Dr. Abbas Karakaya
Abbas KARAKAYA I Şair, Yazar, Akademisyen : Bir kuşağın öyküsü
Yayınlanma:
5 yıl önce|
Yazan:
Erol Taşdelen
Erol TAŞDELEN : Abbas merhaba. İsminle hitap ediyorum, zira tanışıklığımız üniversite yıllarına (1990’lara) gidiyor. Bu yüzden resmiyetle hitap edemiyorum sana. Okurlarımız seni ağırlıklı olarak “çevre”yle ilgili yazılarından tanıyor ama başka ilgi alanların olduğunu da biliyorum. O zaman, eğitiminden, okullardan başlayalım, biraz kendini tanıt dersem, kimdir Abbas Karakaya?
Abbas KARAKAYA : Evet, seninle tanışmamız 1990’lara, İstanbul Üniversitesi Beyazıt yerleşkesine gidiyor. Ben İstanbul Üniversitesine geldiğimde ilk üniversitemi bitirmiştim. 1984 yılında Heybeliada Deniz Lisesini bitirdim. 1988’de yine o zaman Heybeliada’da bulunan Deniz Harp Okulu’ndan (DHO) teğmen rütbesiyle mezun oldum. Harp okulu son sınıftayken üniversite sınavlarına girdim. Ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Bölümünü kazandım. İşte o yıllarda, Beyazıt kampüsünde ortak arkadaşlar vasıtasıyla tanıştık seninle. İyi ki de tanışmışız.
E.T. : Aynı duygularımla. Ortak çok paydaşımız var. O nedenle uzun yıllar yüz yüze görüşemesek de bir şekilde yollarımızın kesişmesi devam etti. İstanbul Üniversite yıllarından neler kaldı sende?
A.K. : Askeri okullarında okuyanların ‘karma okullarda, üniversitelerde okumak’ gibi bir hayali olurdu. Ben bunu gerçekleştirdim. Okula düzenli olarak gidemesem de o yıllardan tanışıp görüştüğüm arkadaşlarım oldu. Güzel arkadaşlıklardan başka iktisadın ne olup ne olmadığını, politik iktisadın varlığını, ekonominin siyasiliği vb. hep orada öğrendim, diyebilirim. Gülten Kazgan‘dan ders almak, İzzettin Önder‘in derslerine katılmak İstanbul Üniversitesi serüvenimin bana kazandırdıkları. Her ne kadar gemide çalışırken okumanın tahmin edilebilecek zorluklarını yaşamış olsam da.
E.T. : Haklısın, Gülten Kazgan, Tülay Arın ve İzzettin Önder hocalarımızı ben de İktisatta yüksek lisans derslerinden tanıma şansım oldu. Nihat Falay; Sevim Güngör; Süleyman Barda; Esfender Korkmaz hocalarımızı da eklememiz gerekiyor belki. Kıymetli insanlar. Örneğin Tülay Arın hocamız ciddi sağlık sorunu yaşadı, uzun yıllar Çapa Hastanesinde tedavi gördü ama belli etmedi; derslerini aksatmadı. Beyazıt otobüsünü beklerken durakta karşılaşmıştık en son kötü gözüküyordu. Nur içinde yatsın, ayak üstü yeni kitaplar önermişti. İdealist kuşağın son temsilcileri idi benim gözümde bu hocalarımız, zaman bu düşüncemi haklı çıkardı maalesef. Sonra seninle bağlantımız koptu ABD’de akademi günlerin başladı diye hatırlıyorum; neler oldu daha sonraki hayatında.
A.K. : Yüzbaşı olmama bir yıl kala kıdemli üsteğmen rütbesinde Bahriye’den ayrıldım. Yıl 1996 idi. 1997-2012 yılları arasında Amerika Birleşik Devletlerinde bulundum. Ohio State Üniversitesi’nde yüksek lisans, İndiana Üniversitesi’nde doktoramı tamamladım. Doktora tezim Cemal Süreya’nın şiiri üzerineydi. 2012 yılında Türkiye’ye dönmeden önce, en son Lawrence’da, Kansas Devlet Üniversitesi’nde ders veriyordum. ABD’deki yıllarımda yabancılara Türkçe, Türk Kültürü, Çeviride Türk Edebiyatı, Sineması gibi dersler verdim.

E.T. : Akademik kariyerindeki kararlılıkta hiç kuşkusuz askeri günlerindeki düzenli ve disiplinli yaşanan günlerin etkisi olmuştur. Tabi askeriyede Denizciler özellikle Bahriyeliler kıymetli ve elit olarak görülür dışardan bakınca da. Çok yazar çıkardı. Belki onun da etkisi ile sonra senin şiir kitapların ile tanıştık; şair olarak karşımızda bulduk. Bu süreç nasıl başladı.
A.K. : İlk şiir kitabım 2006 yazında İstanbul’da çıktı. O sıralarda, Bloomington şehrinde doktoraya devam ediyordum. O kitaptaki kısa özgeçmişim şöyle yazmıştım:
İstanbul Çağlayan doğumluyum
Sivas Kangal görünse de resmi evraklarda
1980’lerde parasız yatılı okudum Heybeli bir adada
Gemilerde bir dokuz yılım geçti sonra
Öğrenciyim yine şimdi, denizi olmayan küçük bir Bloomington’da
Bu ilk kitabım. Sonrası… gelir (mi) elbette.
Bu dizeler şimdiye kadar bu söyleşide söylediklerimi veciz bir şekilde söylemiş. Yani on dört yaşında deniz okullarıyla giymeye başladığım üniformayı on sekiz yıl sonra 32 yaşında çıkardım. Ve yeni sulara açıldım. Bu ayrılış, yeni bir hayata geçişin, denizdeki yıllarıma dair şiirler de var bu ilk kitapta. Mesela, onlardan biri ‘Okyanuslarla’ adlı şiirim. O şiirin girişinde şöyle demişim:
Beni buraya kadar getiren pusulamı
derine attım.
Bu sularda söyledim
Söyleyeceklerimi
bulunsa da eksiği.
Bahriye’den ayrılışımı düşününce, Can Yücel’in Deniz Gezmiş için yazdığı Mare Nostrum adlı şiirinin şu iki dizesi aklıma gelir: En uzun koşuysa elbet Türkiye’de de devrim / O, onun en güzel metresini koştu. Şiirdeki gibi ben de en genç iki rütbenin naifliği, heyecanı ve merakı içinde gemileri, uzun seyir günlerini, denizin mecbur ettiği dayanışmayı en güzel haliyle yaşadım. Yaşadım ve yaşadıkça oraya ait olmadığımı da gördüm, aslında “gösterdiler” demek daha doğru. Deniz kuvvetlerinde kalsaydım ne olurdu? Balyoz kumpasının bir mağduru da ben olurdum herhalde. Bu yüzden, en tatlı yerinde bırakıp başka bir serüvene atıldım, diyeyim.
