilebilmesidir. Bu nedenle İş Bankası’nın önümüzdeki dönemde en önemli gündem maddelerinden birinin kârlılığın kalitesini ve sermaye getirisini yükseltmek olması beklenebilir.

Büyük bilanço her zaman yüksek kârlılık anlamına gelmiyor

İş Bankası’nın karşı karşıya bulunduğu temel sorunlardan biri de tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Banka büyüyor. Kredileri büyüyor. Mevduatı büyüyor. Aktifleri büyüyor. Fakat yüksek enflasyon ortamında bilanço büyüklüğündeki nominal artış ile gerçek ekonomik getiri birbirinden ayrılmak zorunda.

Özellikle özkaynak kârlılığının enflasyonun belirgin şekilde altında kaldığı dönemlerde bankanın reel anlamda sermaye üretme kapasitesi tartışmalı hale geliyor. Bu durum sadece İş Bankası’na özgü değil. Türkiye’de bankacılık sektörünün önemli bölümünün son yıllardaki temel problemlerinden biri nominal kâr ile reel kârlılık arasındaki farkın açılması.

Dolayısıyla yeni Genel Müdür Cahit Çınar’ın önündeki en önemli dosyalardan biri muhtemelen sermaye verimliliği olacak.

Gayrimenkul ve arazi satışları neden tartışılıyor?

İş Bankası Grubu açısından son dönemde dikkat çeken diğer gelişme ise gayrimenkul varlıklarının değerlendirilmesi. Burada İş Bankası’nın doğrudan sahip olduğu gayrimenkuller ile grup şirketi Şişecam’ın arazi satışlarını birbirinden ayırmak gerekiyor.

Özellikle Şişecam’ın İstanbul Beykoz’daki yaklaşık 117 dönümlük arazisinin yaklaşık 171 milyon dolar karşılığında satılması kamuoyunda ciddi tartışma yaratmıştı.

Hakan Aran ise söz konusu satışın rasyonel olduğunu savunmuş, satış sayesinde Şişecam’a milyarlarca liralık nakit girişi sağlandığını belirtmişti.

Ancak konu yalnızca bir gayrimenkul satışı olarak görülmemeli. Türkiye’de finansman maliyetlerinin son derece yüksek olduğu bir dönemde şirketlerin atıl veya faaliyet dışı varlıklarını nakde dönüştürmesi finansal açıdan anlaşılabilir.

Fakat kritik soru şudur: Varlık satışıyla yaratılan kâr ve nakit, operasyonel faaliyetlerden yaratılan sürdürülebilir kârlılığın yerini almaya başlıyor mu?

Eğer cevap evetse, bilanço açısından çok daha dikkatli analiz yapılması gerekir. Çünkü arazi bir kez satılır. Operasyonel kâr ise her yıl yeniden üretilmek zorundadır.

Gayrimenkul satışı ile operasyonel başarı birbirine karıştırılmamalı

Finansal analiz açısından bu ayrım son derece önemli.

Bir şirket 5 milyar TL faaliyet kârı üretip 10 milyar TL değerinde gayrimenkul satarsa dönem sonunda yüksek nakit ve kâr rakamlarına ulaşabilir.

Ancak bunun önemli bölümü tekrarlanabilir değildir.

Bu nedenle İş Bankası Grubu açısından önümüzdeki dönemde yatırımcıların yalnızca açıklanan net kâra değil; net faiz gelirlerine, net faiz marjına, ücret ve komisyon gelirlerine, kredi kalitesine, iştirak gelirlerine, özkaynak kârlılığına, sermaye yeterliliğine ve tek seferlik varlık satışlarından gelen kazançlara ayrı ayrı bakması gerekiyor.

Cahit Çınar’ın önünde nasıl bir İş Bankası var?

Yeni Genel Müdür H. Cahit Çınar, Türkiye’nin en büyük ve en karmaşık finansal gruplarından birinin yönetimini devralıyor.

Üstelik oldukça zor bir ekonomik dönemde. Yüksek faizler, kredi büyümesine yönelik sınırlamalar, reel sektörde bozulan nakit akışları, artan sorunlu kredi riski ve bankacılık sektöründe daralan reel kârlılık alanı yeni yönetimin önündeki temel sorunlar olacak.

İş Bankası açısından bunun üzerine bir de dev iştirak portföyünün etkin yönetimi ekleniyor. Dolayısıyla yeni dönemde bankanın sadece büyüklüğünü koruması yeterli olmayacak.

Büyüklüğü kârlılığa dönüştürmesi gerekecek.

Şişecam cephesindeki sorun daha farklı

Hakan Aran’ın Şişecam’ın başına geçmesi de tesadüfi olmayan stratejik bir tercih olarak değerlendirilebilir.

Şişecam son yıllarda büyük ölçekli uluslararası yatırımlar yaptı. Buna karşılık küresel talep, enerji maliyetleri, finansman giderleri ve yatırım harcamaları şirketin sermaye verimliliğini daha önemli hale getirdi.

Şirket hisselerinin uzun dönem performansı da yatırımcılar tarafından eleştiriliyor. Dolayısıyla Hakan Aran’ın önünde artık bankacılık kârlılığından farklı bir problem bulunuyor: Dev bir sanayi şirketinde yatırımın geri dönüşünü ve sermaye verimliliğini artırmak.

Bu açıdan bakıldığında İş Bankası Grubu’nun 7 Ağustos kararları aslında iki ayrı görev tanımlıyor olabilir.

Cahit Çınar: İş Bankası’nın bankacılık kârlılığını ve sermaye verimliliğini artıracak.

Hakan Aran: Şişecam’ın yatırımlarını, bilançosunu ve sermaye getirisini yönetecek.

Adnan Bali’nin çekilmesi sembolik olarak çok önemli

Bütün bunların üzerinde ise Adnan Bali’nin Şişecam Başkanlığından ayrılması bulunuyor. Bali yaklaşık 15 yıldır İş Bankası Grubu’nun en görünür ve etkili yöneticilerinden biriydi. Önce İş Bankası Genel Müdürü, ardından Şişecam Yönetim Kurulu Başkanı olarak grubun stratejik kararlarında önemli roller üstlendi.

Bu nedenle 7 Ağustos 2026 tarihi İş Bankası Grubu açısından sembolik bir tarih olarak kayda geçebilir. Fakat “Bali dönemi tamamen sona erdi” sonucuna varmak için yalnızca isim değişikliğine bakmak yeterli değil. Asıl belirleyici olan bundan sonra alınacak kararlar olacak.

