Connect with us

ŞİRKETLER

Hak Edilmiş Kariyer: Liyakat Temelli Terfi

Yayınlanma:

|

Çalışanların kariyer yolculuğu, işyerlerinin sunduğu kariyer olanaklarına bağlıdır. Kariyer olanakları, çalışanların şirkette sürekliliğinin sağlanmasına, hak ettiklerini almasına ve motivasyonlarının artmasına katkı sağlarken kurumsal hafızanın güçlenmesine ve adil çalışma ortamının yaratılmasına da vesile olur. Çalışanların terfi etmesi, yaratılan kariyer olanakları ile mümkündür. Terfi etmeye karar veren yapı, doğal olarak çalışanların yetenekleri, elde ettikleri başarıları, kuruma yapmış oldukları katkıları, bulundukları rekabet koşulları gibi pek çok faktörü değerlendirir. Bu yazıda kariyer yolculuğunda karşılaşılan durumları ve sorunları tartışıyor, tespitte bulunarak karar vericilere fikir sunuyor, çalışanların kariyer yolculuğunun adaletli bir şekilde oluşturulmasına önem veriyor ve liyakat temelli atamaların yapılmasına vurgu yapıyorum. Çalışanların bu süreçte yaşadıklarının anlaşılmasına da yardımcı olmayı umuyorum.

Karar Vericilerin Terfi Değerlendirme Kriterleri

Terfi etme sürecinde; bir adayın performansı ve iş çıktıları, tecrübe yeterliliği, potansiyeli, liderlik becerileri, iş birliği ve ekip çalışmasına yatkınlığı, eğitim geçmişi, organizasyon kültürüne uyumluluğu gibi organizasyondan organizasyona değişen değerlendirme ölçütleri bulunur. Adayın tarif edilen işi belirtilen kalite standartlarına göre çıktı üretme becerisi performansını ortaya koyar. Kariyeri boyunca üstlendiği görev ve sorumluluklardan elde ettiği bilgi birikimi ve edinimleri, deneyim altında değerlendirmeye alınır. Tüm kazanımlarını varoluştan gelen liderlik yeteneğiyle harmanlayıp stratejik düşünmesi, ekip/proje yönetip veya yönlendirmesi, kritik anlarda karar verdikten sonra sonuçlarını üstlenme ve etkin iletişim yönetimi sağlama yeteneği, liderlik becerilerinin yansıması olarak görülebilir.

Adayın çalıştığı iş arkadaşlarıyla uyumlu ve açık iletişimde bulunması, dengeli işbirliği yapacak iletişim ortamını kurması, işin zamanında bitmesine ve kaliteli çıktı üretmesine imkân sağlar. Bu nedenledir ki işbirliği ve ekip çalışmasına yatkınlık, terfi etmede kritik bir ölçüttür.  Birikimli olan ve bu faktörlere sahip adaylar, giriştikleri işleri başarıyla bitirir ve organizasyonuna maddi (potansiyel kazançlar vb.) ve manevi (rol model olarak diğer çalışanları etkileme vb.) katkılar sağlar ve iş çıktı ve katkıları başlığı altında değerlendirilmeye konu olurlar. Diğer yandan, adayın kendine düzenli yatırım yaparak teknik ve diğer yanlarının gelişimini sağlayacak eğitimler almayı benimsemesi ve organizasyonun tabi tuttuğu eğitimleri başarıyla bitirmesi de direkt sürdürülebilir gelişimine ve eğitimine verdiği önemi gösterdiğinden, terfi sürecinde bir etki noktasıdır. Bunların yanında, organizasyonun sektörde ve küresel ölçekte çizdiği imaja uygun olması, kültürüne sahip çıkması, koyduğu değerlere bağlı olması ve etik anlayışını benimsemesi, kariyerlerinde sürdürülebilir ilerlemeye giden yolun taşlarından birinin edinmesi anlamına gelir.