E.T. : Amerika yıllarından neler kaldı, nasıl hatırlıyorsun?
Amerika’da aslında ‘korunaklı’ bir çevrede kaldığımı söyleyebilirim. Ben Amerika’ya okumaya gittim. Kaldığım üç şehir de Amerika’da ‘college town’ denilen, yaşamın merkezinde büyük bir üniversite kampüsünün olduğu yerlerdi. Kampüs çok kozmopolit bir ortamdı, dünyanın birçok yerinden, kültüründen insanla tanışma fırsatım oldu. Çok Amerikalı arkadaşlarım da oldu.
Amerika denince benim aklıma ilk önce yalnızlık geliyor. Bu da hem iyi, hem zor bir durum. Zengin, konforlu kütüphaneleri geliyor. Hayatımda evimden sonra en çok zaman geçirdiğim yer herhalde kütüphanelerdir. Neyi özlüyorsun dersen, en çok kütüphanelerini.
Konumuz bu değil ama, ben bu kampüslerde neredeyse her milletten, ülkeden insanlar gördüm. Her ülkenin, her ulusun kendine ait değerleri, özel günleri, sembolleri vs. olduğunu yaşayarak gördüm. Yabancı arkadaşlarım oldu. Şunu çok daha iyi anladım ki milliyetçilik, “en iyi millet biziz” demek son derece aptalca bir düşünce, ideoloji. Çünkü her milletin, her ülkenin kendi bahçesi var, onlara o güzel. Bizimki yahut bir başkasınınki neden en güzel olsun ki!
O zamanlar, özellikle ABD’deki ilk yıllarımda hep şunu söylerdim, kafayı milliyetçilikle bozmuşları göndereceksin yurtdışında bir yere. Ama kısa süreli, turist olarak değil. En az altı ay oralarda yaşasınlar, günlük hayata katılıp aslında dünyadaki insanların nasıl da birbirlerine benzediklerini, benzer ihtiyaç ve beklentileri olduğunu anlasınlar diye.
E.T. : Uzun yıllar kaldın ABD’de diye biliyorum. Özellikle Z Kuşağının aklında yurt dışı hayalleri var. Kıymetli bilgiler bunlar onlar için de. Gündelik hayatın nasıl geçiyordu.
A.K. : Valla, Amerika’daki on beş yılımı, Amerika serüvenimi araba almadan, arabasız tamamladım. Bir ara, bir yakın arkadaşımın volvo marka arabası vardı, onu ortak kullandık. Bu arabanın şiiri de vardır birinci kitabımda. Onun dışında, ulaşım aracım belediye otobüsleri ve bisikletimdi. Bakkal alışverişini bisikletle yapmak her zaman kolay olmazdı. Soğuk havalarda, karda kışta mesela. O zaman Amerikalı, Türkiyeli arkadaşlarımdan rica ederdim, beni onlar getirip götürürdü markete. Ben, “ev alma, komşu al” sözüne galiba çok inandım, çok benimsedim. 🙂

E.T. : Benim gördüğüm, yaşam tarzında ve şiirlerinde Çevreye duyarlılık ana eksen konumda. Bu duyarlılığın temelleri nereden geliyor?
A.K. : Tam bilmiyorum, bilemiyorum. Bazı şeylerin kaynağını çıkaramıyor insan ama mesela 1980’lerdeyken, yani onlu yaşlarda, etrafıma, fiziksel dünyaya bakıp ‘ya bu dünya, yollar, evler falan değişiyor, insan yaşlandığında, alıştığı çevreyi, doğduğu çevreyi bulamazsa ne yapar, nasıl hisseder’ gibi soruların aklımda geçtiğini hatırlıyorum. Cumhuriyet gazetesi okunan bir evde büyüdüm. O zamanlarda, Cumhuriyet’te yazan mimar Oktay Ekinci‘nin yazılarını okurdum. Kent sorunlarına, betonlaşmaya dair yazılar yazıyordu. Herhalde kent sorularına, doğaya duyarlığım o yıllardan oluşmaya başlamış olmalı. Bir de tabii, biz, benim kuşağım arabaların az olduğu, kırların, boş arsaların çok olduğu güzel bir dönemin çocuklarıyız.
E.T. : Kesinlikle haklısın. Artık çocukların dizleri, dirsekleri kanamıyor ama o güzelliklerden mahrum büyüyor. Ağaca tırmanmadan büyüyen çocuklar var günümüzde. Zaman nasıl etkiledi bizleri?
A.K. : 1980’lerde neo-liberalizm zehri bu ülkeye askeri darbeden sonra Turgut Özal ile ekilirken, çocukluğumun 1970’lerini 1980’den sonraki değişimlerle karşılaştırmış olmalıyım. Dolayısıyla, ben yaşlanınca nasıl bir çevrede yaşayacağım sorusu aklıma gelmiş olabilir. 1980’lerin sonu, 1990’ların başı olmalı, bir gün, bir arkadaşımla Kadıköy’den Karaköy’e geçiyoruz vapurla; Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesine dikilmiş oteli, Gökkafes adlı ucubeyi, Barbaros yokuşunda okuduğum ortaokulun (Beşiktaş Atatürk Deneme Lisesi) önüne dikilmiş oteli göstererek “bunların hepsi biz yaşarken oldu” dedi. Ki bu sözü aklımdan çıkmadı. Kısaca, İstanbul’un tanınmaz, bugünkü haline gelişin tohumları biz gençken atıldı.
E.T. Bizler, Ataköy düzlüğünde futbol oynayan ve Florya ‘Güneş Plajın’da denize giren bir nesiliz. İstanbul nasıl oldu da bu hale geldi şaşıyor insan. Güncel konulardan, Marmara Denizinin “deniz salyasına” boğulmasına ne diyeceksin?
A.K. : Çok büyük acı. Beş yıl Heybeliada’ya vapurlarla gidip geldik öğrenciliğimizde. Vapurları, Marmara’yı tanıma, sevme yıllarım. Marmara’nın öldürülmesi de aslında o yıllarda başlamış. Deniz bilimcisi Levent Artüz, ilk öldürücü darbenin İSKİ’nin 1989 yılında Ahırkapı önlerinde başlattığı derin deniz deşarjı olduğunu ve ne yazık ki Marmara’nın 1989’dan önceki haline dönmesinin imkânsız olduğunu söylüyor. Marmara felaketi “bayrak inmez, ezan susmaz, vatan bölünmez‘ masalının bizi getirdiği son noktanın en tipik örneği: ‘Dünyada hiçbir örneği olmayan bir şey, bir ülke kendine ait bir denizi yok etti.’
