Connect with us

EKONOMİ

ÇARŞIDA PANİK HAVASI!

Kurdaki volatilite, yüksek enflasyon, hammadde fiyatlarındaki artış ve terminlerdeki sıkıntı iç piyasada düzeni alt üst etti. ‘Beklenti enflasyonu’ fiyatlama mekanizmasını bozarken, vadeli kontratlar peşine döndü. Artık vade isteyenlere dövizli kontrat yapılıyor.

Yayınlanma:

|

Kur, enflasyon ve emtia fiyatlarındaki artış piyasada hem üretimin hem de ticaretin dengesini bozdu. Birçok sektörde vadeli kontratlar yerini peşine bırakırken, sattığı malı yerine koyamayan hammaddeci çeşitli formüllerle süreci atlatmaya çalışıyor. Tahsilatlarda da sorun yaşanmaya başladığı öğrenilirken, son 2 ayda işlerin eskiye göre yüzde 40-50 düşeceği endişesi birçok sektörü sardı. DÜNYA’ya konuşan iş dünyası temsilcileri acil olarak stabilitenin sağlanması gerektiğinde hemfikir.

Dünya Gazetesinden Merve Yiğitcan’ın haberine göre; Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Hazır Giyim ve Konfeksiyon Sektör Meclis Başkanı Şeref Fayat, yüksek volatilitenin toptancıların ve hammaddecilerin fiyat vermesine engel olduğunu söylerken, kontratların çok zor yapılabildiği, vade konuşulmayıp peşin alışverişin zorunlu olduğu bir döneme girildiğini söyledi. Satıcının vadeli mal satarken, alış fiyatını bağlayamadığına dikkat çeken Fayat, “Böyle olunca sattığı malı bu kez daha pahalıya almak zorunda kalabiliyor. Sattığı malı yerine koyamama endişesi var. Volatilite kaldığı sürece bu durum devam edecek” dedi. Konfeksiyon tarafında iç piyasada vadelerin normal zamanda 2-6 ay arasından olduğunu aktaran Fayat, “Şimdi bırakın 2 ayı, 2 gün bile tahammül edilemiyor. Emtia fiyatları bile dolar bazında ciddi artarken, TL ile uzun vadeli kontrat yapmak büyük bir risk. Herkes için öngörülemez bir dönemdeyiz” ifadelerini kullandı.

Sermayelerini korumaya çalışıyorlar

Türkiye Makina Federasyonu (MAKFED) Başkanı Adnan Dalgakıran, üretici fiyatlarıyla tüketici fiyatları arasındaki farka dikkat çekerek, üreticinin kendi maliyetlerini fiyatlara yansıtamadığını, elindeki hammaddeyi ilk aldığı fiyattan yerine koyamadığını aktardı. Oynaklığın olduğu yerde işletmelerin kendi sermayelerini korumak zorunda olduğunu vurgulayan Dalgakıran, “Zaten işletmelerimizin çoğunun sermaye sıkıntısı var. Bu piyasada üreticiler kötülerden birini seçmek zorunda kalıyor. Malını elde tutanları stokçulukla suçlayamayız. Bu stokçuluk değil, iş dünyasının sermayesini koruyabilme çabasıdır. İşletmeler hem sermayesini hem de insan kaynağını korumak zorundalar” dedi. Tahsilatlardaki gecikmelere de değinen Dalgakıran, tahsilatlarını geciktirenlerden bir kısmının nakde sıkışmasa da fırsatçılık yaptığını, dövizini elinde tutup piyasayı bahane ederek ödemesini geciktirdiklerini kaydetti. Makine sektöründe sipariş alındıktan 3-4 ay sonra teslimatın yapılabildiğini hatırlatan Dalgakıran, bu yapısı nedeniyle sektörün fiyat vermekte zorlandığını, ihracata ağırlık verdiğini kaydetti. Dalgakıran ayrıca iç piyasanın makine talebinin yavaşladığını da sözlerine ekledi.

Kimse malını TL ile vadeli satmak istemiyor

İstanbul Kimyevi Maddeler ve Mamulleri İhracatçıları Birliği (İKMİB) Yönetim Kurulu Üyesi Murat Akyüz, ciddi boyutta hammadde sıkışıklığı olduğunu, kurdan dolayı üreticilerin aynı malı yerine koyamadığını dile getirdi. Akyüz, “Vadeler nakde döndü. Kimse malını TL ile vadeli satmak istemiyor. TL ile içeriye satıp vade beklemektense, dövizle yurtdışına satıp beklemek istiyor. Piyasanın bu tepkisi çok normal. Sadece TL’de değil, Euro/dolar paritesi de değişiyor. Dolarla hammaddesini alıp Euro ile satanlar çok ses çıkarmıyordu ama şimdi orada da dolar değerlenince, bu kesim de rahatsız olmaya başladı” dedi. Akyüz ayrıca, bazı sanayicilerin fabrikasını ya da arsasını satıp inşaata girdiğini sözlerine ekledi.