Yeni yönetim; iştirak portföyünde değişikliğe giderse, gayrimenkul satışlarını hızlandırırsa, sermaye dağılımını yeniden düzenlerse, Şişecam’ın yatırım politikasını değiştirirse, bankanın kredi ve büyüme stratejisinde farklılaşmaya giderse, o zaman gerçek anlamda yeni bir İş Bankası döneminden söz etmek mümkün olacak.

Asıl soru: Neden şimdi?

İş Bankası’nın 102 yıllık tarihinde yönetim değişiklikleri her zaman önemlidir.

Ancak bu değişiklik farklı. Çünkü aynı anda hem bankanın hem de grubun en büyük sanayi şirketinin tepesinde değişim yaşanıyor.

Üstelik bu değişim; bankacılık sektöründe reel kârlılığın tartışıldığı, yüksek faizlerin reel sektörü zorladığı, kredi risklerinin arttığı, Şişecam’ın büyük yatırımlarının geri dönüşünün yakından izlendiği ve grup varlıklarının daha etkin kullanılması gerektiğinin tartışıldığı bir döneme denk geliyor.

Bu nedenle 7 Ağustos kararlarını sadece iki yöneticinin koltuk değiştirmesi şeklinde okumak eksik kalacaktır.

İş Bankası Grubu’nda sermaye verimliliği, kârlılık ve iştirak yönetiminin yeniden şekilleneceği yeni bir dönemin işareti olabilir.

Ve belki de önümüzdeki dönemde cevap aranması gereken en önemli soru şu: Adnan Bali sonrası İş Bankası Grubu aynı stratejiyle yeni isimler tarafından mı yönetilecek, yoksa yeni isimlerle birlikte strateji de değişecek mi?

Bunun cevabını atamalar değil, önümüzdeki 12–24 ayda alınacak yatırım, iştirak, kredi, gayrimenkul ve sermaye dağılımı kararları verecek.

Bankavitrini.com | Haber Analiz

 

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Memleket döviz ararken futbol milyonlarca euroyu yaşlı yıldızlara harcıyor!

Türk Sanayisine Döviz Kredisi için kıvranırken; Cari Açık kontrol edilemezken; İthal Makinalara bile yaş sınırı konurken başta Futbol dünyası olmak üzere yabancı sporculara milyonlarda EURO/USD ödenmesi tartışılmalıdır….

Yayınlanma:

|

34 yaşındaki Salah’a milyonlarca euro vermek Türk futboluna ne kazandıracak?

Türkiye ekonomisi döviz kaynaklarını korumaya çalışıyor. Merkez Bankası yabancı para kredilerindeki büyümeyi sınırlıyor, sanayi şirketleri yatırım ve işletme sermayesi finansmanına ulaşmakta zorlanıyor.

Ama aynı Türkiye’de futbol kulüpleri, milyonlarca euroluk bonservis ve yıllık ücretlerle yabancı futbolcu transfer etmeye devam ediyor.

Son örnek: Mohamed Salah.

34 yaşındaki Mısırlı yıldızın Trabzonspor ile iki yıllık sözleşme imzaladığı ve yıllık 17 milyon euro kazanacağı açıklandı. Reuters’ın haberine göre Salah ayrıca kendi adına satılan ürünlerden yüzde 20 pay ve performans bonusları alacak.

Bonservisinin olmaması ilk bakışta transferi cazip gösteriyor.

Fakat sadece garanti ücret üzerinden bakıldığında iki yılda: 17 milyon euro × 2 yıl = 34 milyon euro.

Bonuslar, menajerlik giderleri, imaj ve ticari haklar gibi diğer unsurlar eklendiğinde ekonomik yük daha da büyüyebilir.

Asıl soru şu: Türkiye’nin bu büyüklükte dövizi 34 yaşındaki bir futbolcuya aktarmasının ekonomik ve sportif karşılığı nedir?

Sanayiciye döviz freni, futbolcuya milyonlarca euro

Konuyu yalnızca futbol üzerinden değerlendirmek eksik olur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 31 Ocak 2026’da yabancı para kredilerindeki sekiz haftalık büyüme sınırını yüzde 1’den yüzde 0,5’e düşürdü.

Gerekçe açıklandı: Sıkı parasal duruşun desteklenmesi ve makrofinansal istikrarın güçlendirilmesi.

Yani Türkiye ekonomik program gereği döviz kredilerinin büyümesini bile sınırlıyor.

Sanayici makine alacak. Hammadde ithal edecek. İhracat yapacak. Üretim kapasitesini artıracak. İstihdam yaratacak. Ama döviz finansmanına erişimi sınırlandırılıyor.

Diğer tarafta futbol ekonomisi onlarca milyon euroluk transferleri konuşuyor.

Burada hukuken birbirinden farklı iki alan bulunduğu ve futbol kulüplerinin transfer harcamalarının TCMB’nin kredi düzenlemeleriyle doğrudan aynı mekanizma olmadığı elbette unutulmamalı. Ancak ülkenin kaynak tahsisi açısından ortaya çıkan çelişkiyi tartışmak zorundayız.

Bir ülkede döviz kıtsa, dövizin nereye harcandığı da ekonomik bir meseledir.

Salah tartışması futbolcunun büyüklüğüyle ilgili değil

Mohamed Salah’ın dünya futbol tarihindeki yerini tartışmaya gerek yok. Liverpool formasıyla yüzlerce maça çıkmış, Premier League ve Şampiyonlar Ligi kazanmış bir dünya yıldızından söz ediyoruz.

Ancak transfer kararlarında geçmiş başarıların değil, gelecekte üretilecek performansın satın alınması gerekir. Salah artık 34 yaşında. Reuters da Trabzonspor’a gelişinden önce Liverpool’daki performansında düşüş yaşandığını aktarıyor.

İşte Türkiye’deki kulüplerin yıllardır yaptığı temel hata burada: Futbolcunun geleceğine değil geçmişine para ödüyoruz.

Avrupa kulüpleri futbolcunun fiziksel zirvesini kullandıktan sonra oyuncuyu elden çıkarıyor. Türk kulüpleri ise çoğu zaman aynı oyuncuyu kariyerinin son bölümünde, Avrupa’da alamayacağı ücretleri teklif ederek transfer ediyor.

Sonra buna “yıldız transferi” diyoruz.

Oysa finans terminolojisiyle bakarsanız soru farklıdır: Satın aldığınız varlığın gelecekte yaratacağı nakit akımı ve yeniden satış değeri nedir?

