Gülbeyaz Gergün
Ekim ayında en fazla ihracat yapılan ülke Almanya oldu
Ocak-Ekim döneminde ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 12 milyar 893 milyon oldu. Ocak-Ekim döneminde ithalatta ilk sırayı Çin aldı. Bu dönemde, Çin’den yapılan ithalat 18 milyar 300 milyon dolar oldu.
Yayınlanma:
6 yıl önce|
Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Ekim ayında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 620 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 495 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 966 milyon dolar ile Irak, 964 milyon dolar ile ABD, 904 milyon dolar ile İtalya takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın %34,3’ünü oluşturdu.
Ocak-Ekim döneminde ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 12 milyar 893 milyon olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 9 milyar 40 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 8 milyar 196 milyon dolar ile ABD, 7 milyar 208 milyon dolar ile Irak ve 6 milyar 429 milyon dolar ile İtalya takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın %32,3’ünü oluşturdu.
İthalatta ilk sırayı Almanya aldı
İthalatta ise Almanya ilk sırayı aldı. Ekim ayında Almanya’dan yapılan ithalat 2 milyar 256 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 919 milyon dolar ile Çin, 1 milyar 303 milyon dolar ile Rusya, 1 milyar 81 milyon dolar ile ABD, 1 milyar 58 milyon dolar ile Fransa izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın %38,7’sini oluşturdu.
Ocak-Ekim döneminde ithalatta ilk sırayı Çin aldı. Bu dönemde, Çin’den yapılan ithalat 18 milyar 300 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 16 milyar 969 milyon dolar ile Almanya, 14 milyar 142 milyon dolar ile Rusya, 9 milyar 841 milyon dolar ile ABD ve 7 milyar 175 milyon dolar ile İtalya izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın %37,8’ini oluşturdu.

İlginizi Çekebilir
BORSA
Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor
Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor: MKT piyasalarında yeni dönem
Yayınlanma:
1 gün önce|
29/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Takas İstanbul, 29 Ağustos 2026 tarihli ve 2167 sayılı Genel Mektup ile Merkezi Karşı Taraf (MKT) hizmeti verilen piyasalardaki prosedürlerde değişikliğe gitti. Aracı kurumlar ve bankaları doğrudan ilgilendiren düzenleme, sermaye piyasalarında teminat, risk yönetimi ve merkezi karşı taraf mekanizmasının daha sıkı hale geldiği yeni dönemin önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Takas İstanbul tarafından Merkezi Risk Yönetimi Ekibi imzasıyla aracı kurum ve bankalara gönderilen 2167 sayılı Genel Mektubun konusu, “MKT Hizmeti Verilen Piyasalardaki Prosedür Değişiklikleri” olarak açıklandı.
Düzenleme, Sermaye Piyasası Kurulu’nun 28 Ağustos 2026 tarihli 52/1589 sayılı kararıyla yatırım fonları ve özellikle serbest fonlar üzerinde getirdiği yeni risk sınırlamalarının hemen ardından geldi.
SPK, Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber’in 12 ayrı maddesinde değişiklik yaparken dört yeni madde ekledi.
MKT neden önemli?
Merkezi Karşı Taraf sisteminde Takas İstanbul, gerçekleştirilen işlemlerde alıcıya karşı satıcı, satıcıya karşı ise alıcı konumuna geçiyor.
Başka bir ifadeyle bir aracı kurumun veya piyasa katılımcısının yükümlülüğünü yerine getirememesi durumunda sistemin diğer tarafının doğrudan karşı taraf riskine maruz kalmasının önüne geçilmeye çalışılıyor.
Türkiye’deki merkezi takas düzenlemelerine göre MKT hizmeti; işlem teminatları, garanti fonları, üye mali yeterliliğinin izlenmesi, stres testleri ve temerrüt yönetimi gibi çok katmanlı bir güvenlik sistemi üzerine kuruluyor.
Bu nedenle MKT prosedürlerinde yapılan değişiklikler teknik bir düzenleme gibi görünse de özellikle bankaların ve aracı kurumların sermaye kullanımı, teminat ihtiyacı ve pozisyon taşıma maliyetleri açısından önem taşıyor.
SPK’nın fon düzenlemesiyle aynı döneme denk gelmesi önemli
Takas İstanbul’un 2167 sayılı Genel Mektubu, SPK’nın fon piyasasında riskleri azaltmaya yönelik kapsamlı düzenlemesinin hemen arkasından geldi.
SPK’nın yeni düzenlemelerinde özellikle para piyasası işlemleri, kaldıraç, teminat yapısı ve karşı taraf riski öne çıkıyor.
Yeni çerçevede fonların taraf olduğu yurt içi organize para piyasası işlemlerinde güçlü bir teminat yapısı oluşturulması öngörülürken, serbest fonların Takasbank Para Piyasası işlemlerine ilişkin önemli sınırlamalar getirildi.
Yüzde 75 teminat şartı
Yeni fon düzenlemesine göre yurt içi organize para piyasası işlemlerinde işlem tutarına ilave alınacak teminatın toplam işlem büyüklüğünün yüzde 75’inden az olmaması öngörülüyor.
Teminatın kalitesine ilişkin de sınırlamalar getiriliyor. Teminatın en az yüzde 50’sinin belirlenen yüksek nitelikli varlıklardan, toplam teminatın en az yüzde 75’inin ise bu varlıklar ile BIST 30 Endeksi’ndeki paylardan oluşması gerekiyor.
Bu yaklaşımın temel amacı açık: Sadece teminat almak değil, gerektiğinde hızla nakde dönüştürülebilecek kaliteli teminat almak.
Serbest fonlara yüzde 20 sınırı
En önemli değişikliklerden biri ise serbest fonların Takasbank Para Piyasası’ndaki işlemlerine getirilen sınırlama.
Serbest fonların bu piyasadaki işlemleri fon portföy değerinin yüzde 20’si ile sınırlandırılıyor.
Üstelik borçlanma amacıyla gerçekleştirilen işlemler de hesaplamaya dahil ediliyor.
Örneğin; 1 milyar TL portföy büyüklüğüne sahip bir serbest fon açısından 200 milyon TL seviyesi kritik sınır haline geliyor.
Bu düzenleme özellikle para piyasasından yüksek tutarda borçlanarak portföy büyüklüğünün üzerinde pozisyon oluşturan fonların kaldıraç kapasitesini azaltacak.
Mevcut pozisyonlara ani tasfiye yok
Düzenleyici otorite mevcut büyük pozisyonların bir gecede kapatılmasının piyasada yaratabileceği dalgalanmayı da dikkate alıyor.
29 Ağustos 2026 itibarıyla yeni sınırların üzerinde bulunan pozisyonların artırılmaması ve belirlenen geçiş takviminde kademeli olarak azaltılması öngörülüyor. Benzer şekilde Takasbank’ın merkezi karşı taraf olmadığı bazı para piyasası işlemlerindeki mevcut açık pozisyonların da artırılmaması ve aşamalı biçimde azaltılması hedefleniyor.
Bu yaklaşım önemli.
Çünkü düzenleyici otorite bir taraftan sistemdeki kaldıraç ve karşı taraf riskini azaltırken diğer taraftan zorunlu ve ani pozisyon kapamalarının piyasa fiyatlarında yaratabileceği satış baskısını engellemeye çalışıyor.
Büyük resim: Sistem kaldıraçtan teminata dönüyor
SPK kararları ile Takas İstanbul’un MKT düzenlemelerini birlikte değerlendirdiğimizde sermaye piyasasında yeni bir risk yönetimi mimarisine doğru gidildiği görülüyor.
Yeni dönemin üç anahtar kelimesi öne çıkıyor: Teminat – likidite – merkezi karşı taraf.
Özellikle serbest fonların yüksek kaldıraç kullanarak oluşturduğu pozisyonlar, düşük likiditeli varlıkların teminat olarak kullanılması ve karşı taraf riskinin sistem içerisinde dağılması düzenleyici otoritelerin daha fazla dikkatini çekmeye başlamış durumda. Takas İstanbul’un MKT sistemi zaten üyelerin mali yeterliliğinin sürekli izlenmesini, işlem teminatlarının gün içi fiyat ve pozisyon hareketlerine göre takip edilmesini ve teminatlar ile garanti fonlarının stres testlerine tabi tutulmasını öngörüyor.