2022’de bu fiyatlar olmayacak

İstanbul Mobilya, Kağıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği Başkanı Ahmet Güleç, sektörün Kasım 2020’den bu yana hammadde sıkıntısı çektiğini hem hammadde tedariki hem de fiyat artışlarıyla adeta perişan olduklarını, buna karşın ihracatta gösterdikleri başarılı performansla bunu toparlamaya çalıştıklarını dile getirdi. Şu anda hammaddeyi uygun fiyata bulma ve sürekli teslim alabilmeyle ilgili ciddi sıkıntılar yaşadığını aktaran Güleç, yüzde 2,5- 3 oranında vade farkı istendiğini söyledi. Mobilyanın kendi müşterisine uzun vadeli satış yapan bir sektör olduğunu hatırlatan Güleç, iç piyasanın oldukça durgun olduğunu, ancak tam mobilya alınması gereken bir döneme girildiğini kaydetti. Güleç, “Maalesef 2022’de bu fiyatlar bulunamayacak. Şu anki durumda bile zamlar 2022’de yüzde 50’yi bulur. Biz 2021’deki maliyet artışlarımızı bile henüz yansıtamadık” diye konuştu.

Altın olan hammadde ‘teneke’ olsun istemiyorlar

Plastik Sanayicileri Federasyonu (PLASFED) Başkanı Ömer Karadeniz, sadece plastikte değil, genel olarak tüm sektörlerde vadeli kontratların yerini peşin ödemeye bıraktığı eğilimini gözlemlediklerini aktardı. Sanayicinin zor dönemden geçtiğini vurgulayan Karadeniz, piyasanın stabiliteye, güvene ihtiyaç olduğunu söyledi. Hammaddenin bu dönemde kıymetli olduğunu kaydeden Karadeniz, üreticinin hammaddesini kullanmayıp elinde tutmasının böyle dönemlerde sık rastlanan bir durum olduğunu vurgulayarak, “Üreticinin, ‘Altın olan hammaddem teneke olacaksa ben bunu üretmem’ demesi çok normal. Yani 5 liraya aldığı hammaddeyi üretip, yüzde 10 karla 5,5 TL’ye 3 ay vadeli sattığında, daha çeklerinin ödemesini bile almadan hammaddesi 7 TL’ye çıkarsa, o zaman işte altın olan hammadde teneke olur. Bu durumda üretim duruyor, sanayi engelleniyor. Bütün kar, böyle dönemlerde aracılara gidiyor. Böyle zamanlarda insanlar o ülkede sanayiden kaçar. Bu dönemde birçok insan var ki fabrikasının yarısını kapatıyor, kalan kısımla inşaat yapmaya başlıyor. Ya da tamamını kapatıp inşaata giriyor. Bu bir ülke için çok kötü bir durum. Sanayiyi, üretimi el üstünde tutmalıyız. Bu ülkeyi kurtaracak olan sanayidir” ifadelerini kullandı.

Elektronikçileri çipten sonra kur vurdu

Türk Elektronik Sanayicileri Derneği (TESİD) Başkanı Yaman Tunaoğlu, kurun nereye gideceği ile ilgili belirsizliğin üreticilerde ‘sattığı ürünü yerine koyamama’ endişelerini artırdığını belirtti. Stokçuların bu dönemde üretenlerden daha fazla kazandığını belirten Tunaoğlu, “Çipte bu sorunu yaşıyoruz. Önceden 3 liraya aldığımız çipi 60 dolara aldığımız oldu. O üretimi yapana kadar çipi alıp satsanız daha fazla kazanıyorsunuz. Elektronikçileri bu dönemde esas yoran hala çip krizi. Bir de üzerine bu volatilite gelince işler daha da zor oldu. İhracat yapanlarda çok problem görünmese de yurt içine satış yapanlarda problem var. Vadeler peşine döndü. Eğer firma sizi tanımıyor ya da güvenmiyorsa peşin istiyor. Ama size güveniyorsa diyor ki TL ile olan vadeyi dolarla devam ettiriyoruz. Dolarla olan anlaşmaları vadeli yapabiliyoruz” diye konuştu.

