Connect with us

ŞİRKETLER

Hak Edilmiş Kariyer: Liyakat Temelli Terfi

Yayınlanma:

|

Çalışanların kariyer yolculuğu, işyerlerinin sunduğu kariyer olanaklarına bağlıdır. Kariyer olanakları, çalışanların şirkette sürekliliğinin sağlanmasına, hak ettiklerini almasına ve motivasyonlarının artmasına katkı sağlarken kurumsal hafızanın güçlenmesine ve adil çalışma ortamının yaratılmasına da vesile olur. Çalışanların terfi etmesi, yaratılan kariyer olanakları ile mümkündür. Terfi etmeye karar veren yapı, doğal olarak çalışanların yetenekleri, elde ettikleri başarıları, kuruma yapmış oldukları katkıları, bulundukları rekabet koşulları gibi pek çok faktörü değerlendirir. Bu yazıda kariyer yolculuğunda karşılaşılan durumları ve sorunları tartışıyor, tespitte bulunarak karar vericilere fikir sunuyor, çalışanların kariyer yolculuğunun adaletli bir şekilde oluşturulmasına önem veriyor ve liyakat temelli atamaların yapılmasına vurgu yapıyorum. Çalışanların bu süreçte yaşadıklarının anlaşılmasına da yardımcı olmayı umuyorum.

Karar Vericilerin Terfi Değerlendirme Kriterleri

Terfi etme sürecinde; bir adayın performansı ve iş çıktıları, tecrübe yeterliliği, potansiyeli, liderlik becerileri, iş birliği ve ekip çalışmasına yatkınlığı, eğitim geçmişi, organizasyon kültürüne uyumluluğu gibi organizasyondan organizasyona değişen değerlendirme ölçütleri bulunur. Adayın tarif edilen işi belirtilen kalite standartlarına göre çıktı üretme becerisi performansını ortaya koyar. Kariyeri boyunca üstlendiği görev ve sorumluluklardan elde ettiği bilgi birikimi ve edinimleri, deneyim altında değerlendirmeye alınır. Tüm kazanımlarını varoluştan gelen liderlik yeteneğiyle harmanlayıp stratejik düşünmesi, ekip/proje yönetip veya yönlendirmesi, kritik anlarda karar verdikten sonra sonuçlarını üstlenme ve etkin iletişim yönetimi sağlama yeteneği, liderlik becerilerinin yansıması olarak görülebilir.

Adayın çalıştığı iş arkadaşlarıyla uyumlu ve açık iletişimde bulunması, dengeli işbirliği yapacak iletişim ortamını kurması, işin zamanında bitmesine ve kaliteli çıktı üretmesine imkân sağlar. Bu nedenledir ki işbirliği ve ekip çalışmasına yatkınlık, terfi etmede kritik bir ölçüttür.  Birikimli olan ve bu faktörlere sahip adaylar, giriştikleri işleri başarıyla bitirir ve organizasyonuna maddi (potansiyel kazançlar vb.) ve manevi (rol model olarak diğer çalışanları etkileme vb.) katkılar sağlar ve iş çıktı ve katkıları başlığı altında değerlendirilmeye konu olurlar. Diğer yandan, adayın kendine düzenli yatırım yaparak teknik ve diğer yanlarının gelişimini sağlayacak eğitimler almayı benimsemesi ve organizasyonun tabi tuttuğu eğitimleri başarıyla bitirmesi de direkt sürdürülebilir gelişimine ve eğitimine verdiği önemi gösterdiğinden, terfi sürecinde bir etki noktasıdır. Bunların yanında, organizasyonun sektörde ve küresel ölçekte çizdiği imaja uygun olması, kültürüne sahip çıkması, koyduğu değerlere bağlı olması ve etik anlayışını benimsemesi, kariyerlerinde sürdürülebilir ilerlemeye giden yolun taşlarından birinin edinmesi anlamına gelir.