Salah’ın iki yıllık maliyeti bize kaç futbolcu yetiştirirdi?

Sadece 34 milyon euroluk garanti ücret üzerinden düşünelim.

Bu para; altyapı tesislerine, scouting sistemlerine, genç oyuncu akademilerine, spor bilimi merkezlerine, performans laboratuvarlarına, antrenör eğitimlerine ve genç futbolcuların gelişimine ayrılsa Türk futbolunda nasıl bir değer yaratırdı?

Bir futbolcu iki yıl sonra 36 yaşına geldiğinde ekonomik değeri büyük ölçüde tükenmiş olabilir. Fakat aynı para ile yetiştirilen 18-22 yaşındaki futbolcular gelecekte Avrupa’ya satılarak ülkeye döviz kazandırabilir.

İşte transfer politikasındaki temel problem budur: Türkiye döviz kazandırabilecek futbolcular yetiştirmek yerine döviz tüketen futbolcular ithal ediyor.

Sorun sadece Salah değil

Türk futbolunda son yıllarda transfer rakamları inanılmaz seviyelere çıktı.

Galatasaray’ın Victor Osimhen transferinde Napoli’ye net 75 milyon euro bonservis ödenmesi kararlaştırıldı.

Futbolcuyla dört yıllık sözleşme imzalandı.

KAP açıklamasına göre Osimhen‘e sezon başına; 15 milyon euro garanti ücret, 1 milyon euro sadakat primi, 5 milyon euro imaj hakkı ödenecek.

Yani yıllık paket yaklaşık 21 milyon euro seviyesinde. Dört yıllık oyuncu ödemesi: 84 milyon euro. Bonservis: 75 milyon euro.

Kabaca toplam: 159 milyon euro.

Üstelik sonraki satıştan elde edilecek kârın yüzde 10’u Napoli’ye verilecek. Osimhen 26 yaşında olduğu için Salah’tan farklı olarak ciddi sportif performans ve yeniden satış değeri yaratma potansiyeline sahip. Fakat 159 milyon euroluk ekonomik taahhüt yine de Türkiye futbol ekonomisinin gelir kapasitesiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Sane örneği: Bonservis yok ama gerçekten bedava mı?

Leroy Sane transferinde Galatasaray bonservis ödemedi.

Bu nedenle transfer kamuoyuna “bedelsiz transfer” şeklinde yansıdı. Fakat bedelsiz transfer, maliyetsiz transfer değildir.

KAP açıklamasına göre Sane’ye üç sezon boyunca her sezon; 9 milyon euro garanti ücret + 3 milyon euro sadakat primi ödenecek.

Toplam: 36 milyon euro.

Dolayısıyla futbol ekonomisinde artık yalnızca bonservise bakmak yanıltıcıdır.

Doğru hesaplama: Bonservis + maaş + imza parası + menajerlik + sadakat primi + imaj hakkı + bonuslar + finansman maliyeti

üzerinden yapılmalıdır.

Beşiktaş’ta Abraham: 13 milyon euro bonservis

Beşiktaş’ın Tammy Abraham transferinde de sözleşmedeki şartların gerçekleşmesinin ardından satın alma hükmü devreye girdi.

KAP açıklamasına göre Roma’ya 13 milyon euro transfer bedeli ödenmesi gerekiyor. Tek tek bakıldığında her transfer için sportif gerekçeler bulunabilir. Ancak Türkiye’nin büyük kulüplerinin toplam transfer yükümlülükleri birlikte değerlendirildiğinde çok daha önemli bir tablo ortaya çıkıyor:

Türk futbolu giderek daha fazla döviz tüketen bir sektöre dönüşüyor.

Fenerbahçe’de Ederson örneği: 32 yaşındaki kaleciye yıllık 11 milyon euro

Meseleyi yalnızca Galatasaray, Beşiktaş veya Salah üzerinden tartışmak doğru olmaz. Fenerbahçe’nin transfer politikası da aynı maliyet-fayda analizine tabi tutulmalı.

En dikkat çekici örneklerden biri Ederson.

Fenerbahçe, Manchester City’den transfer ettiği Brezilyalı kaleciyle 3+1 yıllık sözleşme imzaladı. Kulübün KAP açıklamasına göre Ederson’a 2025-2026 sezonundan itibaren her sezon net 11 milyon euro ödenmesi kararlaştırıldı.

Transfer gerçekleştiğinde Ederson 32 yaşındaydı.

Sadece garanti ücret üzerinden ilk üç sezonun maliyeti: 11 milyon € × 3 yıl = 33 milyon euro.

Buna bonservis bedeli de ekleniyor. İngiliz basınına dayanan Reuters haberinde transfer bedelinin yaklaşık 12 milyon sterlin olduğu belirtilmişti.

Dolayısıyla menajerlik ücretleri, bonuslar ve diğer yan maliyetler hesaba katılmadan bile Ederson’un Fenerbahçe’ye toplam ekonomik yükünün oldukça yüksek olduğu görülüyor.

Elbette Ederson sıradan bir kaleci değil.

Manchester City ile altı Premier League ve bir Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu dahil çok sayıda kupa kazandı. Dünya futbolunun önemli kalecilerinden biri.

Fakat bizim sorduğumuz soru futbolcunun kariyerinin ne kadar büyük olduğu değil:

Fenerbahçe 32 yaşındaki bir kaleciye yaptığı bu döviz yatırımından ne kadar ekonomik değer üretebilecek?

Çünkü üç yıllık sözleşmenin sonunda Ederson yaklaşık 35 yaşında olacak.

Bu durumda yeniden satış değerinin ne olacağı ayrıca hesaplanmak zorunda.

İşte Türk futbolunun temel problemi burada ortaya çıkıyor:

Avrupa kulüpleri futbolcunun en verimli yıllarından yararlanıyor; Türk kulüpleri ise bazen oyuncunun kariyerinin son bölümüne çok yüksek ücretler ödüyor.

Dört büyüklerin tamamı aynı ekonomik teste girmeli

Bu nedenle mesele Galatasaray’ın Osimhen’i, Fenerbahçe’nin Ederson’u, Beşiktaş’ın Abraham’ı veya başka bir kulübün pahalı yıldızı değildir.

Mesele Türk futbolunun transfer ekonomisi modelidir.

Galatasaray Osimhen için hesap vermeli.

Fenerbahçe Ederson için hesap vermeli.

Beşiktaş Abraham için hesap vermeli.

