Connect with us

EKONOMİ

Prof. Dr. Özgür Orhangazi : ‘ekonomi faiz-döviz kıskacına sıkışmış durumda’

Prof. Dr. Özgür Orhangazi, “İçinde bulunulan durumdan kolay bir çıkış görünmüyor. Ağır bir toplumsal bunalıma sürükleniyoruz. Günü kurtaran politikalar daha büyük sorunlara yol açıyor” açıklamasında bulundu.

Yayınlanma:

|

Kadir Has Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Ekonomi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Özgür Orhangazi, içinde bulunulan durumdan kolay bir çıkış görünmediğine dikkat çekerek, ekonominin faiz-döviz kıskacına sıkışmış durumda olduğunu söyledi.

Orhangazi, “Yaz aylarında yeni bir faiz indirimi ve kredi genişlemesi dönemi ile büyüme desteklenmeye çalışılabilir, bu da büyük olasılıkla 2021’de ekonomik büyüme getirse de yeni bir döviz krizini tetikleyebilecek, faizlerin yeniden artmasını mecburi hale getirecek” dedi.  Türkiye ekonomisinde temel kırılganlık unsurunun bir süredir politika belirsizliği olduğunu, bunun diğer tüm sorunları da ağırlaştırdığını kaydeden Prof. Dr. Özgür Orhangazi, Cumhuriyet’ten Şehriban Kılıç’a konuştu. 

– TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi 2021’in ilk çeyreğinde yüzde 7 büyüdü, inandırıcı mı bu nasıl büyüdük?

TÜİK’in son açıkladığı verilere göre 2021’in ilk çeyreğinde Türkiye ekonomisi reel olarak yüzde 7 büyümüş görünüyor. TÜİK’in hem büyüme hesaplarının hem de enflasyon hesaplarının tartışmalı olduğu açık ve bu verilerin detayları açıklandığında büyümenin kaynaklarını daha net göreceğiz ama ilk safhada dikkat çeken birinci şey bu kadar yüksek büyümenin dahi önemli bir istihdam yaratmamış olduğu.

Öte yandan bu oldukça eşitsiz bir büyüme olmuş. Geçen sene aynı dönemde çalışanların GSYH’den aldıkları pay yüzde 39 iken bu sene yüzde 35.5’e düşmüş. Karların payı ise yüzde 41.9’dan yüzde 45.8’e çıkmış. Normalde bu oranlar bir seneden ötekine bu kadar hızlı değişmezler. Değişimin hızı da eşitsizliklerin ne kadar sert bir biçimde arttığının göstergelerinden birisi olarak değerlendirilebilir.

Tabi bu büyüme istatistiklerini aynı dönemin ödemeler dengesi verileri ile de birlikte okumak gerekiyor. Merkez Bankası’na göre 2021’in ilk çeyreğinde yüksek faizler sayesinde 9.3 milyar dolarlık bir dış sermaye girişi görülmekte. Bunun da desteği ile yüzde 7’lik büyüme 7.8 milyar dolarlık bir cari açıkla birlikte gerçekleşmiş. Cari açık yaratan büyüme ise nihayetinde dış sermaye girişleri tersine döndüğünde TL’nin değer kaybının hızlanmasına katkıda bulunuyor ki son haftalarda kurlardaki yukarı yönlü hareketleri endişeyle izliyoruz zaten. 

GÜNÜ KURTARAN POLİTİKALAR

– Yükselen döviz kuru, yüksek enflasyon, yüksek faiz, düşük büyüme ve yüksek işsizlik… Türkiye ekonomisi bu noktaya nasıl geldi?

Türkiye ekonomisi 2017-2018’den itibaren yapısal bir krizin içerisine sürüklenmiş durumda. Bu kriz, eski büyüme modeline dönememek ama yeni bir büyüme modelinin de ortaya çıkmaması olarak kendisini gösteriyor. Önce 2002-2007 döneminde sonra da 2008-09 küresel finansal kriz arasından sonra 2010-2013 döneminde Türkiye ekonomisinde çok yüksek miktarda dış sermaye girişi olmuştu. Bu girişlerin önemli bir kısmı dış borç şeklinde gerçekleşti. Her iki dönemde de Türkiye ekonomisi yüksek büyüme oranları elde etti.

Bu dış sermaye girişleri Türk lirasının da çok uzun bir dönem değerli seyretmesine yol açtı. TL’nin görece değerli olması ise ithalatı arttırdı, bazı ihracat sanayilerinin yurtdışındaki rekabet gücünü azalttı, üretimin ithalata bağımlılığında artışa yol açtı ve özellikle 2010’larda rekor seviyelerde cari açıklar vermeye başladı ekonomi.