2167 sayılı Genel Mektup bu nedenle tek başına değerlendirilmemeli.
SPK’nın 28 Ağustos fon düzenlemesi ile Takas İstanbul’un 29 Ağustos MKT prosedür değişiklikleri, sermaye piyasalarında kaldıraç ve karşı taraf riskinin azaltılmasına yönelik aynı düzenleyici zincirin parçaları olarak okunabilir.
Bankalar ve aracı kurumlar nasıl etkilenebilir?
Yeni yapı özellikle yüksek işlem hacmine sahip piyasa katılımcıları açısından daha fazla teminat ihtiyacı yaratabilir. Teminat kalitesinin yükseltilmesi ise bankalar ve aracı kurumların teminat havuzlarını yeniden düzenlemelerine neden olabilir.
Bunun sonucunda;
- yüksek kaliteli likit varlıklara olan talep artabilir,
- teminat optimizasyonu daha önemli hale gelebilir,
- kaldıraçlı pozisyonların taşıma maliyetleri yükselebilir,
- düşük likiditeli payların teminat olarak kullanım alanı daralabilir,
- üye bazında risk ve pozisyon yönetimi daha sıkı hale gelebilir,
- fon–aracı kurum–banka arasındaki kısa vadeli finansman mekanizması değişebilir.
Borsa açısından asıl kritik nokta
Düzenlemenin Borsa İstanbul açısından takip edilmesi gereken tarafı ise fonların pozisyon küçültme davranışı olacak. Özellikle yüksek kaldıraç kullanan serbest fonların yeni limitlere uyum sağlamak için pozisyonlarını azaltmaları gerekirse, bazı varlıklarda geçici satış baskısı ortaya çıkabilir.
Buna karşılık düzenlemenin orta ve uzun vadeli amacı bunun tam tersidir: Bir kurum veya fonun aşırı kaldıraç kullanması nedeniyle ortaya çıkabilecek sorunun diğer piyasa katılımcılarına ve bütün finansal sisteme yayılmasını engellemek.
Dolayısıyla yeni düzenleme kısa vadede bazı piyasa oyuncularının hareket alanını daraltırken, uzun vadede sermaye piyasasının finansal dayanıklılığını artırmayı hedefliyor.
Bankavitrini.com değerlendirmesi
Türkiye sermaye piyasasında son dönemde fon büyüklüklerinin hızla artması, serbest fonların daha aktif hale gelmesi ve bazı fonların para piyasaları üzerinden yüksek kaldıraç kullanabilmesi risk yönetiminin önemini artırdı.
SPK’nın fon düzenlemesi ile Takas İstanbul’un MKT prosedürlerini aynı dönemde değiştirmesi tesadüf olarak görülmemeli.
Yeni dönemin temel mesajı oldukça açık: Fon büyüklüğünün çok üzerinde kaldıraç kullanılması zorlaşacak, alınan teminatın yalnızca miktarı değil kalitesi de önem kazanacak ve mümkün olan işlemlerde karşı taraf riski merkezi karşı taraf sisteminin içine çekilecek.
Bu da Türkiye sermaye piyasasında “daha fazla işlem” anlayışından “daha kontrollü ve teminatlı işlem” anlayışına doğru önemli bir geçiş anlamına geliyor.
bankavitrini.com
BORSA
SPK fonlarda oyunun kurallarını değiştirdi
SPK fonlarda oyunun kurallarını değiştirdi: BIST 30 hisseleri neden avantajlı hale gelebilir?
Yayınlanma:
1 gün önce|
29/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Sermaye Piyasası Kurulu’nun 28 Ağustos 2026 tarihli radikal fon düzenlemesi, yalnızca yatırım fonlarını değil Borsa İstanbul’daki hisse senetlerinin arz-talep dengesini de değiştirebilecek nitelikte. Özellikle serbest fonların küçük ve orta ölçekli hisselerde yoğunlaşmasına sınırlama getirilirken BIST 30 hisselerinin önemli sınırlamalardan muaf tutulması dikkat çekiyor. Bu durum, PD/DD oranı 1’in altında bulunan THYAO, SISE, SAHOL, KRDMD, EKGYO, SASA, PETKM, PGSUS, KCHOL, ISCTR, TTKOM, TCELL, EREGL, AEFES ve VAKBN gibi BIST 30 hisselerine fonlar açısından göreli avantaj sağlayabilir.
BANKAVİTRİNİ ÖZEL ANALİZ
Sermaye Piyasası Kurulu 28 Ağustos 2026 tarihli 52/1589 sayılı kararıyla Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber’de son yılların en kapsamlı değişikliklerinden birini yaptı. Rehberde 12 bölüm değiştirilirken dört yeni bölüm eklendi. SPK’nın resmi duyurusuna göre düzenleme 29 Ağustos itibarıyla yürürlüğe girdi.
Düzenlemenin kalbinde ise serbest fonlar, fonların hisse yoğunlaşmaları, ilişkili taraf işlemleri, borsa dışı işlemler, repo piyasası ve portföy yönetim şirketlerinin sermaye ve insan kaynağı yapısı bulunuyor.
SPK Rehberi’nin içindekiler bölümünde bile 28 Ağustos 2026 tarihli değişikliğin serbest fonlardan repo işlemlerine, portföy yönetimine, TEFAS’a ve yatırım fonlarının ortaklık payı işlemlerine kadar çok geniş bir alana yayıldığı görülüyor.
Ancak Borsa İstanbul açısından asıl kritik madde başka: Serbest fonların artık herhangi bir hisse üzerinde eskisi kadar rahat yoğunlaşamayacak olması.
Ve daha da önemlisi: BIST 30 hisselerinin bu yeni yoğunlaşma sınırlamalarının dışında bırakılması.
İşte yeni düzenlemenin borsa açısından kırılma noktası burada.
SPK serbest fonlara hangi sınırları getirdi?
Yeni Rehber’e göre bir serbest fonun portföyündeki %5’ten büyük sermaye piyasası aracı pozisyonlarının toplamı fon portföy değerinin %20’sini geçemeyecek.
Örneğin bir fonun portföyünün;
- %15’i A hissesi,
- %12’si B hissesi,
- %10’u C hissesi
şeklinde yoğunlaşması artık genel kural altında mümkün olmayacak.
Çünkü %5’i aşan yatırımların toplamı %20 ile sınırlandırılıyor.
Bu tek başına bile serbest fonların özellikle son yıllarda kullandıkları “birkaç hisseye çok büyük para yatırarak yüksek getiri yaratma” modelini önemli ölçüde değiştiriyor.
Daha önce serbest fonların en önemli özelliği, klasik yatırım fonlarına uygulanan birçok portföy sınırlamasından muaf olmalarıydı. Bu esneklik tamamen ortadan kaldırılmıyor; ancak SPK artık bu fonların belli şirketlerde aşırı yoğunlaşmasına izin vermiyor. Rehber bunu açık biçimde ortaya koyuyor.
Asıl bomba: Fiili dolaşıma göre hisse alma sınırı
Yeni düzenlemenin Borsa İstanbul’u en fazla ilgilendiren maddelerinden biri ise şirketlerin fiili dolaşımdaki pay miktarına bağlı fon sahipliği sınırları.
Bir serbest fon artık;
| Şirketin fiili dolaşım oranı | Tek serbest fonun alabileceği azami miktar |
|---|---|
| %25’in altında | Fiili dolaşımın %8’i |
| %25 – %50 | Fiili dolaşımın %6’sı |
| %50 – %75 | Fiili dolaşımın %4’ü |
| %75’in üzerinde | Fiili dolaşımın %2’si |
seviyesini aşamayacak.
Aynı portföy yöneticisinin yönettiği fonların tamamı için ise sınırlar bunun yaklaşık iki katı olarak uygulanıyor: sırasıyla %16, %12, %8 ve %4.