Marmara denizi ölürken, ona ağır işkenceler de yapıldı. Maltepe, Yenikapı dolgu alanları, Yassıada’nın betonlanması gibi bir nice kötülük. Ben de bunları görerek Marmara’ya bir ağıt yazmıştım. 2015’de çıkan üçüncü kitabımdan bu şiir.
Marmara Denizine Ağıt
Mermerin mermer olduğu günlerden adın
Köpek öldüren aromalı denizi Bizans’ın, Marmaros
En siyasi denizi ülkenin, en cumhuriyetçi
Vapurlar denizi, İstanbul denizi
Prenses adalarının annesi, en yerli yelken bezi
Erdek, Şarköy, Hereke, İzmit, Tuzla, Yalova
Yol gözleyen penguenlere döndün
Ölüme terk edilmiş anaokulu bahçesi
Haritalarda atlanan, boynu bükük deniz
Dibin yüzeyin sarılık, salgın, sintine
Üvey anne kadar yokmuş değerin
Oksijen çadırına alınacak ilk deniz
Çanına ot tıkadılar Yenikapı’da, Maltepe’de, yanarım
Canın burnunda, olta balıkçıların aç, perişan
Artık zehirli balık bile çıkmıyor Marmara’dan
E.T. : “Gezi olayları” diye geçiyor ama aslında çevreye sahip çıkma; yapılan dayatmalara “yeter artık” çığlığıydı. Karamsarlığın yıkıldığı, ‘apolitik’ denilen yeni nesil gençliğin hak arama, özgürlüklere müdahale edilmesine isyanı olarak değerlendiririm Gezi’yi ben. Senin için Gezi ne anlama geliyor ve ileriye yönelik ne gibi izler bırakacak?
A.K. : Hayatımda daha sonra ‘Gezi direnişi’ var. Senin Gezi hakkında söylediklerine tamamen katılıyorum. Geziyi adlandırmana da katılıyorum. Son derece meşru, haklı, alnı ak, güçlü bir ‘çığlık’ ya da kıvılcımdı. Öncelikle bir kent hakkı ve ekolojik mücadeleydi. Yankısı, tutuşturduğu mücadele ateşi büyük ve etkili oldu. Özgürlükler mücadelesine dönüştü. Bir il hariç tüm Türkiye’de, hatta dünyanın başka bir sürü coğrafyasında karşılık, destek buldu, ilham verdi. Gezi muazzam bir kolektif hareketti. Duyguydu, dayanışmaydı, “başka bir hayatın mümkün olduğunu” gösterdi, gösterdik birbirimize. Çok şey öğrendik ondan. Bu toprakların, Ortadoğu’nun ve dünyanın gördüğü en onurlu, en haklı, en alnı açık itirazlarından biridir. Gezi sürüyor, bitmedi. Ama Gezi’nin ayrıntılı tarihi de henüz yazılmadı. O tarih yazıldıkça bu pırıltılı mirasa sahip çıkanlar artacak. Bir de şunu söylemek isterim, o zamanki siyasi yapılar, siyasi partiler Gezi’de ortaya çıkan enerji ve bilinci kendilerine katamadılar, yararlanamadılar, geliştiremediler. Gezi’nin güzelliği, değeri diyorum ama Gezi’de yitirdiğimiz canları düşününce hep bir eksiklik duygusu, kocaman bir burukluk buluyor beni. Onları devlet teröründen kurtaramamanın acısı… Anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Gezi’de yitirdiğimiz Hasan Ferit Gedik ile o zaman oturduğum Etiler’deki Sanatçılar Parkı Forumunda tanışmıştım. Gezi Koyun Çocukların Adını adlı kitabımda ona da selam yollamıştım:
gündüz gökkuşağıyız göğün yüzünde
geceleri bir samanyolu
ışıklar taşıyoruz aya
tarihin birikmiş öfkesini
hayatı var eden suların öfkesini
Hasan Ferit Gedik’in Spartaküs öfkesini ve ışığını
taşıyoruz kadın erkek el ele
Biliyorsun, Gezi’nin gerisinde Taksim ve Gezi Parkını talan edecek projelere itirazlar vardı. Ben de Taksim Dayanışması (TD) çatısı altındaki bu itirazları dillendiren insanlar arasındaydım. TD’ye Ekim, Kasım 2012’de bireysel olarak katılmıştım. Yine orada, o zamanda çok güzel insanlarla tanıştım. Dayanışmayı, yoldaşlık duygularını yoğun yaşadım. Taksim’e korku duymadan çıktığımız günler. Sokaklarda polis şiddeti olmasına karşın büyük bir iyimserlik, ferahlık ve dostluğun, kardeşliğin olduğu günlerdi.
O günlerde nişanlım Sibel Tatar düğün töreni hazırlıkları içindeydi. Ben Taksim’de, Gezi parkındaydım. O günleri yazdığım Sokaklar adlı şiirimi Sibel’e, Ali İsmail Korkmaz ve Mücella Yapıcı’ya ithaf ettim.
Sokaklarda
A.İ. Korkmaz, M. Yapıcı, S. Tatar’a
sirke, süt, maske, ölüm gazı ve kan.
gökyüzüne benziyorduk gittikçe
azaldıkça yüreklerimizde korku
çoğalıyordu damarlarımızda güzel hayat
beklenmedik bir fotosentez haliydi sokaklarda
korktuğumuzu saklamadıkça birbirimizden
durdukça yan yana
inatçı, eşitlikçi, tanıdık
doğanın ışığı
görünmez bir sis halinde
doluyordu hücrelerimize,
doluyordu
insanın kardeş kanı bir de.
E.T. : Şiir kitaplarının yanında çeviri yazıların ve kitapların da var. Yazmak mı zor çeviri yapmak mı? Çeviri yapılacak kitapları ve yazıları nasıl belirliyorsun?
A.K. : Çeviri çok emek yoğun bir iş. Ben sevdiğim, topluma yararı olacak, değerlerimle uyumlu yapıtlar seçiyorum çevirmek için. İkisi de zor. Hangi dilde yazarsan yaz yazı zor iş. Havada uçuşan bir şeyleri yakalayıp sabitleme çalışması. Çeviri ise sabitlenmiş bir şeyi hedef dilde en doğru, en etkili söyleme işi. Bu da zor, her ne kadar önünüzde sabitlenmiş bir ileti olsa da, onu başka bir dilde söylemeye çalışırken yine şeyler, kelimeler, anlamlar uçuşuyor; siz oradan anlamlı bir yapı çıkarmaya çalışıyorsunuz. Zor olmalarından başka her iyi pratiği birleştiren şey bir yapı ortaya çıkarıyorsun. Ve onun insana verdiği haz. Bu işlerde emeğinin karşılığını alan çok çok az, ezici bir çoğunluk bu haz için yapıyorum. Ben de onlardan biriyim.