“İç piyasa durma noktasına geliyor”

İstanbul Tüccarlar Kulübü Derneği Yönetim Kurulu Başkanı İlker Önel, iç piyasada tahsilatta da sorunlar başladığını belirtirken, dolarla alıp TL ile satanların içeride sene başından bu yana çok ciddi kur farkı yediğini vurguladı. Gıda sektöründe faaliyetleri bulunan Önel, “Kurdaki dalgalanma nedeniyle müşterinin istediği tonajı vermekten çekiniyoruz, hatta bu nedenle müşterimizle aramız bozuluyor. Ama aldığımız malı yani hammaddeyi yerine koyamıyoruz. Şu an bizim hammadde aldığımız yerde çoğu zaman paranız varsa da mal alamıyorsunuz, telefonlarımız açılmıyor. Peşin de verseniz satmıyor, çünkü 1 hafta sonra sattığında daha çok prim yapabileceğini biliyor” ifadelerini kullandı. Malını satmak yerine deposunda tutmak isteyenlerin de kendince haklı olduğunu söyleyen Önel, “Tarım ürünleri tarafından bakarsak neredeyse yılbaşından bu yana fiyatlar hep yukarı gitti” dedi. Hane halkının satın alma gücünün çok düşmesi ve satıcının malını satmak istememesi nedeniyle, yılsonu olmasına rağmen iç talepte ciddi düşüş olacağını öngören Önel, “Tekstil, temel gıda gibi ertelenecek ürünlerde talepte daralma olacak. Cirolarda düşüşler olacak, rakamlara da yansıyor zaten. Mesela bu ay toplam cirolarda düşüş var, sanayi üretim verileri 2-3 aydır aşağı yönlü gidiyor. Biz normalde bu dönemde mal yetiştiremezdik, ama durum bu yıl çok farklı. İç piyasa durma noktasına geliyor. Geçmiş yıllara göre bu son 2 ay yüzde 40-50 düşüş olacak” diye konuştu. Bu volatilitenin bir an önce durması gerektiğini vurgulayan Önel, 1994 ve 2001’deki gibi herkesin ‘beklenti enfl asyonu’ ile hareket ettiğini, piyasadaki fiyatlama mekanizmasının kontrolden çıktığını sözlerine ekledi.

ATO Başkanı Baran: Satış sözleşmelerine riayet edin

ATO Başkanı Baran, son dönemde maliyet artışlarını gerekçe gösteren bazı üretici firmaların imzalanmış sözleşmelere riayet etmediğini belirterek, “Verilmiş sözleri yerine getirmeyerek satış yapanlar, toptancıları ve dağıtıcıları zor durumda bırakıyor ve piyasa ekonomisinin işleyişini sekteye uğratıyor.” ifadelerini kullandı. Ankara Ticaret Odası (ATO) Yönetim Kurulu Başkanı Gürsel Baran, üretici firmalara satış sözleşmelerine riayet etmeleri çağrısında bulundu. Tedarik zincirlerinin bozulması, hammadde temininde yaşanan sıkıntılar ve ham madde fiyatlarının yükselmesi nedeniyle tüm dünyada üretim maliyetlerinin yükseldiğini hatırlatan Baran, enerji fiyatlarındaki yükselme ve kurdaki dalgalanmaların da maliyet artışlarına sebep olduğunu bildirdi.

Üretim maliyetleri arttı

Baran, maliyet artışlarının fiyatlara yansıdığına ve bunun normal olduğuna işaret ederek, “Salgın süreciyle birlikte dünya tedarik zincirinde bozulmayla başlayan süreç enerji ve ham madde fiyatlarında yükselişe, bu yükseliş üretim maliyetlerinde artışa ve satış fiyatlarına yansıdı. Bunda sorun yok ancak son dönemde maliyet artışlarını gerekçe gösteren bazı üretici firmalar imzalanmış sözleşmelere riayet etmiyor. Verilmiş sözleri yerine getirmeyerek satış yapanlar, toptancıları ve dağıtıcıları zor durumda bırakıyor ve piyasa ekonomisinin işleyişini sekteye uğratıyor. Üreticiyle toptancı arasındaki alım satımlarda, maliyet artışları gerekçe gösterilerek sözleşme fiyatlarına sadık kalınmamaya, sözler tutulmamaya ve verilen siparişler yerine getirilmemeye başlandı.” değerlendirmesinde bulundu. Baran, toptancıların, ürünleri sipariş ettiği fiyattan alıp alamayacağı konusunda tedirginlik yaşadığını ve önünü görmekte zorlandığını vurguladı.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine büyük sınava giriyor

Haziran–Ağustos’ta 2 trilyon TL borç servisi: Hazine yaz aylarında yoğun borçlanma trafiğine giriyor

Yayınlanma:

|

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Haziran–Ağustos 2026 iç borçlanma stratejisi, yaz döneminde kamu finansmanı açısından oldukça yoğun bir takvime girildiğini gösteriyor. Üç aylık dönemde toplam borç ödemesi 2,013 trilyon TL olacak. Bunun 1,767 trilyon TL’si iç borç servisi, 245,7 milyar TL’si dış borç servisi niteliğinde. Buna karşılık Hazine’nin aynı dönemde planladığı iç borçlanma tutarı 1,848 trilyon TL seviyesinde bulunuyor.