Adil Değerlendirmeye Zarar Verebilecek Diğer Kriterler

Yukarıda yaygın olarak kullanılan kriterlerin yanında adayların adil değerlendirilmesine zarar verebilecek; kişisel ilişkiler, gayriresmi bağlantılar, önyargıya sahip karar vericilerin varlığı, çeşitlilik ve kapsayıcılığın olmaması, iş-özel hayat dengesi gibi kriterler bulunur. Kişisel ilişkiler bakımından adayın güçlü ilişki yönetimi ve yaygın çapta ağının olması işe olan etkiyi artırabilir. Bu etki, iyi gözlenmeyen durumlarda soyut kalabileceği için karar vericiler tarafından değerlendirme kriterleri içerisine alınmayabilir. Gayriresmi bağlantılara sahip olmak; üst düzey yöneticilerle iyi ilişkiler kurmak ve tanıdık akran, akrabalarının yardımıyla terfi almak anlamında vuku bulur.  Bu durum, çoğunlukla diğer adaylarla yapılan performans ve yetenek bazlı değerlendirmelerde baskın oluyor. İlgili pozisyonu hak etmeyen, yeterliliği olmayan ve kollanan kişiler, kurum içi siyasetten dolayı adil değerlendirme sürecini pas geçerek hak etmediği yere geliyor. Önyargılı karar vericiler, çalışanların liyakatli olup olmadığına bakmadan cinsiyet, köken gibi faktörlerden etkilenerek çalışanların kariyerini şekillendirecek kararlar verebiliyor. Bazen de farklı yeteneklere, tecrübelere, bakış açılarına sahip adaylar, bu süreçte göz ardı edilebiliyor. Tüm bu nedenler, üretken, liyakatli kişilerin çalıştığı kuruma olan inancını sarsıyor ve küsmesine neden oluyor. Bu süreçte iş kalitesinin düşmesinden ve nitelikli insan gücü kaybından kaynaklı potansiyel kazanımlar zarar görüyor.

Yukarıda sayılanların dışında adayların kariyer yolculuğunu etkileyen pek çok etken bulunduğu aşikardır. Her bir çalışanın farklı bir hayat çizgisi olduğu unutulmadan, o hayat çizgisinde edindiklerine uygun kişiselleştirilmiş bir kariyer planlaması organizasyonun görevleri arasındadır. Unutulmamalıdır ki hayat tüm bireylere aynı seviyede adil davranmıyor. Aile iş dengesini sağlamak, ailede alınan sorumluluklarla orantılıdır. Çalışanların üzerinde olan aile sorumlulukları (çocuk sahibi olma, hasta ebeveyn bakma vb.) da iş ile aile arasında bir denge kurmayı gerektirdiğinden terfi sürecinde gözlemlenmesi gereken bir diğer kriterdir. Steril ortamda az sorumluluk alan birisiyle, sorumluluk yumağında olan birisi aynı değerlendirilmemelidir. Sorumluluk bilinci, aile yetiştirmesi, hayatta yaşanılan deneyimler, çalışma, eğitim hayatındaki tecrübeler, kişinin bulunduğu ve yetiştiği çevresinden etkilenmelerle oluşan bir şeydir. Yaşamı boyunca sorumluluk alan bir kişi, verdiği kararların sonuçlarına katlanan kişidir. Bu tip sorumluluğa sahip kişilerin terfi etmesi, doğru bir atamanın işaretidir.

Bir diğer gözlemim, akademik kökeni olan çalışanların özel sektöre doğal olarak geç atılmasından dolayı gereken önemin verilmediği yönündedir. Buradaki akademik kökene sahip her bireyden bahsetmiyorum. Tam anlamıyla iliklerine kadar akademik tecrübeyi edinmiş, bilgi birikimi olanların toplulukta kaybolduğunu ve tam olarak potansiyellerinin organizasyonlar tarafından kullanılmadığını, dolayısıyla terfi etme sürecinde sektör deneyim kriterinden elendiğini gözlüyorum. Layıkıyla yüksek lisans yapan kişiler çok çok azdır. Maalesef ülkemizde parayla yüksek lisans ve doktora diploması dağıtılıyor ve bunu tercih etmeyen ve yüksek lisansı kağıt parçası almak olarak değerlendirmeyenler iş hayatına geç atılıyor ve hiç tecrübeli değilmiş gibi atamalarda değerlendiriliyorlar. Halbuki, eğitimleri sırasında yaşadıkları belirsizlikler, tek başına yönettikleri ilişkiler ve tezleri ile benzersiz deneyim kazanıyorlar. Aksine, akademik kökenli kişiler, özel sektörde genellikle teorik bilgilerini uygulamaya dökemeyenler olarak görülüyor. Bu görüşe sahip olanlar çoğunlukla haklılar, çünkü teorik evrende takılı kalan, teorinin tam anlamda neyi ifade ettiğini idrak edemeyen ve başka alanlarda nasıl kullanacağı merakına sahip olmayan ve dolayısıyla önüne gelen soruna bunu çözüm üretmek için kullanmayı beceremeyen çok sayıda akademisyen ve akademik kökenli kişiler bulunuyor. Ancak bu örüntünün dışında, kendini bu yapıda geliştiren insanlar bu önyargı sebebiyle terfi süreçlerinde göz ardı edilebiliyor. Fikir üreten, çözüm geliştiren bu kişilerin yanlış alanda değerlendirilmesi ise yıldız oyuncuların yedekte tutulmasına benziyor. Hem çalışanı mutsuz ediyor hem de organizasyon çalışanın bilgi birikimi ve yeteneklerinden tam anlamıyla yararlanamıyor.