E.T. : Çok önemli bir şairimizden, İkinci Yeni’nin öncülerinden Cemal Süreya’nın kült kitabı Üvercinka’yı çevirdin İngilizce’ye.
O benim çevirim değil, ortak bir çeviri. Indiana Üniversitesinde benden Türkçe dersi almış, eski bir öğrencim, arkadaşım Donny Smith’le ortak bir çeviridir. İçimize sinen bir çalışma oldu, galiba benzer çalışmalara bakıldığında, biz çıtayı yükselttik. Şöyle ki; kitaba Cemal Süreya’nın en uzun denemesi -Sevginin Halleri- çevirisi, Ülkü Tamer’in Cemal Süreya hakkındaki yazısı, benim Üvercinka üzerine eleştiri yazım Talat Sait Halman’dan bir yazı, Donny Smith’ten çevirmenlerin notu adlı bir yazı ve en sonuna da bir sözlükçe koyduk. Tüm bunları “şiirleri İngilizceden okuyanlara iyi bir geri plan versin diye” yaptık. Tabii ki şiirleri çift dilli bastık. Bir de, şahane bir kapak resmi kullandık. Görebilseydi, eminim, Cemal Süreya da çok beğenirdi. Ressam arkadaşım İlhan Berrin Sunsay’ın şahane bir resmiydi. Kitaptaki şiirlere çok yakışan bir görsel oldu. Kitap 2010 yılında Indiana University Turkish Studies Series’den çıktı. Şu an, Amerika’da üniversitelerde kullanılan bir kitap.

E.T. : Son kitabın “Taşıran Damlaların Cesareti” El Yayınları tarafından yayınlandı, dağıtımı yapıldı. Son kitap ile ilgili geri dönüşler nasıl oldu? Kendi adıma konuşursam, senin şiirlerinde hayatın gerçekleri ile yüzleşiyor insan. Yalın bir dil tercih ediyorsun ve “Kurumamış Alın Teri”, “Utanır Kızılırmak” gibi şiirlerinde olduğu gibi tarihe notlar düşüyorsun. “Türkiye’nin Markası” adlı şiirin de böyle bir şiir. Kitap çıkmadan önce bu şiirini okumuş ve o zaman da çok beğenmiştim. İlk şiirini ne zaman yazdın? Ve şiir senin için ne ifade ediyor diye sorsam?
A.K. : Taşıran Damlanın Cesareti dördüncü şiir kitabım. İşaret ettiğin gibi, yalın bir dilim var, kitaptaki birçok şiire tarihe düşülen notlar olarak da bakılabilir. Bu kitap üç temel tema etrafından dönüyor: savaş karşıtlığı, doğanın yüceltilmesi ve Mir Ulaş nezdinde çocuklara şiirler. Şair İsmet Alıcı geçenlerde Doğayı Kucaklayan Savaş Karşıtı Şiirleriyle Abbas Karakaya başlıklı uzunca bir yazı yayımladı kitabım hakkında. Sen de bu yazıya yer verdin Banka Vitrini’nde. (https://bankavitrini.com/2021/06/09/tasiran-damlanin-cesareti/)
Şiirlerimle hayatım çok iç içe. Yani Cemal Süreya’nın dediği gibi ‘şairin hayatı şiire dâhil‘ benim hayatım yazdığım şiire kolayca da seçilebilecek ölçüde dâhil. Başka türlüsünü beceremiyorum. İşte bak, bu söyleşide bile şiirlerden kaçamadık. Tersten gidersek, ilerde, ama ne zaman, nasıl bir bağlamda olur, tabii ki bilemem, hayatımın bu ilk söyleşisi de şiirimde yerini alacaktır kuvvetle muhtemel.
Şiir benim için ne? Okuyorum, izliyorum, dinliyorum… Birçok sanat ürünüyle hemhal oluyorum, ‘tüketiyorum’ ama bana tüketici olmak yetmiyor, o yüzden yazıyorum şiir. Benim kendime getirdiğim açıklama bu.
İlk şiirimi neydi, kime yazdım, net olarak çıkaramıyorum. Ama ortaokulda karşılık bulamayan bir aşka hem başka şairlerden, hem kendi şiirlerimden oluşan bir tomarı (içinde Cahit Sıtkı Tarancı, Ümit Yaşar Oğuzcan’dan şiirler vardı) ona ulaştırmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ortaokul, lise birinci sınıf zamanları diyeyim. Ama en başta neyi örnek alıp ya da kime öykünüp yazdığımı bilmiyorum.
Hayat, yaşanan şeyler, şiirden önce gelir bence. Yani şairlik şiirden önce hayata, dünyaya karşı aldığımız bir tavır, bir duruştur. Şiir yazmak sonra gelir. Peki, bu tavır nedir diye sorarsan, kendi adamak, karşılık beklememek, güçlüden yana olmamak gibi şeyler diyebilirim. ‘Ekmek yemese de şiir/ Ekmek almaya gider sabahları’ dizelerinde olduğu şeydir duruş. Kendini dünyanın merkezine koymamaktır biraz da.
E.T. : Abbas Karakaya’ya baktığımda dışardan “yaratıcı ve iz bırakıcı” bir yapı görüyorum. Yeni projeler var mı?
Mahcup ediyorsun beni Erol. Ne diyeyim, bilemedim. Çok sağ ol. Çizgi çekilip aktifler pasifler çıkarıldığında, yani muhasebe tamamlandığında belli olacak. Dilerim senin yaptığın yoruma yakın bir toplama ulaşmış olabilirim en sonunda. Son kitapta Yıldızlarla Rakı adlı şiirimde iddialı bir şeyler söylemişim: (…) Bu şiirde yazıyorum/ Sözlerim boşuna/ Söylenmiş olmayacak. Bakalım, bu dizelerdeki niyeti, temenniyi ne kadar, nasıl geçirebileceğim fiiliyata. Ben de merak ediyorum.
E.T. : Bir de senin neredeyse 2020 yılından bu yana “Çekmeköy-Farabi Sokak Mağdurları”yla dayanışman var. Banka Vitrini’nde onlar hakkında çok yazdın son bir yıl içinde. Neler oldu Farabi Sokak’ta? Dışardan bakınca, bir ‘dere ıslahı’ var gibi görünüyor. Ama aynı zamanda imar rantı yaratma girişimi de var. Rant yaratılırken yok edilen, parçalanan hayatlar var. Benim de sık sık haberleştirdiğim Suna Duman mağduriyeti var. İnsanların 30 yıldır yuva belledikleri yerlerden atılıp arsalarına çok katlı apartman inşaatlarına ruhsat verilmesi gibi absürt bir durum da var ortada. Yetkililer, sorumlular tepkisiz kalarak hukuksuzluğa onay veriyorlar galiba. Bu iş nereye kadar gidecek çözüm umudu var mı?