Haziran ayı özelinde toplam borç ödemesi 686,6 milyar TL. Bunun 554,9 milyar TL’si iç borç servisi; iç borç servisinin 373,5 milyar TL’si anapara, 181,4 milyar TL’si faiz ödemesinden oluşuyor. Hazine, Haziran’da 543,8 milyar TL iç borçlanma planlıyor.

Üç aylık tablo

Ay Toplam ödeme İç borç servisi İç borçlanma planı
Haziran 2026 686,6 milyar TL 554,9 milyar TL 543,8 milyar TL
Temmuz 2026 681,8 milyar TL 616,3 milyar TL 708,7 milyar TL
Ağustos 2026 644,3 milyar TL 595,8 milyar TL 595,8 milyar TL
Toplam 2,013 trilyon TL 1,767 trilyon TL 1,848 trilyon TL

Hazine’nin Haziran ayında 8–16 Haziran arasında toplam 11 ihraç planladığı görülüyor. Takvimde ABD doları cinsi devlet tahvili ve kira sertifikası, TÜFE’ye endeksli tahvil, TLREF’e endeksli tahvil, değişken faizli tahvil, altın tahvili, altına dayalı kira sertifikası, Hazine bonosu ve sabit kuponlu devlet tahvilleri yer alıyor.

Bu tablo, Hazine’nin yalnızca klasik TL tahvil piyasasına yaslanmadığını; döviz, altın, kira sertifikası, değişken faizli ve endeksli ürünlerle yatırımcı tabanını genişletmeye çalıştığını gösteriyor. Bu tercih, yüksek borç çevirme ihtiyacının tek bir enstrümana yüklenmeden karşılanmak istendiğine işaret ediyor.

Kritik risk: Faiz yükü büyüyor

Haziran’da iç borç servisinin 181,4 milyar TL’si faiz ödemesi. Temmuz’da faiz yükü 246,8 milyar TL’ye yükseliyor. Bu durum, borçlanma maliyetlerinin bütçe üzerinde giderek daha belirgin baskı oluşturduğunu gösteriyor.

Yani sorun yalnızca anapara çevrimi değil; yüksek faiz ortamında çevrilen borcun gelecekte bütçeye daha yüksek faiz yükü olarak dönme ihtimali de güçleniyor.

Piyasalar açısından anlamı

Bu büyüklükte bir borçlanma programı, bankaların bilanço yönetimini, mevduat faizlerini, tahvil faizlerini ve kredi iştahını doğrudan etkileyebilir. Hazine’nin yüksek montanlı borçlanma ihtiyacı, piyasa faizlerinin aşağı gelmesini zorlaştırabilir. Bankalar açısından devlet iç borçlanma senetleri cazip kaldıkça, reel sektöre kredi verme iştahı sınırlı kalabilir.

Haziran ayının ayrıca enflasyon ve merkez bankaları takvimi açısından da kritik olduğu görülüyor. TCMB’nin Para Politikası Kurulu toplantısı 11 Haziran 2026 tarihinde yapılacak. Mayıs ayı enflasyon verisinin ise TÜİK takvimine göre 3 Haziran’da açıklanması bekleniyor.

Haziran–Ağustos dönemi, Hazine için yalnızca rutin borç çevirme dönemi değil; aynı zamanda faiz, likidite, kur, enflasyon ve banka bilançoları açısından kritik bir stres testi olacak.

Hazine’nin 3 ayda 2 trilyon TL’yi aşan borç servisi ve 1,85 trilyon TL’ye yaklaşan iç borçlanma planı, Türkiye ekonomisinde kamu finansmanının piyasa dengeleri üzerindeki etkisinin yaz aylarında daha fazla hissedileceğini gösteriyor. Bankalar, yatırımcılar ve reel sektör açısından Haziran ayı, yalnızca ihale takvimi değil; faizin, likiditenin ve kredi kanallarının yeniden fiyatlanacağı bir dönem olabilir.

Bu kadar yoğun borçlanma TL’nin sulandırılması anlamına mı geliyor?

TL neden sulanabilir?

Hazine’nin Haziran-Ağustos döneminde yaklaşık 1,85 trilyon TL yeni iç borçlanma yapacak olması piyasadaki TL miktarını doğrudan ve dolaylı etkileyebilir.