Terfi Sürecindeki Sorunlu Alanlar

Yöneticinin vizyonsuz ve önyargılı olması, yönettiği ekibi tam olarak gözleyememesi, üst yönetime ekibinin reklamını yapamaması, ekipteki başarılara kıymet verilmesini sağlayamaması gibi konular da terfi sürecini ve adayların organizasyona katkısını etkileyebilir. Adayların niteliklerinin ne olduğunu idrak etmesi, kimi nerede nasıl uygun bir şekilde kullanacağını bilmesi, adayların yaptığı işe anlam kazandırmasına yardımcı olacaktır. Yönetici desteği olmadığında çalışanın kariyeri ne kadar planlarsa planlasın taslak aşamasında kalır. Kariyer yolculuğunun itici gücü yöneticinin desteğidir, teşviğidir.

Uzun zamandır bulunduğu organizasyona emek veren liyakatli yönetici adayları, terfi atamalarında kendi yöneticisinin atamasını bekleyebiliyor. Organizasyonun stratejisi gereği, bu tip atamalar gecikebiliyor ve bu gecikme aylar, yıllar sürebiliyor. Bu adayların hakkı bu şekilde bariz şekilde yenebiliyor, edineceği haklara, imkanlara geç erişim sağlanmış olabiliyor. Bu durum, kişide yılgınlık ve bıkkınlık yaratabilir. Bu tip durumlarda karar vericiler inisiyatif alarak bu kişilerin edineceği hakları atama gelmeden sağlayabilir ve böylelikle kurumsal hafızaya sahip bu kişileri rakiplerine kaptırmamış olur.

Adayın kendini, çalıştığı yerdeki kişilerle ve başka sektörlerdeki çalışanlardan kendine denk düşündüğü kişilerle kıyasladığı unutulmamalıdır.  Kıyaslama ölçütleri arasında, diğerlerinin kazançları, iş yükü-maaş dengesi, kariyer fırsatları yer alır. Eğer aday, kendi kalibresinde birini (başka yerde veya kendi çalıştığı yerde olsun) kendine denk görüp kıyaslamaya almış ve kıyaslama ölçütlerinden birkaçına göre kendisinin düşük kaldığını tespit ederse, bulunduğu yerde mutsuz olur ve başka fırsatlar peşinde koşmaya başlar.

Çalışanların terfi etmesi sonucunda aldıkları maaş iyileştirmeleri yüklenecekleri sorumlulukla orantılı olmalıdır. Bazı şirketler, terfi zamanlarını maaş zammı yapılan sürelere denk getirip küçük hesaplar peşin koşabiliyor. Hak edilen ücretin daha altında bir ücretle daha fazla sorumluluk vererek çalıştırmayı benimseyebiliyor.

Terfi eden kişi daha fazla sorumluluk alacağından, iletişimde bulunduğu kişiler ağında bir çeşitlilik ve genişleme görülebilir (özellikle yönetici terfilerinde). Etkileşimde bulunduğu kişileri anlayan, kendini net bir şekilde ifade edebilen, bencil davranmayan, açık iletişim kuran, çıkar çatışmalarını yönetebilen, uygun iletişim zemini hazırlayabilen kişilerin de terfiye layık görülmesi kritiktir. Kişilik varyasyonlarına hazırlıklı (çekingen, asosyal, anormal, farklı kültürel köken vb.), temel seviyede anlaşılır bir iletişim altyapısı kuran ve kendini ve yaptığı işi basit ve anlaşılır bir şekilde ifade eden kişilerin karar vericiler tarafından gözlenmesi ve atlanmaması gerekir, ama atlanabiliyor!