Adil Değerlendirmeye Zarar Verebilecek Diğer Kriterler

Yukarıda yaygın olarak kullanılan kriterlerin yanında adayların adil değerlendirilmesine zarar verebilecek; kişisel ilişkiler, gayriresmi bağlantılar, önyargıya sahip karar vericilerin varlığı, çeşitlilik ve kapsayıcılığın olmaması, iş-özel hayat dengesi gibi kriterler bulunur. Kişisel ilişkiler bakımından adayın güçlü ilişki yönetimi ve yaygın çapta ağının olması işe olan etkiyi artırabilir. Bu etki, iyi gözlenmeyen durumlarda soyut kalabileceği için karar vericiler tarafından değerlendirme kriterleri içerisine alınmayabilir. Gayriresmi bağlantılara sahip olmak; üst düzey yöneticilerle iyi ilişkiler kurmak ve tanıdık akran, akrabalarının yardımıyla terfi almak anlamında vuku bulur.  Bu durum, çoğunlukla diğer adaylarla yapılan performans ve yetenek bazlı değerlendirmelerde baskın oluyor. İlgili pozisyonu hak etmeyen, yeterliliği olmayan ve kollanan kişiler, kurum içi siyasetten dolayı adil değerlendirme sürecini pas geçerek hak etmediği yere geliyor. Önyargılı karar vericiler, çalışanların liyakatli olup olmadığına bakmadan cinsiyet, köken gibi faktörlerden etkilenerek çalışanların kariyerini şekillendirecek kararlar verebiliyor. Bazen de farklı yeteneklere, tecrübelere, bakış açılarına sahip adaylar, bu süreçte göz ardı edilebiliyor. Tüm bu nedenler, üretken, liyakatli kişilerin çalıştığı kuruma olan inancını sarsıyor ve küsmesine neden oluyor. Bu süreçte iş kalitesinin düşmesinden ve nitelikli insan gücü kaybından kaynaklı potansiyel kazanımlar zarar görüyor.

Yukarıda sayılanların dışında adayların kariyer yolculuğunu etkileyen pek çok etken bulunduğu aşikardır. Her bir çalışanın farklı bir hayat çizgisi olduğu unutulmadan, o hayat çizgisinde edindiklerine uygun kişiselleştirilmiş bir kariyer planlaması organizasyonun görevleri arasındadır. Unutulmamalıdır ki hayat tüm bireylere aynı seviyede adil davranmıyor. Aile iş dengesini sağlamak, ailede alınan sorumluluklarla orantılıdır. Çalışanların üzerinde olan aile sorumlulukları (çocuk sahibi olma, hasta ebeveyn bakma vb.) da iş ile aile arasında bir denge kurmayı gerektirdiğinden terfi sürecinde gözlemlenmesi gereken bir diğer kriterdir. Steril ortamda az sorumluluk alan birisiyle, sorumluluk yumağında olan birisi aynı değerlendirilmemelidir. Sorumluluk bilinci, aile yetiştirmesi, hayatta yaşanılan deneyimler, çalışma, eğitim hayatındaki tecrübeler, kişinin bulunduğu ve yetiştiği çevresinden etkilenmelerle oluşan bir şeydir. Yaşamı boyunca sorumluluk alan bir kişi, verdiği kararların sonuçlarına katlanan kişidir. Bu tip sorumluluğa sahip kişilerin terfi etmesi, doğru bir atamanın işaretidir.