Bunun birkaç kanalı var:

1. Borç ödemeleri piyasaya likidite bırakır

  • Hazine vadesi gelen tahvil ve bonoları öder.
  • Bankalar ve yatırımcılar hesaplarına yüklü miktarda TL alır.
  • Bu para tekrar tahvillere gitmezse dövize, altına veya mevduata kayabilir.

2. Faiz ödemeleri yeni para etkisi yaratır

  • Haziran ayında sadece faiz ödemesi 181 milyar TL.
  • Temmuz ve Ağustos ile birlikte yüz milyarlarca lira yatırımcıların hesaplarına geçecek.
  • Bu gelirler harcamaya veya farklı yatırım araçlarına yönelirse TL dolaşımı artar.

3. Merkez Bankası dolaylı olarak likiditeyi yönetmek zorunda kalır

  • Hazine’nin hesabından piyasaya çıkan para bankacılık sisteminde fazla likidite oluşturabilir.
  • TCMB bunu depo ihaleleri, zorunlu karşılıklar veya likidite senetleriyle çekmeye çalışır.

Ama neden tam anlamıyla para basmak değildir?

Burada kritik ayrım şudur:

Hazine piyasadan borçlanıyor.

Yani:

  • Bir taraftan 554 milyar TL ödeme yapıyor.
  • Diğer taraftan 543 milyar TL yeni borçlanıyor.

Dolayısıyla net bazda sistemde sınırsız yeni para oluşmuyor.

Eğer TCMB doğrudan Hazine’ye para basıp verseydi bu gerçek anlamda parasal genişleme olurdu.

Türkiye’de mevcut sistemde Hazine ağırlıklı olarak:

  • Bankalardan,
  • Fonlardan,
  • Sigorta şirketlerinden,
  • Bireysel yatırımcılardan

borçlanıyor.

Asıl risk nerede?

Sorun TL’nin miktarından çok borcun sürekli çevrilmesi.

Bugün:

  • 2 trilyon TL borç ödeniyor.
  • Yeni 1,85 trilyon TL borç alınıyor.

Yarın:

  • Bu 1,85 trilyon TL’nin de vadesi gelecek.
  • Daha yüksek faizle yeniden çevrilmesi gerekecek.

Bu durum zamanla:

  • Faiz giderlerini büyütür
  • Bütçe açığını artırır
  • Vergi ihtiyacını artırır
  • Enflasyon baskısını yükseltir
  • TL üzerindeki güven baskısını artırabilir

“Hazine borç mu ödüyor, yoksa borcu yeni borçla mı çeviriyor?”

Bugünkü tabloya bakıldığında Türkiye’nin yaptığı şey büyük ölçüde: “Borç ödeyerek borçlanmak değil, borçlanarak borç çevirmek.”

Bu sürdürülebilir olduğu sürece sorun oluşturmaz. Ancak büyüme yavaşlar, faizler yüksek kalır ve bütçe açığı büyürse, piyasa bir noktadan sonra daha yüksek faiz talep etmeye başlar. İşte TL üzerindeki asıl baskı da o zaman ortaya çıkar.

Bu nedenle Haziran-Ağustos dönemindeki 2 trilyon TL’lik borç servisi, yalnızca bir finansman operasyonu değil; aynı zamanda Türkiye’nin faiz, enflasyon ve kur dengesinin de önemli bir sınavı niteliğindedir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Kredi Kısarak Enflasyon Düşer mi? Bedeli Reel Sektöre, Faturası Kime?

Yayınlanma:

|

Türkiye’de enflasyonla mücadelede kredi büyümesine getirilen sınırlar, para politikasının ana araçlarından biri haline geldi. Ancak soru kritik: Sadece kredi musluklarını kısarak enflasyon kalıcı biçimde düşer mi? Yanıt kısa: Talebi soğutur, ama tek başına yapısal enflasyonu çözmez; üstelik reel sektörde üretim, istihdam, nakit akışı ve yatırım tarafında kalıcı hasar bırakabilir.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın 2026 para politikası metninde kredi büyümesinin ve kredi kompozisyonunun “dezenflasyon sürecini ve parasal aktarım mekanizmasını destekleyici” çerçevede tutulacağı açıkça belirtiliyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın, 2025 Şubat ayında Uşak ve Denizli sunumlarında da benzer görüşler vardı.  Yani kredi kısıtları, tesadüfi değil; mevcut ekonomi programının bilinçli bir parçası. TCMB ayrıca kredi büyüme sınırlarının ve istisnaların yıl içinde gözden geçirileceğini de ilan etmiş durumda.

Kredi kısıtlaması dışında hangi para politikası araçları var?