Bu düzenleme özellikle dolaşımdaki hisse miktarı düşük ve fonların yoğun biçimde pozisyon aldığı küçük-orta ölçekli şirketleri doğrudan ilgilendiriyor.
Bir şirketin halka açıklık oranının düşük olması artık serbest fon açısından avantaj değil, ciddi bir pozisyon limiti anlamına geliyor.
BIST 30’a çok önemli istisna
Düzenlemenin borsa açısından en stratejik noktası burada ortaya çıkıyor.
SPK açık biçimde; BIST 30 Endeksi’ne dahil hisselerin serbest fonlar için getirilen söz konusu sınırlamalardan hariç tutulacağını belirtiyor. Bu son derece önemli.
Çünkü fon yöneticisinin önünde iki hisse olduğunu düşünelim.
Birinci hisse BIST 30 dışında.
İkinci hisse BIST 30 içinde.
İlk hissede; %5 üzeri yoğunlaşma sınırı, fiili dolaşım sınırı, grup yoğunlaşması, toplam fon sahipliği gibi kısıtlamalar devreye girebiliyor.
BIST 30 hissesinde ise yeni düzenlemenin söz konusu yoğunlaşma sınırlamaları uygulanmıyor. Dolayısıyla fon yöneticisinin büyük pozisyon oluşturmak istediğinde BIST 30 hisselerine yönelmesi daha kolay hale geliyor.
Bu elbette “fonlar mutlaka BIST 30 alacak” anlamına gelmez. Ancak düzenleme açık biçimde BIST 30 hisseleri lehine regülasyon kaynaklı bir göreli avantaj yaratıyor.
PD/DD 1’in altında olmak SPK kriteri değil
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor.
SPK düzenlemesinde; PD/DD oranı, F/K oranı veya şirketin ucuz/pahalı olmasıyla ilgili herhangi bir kriter bulunmuyor.
Dolayısıyla bir şirketin PD/DD’sinin 0,40 veya 0,90 olması tek başına fonların bu hisseyi almasına yol açmayacak.
Fakat iki faktör bir araya geldiğinde tablo değişebilir: BIST 30 üyeliği + düşük değerleme.
Fon yöneticisinin yeni sınırlamalar nedeniyle portföyünü yeniden dağıtması gerektiğinde;
- likiditesi yüksek,
- büyük ölçekli,
- BIST 30 içinde bulunan,
- değerleme çarpanları görece düşük
şirketler doğal alternatifler haline gelebilir.
Bu nedenle kullanıcı tarafından verilen PD/DD listesi yeni SPK düzenlemesi açısından oldukça ilginç bir tablo ortaya çıkarıyor.
PD/DD’si 1’in altındaki hisseler SPK düzenlemesinden nasıl etkilenebilir?
Aşağıdaki PD/DD oranlarını kullanıcının paylaştığı güncel liste üzerinden değerlendiriyoruz. Oranların piyasa fiyatlarıyla değişebileceğini özellikle belirtelim.
| Hisse | PD/DD | BIST 30 | Düzenlemenin göreli etkisi |
|---|---|---|---|
| CANTE | 0,38 | Hayır | Fon yoğunlaşması varsa riskli |
| THYAO | 0,42 | Evet | Göreli pozitif |
| SISE | 0,45 | Evet | Göreli pozitif |
| SAHOL | 0,47 | Evet | Göreli pozitif |
| KRDMD | 0,49 | Evet | Göreli pozitif |
| ALARK | 0,50 | Hayır | Fon sahipliği kritik |
| EKGYO | 0,51 | Evet | Göreli pozitif |
| SASA | 0,65 | Evet | Göreli pozitif |
| PETKM | 0,67 | Evet | Göreli pozitif |
| ULKER | 0,67 | Hayır | BIST 30 dışı olduğu için sınırlamalar önemli |
| PGSUS | 0,67 | Evet | Göreli pozitif |
| KCHOL | 0,69 | Evet | Göreli pozitif |
| ISCTR | 0,70 | Evet | Göreli pozitif |
| TTKOM | 0,71 | Evet | Göreli pozitif |
| TCELL | 0,73 | Evet | Göreli pozitif |
| ECILC | 0,76 | Hayır | Fon pozisyonları izlenmeli |
| EREGL | 0,85 | Evet | Göreli pozitif |
| AEFES | 0,87 | Evet | Göreli pozitif |
| VAKBN | 0,90 | Evet | Göreli pozitif |
Borsa İstanbul’un 2026 üçüncü çeyrek dönemsel değerlendirmesinde BIST 30’da herhangi bir giriş-çıkış yapılmadı. Bir önceki dönemde VAKBN endekse alınmış, ULKER çıkarılmıştı. Dolayısıyla 29 Ağustos itibarıyla yukarıdaki sınıflandırmada VAKBN BIST 30 içinde, ULKER ise dışında bulunuyor.
En dikkat çekici hisselerden biri THYAO olabilir
Listede PD/DD açısından en ucuz büyük şirketlerden biri Türk Hava Yolları.
Verilen rakama göre PD/DD yalnızca 0,42.
THYAO aynı zamanda;
- BIST 30 üyesi,
- yüksek işlem hacmine sahip,
- yüksek likiditeli,
- çok büyük piyasa değerine sahip
bir şirket.
Yeni düzenleme serbest fonların küçük ve düşük dolaşımlı hisselerde büyük pozisyon taşımasını zorlaştırırken THYAO gibi hisselerde aynı sınırlamaların uygulanmaması, kurumsal yatırımcı açısından önemli bir fark yaratıyor.
Ancak bu düzenlemeden “THYAO kesin yükselir” sonucu çıkarılamaz.
Doğru ifade şudur: Yeni SPK rejimi THYAO gibi büyük ve likit BIST 30 hisselerinin portföy yönetimindeki göreli cazibesini artırabilir.
Şişecam ve Sabancı Holding’de benzer durum
SISE’nin 0,45, SAHOL’ün 0,47 civarındaki PD/DD oranları dikkat çekiyor.
Her iki şirket de büyük ölçekli ve BIST 30 kapsamında. Özellikle holdinglerde düşük PD/DD zaten uzun süredir “holding iskontosu” tartışmasının bir parçası. Yeni dönemde fonların küçük hisselerde büyük konsantrasyon kurmasının zorlaşması halinde;
SAHOL ve KCHOL gibi holding hisseleri kurumsal portföylerin yeniden dağılımından faydalanabilecek adaylar arasında değerlendirilebilir.
EKGYO neden ayrıca dikkat çekiyor?
EKGYO’daki 0,51 PD/DD seviyesi ile BIST 30 istisnasının bir araya gelmesi önemli.
Üstelik Rehber yalnızca BIST 30 paylarına değil, belirli kamu kuruluşları ve bunların yönetim kontrolündeki ortaklıkların sermaye piyasası araçlarına da bazı istisnalar tanıyor.
Bu nedenle kamuyla bağlantılı büyük şirketlerin fon portföylerindeki konumu yeni sistemde ayrıca izlenmeli.
SASA açısından düzenleme neden önemli?
SASA son yıllarda fonların ve bireysel yatırımcıların yakından izlediği hisselerden biri.
Yeni düzenlemenin genel mantığı küçük ve orta ölçekli hisselerde fon yoğunlaşmasını sınırlarken BIST 30 paylarını ana yoğunlaşma limitlerinin dışında bırakıyor.
SASA’nın BIST 30 üyeliği bu açıdan önemli bir avantaj.
PD/DD 0,65 düzeyinin de doğru kabul edilmesi halinde şirketin değerleme çarpanı geçmiş dönemlerine kıyasla ayrıca dikkat çekici hale geliyor.
Burada yine temel finansal risklerin—borçluluk, finansman giderleri, kapasite kullanımı ve yatırım dönüşleri—ayrı değerlendirilmesi gerekiyor.
SPK istisnası şirket risklerini ortadan kaldırmaz; yalnızca fonların pozisyon taşıma kapasitesini etkiler.
