Connect with us

EKONOMİ

Korkut Boratav: Ekonominin çökmesini değil, durgunlaşarak çürümesini yaşıyoruz

Yayınlanma:

|

Türkiye’nin efsanevi hocası, nam-ı diğer “Hocaların Hocası” Prof. Dr. Korkut Boratav’la mayıs seçimlerinin ardından ilk kez sohbet etme imkanı bulduk. Korkut Hoca bizi evinde, çalışma odasında ağırladı. Değindiğimiz hemen her konuda bir kaynak ve bir veri paylaştı. Burada hepsine yer verme imkanımız olmadı. Ama yaptığı değerlendirme ve analizler, özellikle son birkaç yılda çokça ağırlaşan toplumsal bunalımı anlamayı kolaylaştırdı. İçinden çıkılmaz olanı bizler için anlaşılır kılarken, neden sonuç ilişkilerini her zamanki gibi telaşsız, sakin ve yavaş yavaş tartıştı bizimle. Bir zamanlar benim de öğrencisi olduğum Boratav’dan, yıllar sonra bu kez çok kritik bir dersi daha dinlemiş olduk. Bizzat içinde yaşadığımız dönemde, Türkiye’nin bir durgunluk ve çürümeye sürüklenişinin dersi…

Konuştuğumuz konular can sıkıcı olsa da Hoca, her zamanki gibi güler yüzlü kibarlığı, aydınlık zihni ve ince esprileriyle sohbeti kolaylaştırdı. Zaman zaman hüzünlendi, bazen öfkelendi, eleştirdi. Ama çokça üzgündü.

Seçim öncesi ve sonrasında iktidarın uyguladığı ve enflasyonda çok hızlı bir artışa neden olan politika kararlarını değerlendiren Boratav, bu politikaların Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından 2015 seçim yenilgisinden sonra belirlendiğini ve asla bir seçim kaybetmemek için bedeli ne olursa olsun bu “büyüme” odaklı politikayı uygulamaya soktuğunu söylüyor. Bu konuda “Erdoğan’ın Haziran 2015’te kaybettiği seçimi kazanmanın siyasal yöntemi ‘şiddet’ olmuştu. Ekonomik yöntemi de ‘büyüme’ oldu” tespitini yaparken, ekonomideki bozulma ve yoksullaşmaya rağmen, iktidarın seçim kazanmasındaki nedenleri analiz ediyor. Ekonomide bir çöküşü değil ama durgunluk ve çürümeyi yaşadığımızı vurgulayan Boratav’ın, Orta Vadeli Program (OVP), TCMB’nin faiz kararı ve yeniden ekonominin başına getirilen Mehmet Şimşek’le ilgili tespit ve tahlillerinin oldukça çarpıcı bulunacağını tahmin ediyorum. Yakın geçmişe ve yakın geleceğe ilişkin değerlendirme ve öngörüleri ise epeyce tartışılacaktır.

Hocam seçimden sonra ilk kez konuşuyoruz. İlk sorum şu olsun, bu mayıs seçimlerinden sonra muhalif seçmen çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadı. Dahası ölüm kalım seçimi denilen bir seçimin ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi her şey eskiye döndü. Sizin seçimden önce bir yazınızı hatırlıyorum, iktidarın değişeceğine dair siz de bir kanaat belirtmiştiniz. Siz de hayal kırıklığı yaşadınız mı ya da umutsuzluk ya da öfke? Nasıl karşıladınız seçim sonucunu?

Açıkça söyleyeyim, Türkiye toplumunun Türkiye’nin sağlığı selameti ve özellikle Türkiye halklarının refahı ve gönenci için bu iktidarın son bulması gerektiğini düşündüğüm için ben de büyük hayal kırıklığına uğradım. Hemen şunu ekleyeyim, birçok meslektaşım “Kriz var ve Erdoğan iktidardan gidecek” öngörüsü içindeydi. Ben bu görüşü hep biraz rezerv karşıladım. Çünkü bir kere dar iktisat mantığıyla Türkiye seçim dönemine bir ekonomik kriz içinde girmedi.

CUMHURBAŞKANI ‘BÜYÜME’ ÖNCELİĞİNİ 2015 SEÇİM YENİLGİSİNDE ALGILADI

Siz yaşanan ekonomik sorunların bütününü ekonomik kriz olarak adlandırmıyorsunuz. Bunu teknik tanımı nedeniyle mi tercih etmiyorsunuz?

Hayır, iki anlamda da yok. Teknik olarak 2 çeyrek dönem Milli Gelir gerilerse resesyon, yani daralma denir; kriz değil. Eğer bu gerileme daha uzun sürerse ekonomik kriz denir. Ekonomik krizin finansal boyutu da olabilir; dış borç krizi olabilir. Ama temel gösterge Milli Gelir hareketlerinde aranır. Diyelim daralma 12 aya çıktığı zaman genellikle ekonomik kriz denir. Bu anlamda Türkiye 2009’dan bu yana ekonomik bir kriz yaşamadı. Sonraki yıllarda Türkiye’nin büyüyen bir ekonomide emek karşıtı ağır bir bölüşüm şokundan geçtiğini gözlüyoruz. Bu durumu, bence toplumsal bunalım diye adlandırmak doğru olur. Cumhurbaşkanı, büyüme önceliğini Haziran 2015 seçim yenilgisi sonrasında algıladı. Ve o tarih aşağı yukarı neoliberal istikrar programından kopma tarihidir. 2015’te o zamanki Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı’ya, “faizleri neden indirmiyorsun?” diye fırça attı. Erdem Başçı o tarihte Erdoğan’a uzun bir brifing verdi. Anlattı ki, enflasyonla mücadelede faizleri düşürmek sermaye çıkışına yol açar ve döviz yukarı çıkar. Türkiye’de enflasyonu belirleyen en temel etken de döviz kurudur. Bu tespiti yaptı. Bu tespit sermaye hareketlerine açık bir ekonomide tek etken değildir; ama esas olarak doğrudur. Yani döviz kurunun enflasyonu pompalayan etkisi ise kesinlikle başattır. 2017’den sonra Merkez Bankası’nın politika faizlerinde Erdoğan belirleyici oldu.