A.K. : Ben yerel mücadeleyi önemsiyorum. Fiziki çevremizin hali nasıl yaşadığımızı, düşündüğümüzü de etkiliyor. İşte bu yüzden kent ve doğa hakları, kısaca yaşam alanları savunucusu olarak bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Belirttiğin gibi son bir yıldır Çekmeköy Serindere-Farabi Sokak Mağdurlarının yanındayım.
Çekmeköy Belediyesi ve İSKİ’nin imar oyunlarıyla 2018’de Farabi Sokak’taki altı ev yıkıldı. Farabi Sokak imara açılarak yok edildi. Gerekçe ya da işin kılıfı olarak dere koruma bandına kalmalarıydı. Oysa hiçbir dere koruma bandında değildi, derenin çok üstündeydi. Yani evler boşuna yıkıldı, aileler dağıtıldı. En tuhafı İSKİ yaptığı işin, korsan ıslahın projesini hala mahkemeye sunamadı. Yargı süreci sonuçlanmadı.
Evi yıkılan genç bir kadın Suna Duman evlerinin yıkıldığı yeri terk etmedi. 2 Ağustos 2018‘den bugüne, derme çatma, altı metrekarelik bir kulübede direnişte. 1056 gündür orada Adalet Nöbeti tutuyor. 2019’da göreve gelen yeni İBB yönetimi de mağduriyetleri gidermedi. İBB, İSKİ, yerel siyasetçiler neden kendilerinin sebep olduğu bu sorunu çözmüyor, anlayamıyoruz. Ama Farabi Soka Mağdurları kazanacak, çünkü yapılan yıkımların hiçbir hukuki ve teknik dayanağı yok. Üç buçuk yıldır mücadele ediyoruz (ben son bir yıldır daha yoğun olarak içindeyim). Kazanacağız çünkü güneş balçıkla sıvanmaz.
E.T. : Son kitabında, kitabın sonuna koyduğun kısa özgeçmişinde ‘seslendirme yapıyor’ gibi bir ifade var. Bunu biraz açar mısın?
A.K. : Seslendirme son beş yılda akıllı telefon almamla hayatıma girdi. Akıllı telefona uzun bir süre direndim, sonunda 2016 yazında aldım. Biliyorsun, bu telefonların ses kayıt etme özelliği var. Bu özellik sayesinde şiirler kaydedip eşe, dosta yollamaya başladım. Çok olumlu yorumlar aldım, alıyorum. Madem öyle dedim, Kasım 2020’de WhatsApp üzerinden bir ‘masal okuma grubu‘ oluşturdum çocuğu olan ailelerle. Hafta içi her gün sabahları bir kısa masal kaydedip gönderdim. Fena da olmadı. Sekiz ay sürdü, Haziran’da biz de tatile girdik. Oğlumuz Mir Ulaş’a hep masal anlatmak isterdim, bu masal grubunun oluşmasının esas sebebi bu. Buradan bir çocuk ya da yetişkin radyo tiyatrosuna gidebilir miyiz, diye düşünüyorum. Her ne kadar görsel bir çağda olsak da ben sesin, radyonun daha büyülü bir şey olduğuna inanıyorum. Bir mikrofon alarak seslendirme işini bilgisayarla, biraz ‘profesyonelce’ yapmayı planlıyorum. Bakalım, nasıl olacak.
E.T. : Son dönemde Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylar da seni çok üzdü. Boğaziçi üniversitesinde neler oluyor. Sen yurtdışında da eğitim aldın ve öğretim görevlisi olarak bulundun oralarda bu tip olaylar yaşanır mı?
Boğaziçi gerçekten müstesna bir kurum. Hem fiziksel yapısı, hem kurumsal kimliği, öğrenci öğretmen ilişkileri, kütüphanesi vb. bakımlardan Türkiye’nin en önde gelen üç dört üniversitesinden biri. Hatırlarsan, MB’nin atanmasıyla başlayan protestoları bir iki kez Banka Vitrini için haberleştirmiştim de.
Yazık ediyorlar bu güzel topluluğa, güzel kuruma. Ama Boğaziçililer kazanacak, er ya da geç. Tabii dileğimiz bu kazanmanın geç olmaması. Boğaziçili çok arkadaşım var, öğretim üyeleri muazzam bir dayanışma içindeler. Boğaziçi’ni Boğaziçi yapan ilke ve fikirlerden vazgeçmiyorlar, öğrencileriyle beraber büyük bir dayanışma içinde savunuyorlar. Çekmeköy Farabi Sokak Mağdurlarının kazanacağı gibi Boğaziçililer de kazanacak. Bu zor günler geçecek. Çünkü diretiyorlar. Haksızlıkları, hukuksuzlukları sineye çekmiyorlar.
Amerika’da yaşadığım yıllarda, üniversitelerde böyle bir absürtlük ne duydum, ne de yaşadım. Üniversitelerin iç işlerine bu kadar karışılmaz. Okuduğum, çalıştığım üç üniversitede de bu kurumlara katılır katılmaz bana kullanacağım ofis gösterilip hem odamın hem odamın bulunduğu binanın anahtarı verildi ki böylece istediğim zaman ofisimi kullanabileyim. Dahası, oralarda üniversite kütüphaneleri dâhil, kampüsler tüm yurttaşlara açıktır. Boğaziçi Üniversitesininse sadece girişleri değil, bitişiğindeki sokaklara kadar barikatlar, tel örgülerle kaplı. Çevik kuvvetler, ara sokakta tomalar… Onlarla bizler arasındaki fark bu işte! Daha derine, ayrıntıya gitmeye gerek yok. Ama Boğaziçi kazanacak. Direnenler kazanacak. Tarih bunu böyle yazar.
E.T. Boğaziçililer için şiirin var mı?