Trabzonspor Salah için hesap vermeli.

Aynı standart bütün kulüplere uygulanmalı.

Çünkü kulüp renkleri değişse de kullanılan para aynı: EURO /USD.

Türkiye’nin ihtiyacı da aynı: Döviz kazandıran bir futbol ekonomisi.

Asıl ölçülmesi gereken: Transfer yatırımının geri dönüşü

Bir sanayi şirketi 30 milyon euroluk yatırım yapmak istediğinde banka ve yatırım komitesi ne sorar?

Yatırımın geri dönüş süresi nedir?

Ne kadar EBITDA yaratacak?

Kaç yılda kendisini amorti edecek?

İhracata katkısı ne olacak?

Nakit akımı nasıl?

Borç servis kapasitesi yeterli mi?

Fakat futbol kulüplerinde milyonlarca euroluk transferlerde çoğu zaman aynı yatırım disiplini görülmüyor.

Başkan istiyor. Teknik direktör istiyor. Taraftar sosyal medyada baskı yapıyor. Rakip yıldız aldıysa diğer kulüp de yıldız almak zorunda hissediyor.

Sonuçta ekonomik rasyonalitenin yerini transfer rekabeti alıyor.

“Forma satar, parasını çıkarır” efsanesi

Yüksek maliyetli transferlerde en fazla kullanılan savunmalardan biri: “Forma satışından parasını çıkarır”. Bu söylemin ciddi finansal hesapla test edilmesi gerekiyor.

Örneğin Salah’ın yalnızca iki yıllık 34 milyon euroluk garanti ücretini forma satışından çıkarmak istediğinizi düşünelim.

Formanın satış fiyatının tamamı kulübün kârı değildir. Üretici payı vardır. Dağıtım gideri vardır. Vergiler vardır. Perakende maliyetleri vardır. Lisans anlaşmaları vardır.

Üstelik Salah anlaşmasında oyuncunun kendi adına satılan ürünlerden yüzde 20 pay alacağı bildiriliyor. Dolayısıyla “bir milyon forma satar, parasını çıkarır” hesabı gerçek bir fizibilite değildir.

Bir futbolcunun maliyet-fayda analizi nasıl yapılmalı?

Transfer öncesinde kulüplerin kamuoyuna açıklamadığı fakat kendi yönetimlerinde mutlaka hesaplaması gereken bir Transfer Yatırım Getirisi – Transfer ROI modeli oluşturulmalı.

Örneğin 30 milyon euroluk futbolcunun sağlayacağı gelir tahmin edilmelidir: Şampiyonlar Ligi gelirine katkısı, lig şampiyonluğu ihtimaline etkisi, yayın gelirleri, sponsorluk, forma ve lisanslı ürün gelirleri, maç günü gelirleri, sosyal medya ve marka değeri, gelecekteki satış değeri.

Bunların toplamı oyuncunun toplam maliyetinden yüksek değilse ekonomik açıdan yatırım tartışmalıdır.

34 yaşındaki futbolcuda en büyük problem: Yeniden satış değeri

25 yaşındaki futbolcuya 20 milyon euro verdiğinizde üç yıl sonra 30 milyon euroya satabilirsiniz.

Böylece Türkiye’ye net döviz girişi sağlayabilirsiniz. 34 yaşındaki futbolcuya ise yüksek maaş ödediğinizde sözleşme sonunda oyuncu 36 yaşında olacaktır.

Yeniden satış değeri çoğu durumda yok denecek kadar azalır. Yani ödediğiniz dövizin önemli bölümü ülkeden çıkar ve geri dönmez.

Ekonomik açıdan fark budur. Genç futbolcu yatırım olabilir; kariyerinin sonundaki yüksek maaşlı futbolcu çoğunlukla tüketim harcamasıdır.

Türk futboluna 25 yaş sınırı mı gelmeli?

Burada radikal fakat tartışılması gereken bir öneri ortaya konulabilir: 25 yaş üzerindeki yabancı futbolcu transferlerine ciddi sınırlama getirilmeli.

Tam yasak yerine daha uygulanabilir bir model de oluşturulabilir. Örneğin kadrodaki yabancıların büyük çoğunluğunun 25 yaş altında olması zorunlu hale getirilebilir. 30 yaş üzerindeki yabancılar için çok sınırlı kontenjan bırakılabilir. Böylece kulüpler “isim” değil “potansiyel” satın almaya yönlendirilir.

TFF’nin 2026-27 düzenlemesinde 14 yabancı futbolcunun 10’u için yaş kriteri bulunmuyor; 14 yabancının tamamının kullanılması halinde en az dördünün 1 Ocak 2003 veya sonrasında doğmuş olması gerekiyor. Bu yaklaşım doğru yönde atılmış bir adım olsa da yeterli değil.

Çünkü sistem hâlâ kadronun önemli bölümünün yüksek yaş ve yüksek ücretli yabancılardan oluşturulmasına izin veriyor.

Türkiye’nin modeli Portekiz olmalı

Türk futbolunun ekonomik modeli şu olmamalı: Avrupa’dan yıldız al → yüksek maaş öde → 3 yıl oynat → bedelsiz gönder.

Model şu olmalı: Genç bul → geliştir → oynat → Avrupa’ya sat → döviz kazan → yeniden yatırım yap.

Kulüplerin scouting departmanlarının görevi 34 yaşındaki Mohamed Salah’ı keşfetmek değildir. Salah’ı zaten dünya tanıyor.

Başarılı scouting sistemi, Salah’ın 34 yaşındaki halini değil, geleceğin Salah’ını 18-21 yaşındayken bulabilmektir.

Türk gençleri neden kulübede?

Milyonlarca euro verilen yabancı futbolcunun oynatılması için yönetim üzerinde doğal bir baskı oluşur. Çünkü 10 milyon euro yıllık ücret ödediğiniz futbolcuyu kulübede oturtamazsınız.

Sonuç?

19 yaşındaki Türk futbolcunun önüne 32-34 yaşındaki yabancı futbolcu geçiyor. Genç oyuncu maç oynamıyor. Gelişemiyor. Milli takımın oyuncu havuzu daralıyor. Avrupa’ya futbolcu satma kapasitesi azalıyor. Sonra Türk kulüpleri tekrar yabancı futbolcu satın almak zorunda kalıyor.

Böylece sistem kendi kendisini besleyen bir döngü oluşturuyor: Yabancı al → gence forma verme → genç gelişmesin → yerli oyuncu çıkmasın → tekrar yabancı al.