Çalışanların kendilerini uzmanlık bilgisine ek olarak farklı alanlarda da geliştirmesi, eğitmesi bilgi birikimini artıracaktır. Yeterli teknik bilgiye sahip değilse ve kendini yetiştirmeyi özde değil de sözde yapıyorsa, bu kişinin terfi ettirilmesi son derece yanlış olacaktır. Bazı çalışanlar sadece hâkim olmadığı bilgileri pazarlayarak çok kişinin önüne geçebiliyor. Yani, sadece lafta gayet iyiyken, özde temelleri tamamen boş! Karar vericilerin bu tip kişilerin tespitini iyi yapıp işin ehli olanları tercih etmeye yönelmesi gerekir.

Özetle, kariyer yolculuğu organizasyon, yönetici ve çalışan arasında her bir çalışan özelinde eşsiz bir rotadır. Adayın niteliklerinin, isteklerinin, yeteneklerinin, bilgi birikiminin ve diğer özelliklerinin tespit edilmesi, liyakatli terfi sürecinin ilk adımıdır. Bu tespiti yapabilecek, gözleyecek ilk kişi yönetici olup organizasyonun sağladığı değerler ve ölçütler bakımdan kararı şekillendirmelidir. Çalışanlarının farkındalığını, değerini görünür kılmalı ve kariyer yolculuğunu kişiye uygun tasarlamalıdır.

Şükrü İMRE -HBR

Okumaya devam et

GÜNCEL

TPI Composites: Rüzgar enerjisinde bir devin çöküşü mü?

TPI Composites’in fabrikalarını satması ne anlama geliyor?

Yayınlanma:

|

Yazan:

Rüzgar enerjisinde dev dönüşüm: Lider üretici sahneden çekilirken sektör yeniden şekilleniyor

Bankavitrini.com | Haber Analiz

Yaklaşık otuz yıldır dünyanın en büyük bağımsız rüzgar türbini kanadı üreticilerinden biri olan TPI Composites, yaşadığı finansal sıkıntıların ardından yeniden yapılanma süreci kapsamında üretim tesislerini ve çeşitli varlıklarını satma kararı aldı. Şirketin üretim ağını elden çıkarması ilk bakışta “rüzgar enerjisinde kriz” algısı oluştursa da sektör uzmanlarına göre yaşanan gelişme temiz enerji yatırımlarının durduğu anlamına gelmiyor. Aksine sektör yeni bir konsolidasyon dönemine giriyor.

Bir dönem sektörün tartışmasız lideriydi

1990’lı yılların sonunda kurulan ABD merkezli TPI Composites, dünyanın en büyük bağımsız kompozit rüzgar türbini kanadı üreticisi olarak tanındı.

Şirket;

  • GE Vernova
  • Vestas
  • Siemens Gamesa
  • Nordex
  • Enercon

gibi dünyanın en büyük türbin üreticilerine kanat tedarik etti.

Türkiye, Meksika, Çin, Hindistan ve ABD’deki tesislerinde bugüne kadar yaklaşık 100 binin üzerinde rüzgar türbini kanadı üretildi. Şirket özellikle dış kaynak (outsourcing) modeli sayesinde üretici firmaların kendi fabrika yatırımlarını azaltmalarını sağlayan önemli bir çözüm ortağı haline gelmişti.

Peki ne oldu da bu noktaya gelindi?

Sorunun temelinde tek bir neden bulunmuyor.

1. Karlılık eridi

Pandemi sonrasında;

  • reçine fiyatları
  • karbon fiber
  • cam elyaf
  • epoksi
  • lojistik
  • enerji
  • işçilik

gibi temel maliyetler hızla yükseldi.

Buna karşılık TPI’nin birçok sözleşmesi uzun vadeli ve sabit fiyatlıydı. Dolayısıyla maliyet artışları müşterilere tam olarak yansıtılamadı.  Şirketin cirosu yüksek kalmasına rağmen faaliyet kârı giderek eridi.