ERDOĞAN’IN HAZİRAN 2015’TE KAYBETTİĞİ SEÇİMİ KAZANMASININ SİYASAL YÖNTEMİ ‘ŞİDDET’ OLMUŞTU. EKONOMİK YÖNTEMİ DE ‘BÜYÜME’ OLDU

Peki burada şu soru oluyor o zaman, hükümetin giriştiği bu kaotik politikalar bütünü bir hatayla mı, yoksa enflasyonun patlayacağını bile bile mi yapıldı? Neden?

Cumhurbaşkanı bu yönelişinin ekonomik amacını TÜSIAD’a çıkışırken söyledi. “Biz size düşük faizle kredi veriyoruz. Sizin tek göreviniz ucuz kredileri üretime, yatırıma, ihracata tahsis etmektir.” Erdoğan’ın kafasındaki ekonomik model, şirketlere pompalanan düşük faizli kredilerin büyümeyi, dolayısıyla istihdamı da sürüklemesidir. AKP’nin Haziran 2015’te kaybettiği seçimi Kasım’da kazanmanın siyasal yöntemi “şiddet” olmuştu. Ekonomik yöntemi de bu büyüme oldu. Erdoğan, iş çevrelerinin özellikle inşaat sektörünün nelere karşı duyarlı olduğunu biliyor. Devlet teşviklerine, düşük faizle bol teşvikli kredilere güveniyorlar.

Adı ekonomik kriz olmayabilir ama burada yaşanan bir buhran var. Yoksulluk, fakirlik, pahalılık, geçim sıkıntısı enflasyon… Halk bir kriz, buhran hissediyor. Bu ekonomik buhran neden seçim sonuçlarına yansımadı?

Şöyle düşün, büyüme devam ediyor. İstihdam, üretimin, büyümenin türevidir. İstihdamın oy getirecek bir unsur olduğunu biliyor. Ekonominin büyümesi neoliberal modelin izlendiği 2011-2015’te yüzde 4,1’e indi; Haziran’da AKP seçimi kaybetti. Neoliberal istikrar reçetelerini çiğnedi; 2016-2022’de ekonomi yüzde 4,3 büyüdü. Bir kere neoliberal modelden kaçarak büyümenin sürdürülebileceğini (yani neoliberal yobazlığın bir noktada yetersizliğini) de ortaya koydu Erdoğan. İkincisi bu sürecin bölüşüm sonuçları ile ilgili: Bankalar şirketlere düşük faizle kredi pompalıyor; büyümeyi sağlıyorlar. Fakat emek örgütsüz. Kaynak tahsisi ve bölüşüm tamamen bankaların ve şirketlerin denetiminde. Ortaya çıkan emek karşıtı ağır bölüşüm şokunu Saray fiilen hedefliyor. Ana muhalefet farkında değil.

GERÇEK MAĞDURLAR BEYAZ YAKALI EMEKÇİLER

Ama bu sorunun bölüşüm sonuçları en geniş olarak dar gelir grupları için yıkıcı oluyor ve iktidar sadece kendisi için bir risk olmasın diye bile bu olumsuz sonuçları telafi edecek bir şey yapmaya gerek duymadı. Neden?

Gerek görmüyor çünkü. Büyümenin, genişlemenin bölüşüm sonuçlarının algılanması, Saray’ın halk sınıfları üzerindeki ideolojik hegemonyasının derecesine bağlıdır. Seçim sonuçları bu etkeni yansıtıyor. Gözleyen, ilgilenenler için bölüşüm sonuçları ortadadır: 2016 ve 2022 arasında ilk 500 büyük şirketin kârlarının katma değerdeki payları 12,4 puan arttı. Net millî gelirde sermayenin payı 10,8 puan arttı. Her iki durumda da ücretlerin payındaki zıt yönlü kayıpların pahasına… Nasıl sağlandı? Örgütsüz bir iş gücü piyasasında emek rezervleri de var. Bu emek rezervleri milyonlarca göçmen tarafından da kuşatılmış. İş çevrelerinden, “göçmenler olmasa bizim sanayimiz çöker” açıklamalarını hatırlayın. Bölüşümü bozan ikinci konjonktürel ivme enflasyon… Şimdi bak, Batı’da enflasyon tartışmalarında “kârların sürüklediği enflasyon” olgusu vurgulanıyor. İster Ukrayna krizi sonrasında enerji, ham madde, temel girdi maliyetlerinde meydana gelen; ister enflasyona karşı yapılan asgari ücret artışları olsun her maliyet artışı, şirketler tarafından kârlardan fedakarlık bir yana, kâr marjlarını yükseltmekte de fırsat olarak kullanılıyor. Türkiye’de de bu doğrultuda tespitler var.