Bir diğer gözlemim, akademik kökeni olan çalışanların özel sektöre doğal olarak geç atılmasından dolayı gereken önemin verilmediği yönündedir. Buradaki akademik kökene sahip her bireyden bahsetmiyorum. Tam anlamıyla iliklerine kadar akademik tecrübeyi edinmiş, bilgi birikimi olanların toplulukta kaybolduğunu ve tam olarak potansiyellerinin organizasyonlar tarafından kullanılmadığını, dolayısıyla terfi etme sürecinde sektör deneyim kriterinden elendiğini gözlüyorum. Layıkıyla yüksek lisans yapan kişiler çok çok azdır. Maalesef ülkemizde parayla yüksek lisans ve doktora diploması dağıtılıyor ve bunu tercih etmeyen ve yüksek lisansı kağıt parçası almak olarak değerlendirmeyenler iş hayatına geç atılıyor ve hiç tecrübeli değilmiş gibi atamalarda değerlendiriliyorlar. Halbuki, eğitimleri sırasında yaşadıkları belirsizlikler, tek başına yönettikleri ilişkiler ve tezleri ile benzersiz deneyim kazanıyorlar. Aksine, akademik kökenli kişiler, özel sektörde genellikle teorik bilgilerini uygulamaya dökemeyenler olarak görülüyor. Bu görüşe sahip olanlar çoğunlukla haklılar, çünkü teorik evrende takılı kalan, teorinin tam anlamda neyi ifade ettiğini idrak edemeyen ve başka alanlarda nasıl kullanacağı merakına sahip olmayan ve dolayısıyla önüne gelen soruna bunu çözüm üretmek için kullanmayı beceremeyen çok sayıda akademisyen ve akademik kökenli kişiler bulunuyor. Ancak bu örüntünün dışında, kendini bu yapıda geliştiren insanlar bu önyargı sebebiyle terfi süreçlerinde göz ardı edilebiliyor. Fikir üreten, çözüm geliştiren bu kişilerin yanlış alanda değerlendirilmesi ise yıldız oyuncuların yedekte tutulmasına benziyor. Hem çalışanı mutsuz ediyor hem de organizasyon çalışanın bilgi birikimi ve yeteneklerinden tam anlamıyla yararlanamıyor.

Terfi Sürecindeki Sorunlu Alanlar

Yöneticinin vizyonsuz ve önyargılı olması, yönettiği ekibi tam olarak gözleyememesi, üst yönetime ekibinin reklamını yapamaması, ekipteki başarılara kıymet verilmesini sağlayamaması gibi konular da terfi sürecini ve adayların organizasyona katkısını etkileyebilir. Adayların niteliklerinin ne olduğunu idrak etmesi, kimi nerede nasıl uygun bir şekilde kullanacağını bilmesi, adayların yaptığı işe anlam kazandırmasına yardımcı olacaktır. Yönetici desteği olmadığında çalışanın kariyeri ne kadar planlarsa planlasın taslak aşamasında kalır. Kariyer yolculuğunun itici gücü yöneticinin desteğidir, teşviğidir.

Uzun zamandır bulunduğu organizasyona emek veren liyakatli yönetici adayları, terfi atamalarında kendi yöneticisinin atamasını bekleyebiliyor. Organizasyonun stratejisi gereği, bu tip atamalar gecikebiliyor ve bu gecikme aylar, yıllar sürebiliyor. Bu adayların hakkı bu şekilde bariz şekilde yenebiliyor, edineceği haklara, imkanlara geç erişim sağlanmış olabiliyor. Bu durum, kişide yılgınlık ve bıkkınlık yaratabilir. Bu tip durumlarda karar vericiler inisiyatif alarak bu kişilerin edineceği hakları atama gelmeden sağlayabilir ve böylelikle kurumsal hafızaya sahip bu kişileri rakiplerine kaptırmamış olur.

Adayın kendini, çalıştığı yerdeki kişilerle ve başka sektörlerdeki çalışanlardan kendine denk düşündüğü kişilerle kıyasladığı unutulmamalıdır.  Kıyaslama ölçütleri arasında, diğerlerinin kazançları, iş yükü-maaş dengesi, kariyer fırsatları yer alır. Eğer aday, kendi kalibresinde birini (başka yerde veya kendi çalıştığı yerde olsun) kendine denk görüp kıyaslamaya almış ve kıyaslama ölçütlerinden birkaçına göre kendisinin düşük kaldığını tespit ederse, bulunduğu yerde mutsuz olur ve başka fırsatlar peşinde koşmaya başlar.