Transfer politikası aynı zamanda cari açık meselesidir

Futbol ekonomisini Türkiye ekonomisinden bağımsız düşünemeyiz. Bir kulüp yabancı futbolcuya euro ödediğinde sonuçta Türkiye’den yurtdışına döviz transfer edilir.

Buna karşılık Türk futbolcusu Avrupa’ya satıldığında ülkeye döviz girer.Bu nedenle Türk futbolunun uzun vadeli hedeflerinden biri: Net futbolcu ihracatçısı olmak olmalıdır.

Türkiye’nin nüfusu, futbol kültürü ve genç insan kaynağı bunu gerçekleştirebilecek büyüklüktedir. Fakat bunun için kulüplerin başarı tanımını değiştirmek gerekiyor. Başarı yalnızca sezon sonunda kupa kaldırmak değildir.

Başarı aynı zamanda: 20 yaşındaki oyuncuyu 2 milyon euro maliyetle yetiştirip 25 milyon euroya satabilmektir.

UEFA da artık maliyet kontrolüne bakıyor

Bu konu yalnızca Türkiye’nin tartışması değil.

UEFA’nın finansal sürdürülebilirlik sisteminin üç temel ayağı bulunuyor: Ödeme gücü, finansal istikrar ve maliyet kontrolü.

UEFA 2025-26 sezonuna ilişkin incelemelerinde finansal sürdürülebilirlik kurallarını ihlal eden 14 kulübe yaptırım uygulandığını açıkladı. Dolayısıyla Avrupa futbolunun yönü sınırsız harcamaya değil, gelirle uyumlu harcamaya gidiyor.

Türkiye’nin de aynı disipline geçmesi gerekiyor.

Her transfer için “ekonomik pasaport” hazırlanmalı

TFF çok daha radikal bir sistem kurabilir. 5 milyon euro üzerindeki her yabancı transferinde kulüp bir Transfer Ekonomik Etki Raporu hazırlamalı.

Raporda şu hesaplar bulunmalı: Oyuncunun toplam sözleşme maliyeti, beklenen sportif katkısı, yaşa bağlı performans riski, sakatlık riski, yeniden satış değeri, beklenen ticari gelir, Avrupa kupaları gelirine muhtemel katkısı, yerli oyuncuların oynama süresine etkisi, kulübün gelirlerine oranı, döviz yükümlülüğüne etkisi.

Böylece “Başkan istedi, taraftar istedi, transfer edildi” dönemi kapanmalı.

25 yaş altı transfer teşvik edilmeli

Türk futbolunun yabancı oyuncuya ihtiyacı vardır.

Problem yabancı futbolcu değildir.

Problem: Yaşlı + pahalı + yeniden satış değeri olmayan yabancı futbolcu modelidir.

Türkiye dünyanın en iyi genç futbolcularını bulup geliştiren liglerden biri olabilir. Afrika, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Güney Amerika ve Avrupa’nın alt liglerinden 18-23 yaşındaki yetenekler Türkiye’ye getirilebilir. Türkiye onlar için Avrupa’nın beş büyük ligine geçiş ligi olabilir.

Bu model hem sportif kaliteyi artırır hem ülkeye döviz kazandırır.

Salah transferi aslında bir zihniyet tartışması

Mesele Salah’ın iyi futbolcu olup olmadığı değildir.

Mesele 34 yaşındaki bir futbolcuya iki yılda en az 34 milyon euro garanti ücret ödeyebilen futbol ekonomisinin, aynı kaynağı genç futbolcu yetiştirmek için neden oluşturamadığıdır.

Türkiye’nin sanayicisi döviz kredisi bulmakta zorlanırken futbol ekonomisinin milyonlarca euroluk transfer yarışına girmesi doğal olarak sorgulanacaktır.

Üstelik sanayiye verilen döviz; makineye, fabrikaya, üretime, ihracata, istihdama dönüşebilir. 34-35 yaşındaki futbolcuya verilen döviz ise sözleşme sona erdiğinde çoğu zaman Türkiye’de kalıcı bir ekonomik varlık bırakmaz.

Türkiye futbolcu ithal eden değil futbolcu ihraç eden ülke olmalı

Türk futbolunun artık temel stratejik kararını vermesi gerekiyor. Avrupa’nın kariyerinin sonuna gelmiş yıldızlarının yüksek maaşlarla son durağı mı olacağız?

Yoksa genç futbolcuların yetiştiği, değer kazandığı ve Avrupa’ya ihraç edildiği bir futbol ekonomisi mi kuracağız?

Salah büyük futbolcudur. Osimhen büyük futbolcudur. Sane büyük futbolcudur.

Ancak ekonomi isimlerle değil rakamlarla yönetilir. Her transferde sorulması gereken soru aynıdır: Kaç euro ödüyoruz ve karşılığında Türkiye’ye kaç euro değer bırakıyoruz?

Bu sorunun cevabı verilemiyorsa transfer sportif açıdan heyecan verici olsa bile ekonomik açıdan yatırım değildir.Türkiye’nin artık Avrupa’nın yaşlanan yıldızlarının emeklilik ikramiyesini ödeyen lig olmaktan çıkması gerekiyor.

Öneri: Yeni yabancı futbolcu modeli

25 yaş altı: Serbest ve teşvikli

26-29 yaş: Sınırlı kontenjan

30 yaş ve üzeri: Takım başına maksimum 1-2 futbolcu

21 yaş altı Türk futbolcu: Kadro ve oynama süresi zorunluluğu

5 milyon euro üzerindeki yabancı transferi: Transfer Ekonomik Etki Raporu

Altyapı harcamaları: Kulüp bütçesinin belirli oranının altında olamamalı

Temel hedef: Türkiye’nin futbol transferinde net döviz ihracatçısı hale gelmesi

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yıldız ithal etmek değil; kendi yıldızlarını üretmek ve dünyaya satmaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist  bankavitrini.com

Okumaya devam et

BANKA HABERLERİ

Enflasyonu düşürelim derken sanayiyi mi kaybediyoruz?

Yayınlanma:

|

Üretmeden enflasyon düşer mi, düşse bile refah artar mı?

Türkiye’de enflasyonla mücadele uzun süredir ağırlıklı olarak yüksek faiz, kredi büyümesinin sınırlandırılması, iç talebin baskılanması ve reel kurun kontrol altında tutulması üzerinden yürütülüyor.

Bu yaklaşımın temel mantığı açık: Talep yavaşlayacak, tüketim azalacak, şirketler fiyat artırmakta zorlanacak, dövize yönelim sınırlanacak ve böylece enflasyon gerileyecek.