2014-2017 dönemi ise küresel likidite şartlarının değiştiği, dış sermaye girişlerinin yavaşladığı ve dolayısıyla hem büyümenin yavaşladığı hem de kurun arttığı bir dönemdir. Biriken finansal kırılganlıklar ve ekonomik dengesizlikler en nihayetinde 2018’de bir kur krizine yol açtı. Bu noktadan itibaren de ekonomi bir faiz-kur kıskacına sıkışıp kaldı.

Faizleri yüksek tutmak kuru bir süre stabilize etse de bu sefer borçların çevrilmesini güçleştiriyor, bir borç krizi olasılığını gündeme getiriyor ve özellikle inşaat odaklı büyümeyi zora sokuyor. Faizleri aşağı çekip kredi genişlemesine izin verdiğinizde ise cari açık artıyor, dış sermaye girişleri ya yavaşlıyor ya da tersine dönüyor, kur kontrolden çıkıyor, dış borçların ödenmesi güçleşiyor, ithal girdiler pahalanıyor, bu da enflasyonist etkilere yol açıyor.

İktidarın her ne pahasına olursa olsun inşaat odaklı büyümeyi sürdürme çabaları fırsat buldukça faizleri aşağıya çekmek, Kredi Garanti Fonu ve kamu bankaları gibi araçları kullanarak kredi üzerinden büyümeyi desteklemek üzerine kuruldu bu dönemde.

Buradaki temel çelişki büyümenin cari açıksız olmaması, dolayısıyla her büyüme döneminde cari açıktaki artışın döviz talebini arttırması ve yeterli dış sermaye girişi olmadığında da nihayetinde yeni bir döviz şoku ve mecburi faiz artışı olarak kendisini gösterdi. Ekonomi politikaları ise esasen günü kurtarmaya yönelik belirlendi. Nihayetinde gerek ekonomik gerekse siyasi ve jeopolitik şoklara aşırı duyarlı ve kırılgan hale gelen bu ekonomik yapı, Covid-19 salgınının getirdiği iç ve dış ekonomik gelişmelerle birlikte bugün içinden geçtiğimiz yüksek döviz kuru, yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek işsizlik ortamına getirdi bizi. 

HALK DEĞİL ŞİRKETLER TERCİH EDİLDİ

– Covid-19 döneminde Türkiye hem vatandaşlara hem şirketlere en az destek veren ülkelerden biri, yoksulluğun arttığı, şirketlerin birçoğunun kapalı olduğunu da düşünürsek, vatandaşı ve şirketleri nasıl günler bekliyor?

Açıkçası gelir desteklerinin bu kadar düşük bir seviyede olmasının hiçbir mantıklı gerekçesi yok. Desteklerin büyük bir kısmı da İşsizlik Sigorta Fonu’ndan sağlandı zaten. Bu hafta açıklanan destekler ise hem çok geç hem de çok düşük. Nitekim Dünya Bankası’na göre salgında kapanan işletme sayısı da benzer ülkelerdeki sayıların oldukça üzerinde.

Yine bu rapora göre yoksulluk oranı da 2018’de yüzde 8.5’ten 2019’da yüzde 10.2’ye 2020’de de yüzde 12.2’ye çıkmış. Toplam ücretlerin GSYH içerisindeki payı ise yüzde 31.4’ten yüzde 29.4’e gerilemiş. Doğrudan desteklerin bu kadar düşük olması bir yandan talebi azaltarak ekonomik büyümeyi yavaşlatırken bir yandan da bu dönemde yaşanan gelir kayıpları düşünüldüğünde ödemeler zincirlerinin kırılmasına, ödenemeyen ve ödenemeyecek borçların artmasına sebep olarak finansal kırılganlıkların da artmasına yol açacaktır.

Yine bu dönemde üzerinde sıklıkla durulduğu gibi KÖİ garanti ödemelerine devam edilmiş olması da ekonomi yönetiminin salgın koşullarında var olan kaynakları geniş halk kesimlerinden esirgeyip büyük şirketlerin yararına sunmayı tercih ettiğini gösteriyor. Burada tercih etmek kısmının altını çizmek gerekir. Kaynak olmadığı için değil, kaynakların bu şekilde kullanılması tercih edildiği için … 

AĞIR BİR TOPLUMSAL BUNALIMA SÜRÜKLENİYORUZ

– Kısa çalışma ödeneği bu ay bitiyor. Ücretsiz izindekiler günlük 50 liraya geçinmek zorunda, işsizlik vahim boyutlara geldi. Bunun sonu nereye varır?