2. Türbin üreticileri de zorlandı

2022-2025 döneminde sadece TPI değil;

  • Siemens Gamesa
  • Vestas
  • Nordex
  • GE Vernova

gibi dev üreticiler de düşük kârlılık açıkladılar.

Sebepleri;

  • yükselen faizler
  • bozulan tedarik zinciri
  • yüksek hammadde maliyetleri
  • ertelenen projeler
  • yatırımcıların finansman maliyetindeki artış

olarak sıralandı.

Yani problem yalnızca TPI’ye ait değildi.

3. Sermaye yapısı sürdürülemez hale geldi

Yüksek işletme sermayesi ihtiyacı, yüksek borç yükü, artan finansman giderleri, ve nakit akışındaki bozulma sonunda şirket yeniden yapılanma sürecine girdi.

2025 yılında ABD’de Chapter 11 korumasına başvuran şirket, faaliyetlerini sürdürürken aynı zamanda varlık satış sürecini başlattı.

Fabrikalar neden satılıyor?

Bu satışların amacı faaliyetleri tamamen durdurmak değil.

Asıl hedef;

  • borçları azaltmak
  • nakit yaratmak
  • üretimin devamını sağlamak
  • müşterileri kaybetmemek

olarak özetleniyor.

Mahkeme gözetimindeki süreçte şirketin çeşitli üretim tesisleri ve operasyonları farklı yatırımcılar tarafından devralınırken, rüzgar kanadı üretiminin kesintiye uğramaması hedefleniyor. ECP Blade Holdings ile yapılan anlaşma ve bazı varlıkların stratejik alıcılara devri bu planın önemli parçaları arasında yer alıyor.

Bu satışlar sektör için ne ifade ediyor?

Oldukça önemli.

Çünkü ilk kez dünyanın en büyük bağımsız kanat üreticisi parçalanarak farklı yatırımcıların kontrolüne geçiyor.

Bu durum;

  • küresel tedarik zincirinin yeniden şekillenmesi
  • üretimin bölgeselleşmesi
  • OEM üreticilerinin daha fazla dikey entegrasyona yönelmesi
  • yeni yatırımcıların sektöre girmesi

anlamına geliyor.

Temiz enerji yatırımları duruyor mu?

Hayır.

Tam tersine.

Uluslararası projeksiyonlara göre;

  • elektrik talebi büyüyor,
  • karbon emisyon hedefleri devam ediyor,
  • veri merkezleri ve yapay zekâ kaynaklı enerji ihtiyacı artıyor,
  • ülkeler enerji güvenliği için yenilenebilir yatırımlarını sürdürüyor.

Dolayısıyla sorun rüzgar enerjisinde değil, eski iş modeliyle çalışan üreticilerde görülüyor.

Asıl değişen iş modeli

Geçmişte; “Ne kadar çok üretim, o kadar çok kâr” anlayışı vardı.

Bugün ise;

  • fiyatlama gücü
  • verimlilik
  • otomasyon
  • robotik üretim
  • dijital kalite kontrol
  • düşük maliyetli üretim

çok daha belirleyici hale geldi. Artık yüksek hacim tek başına başarı getirmiyor.

Türkiye açısından ne ifade ediyor?

Türkiye;

  • cam elyaf
  • kompozit
  • çelik kule
  • bağlantı ekipmanları
  • mühendislik

alanlarında Avrupa’nın önemli üretim merkezlerinden biri.

TPI’nin geçmişte Türkiye’de yürüttüğü üretim faaliyetleri de ülkenin küresel rüzgar tedarik zincirindeki önemini göstermişti. Şirketin yeniden yapılanması sonrasında oluşacak yeni üretim dengesi, Türkiye’deki tedarikçiler ve yan sanayi için hem yeni iş birlikleri hem de yeni rekabet koşulları yaratabilir.

Bundan sonra ne bekleniyor?

Uzmanlara göre önümüzdeki birkaç yıl içinde;

  • daha az sayıda ancak daha güçlü üretici,
  • daha yüksek otomasyon,
  • daha büyük türbin kanatları,
  • bölgesel üretim merkezleri,
  • OEM üreticileri ile daha yakın entegrasyon

öne çıkacak.