A.K. : Özel olarak Boğaziçililere yazılmış bir şiir yok son kitabımda. Ama Ankara Yüksel Direnişçilerine ithaf ettiğim bir şiir var ki kitaba adını veren ifade o şiirde geçiyor. O zaman bu şiir bu söyleşinin son sözü olsun. Ormanını, deresini, parkını, okulunu, sokağını koruyan, haklarını, özgürlüklerini hırsızlara, yağmacılara karşı savunan, direten herkese, o ‘taşıran damlalara’ gitsin bu şiir
Cesaretle
Ankara Yüksel Direnişçilerine
Güneş yükselen sıcağı
Gece inen soğuğu
Emen kayalar gibi ayakta
Can taşıyan herkesle candaş
Kirpi, anız, gökyüzü, çiğdem
Ağaçların şarkısını söylüyor
Yeraltı sularının dilini de biliyor
Artıyor şeylerin ışığı onunla
Güzel inat, zarafet ve korku
Taşıran damlaların cesareti ve anda
Çatıdan bir yüreği var
Yağdıkça yağıyor üstüne
Ondan öğreniyorum ben de
Yaşamayı cesaretle
E.T. : Abbas Karakaya olarak aynı zamanda editörlüğünü yaptığım sosyal sorumluluk projesi olan günümüzün vitrini; bankavitrini.com sitesinde ağırlıklı çevre ve toplum sorunları ile ilgili yazılar kaleme alıyorsun. Öncelikle uzun yıllar görüşmemiş olmamıza rağmen kırmayıp sitemizde yazılarını paylaştığın için teşekkür borcum var. Toplumun ortak sorunları toplumsal göz ile olaylara bakan insanları bir araya getiriyor. Kendi adıma senin yazılarını keyif ile okuyorum; yazılara önemli ölçüde okuyucu kitlesi de oluştu ve tepkiler çok olumlu. Toplum ve çevre sorunlarını şahsi sorun gibi algılayıp dillendirmek ve yazıya dökmek vicdanen de insanı rahatlatıcı bir süreç. Yaşam tarzı, düşünce tarzına yansımış, çelişki bulunmayan birisin. Tekrar emeklerin için teşekkür ederim.
A.K. : Ben teşekkür ederim. Vasiyet şiiri ile veda edelim.
Ağaçlara özenirdi desinler
Yaprakların fısıltısını duymaya çalıştı
Razı gelirse dalı olayım bir ağacın
Su taşıyayım köklerinden en tepeye
Çayıra uzanayım yorulduğumda
Cırcır böceği de olabilirim çalılarda
Dr. Abbas Karakaya
RÜZGARIN ÜLKESİ ÇANDARLI’DA YENİ BİR SAYFA: YAYLAYURT KÖYÜ
Yayınlanma:
10 ay önce|
12/08/2025Yazan:
Dr. Abbas Karakaya
Rüzgarın ülkesi Çandarlı’yız yine. Beş yıl önce, Covid-19 pandemisinin olduğu yıl hayatımıza girdi bu belde. Yani ilk kez 2020 yazında geldik buraya. O yaz tatile gidecek bir yer ararken Sibel’in haritada bulduğu bir yer. Bimeyko denilen sitede bir ‘uyduruk’ bir ev (arka tarafı komple duvar, penceresiz) kiraladık. Ve öğrendik ki ‘imar affıyla’ ev statüsü verilmiş bu ucube daireye. O gün de şimdiki gibi delice bir rüzgar esiyordu. Zaten esmezse rüzgar olmaz ama, yaman esiyordu. Ağaçlar köklerinden çıkacak diye korkmuştuk. Bu Çandarlı’da ilk akşamımızdı. Çok şaşırmıştık. Durmuyordu, durmuyordu, amasız fakatsız amansız esiyordu rüzgar. Ve şimdi bu yazıyı böyle bir rüzgar altında yazıyorum. Sanki ben rüzgarla ilk kez Çandarlı’da tanışmıştım. Şimdi bıraksam, önümdeki bilgisayarı da yere çalacak. Zaman zaman onu da sallıyor, ama tetikteyim. Ulaş ağaçlara yazık diyor, deli rüzgar dallarına bindikçe biniyor, eğdikçe eğiyor.
Geliş o geliş. O zamandan beri her yaz, uzun ya da kısa bir Çandarlı ziyaretimiz oluyor. Burada bizi çeken neydi, ne? Alçakgönüllü haliydi. 1970’leri hatırlatan bir yer. Bir Bodrum, bir Marmaris ya da Kaş değil. İyi ki de değil. Kendi halinde, sade; gürültüsüz bir tatil/yaşam arayanlar için bir yer. Yollarında yılkı atların, tayların dolaştığı, geceleri yaban domuzlarının yiyecek aramaya çıktığı bir yer. Konuştuğumuz buralı biri domuzların aslında su için aşağılara indiğini söyledi. Şaşalı bir yer değil. Ayrıca, rüzgarı ve deniziyle de kendini aratan bir belde. Bunun için sevdik biz Çandarlı’yı. Tamamen haritadan şansına bulduğumuz bir yer, ama hayatımıza katıldı işte.
Rüzgar, nasıl da ses çıkararak esiyor ben bunları yazarken 8 Ağustos 2025 Cuma akşamı. Sanki çocukluk travmalarını atlatamamış bir ergen rüzgar Çandarlı’da. Duvarı delemeyen ısrarcı bir matkap. Arkadaşına kitaplarını götürmeye çalışan çok seven bir arkadaş. Abbas Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede? adlı filminde arkadaşının evini ısrarla arayan, arkadaşını bulmaya ant içmiş çocuk Çandarlı’da rüzgar.
Cuma günleri Çandarlı’da Pazar kuruluyor. Güzel, geniş bir kapalı Pazar. Bu seferki gelişimizin ikinci günü, ilk sabah, soluğu pazarda aldık. Renkleri, sesleri, kalabalığıyla pazarlar benim her zaman ilgimi çeken kamusal alanlardan. Gezerken meyve, sebze dizilerindeki renk cümbüşü gözlerimi doyururken, satıcıların müşterileri davet etmeyen çalışan sloganlarına, seslerine de kulak kesiliyorum. Mesela, börülceye ‘Pazar güzeli’ demişler bu hafta. Şeftaliyi satarken Bursaaa, Bursaaa diye bağırıyor biri. Benden al benden al fasulyeyi pişman olmazsın diye bağırıyor biri. Marketlerdeki o ölü sessizliğini düşününce pazarlardaki canlılık asıl beni etkileyen.