Çalışanların terfi etmesi sonucunda aldıkları maaş iyileştirmeleri yüklenecekleri sorumlulukla orantılı olmalıdır. Bazı şirketler, terfi zamanlarını maaş zammı yapılan sürelere denk getirip küçük hesaplar peşin koşabiliyor. Hak edilen ücretin daha altında bir ücretle daha fazla sorumluluk vererek çalıştırmayı benimseyebiliyor.

Terfi eden kişi daha fazla sorumluluk alacağından, iletişimde bulunduğu kişiler ağında bir çeşitlilik ve genişleme görülebilir (özellikle yönetici terfilerinde). Etkileşimde bulunduğu kişileri anlayan, kendini net bir şekilde ifade edebilen, bencil davranmayan, açık iletişim kuran, çıkar çatışmalarını yönetebilen, uygun iletişim zemini hazırlayabilen kişilerin de terfiye layık görülmesi kritiktir. Kişilik varyasyonlarına hazırlıklı (çekingen, asosyal, anormal, farklı kültürel köken vb.), temel seviyede anlaşılır bir iletişim altyapısı kuran ve kendini ve yaptığı işi basit ve anlaşılır bir şekilde ifade eden kişilerin karar vericiler tarafından gözlenmesi ve atlanmaması gerekir, ama atlanabiliyor!

Çalışanların kendilerini uzmanlık bilgisine ek olarak farklı alanlarda da geliştirmesi, eğitmesi bilgi birikimini artıracaktır. Yeterli teknik bilgiye sahip değilse ve kendini yetiştirmeyi özde değil de sözde yapıyorsa, bu kişinin terfi ettirilmesi son derece yanlış olacaktır. Bazı çalışanlar sadece hâkim olmadığı bilgileri pazarlayarak çok kişinin önüne geçebiliyor. Yani, sadece lafta gayet iyiyken, özde temelleri tamamen boş! Karar vericilerin bu tip kişilerin tespitini iyi yapıp işin ehli olanları tercih etmeye yönelmesi gerekir.

Özetle, kariyer yolculuğu organizasyon, yönetici ve çalışan arasında her bir çalışan özelinde eşsiz bir rotadır. Adayın niteliklerinin, isteklerinin, yeteneklerinin, bilgi birikiminin ve diğer özelliklerinin tespit edilmesi, liyakatli terfi sürecinin ilk adımıdır. Bu tespiti yapabilecek, gözleyecek ilk kişi yönetici olup organizasyonun sağladığı değerler ve ölçütler bakımdan kararı şekillendirmelidir. Çalışanlarının farkındalığını, değerini görünür kılmalı ve kariyer yolculuğunu kişiye uygun tasarlamalıdır.

Şükrü İMRE -HBR

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?
Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Yayınlanma:

|

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist

Okumaya devam et

GÜNCEL

Ölçek ekonomisi ve oligopol piyasa örneği; indirim marketleri

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır. Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı

Yayınlanma:

|

Yabancı sermaye gıda perakende sektöründen çıkalı iki ay oldu. Sektörde yerli ve indirim marketler piyasaya hakim konumda. Son gündem ise indirim marketlerinin arka arkaya finans sektörüne adım atarak kendi bankalarını kurmaları/ortaklıklarıyla bu sektöre girmeleri.

Son elli yılda toplumun sosyo-ekonomik yapısındaki değişim gıda perakende sektörünü de dönüştürdü. Tüketim alışkanlıklarında şehirleşmenin, zaman kısıtlılığının, kredi kartı kullanımının, dijitalleşmenin etkileri marketleşmenin önünü hızla açtı.

Önce bakkallar vardı, sonra bakkallar marketlere yenik düştü. Sektör yaklaşık otuz beş yıl önce yabancı sermaye girişi ve hipermarket modeliyle farklı bir yola girdi. 1990’larda uluslararası hipermarketler için Türkiye oldukça geniş bir pazar olarak görüldü.