Enflasyonu düşürmek için ekonomi yönetiminin elindeki araç sadece kredi kısıtlaması değildir. Başlıca araçlar şunlardır:

Politika faizi: Merkez Bankası faizi artırarak tüketimi, kredi talebini ve döviz talebini yavaşlatır. Reuters’ın Mayıs 2026 haberlerinde TCMB politika faizinin yüzde 37 seviyesinde olduğu, enflasyon baskıları nedeniyle faiz artışı beklentilerinin yeniden gündeme geldiği aktarılıyor.

Zorunlu karşılıklar: Bankaların topladıkları mevduatın bir kısmını krediye dönüştürmesini sınırlayan veya yönlendiren araçtır. TCMB, Mayıs 2026’da bazı krediler için zorunlu karşılık uygulamalarında değişiklik yaparak kredi dinamiklerini etkilemeye devam etti.

Likidite yönetimi: Merkez Bankası piyasaya verdiği TL miktarını sıkılaştırarak bankaların fonlama maliyetini yükseltebilir.

Makroihtiyati tedbirler: Kredi büyüme sınırı, kredi kartı taksit sınırlamaları, ihtiyaç kredisi vade kısıtları, ticari kredi büyüme limitleri gibi düzenlemeler bu gruptadır.

Kur ve beklenti yönetimi: Enflasyon sadece bugünkü talep değil, gelecekteki fiyat beklentileriyle de ilgilidir. TCMB, enflasyon beklentileri ve fiyatlama davranışlarının dezenflasyon süreci için risk oluşturduğunu vurguluyor.

Maliye politikası desteği: Kamu harcamalarının, vergi politikasının ve bütçe disiplininin para politikasıyla uyumlu olması gerekir. IMF, Türkiye’de sıkı para politikası, ılımlı ücret artışı ve genel olarak nötr maliye politikasının kademeli dezenflasyonu destekleyeceğini belirtiyor.

Sadece kredi kısarak enflasyon düşürülebilir mi?

Kısa vadede evet, kalıcı olarak hayır.

Kredi kısıldığında tüketici daha az borçlanır, şirket daha az stok yapar, yatırım ertelenir, iç talep soğur. Talep yavaşlayınca bazı fiyat artışları frenlenir. Ancak Türkiye’de enflasyonun önemli bölümü sadece talep kaynaklı değildir.

Türkiye’de enflasyonun arkasında kur geçişkenliği, enerji maliyetleri, gıda arz sorunları, kira baskısı, vergi artışları, ücret-fiyat sarmalı, ithal girdi bağımlılığı ve beklenti bozulması da vardır. Nitekim Nisan 2026’da aylık enflasyonun yüzde 4,18’e, yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye yükselmesinde enerji, gıda, konut, ulaşım ve dış jeopolitik baskıların etkili olduğu bildirildi.

Bu nedenle sadece kredi kısılması, hastalığın tamamını değil, belirtilerinden birini baskılar. Talep düşer ama maliyet enflasyonu devam ederse reel sektör iki taraftan sıkışır: satış yavaşlar, maliyet düşmez.

Reel sektöre telafisi zor zararlar

Kredi kısıtlaması en çok nakit akışı kırılgan, özkaynağı zayıf, vadeli çalışan, stokla üretim yapan ve ihracat/ithalat dengesine bağımlı firmaları vurur.

İş Bankası Genel Müdürü Hakan Aran Nisan ayında Programın sanayiciye, iş insanına ve KOBİ’lere iyi gelmediğini, mevcut yaklaşımın reel sektör ve bankalar üzerinde ağır bir yük oluşturduğunu belirtti.

Uygulanan Politikanın başlıca zararlarına geline:

1. İşletme sermayesi krizi: Firma mal alacak, üretim yapacak, maaş ödeyecek; ama krediye ulaşamıyorsa çark yavaşlar.

2. Vadeli satış zinciri bozulur: Reel sektörde birçok firma peşin alıp vadeli satar. Kredi olmayınca bu zincir kopar.

3. Konkordato ve batık kredi riski artar: Kredi kısıtı, borcu olan firmaya “nefes alma” imkânı vermezse, geçici likidite sorunu kalıcı iflas riskine dönüşür.

4. Yatırımlar ertelenir: Makine, kapasite artışı, ihracat yatırımı ve enerji yatırımı askıya alınır.

5. İstihdam kaybı doğar: Önce fazla mesai biter, sonra vardiya düşer, ardından işten çıkarma başlar.

6. Bankaların aktif kalitesi bozulur: Kredi verilmeyince risk azalıyor gibi görünür; ancak mevcut kredilerin tahsil kabiliyeti zayıflarsa bankaların takipteki alacakları artabilir. Ziraat Bankası CEO’su Alpaslan Çakar da 2025 Aralık sonunda, uzun süren sıkı para politikasının finansman maliyetlerini artırabileceği, işgücü piyasasını zayıflatabileceği, büyümeyi yavaşlatabileceği ve bankaların aktif kalitesini olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulunmuştu.