Türkiye ekonomisi yüksek büyüme dönemlerinde dahi istihdam yaratma kapasitesi sınırlı bir yapıya evrilmişti. Salgın döneminde ise geniş tanımlı işsizlik göstergeleri derin ekonomik buhran dönemlerinde görülecek seviyelere yükseldi. Ne yazık ki bu seviyelerden aşağı inmesi de çok kolay olmayacak.

Geçenlerde  açıklanan bir araştırmaya göre katılımcıların yüzde 26’sı “temel ihtiyaçlarını karşılayamıyor.” Bu bulgu TÜİK’in yoksulluk sınırı altında yaşayan nüfus tahminiyle de hemen hemen örtüşüyor. Tüm bunlar ağır bir toplumsal bunalıma doğru sürüklendiğimizi gösteriyor. Böylesine derinleşen bir yoksulluğun ve buna eşlik eden artan eşitsizliklerin doğuracağı bireysel ve toplumsal tepkileri öngörmek kolay değil ancak bu yoksullaşmanın ve eşitsizliklerin baskıcı politikalar olmadan yönetilmesi de mümkün görünmüyor. 

ENFLASYON AÇISINDAN BÜYÜK BİR TEHLİKE 

– Şu anda Türkiye ekonomisinin temel kırılganlıkları ve en can yakıcı sorunları nelerdir?

İktisadi olarak hep dış sermaye girişlerine bağımlılık, yüksek döviz borçları ve ithal girdiler yüzünden yüksek cari açıklar temel kırılganlıklar olarak görüldü.

Halen de öyle. Ancak hepsinin ötesine geçen temel kırılganlık unsuru bir süredir politika belirsizliği ve tutarlı bir politika çerçevesinin ortada olmaması. Bu diğer tüm sorunları da ağırlaştırıyor. ABD’de enflasyon endişelerinin arttığı bir ortamda Türkiye’nin tüm bu kırılganlıklarla birlikte çok fazla bir dış sermaye girişi çekmesi de mümkün görünmüyor. Bu bağlamda dış borçların çevrilebilmesi çok önemli sorun. Şimdilik özel sektör bu konuda pek bir sorun yaşamadı ancak dış borçların çevrilmesi giderek daha pahalı hale geliyor.

Öte yandan özel sektör döviz açık pozisyonunu hızla düşürürken kamunun döviz açık pozisyonu arttı, bir anlamda riskler kamuya kaydı. Bu sene olmasa da 2022’de artık Fed’in ABD’de artan enflasyona müdahale edip parasal genişlemeyi tersine çevirmesi ve faizleri yükseltmeye başlaması da bekleniyor ki bu olasılığın dillendirilmeye başlaması bile Türkiye ve benzeri ülkelere bırakın sermaye girişini yine sert sermaye çıkışlarına yol açacaktır. Gerek ABD’de gerekse dünyanın geri kalanında enflasyonda gözlenen artış, Türkiye gibi ithalata oldukça bağımlı bir ülkede zaten yüksek olan enflasyon açısından da büyük bir tehlike arz ediyor. 

YERLİ SERMAYE DE ÇIKIYOR

–  Merkez Bankası’nın 128 milyar dolarlık rezerv tüketildi, bu Merkez’in güvenilirliği açısından bize neler söylüyor? İç ve dış piyasada nasıl algılanıyor?

Daha önce günü kurtarma politikaları diye tanımladığım uygulamalardan birisi de bir yandan faizi mümkün mertebe düşük tutarken bir yandan da arka kapıdan döviz piyasalarına müdahale ederek kurun yükselmesini engellemeye çalışmaktı. Günü kurtaran politikalar en nihayetinde çok daha büyük sorunlara yol açıyor. Şu anda net rezervleri ekside olan bir Merkez Bankası’nın yapabilecekleri zaten çok kısıtlı ve ne Merkez Bankası’nın ne de diğer kurumların içeride veya dışarıda bir güvenilirliği kalmış durumda. Öte yandan, yerli sermaye de fırsatını buldukça çıkıyor. 2017’den bu yana yerleşiklerin sermaye çıkışları çok yüksek düzeylerde seyrediyor. 