2000’li yıllardan itibaren sektör büyük konsolidasyonlara ve radikal bir iş modeli değişimine sahne oldu. Nisan ayı ortalarından itibaren sektörde yabancı da kalmadı. Ancak asıl dönüşüm, yüksek enflasyonun ve bozulan enflasyon beklentilerinin etkisiyle indirim marketlerinin parlamasıyla ortaya çıkmıştı.

Ancak Türkiye gıda perakende pazarındaki dönüşüm yalnızca sahiplik yapısıyla sınırlı değil. Aynı zamanda piyasa yapısı da köklü biçimde değişti. Sektör, ölçek ekonomisi ve oligopol piyasaya verilecek örneklerin başında geliyor. Ayrıca ölçek ekonomisi finans sektörüne taşınarak maliyetler düşerken pazardaki hakimiyet ve oligopol güç daha da arttı.

Ölçek ekonomisi

Türkiye’de indirim market modelinin temelinde yaygın şube ağı, düşük kâr marjıyla yüksek satış hacmi yer alıyor. Kurucu büyük holdinglerin çekildiği ve dört ana yerli oyuncunun domine ettiği bir yapıda on binlerce şube ve bir milyonun üzerinde çalışan var. Bu özellikler ölçek ekonomisinin çoğu özelliğine uygun.

Ölçek ekonomisine sahip şirketlerde üretim arttıkça ortalama maliyetler azalır ve marjinal maliyetler her üretim miktarında ortalama maliyetlerin altında seyreder. Bir başka deyişle, üretim ölçeği büyüdükçe firmanın operasyonel vb. maliyetleri düşmeye başlar.

Dolayısıyla ölçek ekonomisi ve düşük maliyet iç içe geçmiş durumda. Zaten indirim marketlerinde özellikle 2022 ve 2023 yılları arasında fiyat artışları ve yüksek enflasyon kaynaklı kârlılıkta artış ortaya çıktı.

Yüksek enflasyonda tüketiciler satın alma gücündeki azalışı indirim marketlerinin raflarında telafi etmeyi umuyor ve rağbet gördükleri için de giderek büyüyorlar.

Yerli indirim marketleri tüketici alışkanlıklarını okuyor, kendi markalarını üretme avantajını elinde tutuyor olsa da yüksek enflasyon vb. makroekonomik sorunlar sektörün yapısına son şeklini vermiş oldu.

Oligopol piyasa

Piyasada bir veya birkaç firma toplam üretimin tamamına yakınını üstlenirse bu piyasalar oligopoldür. Türkiye gıda perakende sektörü, yabancı sermayenin çekilmesi ve yerli indirim marketlerinin agresif büyümesiyle birlikte hızla “oligopol” (birkaç firmanın hakim olduğu) bir yapıya evrildi.

Mevcut yapı yüzeyde rekabetçi görünse de enflasyonun yarattığı ortamda oyuncular birbirini yeterince zorlamazsa; fiyat artışları daha kolay kabul görüyor. Oligopol piyasa yapısında firmaların anlaşarak fiyat belirlemesine rastlanır.

Bir marketin fiyat artışını diğerlerinin de hızla takip etmesi, oligopolün getirdiği bir reflekstir. İşte bu refleks, oligopol piyasa yapısının doğal ama riskli bir sonucudur.

Piyasa başarısızlığı!

Gıda perakende sektörünün rekabetçi piyasa dinamiklerinden uzaklaşmasıyla sektör giderek daha yoğunlaşmış bir yapıya evrildi. Piyasadaki bu yoğunlaşma, ekonomi literatüründe “piyasa başarısızlığı” olarak tanımlanır.

Bu da eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi gibi iki büyük sorunu besler. Ve piyasa başarısızlığı varsa devlet ekonomiye müdahale ediyor. Ama nasıl?

Tüketici açısından eksik piyasa ve tüketici egemenliğinin zedelenmesi meselesi

Sektörün piyasa yapısı bir başka piyasa başarısızlığı olan eksik piyasa sorununu da yaratıyor. Eksik piyasalar ise mal ve hizmet için ödenmeye hazır olunan fiyat maliyetten düşük olmasına rağmen, bu mal ve hizmeti sunumda yetersiz olan piyasalardır.