CANTE, ALARK, ULKER ve ECILC’de durum farklı
Listenin en kritik kısmı belki de BIST 30 dışında kalan dört hisse:
CANTE – PD/DD 0,38
Listenin en düşük PD/DD oranına sahip şirketi. Fakat BIST 30 dışında. Dolayısıyla yeni düzenleme açısından yapılması gereken ilk analiz şirketin ucuz olup olmadığı değil: Serbest fonlar CANTE’nin fiili dolaşımındaki hisselerin ne kadarını taşıyor?
Eğer belirli fonlarda yeni sınırların üzerinde yoğunlaşma varsa portföy ayarlaması gerekebilir. Bu durumda düşük PD/DD kısa vadede teknik satış baskısını tamamen engellemeyebilir.
ALARK – PD/DD 0,50
Alarko Holding de BIST 30 dışında olduğu için otomatik istisnadan yararlanmıyor.
Burada kritik değişken;
- fiili dolaşım oranı,
- serbest fon sahipliği,
- fonların hisseyi portföylerinin yüzde kaçında taşıdığı
olacak.
Fonların pozisyonları sınırlıysa düzenlemenin doğrudan etkisi de sınırlı kalabilir.
ULKER – PD/DD 0,67
Ülker’in durumu özellikle ilginç. ULKER, 2026 ikinci çeyreğinde BIST 30’dan çıkarıldı ve yerine VAKBN alındı. 2026 üçüncü çeyreğinde ise BIST 30 için yedek paylar arasında bulunuyor.
Dolayısıyla ULKER’in yeniden BIST 30’a girip girmemesi artık yalnızca endeks fonları açısından değil, SPK’nın serbest fon konsantrasyon düzenlemesi açısından da daha önemli hale geldi.
Başka bir ifadeyle: BIST 30 üyeliğinin ekonomik değeri yükseldi.
ECILC – PD/DD 0,76
ECILC 2026 üçüncü çeyreğinde BIST 50’ye alındı ancak BIST 30 üyesi değil. Bu nedenle büyük ve likit olmasına rağmen BIST 30 istisnasından yararlanmıyor.
Fon yoğunluğu burada özellikle takip edilmeli.
Fonlardan zorunlu satış hemen mi gelecek?
Hayır.
SPK bu noktada piyasada sert ve ani satış oluşmasını önlemek için kademeli geçiş sistemi oluşturmuş. 29 Ağustos 2026 itibarıyla limiti aşan pozisyonlar üst limit kabul edilecek ve artırılamayacak.
Ardından aşan bölümün;
- 31 Ekim’e kadar en az üçte biri,
- 30 Kasım’a kadar en az üçte ikisi
azaltılacak.
31 Aralık 2026 itibarıyla tam uyum sağlanacak. Bu madde çok önemli.
Dolayısıyla Borsa İstanbul açısından potansiyel etkinin yalnızca 1-2 günlük değil, Eylül-Aralık 2026 dönemine yayılması beklenebilir.
Piyasada önümüzdeki aylarda şu hareket görülebilir: Yoğun fon sahipliği bulunan BIST 30 dışı hisselerden → büyük ve likit BIST 30 hisselerine portföy kayması.
Ancak bunun büyüklüğünü belirleyecek esas veri, fonların bugünkü gerçek hisse pozisyonlarıdır.
Küçük hisseler neden daha fazla etkilenebilir?
Yeni sistem bir bakıma likiditeyi ödüllendiriyor.
Çünkü düşük fiili dolaşıma sahip bir şirkette birkaç milyar liralık fon yatırımı bile dolaşımdaki hisselerin çok büyük bölümünü oluşturabilir. Büyük BIST 30 şirketlerinde ise aynı tutarın piyasa üzerindeki ağırlığı çok daha düşüktür.
SPK’nın mesajı aslında oldukça açık: Fon, bir şirketin fiili dolaşımını kontrol edecek büyüklüğe ulaşmamalı.
Bu yaklaşım aynı zamanda fon yöneticisinin fiyat oluşumu üzerindeki etkisini azaltmayı amaçlıyor.
Büyük ortakların fonlara blok hisse satışına da fren
SPK yalnızca fonların ne kadar hisse taşıyabileceğini sınırlamadı.
Fonlara yapılan özel emir ve Toptan Satışlar Pazarı işlemlerini de sıkılaştırdı. Özel fonlar, serbest fonlar, GYF’ler ve GSYF’ler özel emir veya Toptan Satışlar Pazarı yoluyla bazı ortaklık payı işlemlerinde alıcı olamayacak; serbest ve özel fonlar aynı yöntemlerle satıcı da olamayacak.
Diğer yatırım fonlarının özel emir/TSP yoluyla tek seferde yapabilecekleri işlemlere de şirket sermayesinin %1’i, 12 aylık toplam için %3 sınırı getiriliyor.
Bunun anlamı önemli: Büyük ortak → fon → borsa
şeklindeki bazı dolaylı hisse transfer mekanizmaları daha kontrollü hale getiriliyor.
Büyük ortakların borsa dışı satışına ayrı sınırlama
Pay Tebliği kapsamında şirket yönetiminde bulunan veya büyük ortak konumundaki kişilerin borsa dışındaki satışlarına da sınır getirildi.
12 aylık dönemde;
- fiili dolaşımı %50’nin üzerinde olan şirketlerde sermayenin %2’sinden,
- fiili dolaşımı %50 veya altında olanlarda %4’ünden
fazlası borsa dışında satılamayacak. Limit aşılacaksa SPK onaylı pay satış bilgi formu gerekiyor.
Bu düzenleme de özellikle küçük halka açıklığa sahip şirketlerde blok satışların fonlar üzerinden yapılmasını zorlaştırıyor.
Fon dünyasında başka ne değişiyor?
Düzenleme yalnızca hisse senetlerinden ibaret değil.
SPK ayrıca serbest fon sayısını şirketlerin istihdam ettiği portföy yöneticisi sayısıyla ilişkilendiriyor. Bir portföy yönetim şirketinin ihraç edeceği serbest fon sayısı, istihdam ettiği portföy yöneticisi sayısını aşamayacak. Mevcut şirketler için 30 Haziran 2029’a kadar uyum süresi bulunuyor.
Portföy yönetim şirketlerine yönelik sermaye çıtası da yükseltiliyor. 2027 yılı için;
Geniş yetkili PYŞ: 500 milyon TL
Faaliyetleri sınırlı PYŞ: 250 milyon TL
asgari sermaye seviyeleri belirlenmiş durumda. Serbest fonların büyüklüğü yönetilen kolektif portföylerin %50’sini aşan bazı PYŞ’lerde ise çıkarılmış sermayenin %10 oranında nakit artırılması zorunluluğu gündeme geliyor.
Para piyasası fonlarında da önemli değişiklik
Düzenlemeden para piyasası fonları da etkileniyor.
Katılım fonları hariç para piyasası fonlarının portföyünün en az %10’u DİBS ve/veya Hazine Varlık Kiralama tarafından ihraç edilen kira sertifikalarında tutulacak. Bu düzenlemenin devlet iç borçlanma senetlerine fon kaynaklı ilave talep yaratması beklenebilir.
Başka bir ifadeyle SPK değişikliği aynı anda; hisse piyasası + fon sektörü + repo piyasası + DİBS piyasası üzerinde sonuç üretebilecek.
SPK neden böyle bir düzenleme yaptı?
Son dönemde bazı serbest fonların;
- birkaç hisse üzerinde olağanüstü yoğunlaşması,
- düşük fiili dolaşımlı şirketlerde büyük pozisyonlar taşıması,
- ilişkili taraflarla yüksek hacimli işlemler yapması,
- fon performansının birkaç hisseye aşırı bağımlı hale gelmesi
piyasada uzun süredir tartışılıyordu.
Nitekim yeni düzenlemenin ardından yapılan analizlerde bazı büyük serbest fonların tek hissede son derece yüksek portföy yoğunlaşmalarına ulaştığı örnekler kamuoyuna yansıdı. Örneğin Tera Portföy Birinci Serbest Fon üzerinden yapılan incelemede hem yoğun hisse pozisyonları hem de grup içi repo işlemleri yeni kurallar açısından mercek altına alındı.