– Hazine ve Maliye Bakanının 15 Mart 2021 tarihindeki açıklamasına göre bankacılık sektörünün yakın izlemedeki kredi tutarı 387,5 milyar TL. BDDK 2021 Mart aylık bülten verilerine göre takipteki alacaklar 149,5 milyar TL. Batık krediler açısından ne tür riskler görüyorsunuz?

Bu istatistiklere bir şekilde yeniden yapılandırılarak vadesi uzatılan ama aslında geri ödemesi mümkün olmayan krediler dahil değil. Bu da bankacılık sektörünün önümüzdeki dönemde tahsil edemediği alacakların artması, zarar yazması ve dolayısıyla özkaynaklarında bir azalma anlamına gelecektir. Dolayısıyla önümüzdeki bir iki senede önemli miktarda özkaynak takviyesine ihtiyaç olacaktır. Bu alacakların kamu bankalarına ait kısmı ise görev zararı olarak tüm kamu kesiminin üzerine yüklenecektir. 

DOLARİZASYON DEVAM EDECEK

– Bu saatten sonra yerlileri TL’ye dönüşe ikna etmek, yabancı yatırımcıyı çekmek mümkün olabilecek mi?

Belirsizlikleri bu kadar yüksek olduğu bir ortamda dolarizasyon devam edecektir. Dış yatırımcı açısından ise son Merkez Bankası başkan değişikliği ile dış sermayenin en spekülatif unsurlarının dahi güveni kaybedilmiş durumda. Bundan sonra dış yatırımcıyı çekmek için çok çok daha yüksek getiriler sunmak gerekir ki bu da ülke kaynaklarının daha büyük bir kısmının uluslararası finansa aktarılması ve ilerisi için artan kırılganlıklar anlamına gelir. 

EKONOMİ BİR FAİZ-DÖVİZ KISKACINA SIKIŞMIŞ DURUMDA

– Bu krizden Türkiye’nin bir kurtuluş reçetesi yok mu, acil olarak atılması gereken adımlar nelerdir? Yıl sonu, büyüme, işsizlik, enflasyon, faiz, kur öngörüleriniz nelerdir?

Bu iki soruyu birlikte yanıtlamaya çalışayım. İçinde bulunulan durumdan kolay bir çıkış görünmemekte. Ekonomi bir faiz-döviz kıskacına sıkışmış durumda. Üretimin ithalata bağımlılığın yüksek olması ise her kur şokunun fiyat artışı olarak yansımasına yol açıyor. Bu tür krizlerin ortodoks çözümü genellikle IMF’yi içerir. IMF’den borçlanırsınız, faizi yükseltir, kamu harcamalarını kısar, ekonomik büyümeyi düşürürsünüz. Bu cari açığı yani döviz ihtiyacınızı azaltır, siz de milli gelirin daha büyük bir kısmını borç ödemelerine ayırırsınız. İktidarın IMF’yi kategorik olarak reddettiğini de biliyoruz.

Esasında 2020 Kasım’da uygulanmaya başlanan program bir IMF’siz IMF programı gibi görünmeye başlanmıştı. Ne var ki yüksek faizler de içerideki büyümeye çok olumsuz etki etmeye ve birçok iş çevresinde tepkiye yol açtı. Bunun dışında da hükümetin tutarlı herhangi bir ekonomi politikası yok. Bir şekilde yüksekte de olsa kurların dengeye gelmesini ve belki de o yüksek kurdan ihracatın artması ile devam etmeyi umuyor gibi görünüyor. Dolayısıyla Türkiye ekonomisi giderek daha da öngörülmez bir hal alıyor. Öyle ki resmi enflasyon hedefi yüzde 5 olan Merkez Bankası dahi yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 9.4’ten yüzde 12.2’ye çıkarmış durumda ve fakat Nisan’da resmi yıllık enflasyon yüzde 17.4. Yüksek faiz, değersiz TL, yüksek enflasyon, yavaşlayan ekonomi ve artan işsizlik temel makroekonomik sorunlar olarak gündemimizi meşgul etmeye devam edecektir.

Yıl sonu büyümesi salgının gidişatına ve özellikle de turizm hedeflerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bağlı görünüyor ki salgın kontrol altına alınmadığı sürece turizm hedeflerinin tutması da mümkün değil. Ancak yaz aylarında yeni bir faiz indirimi ve kredi genişlemesi dönemi ile büyüme desteklenmeye çalışılabilir, bu da büyük olasılıkla 2021’de ekonomik büyüme getirse de yeni bir döviz krizini tetikleyebilecek, faizlerin yeniden artmasını mecburi hale getirecektir. 

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.