Oligopol yapıda bir başka sorun; piyasa ekonomisinin temelinde bulunan tüketici egemenliğinin zedelenmesi, tüketici deneyimi üzerinde bazı kritik yan etkilerin ortaya çıkmasıdır.

Alışveriş deneyimi maliyet odaklı tek tipleşmiş bir modelde sürerken tüketici birbirinin neredeyse kopyası ürünlerle karşılaşır. Organik, gurme ya da farklı segmentteki ürünlere erişim zorlaşır. Bu tür ürünlerin piyasadan dışlanması, tüketicinin seçeneklerini daraltarak yaşam kalitesini ve gıda arz güvenliğini tehdit eder.

Üretici açısından oligopson gücü

Birkaç büyük alıcının karşısında çok sayıda küçük üreticinin bulunduğu piyasaya “oligopson piyasa” denir. İndirim market modeline oligopson piyasa açısından da bakmak gerekir. Oligopson piyasada ürünü satın alan sadece birkaç indirim marketi varken, bu marketlere mal satmak isteyen çok sayıda küçük üretici vardır.

Oligopson yapı üreticiyi fiyat belirleme gücünden yoksun bırakır. Alıcı konumundaki marketler düşük kâr marjlarını dayatırsa, özellikle tarımsal ve endüstriyel üretim altyapısının sürdürülebilirliğini zedeler.

Örneğin bir bisküvi üreticisi, ürününü satabilmek için bu birkaç markete mecburdur ve oligopson piyasa da üreticiyi pazarlık gücünden yoksun bırakarak kar marjlarını sürdürülemez seviyelere çeker.

Enflasyon düşerse piyasa rekabetçi olur mu? Hiç sanmam.

Biliyoruz ki indirim marketleri modelinde fiyat odaklılık-düşük kâr marjı, enflasyonun yüksekliği karşısında tüketicinin ucuz ürüne ulaşmasını sağladı. Ancak maliyetleri düşürmek şartıyla elbette. Bunun için de marketler oldukça mütevazi dekore ediliyor, personel sayısı sınırlı, kendi markalarıyla ürün yaratıyor ve yeni mağazalar kirası düşük yerlerde açılıyor vb.

Önümüzdeki yıllarda enflasyon gerilemeye başlarsa indirim marketlerinde daha fazla indirim olacağını sanmam.

İlk neden; hizmet enflasyonundaki yapışkanlık devam ederse kiralar ve personel maliyeti yüksek olduğu için enflasyon düşse dahi bu maliyet düşüşünün desteğiyle fiyatlar aynı hızla geri gelmeyebilir.

Diğer neden; enflasyon düştüğünde hanehalklarının satın alma gücü yükselir ve tüketici tercihleri zorunlu gıda maddelerinden farklı ürünlere doğru değişir. İşte o zaman oligopol piyasa ve eksik piyasanın aksaklıkları, enflasyon düştüğünde daha belirgin hale gelmiş olur.

Piyasanın sağlıklı işleyişi yeniden nasıl sağlanır?

İlk yapılacak etkin rekabet denetimi ki, örneğin Rekabet Kurumu soruşturmaları ya da marketlere fahiş fiyat nedeniyle kesilen cezalar, oligopol yapının “kartelleşme” eğilimini dizginleme çabası olarak düşünülebilir.

Devlet piyasaya yeni oyuncuların girişini kolaylaştıracak teşvikler sunmalı. Küçük üreticilerin bu yapıda pazarlık gücünü arttırmak amacıyla, doğrudan satış kanalları ve güçlü kooperatif modellerini desteklemeli.

Ek olarak ürün çeşitliliği düzenlemeleri faydalı olur. Marketlerin raflarını sadece “kendi markalarına” değil, belirli bir oranda yerel ve farklı segmentteki ürünlere yer verme zorunluluğu getirilerek eksik piyasa sorunu aşılmalı.