Üretimle beraber istihdam artıyorsa, fiyatların anlık bölüşüm etkisi bir geçim sıkıntısı olarak algılanır. Günlük hayatın olağan halidir. Muhatabı belirsizdir. Enflasyon 2021’in sonundan itibaren hızlandı. Gerçek mağdurlar daha çok beyaz yakalı, enflasyona karşı güvence mekanizmaları genellikle geçmişte devlet tarafından da gözetilen, hızlanan enflasyona karşı çaresiz kalan büyük kentlerin beyaz yakalıları. Yani şöyle söyleyelim. Muhalif oyların dağılımına baktığımızda, bütün büyükşehirler, kıyı şeridi, genellikle işçi sınıfının nitelikli ve kalabalık katmanları. Siyasal özgürlüklere, hayat tarzlarına müdahalelere dönük duyarlılıkları yüksek. Konut, eğitim giderleri üzerindeki baskılar, bu katmanların yaşam düzeylerini doğrudan ve hızlı etkiliyor.

Ama burada şunu netleştirmemiz gerek, bu sorun beyaz yakalılar için bir sorun ama mavi yakalılar için sorun değil demiş olmayalım. Ya da öyle mi diyorsunuz?

Hayır, bu kadar ağır bir sorun değil.

BÜYÜK KENT YOKSULLARININ SAFLARINDA ‘NİÇİN YOKSULSUNUZ?’ SORUSU YANITSIZ KALIYOR

Neden çok yoksullar ama?

Hayır, bir kere AKP’nin sosyal devlet kurumlarının, düzenlemelerinin dışında yerleştirdiği yaygın bir sosyal yardım ağı var; telafi edici rolü önemli. Kurumsallaşmadığı için iktidar değişikliği ile bu destek öğesini kaybetme tehlikesi endişe yaratıyor.

Burada ikinci ve ideolojik bir etken de var. AKP’nin 20 yıllık hakimiyeti, özellikle sağa kayan ve Cumhuriyetçi söylemini kaybetmiş olan ana muhalefetin etki alanını iyice daralttı. Günümüz ortamıyla ilgili bir örnek vereyim. Necmi Erdoğan, Kayıp Halk başlıklı araştırmasını bu yakınlarda yayımladı. Kitap, bugünkü toplumsal bunalım ortamında yoksularla yapılan çok sayıda yüz yüze röportajı da değerlendiriyor. Ve ortaya çıkıyor ki büyük kent yoksullarının saflarında “niçin yoksulsunuz?” sorusu yanıtsız kalıyor. Zira, yetişkin hayatları boyunca bu soruyu sınıf karşıtlığı, sınıf mücadelesi perspektifi ile gündeme getiren akımlarla karşılaşmamışlar. Düzeni suçlamak bir yana, günlük hayatlarında ve çalışma koşullarında karşılaştıkları işverenleri, zenginleri veya hükümeti sorumlu görmelerine yol açacak sınıfsal refleks ve algılama melekesi dumura uğramış. Bu durumda örneğin Erdoğan’ın iç ve dış siyaset ve ekonomi söyleminde sürekli ortaya çıkan tutarsızlıkları sergilemek veya insan hakları ihlallerine dayalı muhalefet söylemleri tümüyle etkisiz kalıyor.

İSLAMCI FAŞİZMİN DÜNYA GÖRÜŞÜNE TESLİM OLAN CHP YÖNETİMİ, KENDİ TABANINDA VE GEÇMİŞ BİRİKİMİNDE VAR OLANI LAİK DUYARLILIKLARI FELCE UĞRATTI

Bu, sosyalist partiler dışındaki tüm partilerin sağcı ya da sağa yaslanmış olduğunu mu gösteriyor?

Kritik dönemeçlerde dahi parlamenter muhalefetin duyarsızlığı hazindir. 2017 Referandumu bir rejim değiştirme operasyonunun kritik aşamasıydı. İktidarın ana hedefinin İslamcı bir rejim olduğu da ortadaydı. CHP’nin “muhafazakâr, İslâmî duyarlılığı yüksek çevrelerden oyları almalıyız” saplantısı yüzünden bu mesele anayasa oylamasında öne çıkmadı; sağ ve sol kanatları olan Cumhuriyetçi bir cephe altı yıl önce oluşturulabilirdi. Gündeme dahi gelmedi. Tuhaf bir durumdayız: Türkiye’de siyasal mücadelenin en acil sorunlarından laikliği korumak, niçin sadece ve sadece sosyalist partilerin öncülüğündedir?

İslamcı faşizmin dünya görüşüne teslim olan CHP yönetimi, kendi tabanında ve geçmiş birikiminde var olanı laik duyarlılıkları da felce uğrattı.

Şimdi bak, aslında Cumhuriyetçi duyarlılıklar, CHP’nin seçmen tabanından çok daha geniş kalabalıklarca sahiplenilmiştir. Gezi hareketinin kitlesi bu kalabalıklardan oluşuyordu. Hatta Mayıs’ta Erdoğan’a karşı oy kullanan 25 milyon da Gezi kitlesinin türevidir. Bu muhalefeti sandıklarda birleştiren temel etkenin, sola açık Cumhuriyet değerleri olduğunu düşünüyorum.