Buna rağmen neden devam ediliyor?

Çünkü ekonomi yönetimi açısından enflasyonu düşürmek için önce iç talebin kontrol altına alınması gerekiyor. Türkiye’de kredi büyümesi yüksek kaldığında, talep canlı kalıyor; talep canlı kaldığında fiyatlama davranışı bozuluyor; fiyatlama bozulduğunda da enflasyon beklentisi düşmüyor.

TCMB Başkanı Fatih Karahan, 2026 Enflasyon Raporu sunumunda ticari kredi büyümesinin dezenflasyon patikasıyla uyumlu seyretmesi için yabancı para kredi büyüme sınırının düşürüldüğünü ve TL ticari kredilerde istisnaların daraltıldığını belirtti. Bu adımların ardından ticari kredilerde büyümenin hız kestiğini ifade etti.

Yani kredi kısıtlamasının arkasındaki ana mantık şu:

Talebi yavaşlat → fiyat artış hızını düşür → beklentileri kır → enflasyonu aşağı çek.

Ancak bu zincirin çalışması için maliye politikası, kur politikası, gıda arzı, enerji maliyeti ve kamu fiyat ayarlamaları da aynı yönde çalışmalıdır. Aksi halde kredi kısıtlaması reel sektörü boğar ama enflasyon beklenen hızda düşmeyebilir.

Fatura kime çıkar?

Bu politikanın faturası eşit dağılmaz.

En ağır fatura KOBİ’lere çıkar. Büyük şirketler tahvil, halka arz, yurtdışı kredi veya grup içi finansmana erişebilir. KOBİ’nin tek kapısı bankadır.

İkinci fatura çalışanlara çıkar. Satış düşer, üretim azalır, işten çıkarma ve ücret baskısı başlar.

Üçüncü fatura tüketiciye çıkar. Kredi kartı, ihtiyaç kredisi, konut kredisi pahalanır; alım gücü düşer.

Dördüncü fatura bankalara çıkar. Yeni kredi riski sınırlansa bile eski kredilerin tahsil riski büyür.

Beşinci fatura devlete çıkar. Büyüme yavaşladığında vergi tahsilatı zayıflar, sosyal destek ihtiyacı artar.

Alternatif ne olmalı?

Kredi kısıtlaması tamamen kaldırılmalı demek gerçekçi değildir. Ancak seçici, üretimi koruyan, tüketim ve spekülasyonu hedef alan bir model gerekir.

Öneriler:

Üretim, ihracat, istihdam ve enerji verimliliği kredileri kısıt dışında tutulmalı.

KOBİ’ler için işletme sermayesi kredilerinde ayrı kota açılmalı.

Kredi kısıtı sektör ayrımı yapmalı: Lüks tüketim, ithal tüketim ve spekülatif işlemler ayrı; üretim ve ihracat ayrı değerlendirilmelidir.

Vergi ve kamu zamları para politikasıyla uyumlu olmalı.

Gıda, kira ve enerji tarafında arz artırıcı reformlar yapılmalı.

Bankalar yalnızca kredi kısmaya değil, doğru firmayı seçerek finansmanı sürdürmeye yönlendirilmeli.

Üretim Enflasyon mücadelerine feda edilmemeli

Kredi kısıtlaması enflasyonla mücadelede kullanılan güçlü ama yan etkisi yüksek bir ilaçtır. Doz iyi ayarlanmazsa enflasyonu düşürürken üretim kapasitesini, istihdamı ve firma sermayesini tahrip edebilir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece “kredi musluğunu kısmak” değil; enflasyonu düşürürken üretimi yaşatacak akıllı kredi mimarisi kurmaktır.

Aksi halde enflasyon düşse bile geriye daha zayıf şirketler, daha kırılgan bankalar, daha yüksek işsizlik ve daha yorgun bir reel sektör kalabilir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

EKONOMİ

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi

Yayınlanma:

|

Yazan:

CHP’de “Mutlak Butlan” Depremi: Kılıçdaroğlu’nun Dönüşü Piyasaları Neden Sarstı?

Türkiye siyasetinde benzeri görülmemiş bir yargı kararı, yalnızca muhalefet dengelerini değil; ekonomi, piyasa güveni ve yatırımcı algısını da doğrudan etkiledi.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verdiği “mutlak butlan” kararıyla birlikte, Özgür Özel yönetiminin hukuken yok hükmünde sayılması ve eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminin yeniden göreve dönmesi Türkiye’de siyasi tansiyonu bir anda yükseltti.