SPK’nın yeni düzenlemesini bu açıdan yalnızca teknik bir fon düzenlemesi olarak görmek eksik kalır.
Bu karar aynı zamanda; fonlar aracılığıyla Borsa İstanbul’daki fiyat oluşumunun daha sağlıklı hale getirilmesi girişimidir.
BIST 30 artık yalnızca prestij endeksi değil
Yeni düzenlemenin belki de en az konuşulan fakat en önemli sonucu bu olabilir.
Bir şirket açısından BIST 30 üyeliği eskiden;
- endeks fonlarından para girişi,
- yabancı yatırımcının radarına girme,
- likidite,
- prestij
açısından önemliydi.
Şimdi buna yeni bir avantaj daha eklendi: Serbest fonların yeni yoğunlaşma sınırlarından istisna. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde BIST 30’a giriş-çıkış kararlarının piyasa etkisi eskisinden daha güçlü olabilir.
ULKER-VAKBN örneği bu açıdan yakından izlenmeli.
PD/DD’si düşük BIST 30 hisselerinde yeni hikâye oluşabilir mi?
SPK düzenlemesinin en ilginç tarafı burada ortaya çıkıyor.
Verilen listede 19 şirketin 15’i BIST 30 içerisinde.
Üstelik bunların arasında;
THYAO 0,42
SISE 0,45
SAHOL 0,47
KRDMD 0,49
EKGYO 0,51
SASA 0,65
PETKM 0,67
PGSUS 0,67
KCHOL 0,69
ISCTR 0,70
TTKOM 0,71
TCELL 0,73
EREGL 0,85
AEFES 0,87
VAKBN 0,90
gibi 1’in altında PD/DD ile işlem gören büyük şirketler bulunuyor.
Dolayısıyla piyasa önümüzdeki aylarda yalnızca; “Hangi hisse ucuz?” sorusunu sormayabilir.
Yeni soru şu olabilir: “Fonların yeni SPK limitleri altında en rahat büyük pozisyon taşıyabileceği ucuz hisseler hangileri?”
Bu sorunun cevabında BIST 30 şirketleri doğal olarak öne çıkıyor.
Bankavitrini değerlendirmesi: Fonlardan BIST 30’a doğru yeni bir rota oluşabilir
SPK’nın 28 Ağustos düzenlemesi ilk bakışta fon sektörünü düzenleyen teknik bir değişiklik gibi görünüyor.
Fakat ayrıntıya girildiğinde bunun Borsa İstanbul’daki para akışını değiştirebilecek bir regülasyon olduğu anlaşılıyor.
Düzenleme üç sonuç yaratabilir.
Birincisi, küçük ve düşük dolaşımlı şirketlerde bir veya birkaç fonun piyasa üzerinde hâkim hale gelmesinin önüne geçilecek.
İkincisi, bugün yeni limitlerin üzerinde pozisyon taşıyan serbest fonlar 31 Aralık’a kadar kademeli biçimde pozisyonlarını küçültmek zorunda kalabilecek.
Üçüncüsü ve belki de en önemlisi, BIST 30 paylarının temel yoğunlaşma sınırlamalarından istisna tutulması büyük, likit şirketleri fon yöneticileri açısından göreli olarak daha avantajlı hale getirecek.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde sadece şirket bilançosuna bakmak yeterli olmayacak.
Yatırımcıların şu dört veriyi birlikte izlemesi gerekecek: PD/DD ve diğer değerleme çarpanları + BIST 30 üyeliği + fiili dolaşım oranı + serbest fon sahipliği.
Bu dört gösterge birlikte okunduğunda yeni SPK düzenlemesinin hangi hisselerde satış baskısı, hangi hisselerde ise potansiyel fon talebi yaratabileceği çok daha net görülebilecek.
En önemli sonuç ise şu: SPK küçük hisselerde fon yoğunlaşmasına fren yaptı; büyük ve likit BIST 30 hisselerinin fon portföylerindeki stratejik değeri ise artırdı.
Bu nedenle 0,42 PD/DD’li THYAO’dan 0,45’lik SISE’ye, 0,47’lik SAHOL’den 0,69’luk KCHOL’e kadar düşük değerlemeyle işlem gören BIST 30 şirketleri önümüzdeki aylarda “ucuzluk + likidite + regülasyon avantajı” üçgeninde yeniden fiyatlanabilecek hisseler arasında yakından izlenecek.
Ancak bunun otomatik bir yükseliş sinyali olmadığı; şirketlerin bilanço, borçluluk, kârlılık ve nakit akışı dinamiklerinin esas olmaya devam ettiği unutulmamalı.
Gülbeyaz GERGÜN – Ekonomist
bankavitrini.com | Özel Haber Analiz
Gülbeyaz Gergün
Artık batmak da pahalı: Bir firmanın iflasının gerçek maliyeti ne?
Yayınlanma:
2 gün önce|
28/08/2026Yazan:
Gülbeyaz Gergün
Türkiye ekonomisinde son birkaç yıldır firmaların temel gündemi yüksek faiz, finansmana erişim, düşen satışlar ve bozulan nakit akışı oldu. Ancak iş dünyasının karşı karşıya kaldığı başka bir sorun daha giderek belirginleşiyor:
Artık yalnızca işletmek değil, şirketi kapatmak, konkordatoya gitmek ve hatta iflas etmek de ciddi para gerektiriyor.
Başka bir ifadeyle şirketlerin önünde giderek daha tuhaf bir tablo oluşuyor: “Yaşamak için nakit lazım, batabilmek için de nakit lazım.”
Bir firma finansal olarak çöktüğünde ekonomik hayat bir anda sona ermiyor. İşçi kıdem ve ihbarları, vergi ve SGK borçları, banka kredileri, çekler, senetler, tedarikçi alacakları, kiralar, hukuki giderler, avukatlık ücretleri, bilirkişi ve komiser giderleri, mahkeme masrafları, varlıkların satılması ve şirketin tasfiyesi yıllarca devam edebiliyor.
Dolayısıyla “şirket battı” denilen nokta aslında çoğu zaman ekonomik sorunun sonu değil, yeni ve pahalı bir sürecin başlangıcı oluyor.
Konkordatoya girmek bile artık ciddi para gerektiriyor
Konunun en çarpıcı göstergelerinden biri konkordato sürecindeki maliyetler. Adalet Bakanlığı’nın 26 Ağustos 2026 tarihinde yürürlüğe koyduğu yeni Konkordato Gider Avansı Tarifesi’nde maliyet kalemleri yeniden yükseltildi.
Yeni tarifeye göre konkordato başvurusunda yalnızca bazı temel giderler için;
- Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ilanları için en az 2.600 TL,
- konkordato komiseri için aylık en az 3.380 TL üzerinden beş aylık ücret,
- diğer işlemler için 1.690 TL,
- iflasa tabi borçlular için ayrıca 68.900 TL iflas gideri
öngörülüyor.
Bunlara tebligatlar, posta giderleri, bilirkişiler, Basın İlan Kurumu ilanları ve diğer yargılama masrafları da ekleniyor. Üstelik bunlar sadece mahkemeye yatırılması gereken resmî gider avansları.
Gerçek hayatta şirketin mali müşavir, bağımsız denetçi, avukat, finansal danışman, konkordato projesi hazırlığı ve şirket değerleme maliyetleri bunların çok üzerine çıkabiliyor. Yani nakdi kalmamış bir şirketin kendisini konkordato yoluyla koruyabilmek için dahi önce nakit bulması gerekiyor.
Bu başlı başına önemli bir paradoks.
Bir yıl içerisinde iflas gideri yaklaşık yüzde 30 arttı
Maliyet artışının boyutunu eski tarifeyle karşılaştırdığımızda daha net görüyoruz.
16 Ağustos 2025 tarihli tarifede iflasa tabi borçlular için konkordato gider avansı içindeki iflas gideri 53.000 TL idi. Konkordato komiseri için aylık asgari tutar 2.600 TL, diğer giderler ise 1.300 TL olarak belirlenmişti.