Sektör küçülmüyor. Sadece yeniden organize oluyor.

Sonuç

TPI Composites’in üretim tesislerini satması, rüzgar enerjisinin geleceğinin zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine bu gelişme, yüksek faiz, artan maliyetler ve finansman baskısı altında eski üretim modellerinin sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Temiz enerji yatırımları küresel ölçekte devam ederken, kazananlar artık yalnızca üretim kapasitesi yüksek olanlar değil; sermaye yapısı güçlü, verimli ve teknolojik dönüşümü hızla gerçekleştirebilen şirketler olacak. TPI’nin yaşadığı süreç, yenilenebilir enerji sektörünün olgunlaşma dönemine girdiğinin ve rekabetin artık maliyet, verimlilik ve finansal dayanıklılık ekseninde şekillendiğinin en somut örneklerinden biri olarak öne çıkıyor

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Sanayici Kâr Ettiğini Sanıyor, Ama Sermayesini Tüketiyor

Yayınlanma:

|

Yüksek maliyet dönemlerinde eski hesapla yapılan kâr hesabı işletmeleri zarara sürüklüyor

Türkiye’de sanayici artık yalnızca üretmekte, satmakta veya finansmana ulaşmakta zorlanmıyor; en temel işletme fonksiyonlarından biri olan doğru maliyet hesaplamasında da ciddi biçimde zorlanıyor.

Çünkü klasik maliyet hesabı, maliyetlerin görece sabit kaldığı dönemlerde çalışır. Ancak kira, hammadde, enerji, işçilik, finansman gideri ve kur kaynaklı maliyetlerin sürekli hareket ettiği dönemlerde “aldım, üzerine yüzde 20 koydum, sattım” mantığı artık sanayiciyi yanıltıyor.

TÜİK verilerine göre Haziran 2026’da Yİ-ÜFE yıllık yüzde 28,09, aylık yüzde 1,80 arttı. Bu, üretici tarafında maliyet baskısının hâlâ güçlü olduğunu gösteriyor. TCMB’nin Haziran 2026 Sektörel Enflasyon Beklentileri’nde reel sektörün 12 ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 33,10 seviyesinde kaldı.

“Yüzde 20 Kâr Ettim” Yanılgısı Nasıl Zarar Üretir?

Basit örnek: Bir sanayici ürünü 100 TL’ye mal ettiğini düşünüyor. Üzerine yüzde 20 koyup 120 TL’ye satıyor. Kâğıt üzerinde 20 TL kâr var.

Ancak aynı ürünü yeniden üretmek için gereken hammadde, enerji, işçilik ve genel giderler satış anında artık 125 TL’ye çıkmışsa, sanayici aslında 20 TL kâr etmemiştir; 5 TL sermaye kaybetmiştir.

Yani muhasebe defterinde kâr görünen işlem, işletmenin kasasında ve üretim gücünde zarar yaratmıştır.

Sorun şudur: Sanayici geçmiş maliyete göre fiyatlama yapıyor, ancak gelecekteki yenileme maliyetiyle üretime devam etmek zorunda kalıyor.

Eski Maliyet, Yeni Gerçekliği Ölçemez

Düşük enflasyon dönemlerinde “alış maliyeti + kâr marjı” yöntemi makul çalışır. Çünkü bugün alınan hammaddenin yerine yenisini koyma maliyeti birkaç hafta sonra dramatik biçimde değişmez.

Fakat yüksek enflasyon ve oynak kur dönemlerinde durum tamamen değişir.

Sanayici ürünü sattığında cebine giren para, sattığı malı yeniden yerine koymaya yetmiyorsa ortada gerçek kâr yoktur. Bu nedenle enflasyonist ortamda kâr hesabı, yalnızca geçmiş maliyet üzerinden değil, yenileme maliyeti üzerinden yapılmalıdır.

En Büyük Hata: Brüt Kârı Gerçek Kâr Sanmak

Sanayicinin sık yaptığı hata şudur: “Malı 100’e aldım, 120’ye sattım, yüzde 20 kâr ettim.”

Oysa bu hesapta çoğu zaman şu kalemler eksik kalır: Finansman maliyeti, vade farkı, tahsilat gecikmesi, kur farkı, fire, iskonto, iade, enerji artışı, işçilik zammı, kira artışı, bakım-onarım, stok taşıma maliyeti ve vergi yükü.