Muhalefet bu aydınlanmacı yaklaşımı terk etmemiş olsaydı, iktidarın devamı için oy veren o 27 milyon seçmene ulaşabilir miydi?

CHP yönetimi, temsili demokrasinin bir sonraki seçime odaklanan en “oportünist” biçimini benimsemiştir. Laik, Cumhuriyetçi duyarlılıkları yüksek, Alevi bir çekirdeği seçimlerde “CHP listelerine mahkum” görüyor; “karşı mahalleden de oy almam lazım iktidar olabilmem için”, diyor. Ama yüzde 25 çekirdeğini hiç aşamıyor. Çünkü gerçekte savunduğu, benimsediği bir dünya görüşü yok. Türkiye toplumunun birikimleri ile de bağlarını koparmış.

1960 sonrasında Türkiye işçi sınıfı hareketi ve parlamenter muhalefetin dışına taşan sınıf mücadeleleri sosyalist ve devrimci akımlarla iç içe girmiştir. “İslâmî değerler”, 1960 sonrasında filizlenen sınıf mücadelelerini, militan sendikalaşmayı temsil eden DİSK’i, yüzbinlerce işçiyi Taksim’de toplayan 1 Mayısları, 12 Mart muhtırasını da tetikleyen 15-16 Haziran yürüyüşünü, yakın geçmişte Ankara’daki Tekel işçilerinin direnişini engelledi mi? Halk sınıflarının kültürel kimliğinin önemli bir öğesi olan Müslümanlık, onların, sola, sosyalizme açılmalarına, devrimci hareketlere katılmalarına engel olmamıştır. Zaten bu durum, Cumhuriyet devrimleri söz konusu olduğunda Türkiye toplumunun tümü için de geçerlidir.

FİNANS KAPİTALİN TALEPLERİNİN KARŞILANMASI GEREKİNCE ŞİMŞEK’İ ÇAĞIRMAK ZORUNDA KALDILAR

Seçim sonrası ekonominin başına Mehmet Şimşek getirildi, TCMB başkanı ve yönetimi değişti. Bunu nasıl görmek gerekir? Gerçekten Erdoğan’ın bütün o faiz ısrarına rağmen ekonomi yönetimi ortodoks politikalara mı dönüyor gerçekten yoksa bu sadece yerel seçime kadar bir yöntem mi olacak? Yerel seçimden sonra nasıl devam eder, nasıl görüyorsunuz? 

Şöyle düşünün, Mayıs 2023’te ekonomi tıkanmıştı. Saray iktidarının neoliberal istikrar ilkelerini çiğneyen politikaları iki alanda dengesizlik yaratıyor. Enflasyonu pompalıyor ve cari işlem açığını artırıyor. Şu anda bu türden kırılganlıklar içine sürüklenmiş ve olası dış borç krizlerine aday olan ülkelerden biri Türkiye. Yani bu açığı dış borçlarla sürdürmenin imkanı sınırlandı. Derecelendirme kuruluşlarından Türkiye’ye de bol miktarda uyarı geldi. Mayıs 2023 dönemecinde, dış borcun 206 milyar dolarının bir yıl içinde ödenmesi gerekiyor. Bir yıl içinde bu dış finansman gereksinimine 50 milyar doları aşması beklenen cari işlem açığını da ekleyin. Bu toplamın döndürülme derecesi uluslararası finans kapitale bağlı. Enflasyonu frenleyen finansal istikrar reçetelerine dönüş talebi onlardan geldi. Bu talepleri karşılamak için mecburen eski ekipten Mehmet Şimşek çağırıldı.

MEHMET ŞİMŞEK, FİNANS KAPİTAL İLE ERDOĞAN’IN ÇELİŞKİLİ ÖNCELİKLERİNİ UZLAŞTIRMA ÇABASINDA

Ancak Mehmet Şimşek’in, kritik durumlarda Cumhurbaşkanından bağımsız kararlar alabileceğine dair pek de güçlü bir inanç yok?

Şimşek, finans kapitalin istikrar programını Türkiye’ye getirme göreviyle geldi ama Erdoğan hâlâ sabit fikirlerinden tam vazgeçmiş değil. Küçülmeye karşı direniyor. Çünkü yakın gelecekte bir de yerel seçim var. İktidarını mutlaklaştırmak için yerel seçim önemli. Bu yüzden yeni program iki ayrı muhatabın önceliklerini karşılamaya çalışarak hazırlandı. Birincisi finans kapitalin enflasyonu düşüren istikrar, diğeri RTE’nin aradığı (en azından Mart 2024 seçimlerine kadar) büyüme öncelikleri…  Örneğin finans çevreleri TCMB’nin politika faizinin yeni programın (OVP’nin) 2024 hedefi olan yüzde 35’e yerleşmesini talep edecekler. Bu, 10 puanlık faiz artışı anlamına gelir. Erdoğan Mart 2024 seçimlerinden önce bu boyutta bir ayarlamaya, ekonomiyi daraltıcı etkisi yüzünden direnecektir. Mart 2024 sonrasına kaydırılırsa sineye çekebilir.