Bu seferki gidişimde Çandarlı pazarında daha çok zaman geçirdim. Meyve sebze, kuru yiyecek vb. kısmını dolaşınca pazarda iki ayrı pazarcı grubu olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Çoğunluğu erkek olan grup o sevdiğim pazarcı sloganlarını atan gruptu ve pazarın ‘ön’ tarafındaydı tezgahları. Gerilere gittikçe tezgahlarda daha çok kadınların olduğunu gördüm. Güneşte, toprakta çalışan kadınlar. Aklıma Nazım Hikmet’in Kadınlarımız adlı şiirini getirdiler. Kanım kaynadı onlara. Çandarlı’nın ruhuna da uygun bir durumda pazarın bu ikinci kısmında gördüklerim. Bağırmamaları, ürünlerinin yanında sessizce ya da kendi aralarında konuşarak beklemeleri dikkatimi çekti. Pazara getirdikleri şeylerin hepsi yan yana, sanki dayanışma halinde, az miktarlardaydı. Ve biçimleri de ‘eğri büğrüydü’. Tanışmak istedim, konuşmaya başladım. Lafı nasıl açtım hatırlamıyorum ama öndeki satıcılar için ‘onlar mal alır satar’, bizim getirdiklerimiz kendi malımız, kendi bağımızdan, bahçemizden, dediler. Herhalde kimsiniz, neredensiniz diye sordum. Türkmen köyü Yaylayurt’tanız dediler. Batıda Türkmen’in Alevi anlamına geldiğini biliyordum. Alevi misiniz dedim, evet dediler. Ya ben de ‘yabancı değilim’ dedim. Nereli olduğumu sordular, söyledim ve tanışmış olduk. Gerisi çorap söküğü gibi gelir zaten. Birçok tezgâhtaki kadınlarla, arada bir de erkek vardı, tezgâhtaki kadının oğluyla konuştum. Adının Seyhan olduğunu söyledi. En az iki kadın halalarıma benziyordu. Çandarlı benim için Yaylayurt Alevi köyünün olduğu yer olarak da bir kat anlam daha kazandı. Alışverişimin çoğunu mal alıp mal satanlardan yapmıştım. Yeni tanıştığım Yaylayurtlu kadınlardan da bir şeyler aldım. Köylerine geleceğim sözü verdim. Gel, suyunu bizim köyden alırsın bir kaynak var dediler. Cemevlerini olduğunu söylediler. Fotoğraf çektirmek istiyorum değince, yaşlı bir teyze sen benim de oğlumsun diyerek hiç itiraz etmedi. Siz benim de anamsınız diyerek elini öptüm. Fotoğraflar çektirdim.
NOT: Bugün (11 Ağustos) köye uğradım. Köy Çandarlı merkeze 2-3 km uzaklıkta. Köye çıkarken köyden Havva teyze el etti durdum, onu da alarak köye çıktım. Su kaynağının yerini gösterdi. Eskiden eşek sırtında su getirdiklerini, çeşmeyi, çeşmeye kadar olan boru hattını köylünün imece usulü ile kendilerinin yaptığını anlattı. Yazlıkçıların kimi zaman, buna rağmen su alımında köylüyü mağdur ettiklerini, sıraya girmek istemediklerini söyledi. Pazarda tanıştığım Seyhan adlı kişiyi sordum, tanıdığını söyledi. Köyde iki kahvehane olduğunu, ama yaz aylarında herkes tarlada, bağda bahçede olduğundan bu kahvelerin yaz aylarında akşamları açıldığını söyledi. Cemevi de hakeza kapalıydı.
Çandarlı, rüzgar azalmadan azmaya devam ediyor. Geldiğimizden beri gemi azıya almış durumda.
Abbas Karakaya 8-11 Ağustos 2025, Çandarlı
Dr. Abbas Karakaya
KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI-9
Yayınlanma:
10 ay önce|
06/08/2025Yazan:
Dr. Abbas Karakaya
Yazın en en kitabı: Mavi Kuşu Gören Var Mı? Çetin Öner‘den bir mini destan. Bir çocuğun kesilmiş bir ağaçtan aldığı yarı canlı dalı toprağa ekmesiyle, ona yaşama olanağı tanımasıyla başlayan bir destan. Ağaçsız, parksız, çiçeksiz şehirler şehir midir? 1977-78 yıllarında Ankara’da yazılmış bu destan daha o zamanlar doğa kırımını görmüş, şu an ormanlarımızın bile isteye yakıldığı kötü gidişi sezmiş, geleceği sanki daha o zamandan görmüş bir hikaye. Daha da önemlisi, bu kötü gidişi, doğa kırımını siyasetle, rejimle ilişkilendirmiş ve çözümü Mavi Kuşla simgelenen bir mücadelede; ‘cılızların’ (yoksulların) seslerini çıkarmasında gören bir hikaye.
Öyküye Çetin Öner’in 1981, 1989 yılları arasında eklediği ‘Sonsöz Gibi ya da Çocukkuş’ başlıklı iki sayfa hikayeye efsane boyutu ekler. Toplam 86 sayfalık, muazzam güzel, kömür kalemle yapılmış resimleriyle (resimleyen Kayhan Keskinok) bu kitabı okumak için bol zamanınız var. Hem siz hem çocuğunuz için. Kitabın çocuk kitapları serisinde çıkmış olmasına takılmayın. İyi çocuk kitapları büyükler okusun diye de yazılıyor. Henüz yaz bitmese de Ağustos resmi olarak bir yaz ayı olsa da bence bu yazın en en kitabı bu oldu benim için. İkinci kez okurken kitabın sona doğru (ne olduğunu yazmayayım) üç sayfasında gözyaşlarımı tutamadım. MUK da kitabı çok beğendi. Galiba Çetin Öner dedesi onun en sevdiği yazarlardan biri olacak. Öbür kitaplarını da okumalı mutlaka.

Öner’den, peş peşe heyecan içinde okuduğumuz ikinci kitabının adı Piyango. 1970’li yıllarda ilkokula giderken, yaz aylarında benim de tatilimi geçirdiğim köylerden birinde geçen bir hikaye. Bu sefer yoksulluğun, ıssızlığın, elektriksizliğin, unutulmuşluğun pençesindeki köy yaşamını kar, karakış da esir alır. Ve bir ailenin on yaşlarında çocuğu hastalanır. Kızakla kasabaya götürülecektir. Aralık ayının sonlarında, yeni yıla girmeye günler kalmıştır. Bir zamanlar hepimizi heyecanlandıran, zengin olma düşleri kurduran milli piyango zamanı. Tüm köylü ortak olarak piyango alır yılın bu zamanında. Hasta çocuğun babası kasabaya indiğinde piyango biletini de alacaktır.