Bu karar yalnızca CHP içi bir kriz değil… Piyasaların gözünde bu gelişme, “Türkiye’de siyasi belirsizlik riskinin yeniden büyümesi” olarak fiyatlandı.

Piyasalar İlk Tepkiyi Nasıl Verdi?

Uluslararası basında yer alan ilk değerlendirmelerde, karar sonrası Türk hisse senedi piyasasında sert satışların yaşandığı, Borsa İstanbul’da %6’yı aşan düşüşlerin görüldüğü ifade edildi.

Ekonomide ilk etkiler şu başlıklarda hissedildi:

  • Borsa İstanbul’da satış baskısı arttı
  • Bankacılık hisselerinde volatilite yükseldi
  • CDS risk primi yeniden gündeme geldi
  • Döviz piyasasında kısa süreli tedirginlik oluştu
  • Yabancı yatırımcı tarafında “hukuki öngörülebilirlik” tartışmaları yeniden başladı

Özellikle bankacılık sektörü açısından siyasi istikrar algısı son derece kritik olduğu için, bu tür ani ve sistemik siyasi gelişmeler finans sektörünü doğrudan etkiliyor.

Ekonomiyi Neden Bu Kadar Etkiliyor?

Çünkü finans piyasaları “belirsizliği” sevmez.

Bir ülkede:

  • ana muhalefetin yargı kararıyla yönetim değişikliğine zorlanması,
  • siyasi kutuplaşmanın yeniden yükselmesi,
  • erken seçim ihtimalinin konuşulması,
  • sokak tansiyonu riskinin artması,

yatırımcı açısından “ek risk” anlamına geliyor.

Bu durumun sonucu ise genellikle:

  • daha yüksek faiz,
  • daha pahalı dış borçlanma,
  • daha düşük yabancı yatırım,
  • daha kırılgan kur dengesi oluyor.

19 Mart Süreci Hatırlandı

Ekonomi çevrelerinde en çok yapılan karşılaştırmalardan biri, 2025 yılında yaşanan siyasi operasyonlar sonrası ortaya çıkan finansal türbülans oldu.

Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu sürecinde piyasalarda yaşanan sert hareketler ve Merkez Bankası rezervlerine yönelik baskı yeniden gündeme geldi. Financial Times ve çeşitli ekonomi yorumcuları, yeni CHP krizinin benzer bir güven sorunu yaratabileceğine dikkat çekiyor.

Bankalar Açısından Risk Ne?

En kritik başlıklardan biri de bankacılık sistemi.

Çünkü siyasi stres dönemlerinde:

  • mevduat dolarizasyonu artabiliyor,
  • kredi talebi bozulabiliyor,
  • yabancı fonlama maliyetleri yükselebiliyor,
  • bankaların sendikasyon maliyetleri baskı altına girebiliyor.

Özellikle son dönemde:

  • yüksek faiz,
  • sıkı kredi politikası,
  • reel sektörün finansman sıkıntısı,
  • artan tahsili gecikmiş alacaklar

zaten bankacılık sistemi üzerinde ciddi baskı oluşturuyordu.

CHP’deki bu kriz, ekonomide zaten kırılgan olan güven ortamına yeni bir stres testi ekledi.

“Mutlak Butlan” Kararı Neden Tarihi?

Türkiye siyasi tarihinde ilk kez büyük bir ana muhalefet partisinin kurultayı, “yok hükmünde” kabul edilerek eski yönetimin göreve dönüşüne karar veriliyor.

Bu nedenle karar yalnızca CHP’nin iç meselesi değil;
aynı zamanda:

  • hukuk devleti,
  • demokratik süreçler,
  • siyasi istikrar,
  • yatırımcı güveni

başlıklarında da uluslararası yankı oluşturmuş durumda.

Önümüzdeki Süreçte Ne Olabilir?

Piyasaların dikkat edeceği kritik başlıklar şunlar olacak:

  1. CHP kararı Yargıtay’a taşıyacak mı?
  2. Parti içinde bölünme olur mu?
  3. Erken seçim tartışmaları büyür mü?
  4. Sokak tansiyonu yükselir mi?
  5. Yabancı yatırımcı Türkiye riskini yeniden fiyatlar mı?
  6. Merkez Bankası üzerindeki kur baskısı artar mı?

Güven Sarsıldı

Ekonomiler sadece faizle değil, güvenle yönetilir.

Bugün Türkiye’de yaşanan mesele yalnızca bir parti içi liderlik değişimi değil… Piyasaların gözünde bu karar: “Türkiye’de siyasi ve hukuki öngörülebilirlik yeniden tartışmalı hale geliyor mu?” sorusunu gündeme taşıdı.

Ve finans piyasaları için bazen en büyük risk; ekonomik veriler değil, siyasi belirsizliğin kendisi olur.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.