Bu tür uzlaşılar, en azından önümüzdeki aylarda gündemde olacaktır. Her sene Türkiye’nin dış borcunun belli bir artış temposuyla sürdürülmesini uluslararası dev yatırım bankaları sağlıyor. Ama Türkiye devlet tahvillerinden birinin vadesi gelen faiz yükümlülüğü, o andaki döviz kısıtı nedeniyle ödenemezse, Türkiye Hazinesi temerrüde düşer ve dış borç krizine sürüklenir. Benzerleri, bu yakınlarda Arjantin’in, Sri Lanka’nın başına geldi. Dünya ekonomisinin bugünkü ortamında bu riskle karşı karşıya kalan çok sayıda ülke var.

Mehmet Şimşek bunu önleyebilir mi sizce?

Mehmet Şimşek herhalde Orta Vadeli Programın hazırlanışında belirleyici rol oynadı. Özellikle makroekonomik hedeflerin, finans kapitalin de aradığı istikrar perspektifini içermesi lazım. Aynı zamanda Erdoğan’ın aradığı büyüme devam etmeli. Yani Erdoğan faiz politikalarına filan karışmasa bile büyümenin sürmesi lazım. Onun için Şimşek’in demeçleri iki önceliği bir arada içeriyor: “İhracata ve üretime dönük büyümeyi teşvik edeceğiz ama faizleri de yükselteceğiz. Tüketimi caydırarak üretimi beslemeyi düşünüyoruz.”  Bu tutarlılığı güç bir ikilemdir. Finans kapitalin ve Erdoğan’ın çelişkili önceliklerini uzlaştırma çabası söz konusu…

SEÇİMDEN SONRA ERDOĞAN, IMF PROGRAMININ VE OVP’NİN ÖNGÖRDÜĞÜ BÜTÜN KEMER SIKMA YÖNTEMLERİNİ UYGULAYACAK

OVP’de söyledikleri şu mu? En geniş halk kesimlerinde kemer sıkılacak ama büyümeyi sağlayacak sermayeye teşvikler ve destek sürecek?

Bunu hedeflerden görüyoruz, hedefler şöyle: 2 ayrı büyüme rakamı var burada birisi Türk lirasıyla hesaplanan sabit fiyatlı reel büyüme diyelim. Yüzde 4,4’ten 4’e düşecek 2024’te. Yani ekonomi biraz yavaşlayacak. 2026’da büyüme yüzde 5’e çıkacak. Erdoğan buna razı olabilir. Ama herhalde o da gözetilerek, dolarlı büyüme temposu çok yüksek öngörülmüş. Çünkü milli geliri ölçen fiyat endekslerinde dolar, deflatörün altında kalıyor. 2023’te deflatör, yüzde 62.6, doların artış tahmini yüzde 44. 2024’te deflatör yüzde 55 dövizin artışı oranı yüzde 54.

ŞİMŞEK, NEW YORK’A FİNANS KAPİTALİN ENDİŞELERİNİ DAĞITMAK İÇİN GİDİYOR

Yani kuru tutacağım diyor, bunu nasıl sağlar?

Yani dolar iç fiyatlardan daha düşük bir tempoyla seyredecek. Bunu sağlayacak varsayım da örtülü olarak yer alıyor: Bu program finans kapitale hitap ettiği için yüksek tempolu sermaye girişi olur. Peki finans kapitale hitap etmesi nerede? Bir, enflasyon hedefine yükseltilecek faizlerde; iki Faiz Dışı Kamu Dengesi’nin Milli Gelir’e oranında. Bakıyoruz 2023’de yüzde 3,7 oranındaki açık; 2026’da yüzde 1,1 oranında fazlaya çıkıyor. Yani kamu dengesi 4,8 puanlık daralma gerçekleştirecek. Yani büyük kemer sıkma kamu maliyesinde. Yani finans kapitale “hem kamu maliyesinde kemer sıkıyoruz; hem de politika faizlerimizi de yükseltmeye başladık” diyoruz. Erdoğan’a da, muhtemelen “on puanlık faiz artışlarını ikinci yarıda, seçimden sonra yoğunlaştırırız” diyorlar. Erdoğan’ı tatmin etmek için 2026’ya yüzde 5 büyüme hedefi koymuşlar. Ama IMF’nin Türkiye ile ilgili öngörülerinde bu hedef yüzde 3’tür. Türkiye ekonomisi için yüzde 3’lük bir büyümeyi istikrarlı ve finans kapital tarafından desteklenir bir model olarak görüyor IMF.  Bu büyüme, belli bir istikrara yetiyor. Dış kaynak aktarımını da sağlıyor. İstikrar öngörülerini IMF çok abartılı tutmuyor. Mesela yüzde 20 civarında enflasyonla devam edilir, Türkiye için idare eder. Türkiye yüzde 2 oranında dış açığı sürdürebilir.

Yüzde 3’lük büyüme temposu öngören IMF senaryosu, Türkiye’yi, şu anda içinde yaşadığımız toplumsal bunalıma mahkum etme, hatta ağırlaştırarak mahkum etme anlamına geliyor… Çünkü ekonominin durgunlaşması, atıl iş gücünde (yani geniş anlamlı işsizlik oranında) artışları devam ettirecektir. Türkiye’nin şu anda dörtte biri, yüzde 24’ü atıl işgücü. Yani işgücü piyasasından kopmuş olan faal nüfus…

(Hoca burada TÜİK’in, yayınladığı işgücü istatistiklerinde “işsiz” saymadığı ve adına “ümidini kaybeden, iş aramayan ama çalışmaya hazır olanlar” denilen grubu kastediyor. Bu ve çeşitli eksik istihdam gruplarındakilerin de dahil olduğu işsizlik oranına geniş tanımlı işsizlik ya da atıl işgücü deniliyor.)