Ancak ekonominin sahadaki işleyişi, teorik çerçeveden çok daha karmaşık.

Çünkü Türkiye’de uygulanan sıkı para politikası yalnızca tüketimi değil; aynı zamanda üretimi, yatırımı, istihdamı, ihracatı ve şirketlerin işletme sermayesini de baskılıyor.

Ortaya şu kritik soru çıkıyor: Enflasyonu düşürmek için uygulanan araçlar, ülkenin üretim kapasitesini tahrip ediyorsa elde edilen sonuç gerçekten başarı sayılabilir mi?

Sanayide alarm veren göstergeler

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, 23 Temmuz 2026 tarihli toplantısında politika faizini yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu. TCMB, sıkı para politikasının talep, kur ve beklenti kanalları üzerinden dezenflasyonu güçlendireceğini belirtirken, yakın dönem verilerinin iç talepteki zayıflamanın belirginleştiğine işaret ettiğini de açıkladı.

Ancak iç talepteki zayıflama, sanayi açısından yalnızca fiyat artışlarının yavaşlaması anlamına gelmiyor.

Haziran 2026’da İSO Türkiye İmalat PMI verisi 49,8’den 47,1’e geriledi. Böylece imalat sektöründeki zayıflama eğilimi üst üste 27’nci aya taşındı. PMI göstergesinde 50’nin altındaki değerler faaliyet koşullarında daralmaya işaret ediyor.

TÜİK verilerine göre sanayi üretimi Mayıs 2026’da yıllık bazda değişmezken, aylık bazda yüzde 2,9 geriledi. İmalat sanayindeki aylık düşüş ise yüzde 3,3 oldu.

Temmuz 2026’da imalat sanayi kapasite kullanım oranı da bir önceki aya göre 0,6 puan azalarak yüzde 73,9’a düştü. Mevsimsel etkilerden arındırılmış oran yüzde 73,8 olarak gerçekleşti.

Bu veriler birlikte okunduğunda tablo açıktır: Sanayici üretmek istiyor ancak finansmana, talebe ve öngörülebilir maliyet yapısına ulaşmakta zorlanıyor.

Enflasyonla mücadele sanayiyi hangi kanallardan vurdu?

1. Ticari kredi faizi üretim maliyetine dönüştü

Türkiye’de banka kredisi yalnızca yatırım finansmanı değildir.

Sanayici krediyle:

  • Hammadde alır.
  • Personel ücretini öder.
  • Enerji giderini karşılar.
  • Stok taşır.
  • Müşterisine vade açar.
  • İhracat siparişini üretir.
  • Makine ve kapasite yatırımı yapar.

Dolayısıyla ticari kredi faizinin uzun süre yüksek kalması, doğrudan üretim maliyetine dönüşür.

Yüzde 40-50 bandına yaklaşan veya şirketin riskine göre bu seviyeleri aşan ticari kredi maliyetiyle bir sanayi işletmesinin sağlıklı fiyatlama yapması son derece zordur.

Şirket yüzde 15-20 faaliyet kârı elde etse bile işletme sermayesini yüzde 45-55 maliyetle finanse ediyorsa, satış yaptıkça finansman gideri büyüyebilir.

Böyle bir ortamda üretici şu ikilemle karşılaşır: Üretimi azaltırsa pazarını kaybeder, üretime devam ederse finansman giderine çalışır.

2. Kredi pahalı olmakla kalmadı, erişimi de zorlaştı

Sorun yalnızca kredinin faiz oranı değildir.

Kredi büyümesine getirilen sınırlar, bankaların bilanço tercihleri, sektör ve firma bazında artan risk algısı ile teminat koşullarındaki ağırlaşma krediye erişimi de zorlaştırdı.

TCMB’nin 2026 yılı ikinci çeyrek Banka Kredileri Eğilim Anketi, işletme kredilerinde sıkılaşmanın devam ettiğine işaret ediyor. Bankalar önümüzdeki dönemde sıkılaşmanın zayıflayarak sürmesini bekliyor.

Kredi musluğunun kısılması, özellikle özkaynağı zayıf KOBİ’leri ve işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sanayi şirketlerini daha sert vuruyor.

Büyük şirket tahvil, eurobond, sendikasyon veya yabancı ortaklık gibi alternatiflere ulaşabilirken küçük ve orta ölçekli sanayi şirketi çoğunlukla bankaya bağımlıdır.

Banka kredisi kesildiğinde şirketin önünde genellikle dört seçenek kalır:

  1. Üretimi azaltmak,
  2. Personel çıkarmak,
  3. Tedarikçi ve vergi ödemelerini geciktirmek,
  4. Kayıt dışı veya çok daha pahalı finansmana yönelmek.

Bu noktadan sonra kredi politikası yalnızca enflasyon politikası olmaktan çıkar; şirketlerin hayatta kalma meselesine dönüşür.

3. İç talep baskılanırken maliyetler aynı hızla düşmedi

Sıkı para politikasının amacı talebi soğutmaktır. Ancak üreticinin karşı karşıya olduğu maliyetler aynı hızda gerilememektedir.

Mayıs 2026’da Yİ-ÜFE imalat sanayinde yıllık yüzde 30,72 arttı. Enerji, ara malı, dayanıklı ve dayanıksız tüketim mallarında da güçlü maliyet artışları sürdü.

Haziran 2026’da genel Yİ-ÜFE yıllık yüzde 28,09 seviyesinde gerçekleşti.

Yani üreticinin satış hacmi azalırken;

  • İşçilik,
  • Enerji,
  • Kira,
  • Vergi,
  • Hammadde,
  • Nakliye,
  • Finansman

giderleri yükselmeye devam ediyor.

Talep düşüyor fakat maliyetler aynı hızla düşmüyor.

Sonuç olarak şirketler önce kâr marjından vazgeçiyor, ardından sermayelerini tüketmeye başlıyor.

Reel kur politikası ihracatçıyı nasıl etkiledi?

Enflasyonla mücadelede döviz kurunun görece kontrollü seyretmesi, ithal girdi fiyatları ve enflasyon beklentileri açısından kısa vadede olumlu görülebilir.

Ancak TL’deki değerlenme, maliyetleri enflasyon oranında yükselen ihracatçı açısından ciddi bir rekabet sorunu yaratmaktadır.