26 Ağustos 2026 tarifesinde ise;
İflas gideri: 53.000 TL → 68.900 TL
Komiser asgari aylık ücreti: 2.600 TL → 3.380 TL
Diğer giderler: 1.300 TL → 1.690 TL haline geldi.
Üç kalemde de artış yaklaşık % 30. Başka bir ifadeyle enflasyon yalnızca çalışan ücretini, elektriği, hammaddenin fiyatını ve finansman maliyetini artırmadı.
Batmanın maliyetini de artırdı.
Asıl maliyet mahkeme harcı değil
Bir firmanın iflas maliyetini değerlendirirken en büyük hata yalnızca mahkeme masraflarına bakmak olur.
Çünkü gerçek maliyet şirket bilançosunun çok daha derinlerinde bulunuyor. Örneğin 100 çalışanı bulunan bir sanayi şirketini düşünelim.
Çalışanların ortalama kıdemi 8 yıl ve ortalama ücret maliyeti yüksekse, şirketin kapanması halinde ortaya çıkabilecek kıdem, ihbar ve kullanılmamış izin yükümlülükleri milyonlarca hatta onlarca milyon liraya ulaşabilir.
Buna; vergi borçları, SGK primleri, kullanılmış banka kredileri, leasing borçları, çek ve senetler, tedarikçi hesapları, kiralar, teminat mektupları, döviz açık pozisyonları, müşteri avansları, stokların değer kaybı eklendiğinde şirketin kapanmasının ekonomik maliyeti faaliyet dönemindeki zararından bile büyük hale gelebilir.
Bu nedenle finansal olarak zora giren birçok şirketin sahibi şirketi hemen kapatamıyor. Firma fiilen çalışmasa dahi hukuken ve finansal olarak yaşamaya devam ediyor.
Bir firma battığında aslında kimler para kaybediyor?
İflasın ekonomik maliyeti yalnızca sermayedarın kaybettiği özkaynak değildir. Bir şirket battığında zarar dalga dalga ekonomiye yayılır.
1. Şirket sahibi sermayesini kaybeder
Yıllar içerisinde şirkete konulan sermaye, makineler, tesisler ve işletme sermayesi erir.
Özellikle borçlu şirketlerde şirket varlıkları satıldığında satış bedeli çoğu zaman defter değerinin oldukça altında gerçekleşir. Bir fabrikanın çalışan bir işletme olarak değeri örneğin 500 milyon TL olabilirken, makineler tek tek satılmaya başlandığında toplam ekonomik değer bunun çok altına düşebilir.
Ekonomide buna kabaca tasfiye değeri kaybı denilebilir.
2. Banka kredi zararına uğrar
Şirketin kullandığı krediler ödenemez hale gelir.
Teminatların nakde çevrilmesi zaman alır ve teminatların satış değeri kredi bakiyesinin altında kalabilir. Banka takip hesaplarına aldığı krediler için karşılık ayırır. Dolayısıyla tek bir firmanın batışı bankanın bilançosunu da etkiler.
Firma büyükse veya aynı sektörde çok sayıda şirket eş zamanlı sorun yaşıyorsa bu etki sistemik hale gelebilir.
3. Tedarikçi domino etkisi yaşar
Türkiye’de belki de iflasların en tehlikeli kısmı burasıdır.
Şirket A, Şirket B’ye 10 milyon TL borçlu olabilir. A şirketinin batması yalnızca A’nın sorunu değildir. B şirketi 10 milyon TL alacağını tahsil edemezse bu defa kendi çalışanının maaşını, vergisini veya banka kredisini ödeyemeyebilir. B’nin sıkıntıya girmesi C ve D şirketlerine yansır.
Böylece bir firmanın finansal problemi ticari bulaşma mekanizmasına dönüşür. Özellikle uzun vadeli çekle çalışan sektörlerde bu etki çok daha güçlüdür.
Konkordato verileri alarm veriyor
Türkiye’de konkordato ilanlarının seyri de şirketlerin yaşadığı finansal stresin boyutunu gösteriyor.
Temmuz 2026’da takip edilen ilanlarda 311 konkordato ve 26 iflas ilanı yer aldı. Ağustos 2026’nın 27’sine kadar ise aynı veri tabanında 227 konkordato ve 9 iflas ilanı kaydedilmiş durumda.
Başka bir konkordato takip veri tabanının 25 Ağustos 2026 itibarıyla sunduğu istatistiklerde ise son 12 aylık veri havuzunda binlerce ilan görülüyor; en yoğun sektörler arasında inşaat, tekstil, sanayi, hizmet ve otomotiv bulunuyor.
Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekiyor: “Konkordato ilanı sayısı” ile “konkordato talep eden şirket sayısı” aynı şey değildir.
Bir şirket için geçici mühlet, kesin mühlet, mühlet uzatımı, alacaklı toplantısı veya başka aşamalarda birden fazla ilan yayımlanabilir. Dolayısıyla ilan sayısını doğrudan “batan şirket sayısı” şeklinde yorumlamak doğru olmaz.
Ancak ilan yoğunluğundaki yükseliş şirketler üzerindeki finansal stres açısından önemli bir öncü gösterge niteliğinde.
TOBB verileri başka bir gerçeği gösteriyor
TOBB’un en son yayımladığı verilere göre 2026’nın ilk yedi ayında Türkiye’de 16.170 şirket kapandı.
Aynı dönemde kapanan şirket sayısı 2025’in ilk yedi ayına göre yüzde 2,5 azalmış olsa da sayı hâlâ oldukça yüksek.
Sadece Temmuz 2026’da 2.686 şirket kapandı.
Temmuz ayında kapanan şirket ve kooperatiflerin; 934’ü toptan ve perakende ticarette, 386’sı imalatta, 223’ü inşaatta faaliyet gösteriyordu.
Özellikle imalat şirketlerinin kapanması farklı okunmalı. Çünkü ticari bir işletmenin kapanması ile üretim yapan bir fabrikanın kapanmasının ekonomik çarpanı aynı değildir.
Fabrika kapanınca sadece şirket kapanmaz. Makine parkı atıl kalır. Nitelikli personel dağılır. Tedarik zinciri zarar görür. İhracat bağlantısı kaybolabilir. Yan sanayi müşterisini kaybeder. Bankanın kredisi takibe düşebilir. Devlet vergi ve SGK geliri kaybeder.
Bulunduğu bölgedeki tüketim de geriler. Bu nedenle bir sanayi şirketinin batmasının sosyal maliyeti, bilançoda görünen zarardan çok daha büyüktür.
Çalışanın maliyeti: İşsizlik yalnızca maaş kaybı değildir
Firma battığında çalışan açısından ilk kayıp işidir.
Ancak ekonomik etki bununla sınırlı değildir. Çalışanın düzenli geliri kesildiğinde; konut kredisi, kredi kartı, ihtiyaç kredisi, kira, eğitim harcamaları, tüketim harcamaları üzerinde baskı oluşur.
Dolayısıyla şirket iflasları birkaç ay gecikmeyle bankaların bireysel takip hesaplarına ve bölgesel perakende satışlara dahi yansıyabilir. Bu nedenle şirket iflası mikro ekonomik bir olay değil, aynı zamanda hane halkı bilançosunu etkileyen makroekonomik bir olaydır.
Devlet de ciddi gelir kaybediyor
Faaliyetini sürdüren şirket devlete; KDV, kurumlar vergisi, gelir vergisi stopajı, SGK primi, damga vergisi, ÖTV ve farklı harçlar üzerinden sürekli gelir üretir.
Şirket kapandığında bu gelir akışı sona erer. Üstelik şirketin geçmiş vergi ve SGK borçları da tahsil edilemiyorsa devlet iki kez kaybeder: Hem geçmiş alacağını tahsil edemez hem gelecekte doğacak vergi gelirini kaybeder.
Bu nedenle şirketlerin sağlıklı biçimde faaliyetlerini sürdürebilmesi sadece patronların meselesi değildir. Kamu maliyesinin de doğrudan konusudur.
İflasta varlıklar neden değer kaybediyor?