Zaten Türkiye’nin yüzde 5’lik büyüme hedefi Erdoğan’ı memnun etmek üzere konulmuş bir rakam. Mevcut işsizlik oranını artırmayacak bir büyüme temposu olarak öngörüldüğü için önceki OVP’lerde de yer alıyordu. Bu büyüme hedefi, finans kapital için enflasyonu daha yükseğe çıkaracağı için onun sineye çekeceği eşiği aşacak. Mehmet Şimşek bu ayın 19’unda New York’a uluslararası bankalarla görüşmek ve bu endişeleri dağıtmak için gidiyor. Ay sonunda da IMF 4. Madde müzakereleri için Ankara’ya geliyor. Türkiye için öngördüğü programla OVP’yi karşılaştıracak. 2026 büyüme hedefinin yüzde 5 olması sorgulanabilir.

(Hoca’nın söz ettiği IMF’yle 4. Madde görüşmeleri, herhangi bir kredi içerikli standby anlaşması olmasa da, her yıl üye ülkelerle ikili görüşmeler yapılmasını, bir IMF ekibinin üye ülkeyi ziyaret ederek, ekonomik ve mali bilgileri toplamasını ve ekonomi yönetimiyle ülkenin ekonomik gelişmelerini ve politikalarını görüşmesini kapsıyor. IMF, bu ziyaretinde Türkiye’nin makroekonomik politikalarını gözden geçiriyor ve finansal sistemin sağlamlığına bakıyor. IMF’nin bu görüşmeler sonucunda yayınlayacağı rapor dünyaya, uluslararası piyasalar ve yatırımcılar için önemli bir referans oluyor.) 

OVP DİYOR Kİ, 2024’TE ENFLASYON FARKI ÖDEMELERİNİ UNUTUN

Bu çerçeveyle önümüzdeki yıl, 2024 yılında Türkiye ekonomisini bekleyen en önemli sorun anlaşılan yine geçim sıkıntısı ve yoksulluk olacak? 

Özellikle seçimlerden sonra, emekçi sınıfların durumu daha da vahimleşecek. Bunu açıkça OVP’de söylüyor. “Yönetilen, yönlendirilen fiyatlar, yani bu fiyatlardan kastettiği emekli maaşları ve kamu sektörü ücret ayarlamaları, geçmiş enflasyona endeksleme davranışının azaltılmasına yardımcı olacak şekilde belirlenecektir” diyor. Yani milyonlarca emekçinin bir nebze cankurtaranı olan enflasyon farkı ödemelerini unutun. Büyüme temposunun durgunlaşması da atıl işgücünü yüzde 24’ü de aşan oranlara taşıyacak.

ACEMOĞLU’NUN DÜŞÜK VERİMLİLİK DEDİĞİ ŞEY BİR SEBEP DEĞİL, SONUÇTUR

Geçtiğimiz günlerde Prof. Daron Acemoğlu bir röportaj verdi. Biliyorsunuz Kemal Kılıçdaroğlu’nun da seçim öncesi danışmanlığını üstlenmişti. Dedi ki, “Türkiye’nin esas problemi düşük verimliliktir” Buna katılır mısınız?

Verimlilik düzeyi bir sebep değil, bir sonuçtur bir kere. Esas olan şudur: Türkiye’de ortalama verimlilik düzeyinin temel sürükleyici unsuru yatırım temposu ve bileşimidir. Büyük dönüşüm, üretim profilinin değişmesini gerektirir. Bir kere üretim kapasitesinin artışı sermaye birikimi ile gerçekleşir. İkincisi sermaye birikiminin bileşiminin değişmesi ise, ortalama verimliliği artıracak sektörlere yönelme ile gerçekleşir. Bunun tarihsel örnekleri var. İkinci dünya savaşı sonrasında Almanya, Japonya. Daha sonraki dönemde Kore ve Çin… Acemoğlu, tespitinde sonuca değiniyor.

TCMB FAİZİ YÜZDE 30’A ÇIKARMAK İSTER AMA SARAY’I NÖTRALİZE ETMEK İÇİN 2 BUÇUK PUAN ARTIŞA GİDEBİLİR

TCMB Para Politikası Kurulu 21 Eylül’de toplanacak ve bir faiz artışı bekleniyor. Sizce nasıl bir karar çıkacaktır?  

Yeni başkan yüzde 25’ten yüzde 30’a çıkarmayı istemektedir büyük ihtimalle. Ama Saray’ı nötralize etmek için 2 buçuk puan artışa da gidebilir. RTE’nin gözetimi altında, finans kapitali ve IMF’yi tatmin edecek bir uzlaşma arıyor ekip. Uzlaşmayı bozacak unsurlar da var. Mesela Kavcıoğlu, BDDK başkanı. Mesela KKM problemini nasıl çözecekler belli değil.

Seçim öncesi olası bir iktidar değişikliğinde muhalefete, “hemen kaldırmayın” uyarısında bulunmuştunuz, tam olarak neye karşıydı uyarınız?