İhracatçı şirketin:

  • İşçilik gideri TL ile,
  • Enerji gideri TL ile,
  • Kira ve hizmet giderleri TL ile,
  • Vergi ve finansman yükü TL ile

artarken ihracat geliri aynı oranda yükselmiyorsa şirket döviz bazında pahalı hale gelir.

Bu durumda ihracatçı ya fiyat artırarak müşteri kaybeder ya da kâr marjından vazgeçer.

Uzun süre devam eden bu yapı, “enflasyonu kur üzerinden kontrol etme” politikasının maliyetini sanayiye ve ihracatçıya yükler.

Üretim nasıl cezalandırıldı?

Bugünkü ekonomik düzende finansal davranış ile üretim faaliyeti arasındaki ödül-ceza dengesi bozulmuştur.

Yüksek faiz döneminde şirket açısından;

  • Mevduatta kalmak,
  • Nakit tutmak,
  • Tahvil veya para piyasası araçlarına yönelmek

üretim yapmaktan daha düşük riskli ve bazı dönemlerde daha yüksek getirili hale gelebilir.

Oysa üretim yapmak;

  • İşçi çalıştırmayı,
  • Stok taşımayı,
  • Tahsilat riski almayı,
  • Enerji kullanmayı,
  • Vergi ödemeyi,
  • Müşteriye vade açmayı,
  • Kur ve hammadde riski taşımayı

gerektirir.

Üretimden beklenen kârlılık risksiz veya düşük riskli finansal getirinin altında kaldığında rasyonel şirket davranışı yatırım yapmak değil, bilançosunu küçültmek olur.

Böylece ekonomi üreticiyi değil, nakitte kalanı ödüllendirir.

En tehlikeli sonuç da budur: Enflasyonla mücadele için uygulanan sistem, üretim yapan şirketi bilançosunu küçültmeye teşvik ediyorsa gelecekteki arz kapasitesini de azaltıyor demektir.

Üretmeden enflasyon düşer mi?

Kısa vadede düşebilir. Talep sert biçimde daraltılır, kredi kullanımı azaltılır ve hanehalkının satın alma gücü gerilerse şirketlerin fiyat artırma kapasitesi sınırlanabilir. Ancak bu, enflasyonun sağlıklı biçimde düştüğü anlamına gelmeyebilir.

Enflasyon iki yoldan düşürülebilir:

Birinci yol: Fakirleştirerek dezenflasyon

Talep düşürülür, kredi kesilir, ücretler baskılanır, tüketim daralır ve şirketler satış yapamadığı için fiyat artıramaz.

Bu yöntemde enflasyon gerileyebilir fakat:

  • İşsizlik artabilir.
  • Yatırımlar durabilir.
  • Şirketler kapanabilir.
  • Reel ücretler düşebilir.
  • Orta sınıf zayıflayabilir.
  • Gelir dağılımı bozulabilir.

İkinci yol: Üreterek dezenflasyon

Verimlilik artırılır, enerji ve lojistik maliyetleri düşürülür, tarımsal üretim güçlendirilir, rekabet artırılır, kamuda mali disiplin sağlanır ve arz kapasitesi genişletilir.

Bu yöntemde hem fiyat baskıları azalır hem de ekonomik refah artabilir. Türkiye’nin temel sorunu, dezenflasyon yükünün büyük ölçüde para politikası ve kredi kanalı üzerine bırakılmasıdır. Oysa yüksek ve kalıcı enflasyon yalnızca fazla kredi veya fazla tüketimden kaynaklanmaz.

Türkiye’de enflasyonu besleyen unsurlar arasında;

  • Bütçe açıkları,
  • Dolaylı vergiler,
  • Yönetilen ve yönlendirilen fiyatlar,
  • Enerji maliyetleri,
  • Tarımsal arz sorunları,
  • Kur geçişkenliği,
  • Rekabet eksikliği,
  • Beklentiler,
  • Verimlilik düşüklüğü,
  • Hukuki ve kurumsal belirsizlikler

de bulunmaktadır.

Bu sorunlar çözülmeden yalnızca ticari kredileri kısarak kalıcı fiyat istikrarı sağlamak mümkün değildir.

Enflasyon düşse bile refah artar mı?

Enflasyonun düşmesi refah için gereklidir ancak tek başına yeterli değildir. Bir ülkede enflasyon yüzde 70’ten yüzde 25’e düşebilir. Fakat aynı dönemde;

  • Reel ücretler azalıyor,
  • İşsizlik artıyor,
  • Şirketler kapanıyor,
  • Üretim kapasitesi daralıyor,
  • Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim zorlaşıyor,
  • Gelir dağılımı bozuluyorsa

toplumsal refah artmış sayılmaz.

Enflasyonun düşmesi, fiyatların ucuzlaması değil; fiyat artış hızının yavaşlamasıdır. Vatandaşın refahının artması için gelirlerin fiyatlardan daha hızlı yükselmesi, verimliliğin artması ve kaliteli istihdamın çoğalması gerekir.

Sanayinin küçüldüğü, üreticinin yatırım yapamadığı ve gençlerin nitelikli iş bulamadığı bir ekonomide yalnızca enflasyon oranındaki düşüş refah yaratmaz.

Araç ile amaç arasındaki uyumsuzluk

Amaç fiyat istikrarıysa kullanılan aracın üretim kapasitesini yok etmemesi gerekir.

Fakat bugün sanayi üzerindeki tablo şunu gösteriyor:

Uygulanan araç Hedeflenen sonuç Sanayide oluşan yan etki
Yüksek faiz Talebi azaltmak Finansman giderinin patlaması
Kredi sınırlaması Para yaratımını yavaşlatmak İşletme sermayesi krizi
Kontrollü kur Enflasyonu sınırlamak İhracatta rekabet kaybı
İç talebi baskılama Fiyat artışını yavaşlatmak Satış ve kapasite düşüşü
Ücretleri sınırlama Hizmet enflasyonunu düşürmek İç pazarın daralması
Vergi artışları Bütçe gelirini artırmak Üretim maliyetinin yükselmesi

Burada ciddi bir koordinasyon sorunu bulunmaktadır. Para politikası talebi bastırırken maliye politikası vergiler ve yönetilen fiyatlarla maliyetleri yükseltiyorsa sanayi iki taraftan sıkıştırılır.

Bir taraftan satış yapamaz, diğer taraftan maliyet düşüremez.

Ekonomi yönetimi kayıpları görmüyor mu?