Bir şirket faaliyetine devam ederken varlıkları bir bütün olarak değer taşır.
Fabrika binası, makineler, çalışanlar, müşteri portföyü, marka, dağıtım ağı ve bilgi birikimi birlikte şirket değerini oluşturur.
İflas halinde ise bu bütünlük parçalanır. Makine tek başına satılır. Gayrimenkul ayrı satılır. Marka değer kaybeder. Müşteri başka üreticiye gider. Çalışan rakip şirkete geçer. Stok hızla nakde çevrilmeye çalışılır. Bu nedenle şirketin faaliyet değeri ile tasfiye değeri arasında çok büyük fark oluşabilir.
Örneğin faaliyet halinde 1 milyar TL değer yaratabilecek bir işletmenin tasfiye sonunda 400-500 milyon TL tahsilat üretmesi şaşırtıcı olmayabilir. Geri kalan tutar ekonominin gerçek servet kaybıdır.
İflas harcı da var
2026 yılı harç tarifesinde iflasın açılması veya konkordato isteği ve masaya katılma için maktu harç 1.206 TL olarak uygulanıyor.
Ancak daha önemli kalem, iflasta paylaşılan para üzerinden alınan yüzde 4,55 oranındaki harç. Konkordatoda alacaklılara ödenmesi kararlaştırılan para üzerinden de binde 2,27 oranında harç bulunuyor. Dolayısıyla büyük şirketlerde tasfiye edilen varlıkların boyutu arttıkça süreçte ortaya çıkan parasal maliyetler de büyüyebiliyor.
“Zombi şirket” tehlikesi
Batmanın pahalılaşmasının ilginç bir yan etkisi daha var: Kapanması gereken şirket kapanamıyor.
Ekonomide bu tip firmalar zaman zaman “zombi şirket” olarak adlandırılır.Şirket; yatırım yapamaz, borcunu azaltamaz, kâr üretemez, çalışan sayısını koruyamaz, bankadan yeni kredi alamaz ama hukuken faaliyet göstermeye devam eder.
Firma sadece borcu çevirmek için yaşamaktadır. Bu durum ekonomide verimsiz kaynak kullanımına yol açar. Banka kredisi üretken yatırıma değil eski borcun çevrilmesine gider. Şirket sahibi yeni yatırım yapamaz. Tedarikçi parasını alamaz. Ekonomik kaynaklar yıllarca problemli şirketin bilançosunda kilitlenir.
Konkordato neden bu kadar arttı?
Sorunu sadece “şirketler kötü yönetildi” diye açıklamak kolaycı olur. Elbette kötü yönetilen, aşırı borçlanan veya yanlış yatırım yapan şirketler bulunuyor. Ancak bugün çok daha geniş bir ekonomik sorunla karşı karşıyayız.
Şirketlerin üzerinde aynı anda birkaç baskı bulunuyor:
Yüksek finansman maliyeti TL ticari kredi faizlerinin uzun süre çok yüksek seviyelerde kalması işletme sermayesi ihtiyacı yüksek firmaları zorluyor.
Krediye erişim sorunu Firma yüksek faiz ödemeyi kabul etse dahi bankanın kredi limitine ulaşamayabiliyor.
Vadelerin uzaması Piyasada tahsilat süreleri uzadıkça şirketler müşterilerini finanse etmek zorunda kalıyor.
Çeklerin ödeme zinciri Bir şirketin çekini ödememesi onlarca firmanın nakit akışını etkileyebiliyor.
Düşük iç talep Talepteki yavaşlama stokların eritilememesine ve kapasite kullanımının gerilemesine yol açıyor.
Enflasyon Personel, enerji, kira, lojistik ve diğer işletme giderleri yükseliyor.
Sonuçta kâğıt üzerinde kâr eden bir şirket bile nakit üretemediği için konkordatoya sürüklenebiliyor.
Asıl tehlike: Sağlıklı şirketlerin de zincire çekilmesi
Bugünkü ekonomik ortamda en önemli risk yalnızca sorunlu şirketlerin batması değil.
Sorunlu şirketlerin sağlıklı şirketleri de beraberinde aşağı çekmesi.
Örneğin güçlü bilançosu bulunan bir üretici 50 müşterisine vadeli mal satmış olabilir. Bu müşterilerin birkaçının konkordatoya gitmesi halinde üretici; alacağını tahsil edemez, KDV’sini daha önce ödemiş olabilir, hammaddesinin parasını ödemek zorundadır, çalışan maaşını ödemek zorundadır, bankaya kredi taksitini yatırmak zorundadır.
Bir başka firmanın konkordatosu böylece sağlıklı şirketi de finansal sıkıntıya sürükleyebilir. Ekonominin en tehlikeli aşaması tam da burasıdır.
Firma iflaslarının bulaşıcı hale gelmesi.
Bir şirketin gerçek batış maliyeti nasıl hesaplanmalı?
Bir şirket battığında ekonomik maliyeti yalnızca “ödenmeyen borç” olarak hesaplamak yanıltıcıdır.
Gerçek maliyet hesabında en az şu unsurlar bulunmalıdır:
| Maliyet | Kim etkileniyor? |
|---|---|
| Kaybedilen özkaynak | Ortaklar |
| Tahsil edilemeyen krediler | Bankalar |
| Ödenmeyen ticari borçlar | Tedarikçiler |
| Kıdem ve ücret alacakları | Çalışanlar |
| Vergi ve SGK kaybı | Kamu |
| Varlıkların düşük fiyata satılması | Şirket/alacaklılar |
| Üretim kaybı | Ekonomi |
| İhracat kaybı | Cari denge |
| İşsizlik | Çalışan/kamu |
| Hukuki-tasfiye giderleri | Şirket/alacaklılar |
| Bilgi ve yetişmiş personel kaybı | Sektör |
| Tedarik zinciri bozulması | Diğer şirketler |
| Bölgesel tüketim kaybı | Yerel ekonomi |
Bunların tamamını topladığınızda bazı şirketlerin iflasının ekonomiye maliyetinin şirketin bilanço büyüklüğünün bile üzerine çıkabildiği görülür.
Bir örnek: 500 milyon TL cirolu firma battığında ne olur?
Basitleştirilmiş bir örnek yapalım.
Yıllık cirosu 500 milyon TL olan bir sanayi şirketinin; 150 milyon TL banka borcu, 100 milyon TL tedarikçi borcu, 30 milyon TL çalışan yükümlülüğü, 20 milyon TL vergi ve SGK borcu olduğunu varsayalım.
Şirketin fabrika, makine ve stoklarının bilanço değeri 250 milyon TL olsun. Ancak zorunlu satışlarda bunların yalnızca 150 milyon TL’si nakde çevrilebilsin.
Bu durumda şirketin bilançosunda görünen borç problemi bir yana, tek başına 100 milyon TL’lik tasfiye değeri kaybı oluşur. Üzerine alacaklı zararları, çalışanların gelir kaybı, bankanın karşılık maliyeti, devletin gelecekte tahsil edemeyeceği vergiler ve kaybolan üretim eklenir.
Sonuçta 500 milyon TL ciro yapan bir şirketin batmasının ekonomiye gerçek maliyeti birkaç yüz milyon TL’yi kolaylıkla aşabilir. Bu nedenle konkordato ve iflas meselesine yalnızca “borçlu-alacaklı ihtilafı” olarak bakmak büyük hata olur.
Adalet Bakanlığı da konkordato sistemini yeniden sıkılaştırıyor
Konkordato sayılarındaki artış başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi: Sistemin kötüye kullanılması.
Adalet Bakanlığı Mayıs 2026’da konkordato sisteminde güvenilirliğin artırılması amacıyla yeni düzenlemeler yaptı. Bakanlık, başvurularda sunulan belge ve raporların daha etkin denetlenmesini, sürecin şeffaflaştırılmasını ve kötü niyetli başvuruların engellenmesini hedeflediğini açıkladı.
Bu son derece önemli. Çünkü konkordato gerçekten finansal olarak geçici sıkıntıya giren ancak yaşama şansı bulunan şirketi korumalıdır.