İktidar değişseydi, döviz kurunun istikrarlı kalması, hedeflenmesi büyük önem taşıyordu. 125 milyar dolarlık bir potansiyel döviz talebi KKM mevduatında Türk lirası tasarruflarında yatıyor. Bu düzenlemeyi birdenbire kaldır, tutamazsın; döviz kuru sıçrar gider. Şimdi iktidar KKM’yi yavaş yavaş bozmaya çalışıyor. Bozulan para döviz mevduatına gittiği anda kurları yukarı çekecek tabii.

EKONOMİNİN ÇÖKMESİNİ DEĞİL, DURGUNLAŞARAK ÇÜRÜMESİNİ YAŞIYORUZ

Hocam şu soruyla da çok karşılaşıyoruz: Seçim öncesi özellikle muhalefet ve ekonomistler diyordu ki, iktidar böyle yaparsa çöküşe gidiyoruz, şöyle devam ederse ekonomi çöküyor. Ama baktık ki ekonomi çökmedi, çökmüyor. Elbette çökmesin de o halde niye çöküyor deniliyordu işte çökmedi. Neden?

Efendim ekonominin çökmesi değil, durgunlaşarak çürümesini yaşıyoruz. Çürüme ve dağılma diye de bir süreç var. Uzun sürerse doğal hal budur diye; en kötüsü afyon gibi alışırsınız, hayat budur diye. Örneğin ortalıkta serseri mayın gibi dolaşan diplomalı işsizleri veya geleceği olmayan üniversite öğrencisi gençleri bünyesinde barındıran, zaman içinde bu durumu artıran toplumsal bir ortam…

Çöküşten daha kötü bir şey bu. Çok uzun sürerse, çürümeye alışırsan bir türlü yaşar gidersin. Diğer bir uçta da o vahşi kapitalizmden nemalananlar, büyük rantları gelire dönüştürerek parazitleşen yaşam tarzlarını sürdürenler var.

SON YILLARDAKİ GELİŞMELER, SERMAYENİN İSTİKRARLI TAHAKKÜMÜNÜ SAĞLAYAN BİR MODELDEN, GİDEREK VAHŞİLEŞEN BİR KAPİTALİZME GEÇİŞTİR

Cumhuriyetin 100. yılını bitirmemize günler kala şu soruyu size bilhassa sormayı çok önemsiyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. yılında, vadettiklerini de düşünerek geldiğimiz noktada sermaye ve emek açısından tahlili nasıl yaparsınız?  

(Korkut hocanın burada yüzü gölgeleniyor. Susuyor ve önüne bakıyor. Sonra, bunu koymayalım söyleşimize, diyor. Neden hocam, diyorum. “Kötümserim de onun için” diyor. Artık üzgün ve sessiz. Sessizliği ben bozuyorum)

Bunu niye soruyorum biliyor musunuz hocam? Bir yandan Türkiye’de siyasal İslam’ın 20 yıllık etkisini her şekilde hissediyoruz elbette ama ben esas sorunun şu olduğunu düşünüyorum: Türkiye’nin, Cumhuriyet tarihi boyunca öyle ya da böyle korunduğu vahşi kapitalizme topyekûn teslimi yaşanıyor artık. Tüm kural ve hukuku yok ederek, özelleştirmeler yoluyla, emeğin örgütlülüğünün kırılmasıyla, sermayenin kuralsız hırçınlığıyla, küçük ayrıcalıklı grupların reel iktidarıyla bir vahşi kapitalizme sürükleniyor Türkiye. Oysa Cumhuriyet fikri öyle değildi. Siz ne düşünürsünüz diye merak ediyorum.

Son yıllardaki gelişmeleri, sermayenin istikrarlı tahakkümünü sağlayan bir modelden, giderek vahşileşen bir kapitalizme geçiş olarak da nitelendirebiliriz. Saray’ın neoliberal programı, bu dönemde sermayenin ölçüsüz ve hızla ihya edilmesini hızlandıran bir kargaşaya dönüştü. Bu ortamda kredi pompalamaları ölçüsüz servet eşitsizliklerini besleyerek gelir dağılımındaki abartılı kutuplaşmanın kaynağı oldu. Enflasyon, kârları şişirerek beslendi. Bugünlerde yeni ekonomi ekibi sermayenin neoliberal (ama yürüyen) biçimine, gelir ve servet dağılımındaki kutuplaşmaları koruyarak dönüş çabasında. Erdoğan, dört yıllık iktidar garantisini güvenceye alırsa, IMF’nin hedeflediği türde sermaye tahakkümüne razı olabilir. O modeli on iki yıl uyguladı.

Öte yandan toplumsal çürümenin, kapitalizmin vahşileşme konjonktürünün ötesine giden İslamcı faşizm boyutu da var. Emekçi sınıfların saflarında İslamcı faşizmin kök salmasını önleyecek tek direnme gücünün, Cumhuriyetçi ve sosyalist bir muhalefet cephesinde olduğunu düşünüyorum. Bu seçenek, bugün sadece Türkiye’nin birkaç parçaya ayrılmış olan sosyalist, komünist, devrimci partilerinde, örgütlerinde var.  Ve bu partilerin bugün hareketsiz olan geleneksel Cumhuriyetçi kalabalıklarla, örneğin CHP’nin kitle tabanıyla bütünleşmesi gerekiyor.