İSO Türkiye İmalat PMI anketleri de firmalara girdi maliyetleri ve satış fiyatlarındaki değişimleri düzenli olarak sorarak sanayide fiyatlama baskısının önemini ölçüyor. Mayıs 2026 verilerinde bazı sektörlerde girdi maliyetleri enflasyonunun dört yılı aşkın sürenin en yüksek düzeyine çıktığı belirtilmişti.

Stoktan Satış Kâr Gibi Görünür, Sermaye Kaybı Yaratabilir

Enflasyon dönemlerinde stoktan satış en tehlikeli alandır.

Sanayici geçmişte ucuza aldığı hammaddeyle ürettiği ürünü bugün yüksek fiyattan sattığında kendini kârlı hisseder. Ancak aynı hammaddeyi yeniden almak istediğinde satıştan gelen para yetersiz kalıyorsa, işletme gerçekte stok kârı değil, sermaye erimesi yaşamaktadır.

Bu nedenle enflasyon dönemlerinde doğru soru şudur: “Bu ürünü kaça mal ettim?” değil, “Bu ürünü bugün satsam, yarın aynı ürünü yeniden kaça üretebilirim?”

Vade Kârı Da Yutar

Bir başka kritik hata vadeli satışlarda ortaya çıkar.

Sanayici ürünü bugün 120 TL’ye satıyor, tahsilatı 90 gün sonra yapıyor. Bu süreçte hammadde, enerji ve işçilik yüzde 15-20 artıyorsa, tahsil edilen para işletmenin üretim döngüsünü çevirmeye yetmeyebilir.

Bu durumda firma kâr etmiş gibi görünür ama işletme sermayesi zayıflar. Sonra aynı firma bankaya gider, kredi ister. Kredi pahalıysa bu kez finansman maliyeti kârın kalan kısmını da siler.

TCMB’nin Mayıs 2026 Finansal İstikrar Raporu’nda sıkı finansal koşulların reel sektör üzerinde etkili olduğu, kredi koşullarının dezenflasyon sürecinin bir parçası olarak sıkı kaldığı vurgulanıyor.

Sanayici Neden Maliyet Hesaplayamıyor?

Çünkü artık maliyet tek bir rakam değil, sürekli değişen bir denklem.

Bugünkü maliyet ile yarınki maliyet farklı. Peşin maliyet ile vadeli maliyet farklı. TL maliyet ile dövize bağlı maliyet farklı. Muhasebe kârı ile nakit kârı farklı. Stok maliyeti ile yenileme maliyeti farklı.

Sanayici bu farkları aynı tabloda izlemiyorsa, kâr ettiğini sanırken zarar edebilir.

Çözüm: Dinamik Maliyet Sistemi

Sanayicinin artık klasik maliyet defteriyle değil, dinamik maliyet sistemiyle çalışması gerekiyor.

Her ürün için şu hesaplar ayrı izlenmeli: Üretim maliyeti, yenileme maliyeti, finansman maliyeti, tahsilat süresi, vade farkı, kur riski, fire ve iade oranı, enerji ve işçilik güncellemesi, minimum satış fiyatı ve gerçek nakit kârı.

Aksi halde firma satış yapar ama sermaye kaybeder. Ciro büyür ama kasa boşalır. Muhasebe kâr yazar ama işletme krediye muhtaç hale gelir.

Kâr Değil, Sermaye Korunmalı

Bugünün sanayicisi için en büyük risk zarar etmek değil; kâr ettiğini zannederek zarar etmektir.

Çünkü yanlış maliyet hesabı firmayı sessizce içeriden çürütür. İlk aşamada kâr marjı erir, sonra işletme sermayesi zayıflar, ardından kredi ihtiyacı artar, son aşamada ise firma üretimi finanse edemez hale gelir.

Bu nedenle yüksek enflasyon, yüksek faiz ve oynak maliyet dönemlerinde sanayicinin temel hedefi yalnızca kâr etmek değil, önce sermayesini korumak olmalıdır.

Kâr, ancak sattığınız malı yeniden yerine koyabiliyor ve işletme döngüsünü borçla değil kendi nakit akışınızla sürdürebiliyorsanız gerçektir.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.