Bu kadar yalın bir olayın sonu nereye nasıl bağlanacak acaba sorusu kitabın son sayfasına kadar merakımızı diri tutar. Altmış bir sayfada anlatılan bu kocaman, acıklı yoksulluk öyküsü çok acı bir sonla biter. Mavi Kuşu Gören Var Mı? hikayesindeki acılı son ama bu acıyla gelen yoksulların zaferi, sevinçli halleri yoktur Piyango‘da. Oğuz Demir’in resimleri köylülerin izole oluşlarını, karakışı, ıssızlığı, uçsuz bucaksızlığı, karı, fırtınayı aktarmakta çok etkili. Hem Çetin Öner’e de hem bu güzel öyküyü resimleyen Oğuz Demir’e de çok saygı ve sevgi…
Abbas Karakaya – 6 Ağustos 2025, Güre-Akçay
Dr. Abbas Karakaya
KÜÇÜKLERE BÜYÜKLERE YAZ OKUMALARI- 8
Yayınlanma:
10 ay önce|
30/07/2025Yazan:
Dr. Abbas Karakaya
DEMİR YOLU ÇOCUKLARI – EDİTH NESBİT
Üç çocuklu bir aile büyük, konforlu bir evde mutlu bir hayat yaşamaktadır. Babanın bir akşam ortadan kaybolmasıyla bu zengin ailenin mutluluğu kesintiye uğrar. Anne çocuklarını alarak içinden demir yolu geçen, istasyonu olan bir kasabaya taşınmak zorunda kalır. Babanın eksikliği bir yana, kasabada anne ve çocukları maddi bakımdan da çok zor bir hayat bekler. Ancak çocuklar bu fakir, sıkıntılı hayata çok fazla zorlanmadan alışır; yeni çevrelerine uyumlanırlar. Hastalıklar, kazalar, imkansızlıklar yaşasalar da kasabada büyüklerle küçüklerle güzel ilişkiler kurarlar. Çocukların gösterdikleri olumlu, iyi davranışlar karşılığını bulur. Kasabanın ileri gelenlerinden bir adam, ailenin babasının bir kumpas sonucu düştüğü hapishaneden çıkmasını sağlar. O zamana kadar annelerinin nerede olduğu söylemediği babaları aileye, özgürlüğüne kavuşur. Kitap başladığı şekilde mutlu sonla biter.
Gerçekçi bir iyimserlikle yazılmış kitap iki ana düşünceyi aktarmaya çalışır. Çocuklarınıza güvenin. Ya da çocukların potansiyellerine güvenin. Gerçekten de çocuklar önceki hayatlarından en azından maddi anlamda çok gerisinde olan bir hayat uyum gösterir, yeni hayatlarını severler. Çevreleriyle başta yanlış (sobada yakmak için kömür çalar) da olsa sonra gittikçe daha olumlu, yapıcı, kendilerini geliştirici ilişkilere girerler. Bu durum tek başına çocukların hayatını tanzim etmeye çalışan annenin de yükünü ciddi ölçüde azaltır.
İkinci düşünceyse iyilik, iyi, hoş davranışlar er ya da geç iyi, hoş davranışlar üretir. Bu düşünce çocukların kasabada kurdukları ilişkilerde kendilerini gösterdiği gibi, esasında kaynağını annede bulur. Maddi olarak çok zor zamanlar yaşasalar da yazdığı hikayelerden gelen küçük teliflerle çocuklarını yaşatmaya çalışan anne daha acil ve kötü durumda olan insanların yardımına koşmaktan geri kalmaz. İşte bu yaklaşım çocuklarını da etkiler.
İngiliz çocuk yazının çok önemli yazarı Edith Nesbit’in (1858-1924) bu naif, sürükleyici kitabı birçok kez filme de alınmıştır. Çocuklarımıza ve iyiliğe olan inancımızı ağır yaralayan olaylar hız kesmiyor ülkemizde. O zaman bu yazı dizisinin mottosunu da hatırlayarak- kitap okunan yerde sevgi ve umut vardır- Demir Yolu Çocuklarını okumanın, okutturmanın tam zamanı.
Abbas Karakaya – 30 Temmuz 2025, Çekmeköy
************

Edith Nesbit (1858-1924)
Edith Nesbit, İngiltere’nin Kennington kentinde, bir tarım mühendisinin kızı olarak doğdu. Babasını 4 yaşındayken kaybetti. Kız kardeşinin hastalığı nedeniyle aile zaman zaman Brighton, Buckinghamsire ve Fransa’nın sahil kentlerinde, İspanya ve Almanya’da yaşadı. Nesbit 17 yaşına geldiğinde, aile İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. Nesbit 19 yaşındayken Hubert Bland’la tanıştı ve evlendi. Nesbit ve eşi bugünkü İşçi Partisi’nin öncülü olan Fabian Society’nin kurucuları arasında yer aldılar. Nesbit siyasi arenada aktif bir konuşmacı ve düşünür olarak sosyalist hareketin içinde yer aldı. Üç çocuğu oldu ve kitaplarını her zaman çocuklarına adadı. Demiryolu Çocukları ülkemizde en çok bilinen eseridir. Çocuklar için 60’tan fazla roman yazdı. Romanlarının çoğu televizyon dizilerine ve sinemaya uyarlandı.
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.022)
- BANKA ANALİZLERİ (151)
- BANKA HABERLERİ (3.576)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (559)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.973)
- GÜNCEL (4.403)
- GÜNDEM (3.549)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.669)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (575)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.415)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (55)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (9)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (795)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (106)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (51)
- Onur ÇELİK (49)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (90)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (18)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- Resmi Gazete'de bugün (04.06.2026) 03/06/2026
- İran: Müzakerelerde somut bir ilerleme sağlanamadı 03/06/2026
- Fed'in Bej Kitap raporunda yüksek enflasyon vurgusu 03/06/2026
- Morgan Stanley ve UniCredit'ten ‘Warsh’ uyarısı 03/06/2026
- Bessent: Enflasyondaki yükseliş kısa vadeli olacak 03/06/2026
- Otokar, Automecanica'nın yüzde 96,77'sini devraldı 03/06/2026
- Trump Ankara'daki NATO zirvesine katılacak 03/06/2026
- ABD fabrika siparişlerinde 11 ayın en büyük artışı 03/06/2026
- ABD'de hizmet faaliyetleri toparlandı 03/06/2026
- ABD-İran geçici anlaşma görüşmelerindeki temel anlaşmazlık konuları 03/06/2026
SON YAZILAR
- SASA yatırımcısı neden öfkeli? PDT dönüşümü ve İbrahim M. Turhan tartışması 03/06/2026
- Kuveyt Türk’ten kişiselleştirilmiş finansman dönemi 03/06/2026
- Akbank’tan 500 milyon dolarlık sermaye benzeri tahvil ihracı 03/06/2026
- Bankalar çiftçiyi nasıl finanse ediyor? 02/06/2026
- Barış masası sallanıyor, piyasalar hâlâ diplomasiye şans tanıyor 02/06/2026
- Geleceğin Bankalarını Don Kişotlar mı Kuracak? 01/06/2026
- Matematiğin Prensi Gauss: Bankacılıktan Yapay Zekâya Uzanan Miras 31/05/2026
- Sanayide eleman krizi vasıfsız işçiye de sıçradı 30/05/2026
- Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor 30/05/2026
- TURİZMDE ALARM ZİLLERİ: 1.500 OTEL SATIŞTA 29/05/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini4 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