İnovasyon ve verimlilik getiren yabancı sermayenin sektöre geri dönmesi ve enflasyonun düşmesi rasyonel rekabet zeminine katkı sağlayacaktır.

Bir de mahalle bakkallarını unutmamalı.

Prof. Dr. Binhan Elif YILMAZ – T24

Okumaya devam et

Erol Taşdelen

İşletme sermayesi neden eriyor?

Yayınlanma:

|

2026’nın yeni finansman denklemi

Bankavitrini.com | Özel Analiz

2026 yılında birçok sanayi şirketi benzer bir cümleyi kuruyor: “Siparişimiz var ama nakdimiz yok.”

Bu ifade aslında Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu yeni finansman denklemini özetliyor.

Eskiden şirketlerin en büyük sorunu satış yapabilmekti. Bugün ise birçok firma satış yapmasına rağmen işletme sermayesini koruyamıyor. Çünkü kâr eden şirketler bile nakit üretemez hale geldi.

İşletme sermayesindeki bu erime; yüksek faiz, uzayan tahsilat süreleri, artan finansman maliyetleri ve yükselen işletme giderlerinin birleşiminden kaynaklanıyor.

İşletme sermayesi nedir?

İşletme sermayesi; Dönen Varlıklar – Kısa Vadeli Borçlar şeklinde hesaplanır.

Başka bir ifadeyle; Bir şirketin günlük faaliyetlerini sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu nakittir.

Ham maddeyi alır. Üretimi yapar. Maaş öder. Elektrik öder. Vergisini öder. Malı satar. Tahsilatı bekler.

Bu döngüyü finanse eden güç işletme sermayesidir.

Bugün sorun tam da bu döngünün bozulmuş olmasıdır.

2026’nın finansman denklemi neden değişti?

Eskiden şirketler şu modeli kullanıyordu.

Ham maddeyi al. Üret. Sat. Bankadan uygun faizle kredi kullan. Tahsil et. Krediyi kapat.

Bugün ise tablo tamamen değişti.

  • Krediye erişim zorlaştı.
  • Faiz maliyetleri yükseldi.
  • Tahsilat süreleri uzadı.
  • Satış vadeleri arttı.
  • Finansman giderleri kârlılığı aşmaya başladı.

Artık işletme sermayesi yalnızca şirketin kendi performansına değil, finansal sisteme erişimine de bağlı hale geldi.

1. Faiz giderleri işletme sermayesini eritiyor

Şirketlerin en büyük yüklerinden biri finansman maliyetleri oldu. Eskiden üretim maliyetleri içinde küçük yer tutan faiz giderleri bugün birçok firmada faaliyet kârını aşabiliyor.

Örneğin; 100 milyon TL işletme kredisi kullanan bir sanayi şirketi, yüksek faiz ortamında yılda on milyonlarca liralık finansman yüküyle karşı karşıya kalabiliyor.

Üretimden elde edilen kâr, çoğu zaman finansman giderine gidiyor.

2. Tahsilat süresi uzuyor

Şirket; 90 günde sattığı ürünü bugün 120-180 günde tahsil edebiliyor.

Bu durumda; şirket müşterisini finanse etmiş oluyor. Nakit içeride bekledikçe yeni üretim için tekrar kredi kullanmak zorunda kalıyor.

3. Stok maliyetleri büyüyor

Belirsizlik ortamı nedeniyle birçok firma; “Ürün bulamam; Kurlar artar; Ham madde pahalanır” endişesiyle fazla stok yaptı.

Fakat stok; nakde dönüşmeyen paradır. Depoda bekleyen her ürün; işletme sermayesini kilitler.

4. Enflasyon artık şirketleri de cezalandırıyor

Yüksek enflasyon sadece tüketiciyi etkilemiyor.

Şirketler de;

  • sürekli artan hammadde fiyatları,
  • yükselen işçilik maliyetleri,
  • enerji giderleri,
  • lojistik maliyetleri nedeniyle daha fazla işletme sermayesine ihtiyaç duyuyor.