Konkordato; borçtan kaçmanın, tedarikçiye ödeme yapmamanın, şirket varlıklarını korurken alacaklıyı zarara uğratmanın bir yöntemi haline gelirse ticaret hayatındaki güven tamamen bozulur. Ancak diğer taraftan sistem gereğinden fazla zorlaştırılırsa gerçekten kurtarılabilecek şirketler de iflasa sürüklenebilir. İhtiyaç duyulan şey bu iki uç arasında doğru dengeyi kurmaktır.
Ekonomi politikasının gözden kaçırmaması gereken maliyet
Türkiye’de enflasyonla mücadele için uygulanan sıkı para politikasının amacı fiyat istikrarını sağlamak.
Fakat politikanın reel sektör bilançosunda oluşturduğu hasarın da yakından takip edilmesi gerekiyor.
Çünkü enflasyonu düşürürken;üretim kapasitesini, ihracatçı firmayı, sanayi altyapısını, yetişmiş çalışanı, sermayeyi kaybederseniz enflasyon düştüğünde karşınızda daha küçük bir üretim ekonomisi bulabilirsiniz.
Kapanan fabrikayı birkaç ayda yeniden kuramazsınız. Dağılan tedarik zincirini birkaç haftada yeniden oluşturamazsınız. Kaybedilen müşteriyi bir telefonla geri getiremezsiniz.
Bu nedenle ekonomi yönetiminin sadece; “Enflasyon ne kadar düştü?” sorusunu değil, “Bu düşüş sırasında kaç işletmenin bilançosu bozuldu?” sorusunu da sorması gerekiyor.
Sonuç: Ekonomi “batmanın maliyetini” de hesaplamak zorunda
Türkiye’de uzun zamandır şirketlerin borçlanma maliyetini konuşuyoruz.
Artık başka bir maliyet kalemini daha konuşma zamanı geldi: İflasın maliyeti.
Bir şirketin batması yalnızca patronun sermayesinin yok olması değildir.
Bir fabrika battığında; banka alacağını kaybeder, tedarikçi tahsilat yapamaz, çalışan işini kaybeder, devlet vergi kaybeder, makineler değer kaybeder, üretim azalır, ihracat düşer, başka şirketlerin nakit akışı bozulur.
En önemlisi de yıllar içinde oluşturulmuş ekonomik organizasyon ortadan kalkar. Bugün Türkiye’deki paradoks tam olarak burada: Firmaların yaşaması pahalı, ancak artık ölmesi de ucuz değil.
26 Ağustos 2026’da yürürlüğe giren yeni konkordato tarifesi bunun küçük ama sembolik bir göstergesi. İflas giderinin bir yılda 53 bin TL’den 68 bin 900 TL’ye yükselmesi teknik olarak küçük bir rakam gibi görülebilir.
Ancak şirketin avukatından işçi tazminatına, değer kaybeden fabrikasından bankanın takipteki kredisine kadar bütün tabloyu birlikte değerlendirdiğinizde karşımıza çok daha büyük bir gerçek çıkıyor: Türkiye’de artık “batmanın ekonomik faturası”, şirket bilançosunun çok ötesine geçmiş durumda. Bu nedenle ekonomi politikasının önümüzdeki dönemde yalnızca problemli şirketleri tasfiye etmeye değil, yaşama kabiliyeti bulunan şirketlerin finansman kaynaklı olarak ölmesini önlemeye odaklanması gerekiyor.
Çünkü bazı şirketleri kurtarmanın maliyeti yüksek olabilir.
Ama unutulmaması gereken başka bir gerçek var: Bazen bir firmayı batırmanın ekonomiye maliyeti, onu yaşatmanın maliyetinden çok daha yüksek olabilir.
Erol TAŞDELEN – bankavitrini.com
FARK YARATANLAR
FARK YARATANLAR
KATEGORİLER
- ALTIN – DÖVİZ – KRIPTO PARA (1.053)
- BANKA ANALİZLERİ (152)
- BANKA HABERLERİ (3.624)
- BASINDA BİZ (67)
- BORSA (593)
- CEO PERFORMANSLARI (39)
- EKONOMİ (2.980)
- GÜNCEL (4.575)
- GÜNDEM (3.565)
- RÖPORTAJLAR (47)
- SİGORTA (146)
- ŞİRKETLER (2.734)
- SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK (582)
- VİDEO Vitrini (19)
- YAZARLAR (1.483)
- AI-BankaVitrini (28)
- Ali Coşkun (56)
- Arif Öztan (7)
- Ayşe Muzaffer Sunguroğlu (7)
- Cengiz KILIÇ (11)
- Dr. Abbas Karakaya (73)
- Erden Armağan Er (46)
- Erol Taşdelen (828)
- Gizem Taşdelen (5)
- Gülbeyaz Gergün (119)
- Kemal Emirhan Mendi (1)
- Murat Şenol (26)
- Mustafa Akpınar (53)
- Onur ÇELİK (61)
- Prof. Dr. Binhan Elif Yılmaz (94)
- Serhat Can (11)
- Süleyman Çembertaş (19)
- Tungay Dere (19)
- Uğur Durak (33)
- Zuhal KARABULUT (5)
YAZARLAR
ALTIN – DÖVİZ
KRİPTO PARA PİYASASI
X
- OpenAI'da yaprak dökümü sürüyor: Bir yönetici daha ayrıldı 25/08/2026
- İran'dan kritik iki temas 25/08/2026
- Halkbank'a 1,1 milyar dolarlık ilave kaynak 25/08/2026
- IMF Başkanı Georgieva: Küresel ekonomi enerji şokuna direniyor 25/08/2026
- İran'dan ekonomik savaş çıkışı 25/08/2026
- SpaceX'te yeni üs yatırımı planı 25/08/2026
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan kabine toplantısı sonrası açıklamalar 25/08/2026
- Anthropic'ten yatırımcılara devasa 'pazar' sunumu 25/08/2026
- "Hürmüz'deki mayınlar temizlendi" 25/08/2026
- Sektörel güven endeksleri geriledi 25/08/2026
SON YAZILAR
- Kara paranın görünmez kalkanı: Nakit karşılıklı krediler 30/08/2026
- Takas İstanbul risk yönetiminde kuralları değiştiriyor 29/08/2026
- SPK fonlarda oyunun kurallarını değiştirdi 29/08/2026
- Artık batmak da pahalı: Bir firmanın iflasının gerçek maliyeti ne? 28/08/2026
- Piyasalar Jackson Hole’a kilitlendi: Gözler Warsh’ta, kıymetli metaller tetikte 28/08/2026
- Liberal demokrasi neden krizde? Acemoğlu çözümün adresini gösterdi 25/08/2026
- Kargolar dolandırıcılığın tahsilat aracına dönüştü? 24/08/2026
- İhracatta çifte baskıya Alhat’tan DFİF formülü 24/08/2026
- BANKACILIK SEKTÖRÜNÜN TAŞIMAK İSTEMEDİĞİ RİSKİ REEL SEKTÖR TAŞIYOR.. 24/08/2026
- Bessent’in faiz hamlesi: DXY geriliyor, kıymetli metaller, Bitcoin yükseliyor 21/08/2026
ARAMA
Popüler
-
GÜNCEL3 yıl önceZara Ve Mango’ya Üretim Yapın Tekstil Devi Konkordato Talep Etti
-
BANKA HABERLERİ3 yıl önceTCMB Başkanı için ismi geçen GAYE ERKAN First Republic Bank’tan ayrılma süreci
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceAKBANK çöktü : Dijital Bankacılık sorumlusu GMY CİVELEK ortada yok!
-
BANKA HABERLERİ5 yıl önceHSBC terbiyesizliği : “Sabancı alana “AKBANK bedava”
-
BANKA ANALİZLERİ4 yıl önceYILIN İLK YARISINDA İŞBANK RAKİPSİZ LİDER AKBANK SONUNCU SIRADAN KURTULAMIYOR
-
VİDEO Vitrini5 yıl önceGelişmekte olan ülkeler neden gelişmiş ülkelerden daha az borçlu