Ekonomi yönetiminin sanayi üretimi, kapasite kullanımı, PMI, kredi büyümesi ve şirket bilançolarındaki bozulmayı görmediğini söylemek doğru olmaz. Asıl tartışılması gereken konu, bu maliyetlerin dezenflasyon programının kaçınılmaz ve geçici bedeli olarak kabul edilip edilmediğidir.

Sorun şu ki üretim kapasitesi geçici olarak kapatılan bir musluk değildir.

Bir fabrika kapandığında;

  • Nitelikli çalışanlar dağılır.
  • Tedarik zinciri bozulur.
  • Müşteri ilişkileri kaybedilir.
  • Makine parkı eskir.
  • Marka değeri aşınır.
  • İhracat pazarı rakiplere geçer.

Talep yeniden canlandığında aynı kapasiteyi kısa sürede geri getirmek mümkün olmayabilir.

Bu nedenle sanayideki kayıp yalnızca bugünün büyüme kaybı değildir; gelecekteki üretim, ihracat ve vergi gelirinin de kaybıdır.

Çözüm ne olmalı?

1. Tüketim kredisiyle üretim kredisi ayrılmalı

Enflasyonla mücadelede bütün kredilere aynı gözle bakılmamalıdır. Tüketimi artıran kredi ile ihracat, yatırım, enerji verimliliği ve işletme sermayesi kredisi aynı sepete konulmamalıdır. Kredi politikası seçici hale getirilmelidir.

Üretim, yatırım, ihracat ve teknolojik dönüşüm kredileri genel kredi sınırlamalarından ayrıştırılmalıdır.

2. Ticari kredi büyüme sınırları sektör bazlı uygulanmalı

İthal tüketimi veya spekülatif stokçuluğu finanse eden krediyle üretim siparişini tamamlayan kredi aynı değildir.

Kredi kotaları;

  • İhracat katkısı,
  • İstihdam,
  • Yerlilik oranı,
  • Katma değer,
  • Teknoloji düzeyi,
  • Enerji verimliliği

gibi kriterlere göre farklılaştırılmalıdır.

3. KOBİ’ler için işletme sermayesi kanalı açılmalı

KOBİ’nin temel sorunu çoğu zaman zarar etmek değil, tahsilat ile ödeme arasındaki süreyi finanse edememektir. Eximbank, KGF, kalkınma bankaları ve ticari bankalar üzerinden uzun vadeli, şeffaf kriterli ve doğrudan üretime bağlı işletme sermayesi programları oluşturulmalıdır.

Bu krediler vergi, SGK, enerji ve personel ödemelerine bağlanarak amacı dışında kullanım sınırlandırılabilir.

4. Reeskont kredilerinin erişimi genişletilmeli

Reeskont kredileri yalnızca büyük ihracatçıların ulaşabildiği bir mekanizma olmaktan çıkarılmalıdır.

Küçük ve orta ölçekli ihracatçıların teminat ve ölçek sorunları çözülmeli; kredi limitleri, ihracat performansı ve katma değer kriterlerine göre artırılmalıdır.

5. Reel kur dengesi korunmalı

Enflasyonu baskılamak için kuru sürekli düşük tutmak kısa vadede rahatlama sağlasa da sanayinin rekabet gücünü aşındırır. Kur politikası öngörülebilir olmalı; TL’nin aşırı değerlenmesine izin verilmemelidir.

Amaç kuru sıçratmak değil, enflasyon ile verimlilik farkını gözeten dengeli bir reel kur politikası yürütmektir.

6. Maliye politikası daha fazla sorumluluk almalı

Enflasyonla mücadelenin bütün yükü Merkez Bankası ve kredi sistemi üzerine bırakılamaz.

Kamuda;

  • İsraf azaltılmalı,
  • Vergi istisnaları gözden geçirilmeli,
  • Kayıt dışılıkla mücadele edilmeli,
  • Dolaylı vergi bağımlılığı düşürülmeli,
  • Kamu fiyat ayarlamaları öngörülebilir hale getirilmeli,
  • Bütçe disiplini güçlendirilmelidir.

Para politikası frene basarken kamu harcamaları ve vergi politikası aksi yönde çalışırsa enflasyon düşürmenin faturası sanayiye çıkar.

7. Enerji ve hammadde maliyetleri düşürülmeli

Sanayinin rekabet gücü yalnızca faizle belirlenmez. Enerji, lojistik, liman, demiryolu, depolama, gümrük ve ara malı maliyetleri düşürülmelidir. Enerji verimliliği yatırımları uzun vadeli ve düşük maliyetli finansmanla desteklenmelidir.

8. Sorunlu ama yaşayabilir şirketler yeniden yapılandırılmalı

Geçici nakit sıkışıklığı yaşayan şirketle ekonomik olarak artık yaşama şansı olmayan şirket ayrıştırılmalıdır.

Yaşayabilir şirketler için;

  • Uzun vadeli yeniden yapılandırma,
  • Anapara öteleme,
  • Faiz indirimi,
  • Sermaye benzeri finansman,
  • Ortak fon mekanizmaları

geliştirilmelidir.

Aksi halde geçici likidite sorunu kalıcı iflaslara dönüşür.

Sonuç: Enflasyon sanayiyi yok ederek düşürülmemeli

Türkiye’nin fiyat istikrarına ihtiyacı vardır. Yüksek enflasyon yatırım kararlarını bozar, gelir dağılımını tahrip eder, tasarrufları eritir ve toplumun geleceğe olan güvenini zayıflatır. Dolayısıyla enflasyonla mücadele tartışmasız biçimde gereklidir. Ancak enflasyonu düşürmenin yöntemi de enflasyon kadar önemlidir.

Üretim kapasitesini azaltarak, şirketleri işletme sermayesiz bırakarak, ihracatçıyı rekabet edemez hale getirerek ve KOBİ’leri banka kredisi dışına iterek elde edilecek dezenflasyon sürdürülebilir değildir. Çünkü bugün krediyi keserek üretimi azaltabilirsiniz.

Fakat yarın talep yeniden yükseldiğinde piyasada yeterli mal yoksa enflasyon bu kez arz yetersizliği üzerinden geri döner. Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca talebi bastıran değil; aynı zamanda arzı, verimliliği, yatırımı ve rekabet gücünü artıran bütüncül bir programdır.

Unutulmamalıdır: Fabrikaları susturarak fiyatları geçici olarak yavaşlatabilirsiniz; ancak üretmeden zenginleşemez, sanayiyi kaybederek kalıcı fiyat istikrarı sağlayamazsınız.

Erol Taşdelen – Ekonomist     Bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.