Aynı üretimi yapmak için geçen yıla göre çok daha fazla nakit gerekiyor.

5. Krediye erişim zorlaştı

2026’nın en önemli değişimlerinden biri de bu. Eskiden limit sorunu yaşayan şirket sayısı sınırlıydı.

Bugün ise;

  • limit daralmaları,
  • teminat eksiklikleri,
  • kredi büyüme sınırları,
  • risk iştahındaki azalma nedeniyle birçok firma istediği kadar kredi kullanamıyor.

Bu durum işletme sermayesi açığını büyütüyor.

6. Kârlılık ile nakit aynı şey değil

Birçok şirket muhasebede kâr açıklıyor.

Ancak kasasında para bulunmuyor.

Çünkü; satış gerçekleşmiş, fatura kesilmiş, gelir yazılmış, ama tahsilat yapılmamış oluyor.

Muhasebe kârı; nakit anlamına gelmiyor.

7. Kur oynaklığı işletme sermayesini büyütüyor

İthal ham madde kullanan sanayi şirketleri; kur yükseldiğinde aynı üretimi yapabilmek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyuyor.

Kur riski artık sadece ihracatçıların değil, iç piyasaya çalışan şirketlerin de temel sorunu haline geldi.

8. Tedarikçiler de peşin çalışmak istiyor

Geçmişte; 120 günlük vadeler yaygındı.

Bugün ise birçok tedarikçi;

  • peşin ödeme,
  • kısa vade,
  • avans istemeye başladı.

Bu durum işletme sermayesine ikinci bir baskı oluşturuyor.

Yeni finansman denklemi

2026 yılında şirketlerin başarısını artık sadece satış hacmi belirlemiyor.

Asıl belirleyici unsur; nakit dönüşüm hızıdır.

Şirketler şu üç süreyi birlikte yönetmek zorunda:

  • Stokta bekleme süresi
  • Alacak tahsil süresi
  • Borç ödeme süresi

Bu üç göstergenin toplamı, şirketin ne kadar işletme sermayesine ihtiyaç duyacağını belirliyor.

Kısacası, nakit dönüşüm döngüsü (Cash Conversion Cycle) kısaldıkça işletme sermayesi ihtiyacı azalıyor; uzadıkça finansman baskısı artıyor.

Çözüm nerede?

2026’nın yeni finansman anlayışı; “Daha fazla kredi kullan” değil, “Daha az işletme sermayesiyle daha hızlı nakit üret” yaklaşımı üzerine kuruluyor.

Başarılı şirketler artık;

  • günlük nakit akışını izliyor,
  • 13 haftalık nakit projeksiyonu hazırlıyor,
  • stoklarını optimize ediyor,
  • tahsilat sürelerini kısaltıyor,
  • düşük kârlı ürünlerden çıkıyor,
  • atıl varlıklarını nakde çeviriyor,
  • alternatif finansman kaynaklarını (faktoring, tedarikçi finansmanı, leasing vb.) daha etkin kullanıyor.

2026’nın kazananı kim olacak?

2026’nın kazananı en fazla üretim yapan şirket olmayacak. En fazla ciro yapan şirket de olmayacak.

En hızlı nakit üreten, işletme sermayesini en verimli kullanan ve finansman maliyetini en iyi yöneten şirketler ayakta kalacak.

Çünkü yeni dönemde rekabet sadece ürün ve fiyat üzerinden değil; likidite yönetimi, nakit akışı disiplini ve finansal dayanıklılık üzerinden şekilleniyor.

İşletme sermayesini koruyabilen şirketler, yalnızca bugünkü finansman baskısını aşmakla kalmayacak; aynı zamanda yatırım fırsatlarını değerlendirebilecek, tedarik zincirinde güvenilirliğini artıracak ve olası ekonomik dalgalanmalara karşı daha dirençli bir yapı oluşturacaktır.

2026’nın en değerli sermayesi artık makine parkı değil; yönetilebilen nakit akışıdır.

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.