Bu geniş cephe yakın geçmişte kendiliğinden oluştu. İlk örneği 2007’deki Cumhuriyet mitinglerinde ortaya çıktı. Sosyalistler bu aşamada liberal akımın darbecilik suçlamasından etkilendi; çoğunlukla uzak durdu. Altı yıl sonra Gezi’deki kalkışmanın ortak simgesi Mustafa Kemal’in kalpaklı resimleri oldu. Ortaya çıktı ki, hareketin özlemleri, sınıfsal ve ideolojik eğilimleri ile sosyalizme, hatta komünizme dönüktür. Sosyalistlerin, devrimcilerin yanılgısı son buldu; ancak hareketin örgütlenmesini üstlenemedi. Mayıs seçimlerinde Saray iktidarına karşı çıkan 25 milyon, Gezi hareketinin fiilen ve ana eğilimleri itibariyle türevidir. CHP liderliğinin böyle bir göreve layık olmadığı ortadadır. Şu andaki siyasal algılamaları, platformları itibariyle sosyalist, komünist, devrimci örgütler bu geniş cepheyi sahiplenecek nitelikleri taşıyor. Örgütleri, mümkün mertebe iş birliği, eşgüdüm içinde CHP’nin Cumhuriyetçi tabanı ve birikimi ile birleşerek, Siyasal İslam’ın karanlığına karşı güçlü bir direnme odağı oluşturabilir. Türkiye toplumunun, halkının gönenci, gelecekteki devrimci dinamizmi için kritik bir ilk adım böylece atılabilir.

Gülümhan Gülten-DUVAR

Okumaya devam et

EKONOMİ

Ekonomide “Ruj Etkisi” Nedir?

Kriz Dönemlerinde Küçük Lükslerin Büyük Hikâyesi

Yayınlanma:

|

Tüketici Psikolojisi, Davranışsal Finans ve Ekonomiye Etkileri

Ekonomik krizler, yüksek enflasyon, gelir kaybı ve belirsizlik dönemlerinde insanların harcama davranışları tamamen değişir. Ancak bu değişim her zaman “daha az harcamak” anlamına gelmez.

Tam tersine, insanlar büyük harcamaları ertelerken kendilerini mutlu edecek küçük lükslere yönelmeye başlar.

Ekonomi literatüründe bu davranış biçimi “Lipstick Effect” (Ruj Etkisi) olarak adlandırılır.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde; kozmetik, kişisel bakım, kahve zincirleri, premium çikolata, küçük elektronik ürünler, online eğlence ve uygun fiyatlı lüks ürünlerin kriz dönemlerinde satışlarının artmasının arkasında yatan temel psikolojik mekanizmalardan biri budur.

Peki gerçekten “Ruj Etkisi” var mıdır?

Yoksa sadece pazarlama dünyasının ürettiği bir efsane midir?

Ruj Etkisi Nedir?

“Ruj Etkisi”, ekonomik daralma dönemlerinde tüketicilerin;

  • otomobil,
  • konut,
  • beyaz eşya,
  • tatil,
  • lüks saat,
  • mücevher

gibi pahalı harcamalarını azaltırken,

kendilerini psikolojik olarak iyi hissettirecek nispeten ucuz lüks ürünlere yönelmesini ifade eder.

Buradaki temel mantık şudur: “Büyük mutluluğu satın alamıyorum; küçük mutluluklar satın alıyorum.”

Bu nedenle;

  • ruj,
  • parfüm,
  • cilt bakım ürünleri,
  • kaliteli kahve,
  • küçük teknolojik aksesuarlar,
  • markalı ayakkabı,
  • premium çikolata

gibi ürünlerin satışları ekonomik durgunlukta beklenenden daha güçlü kalabilir.

Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Bu kavram özellikle 2001 yılında dönemin Leonard Lauder tarafından gündeme getirildi.

Lauder, ABD ekonomisi durgunluğa girerken Estée Lauder’in ruj satışlarının arttığını gözlemledi.

Bunun üzerine şu yorumu yaptı: “Kadınlar büyük lükslerden vazgeçiyor ancak küçük lükslerden vazgeçmiyor.”

Bu gözlem daha sonra davranışsal ekonomi çalışmalarında sıkça incelenmeye başladı.

Davranışsal Ekonomi Bunu Nasıl Açıklıyor?

İnsan beyni kriz dönemlerinde üç temel ihtiyaca yönelir.

1. Kontrol Hissi

Ekonomik kriz bireyin hayatındaki kontrol algısını azaltır.

İnsanlar kontrol edemedikleri büyük sorunlar karşısında küçük kararlarla psikolojik denge kurmaya çalışırlar.

Örneğin;

  • yeni bir ruj almak
  • kaliteli kahve içmek
  • saçını yaptırmak

kişiye “hala hayatımı yönetebiliyorum” hissi verir.

2. Kendini Ödüllendirme

Uzun süre ekonomik baskı altında yaşayan bireyler kendilerini ödüllendirmek ister.

Fakat bütçe sınırlıdır.

Bu nedenle; 50 bin TL’lik tatil yerine 500 TL’lik parfüm tercih edilir.

3. Moral Koruma

Psikologlara göre kriz dönemlerinde insanların ruh sağlığı da bozulmaktadır.

Küçük lüksler;

  • umut,
  • motivasyon,
  • özgüven

üretmeye yardımcı olur.

Toplum Psikolojisi Nasıl Etkileniyor?

Ekonomik krizlerde toplumda genellikle şu süreç yaşanır:

Önce; “Harcamaları azaltmalıyım.” Ardından; “Hiç mutlu olamıyorum”

Sonra ise; “Kendime küçük bir şey alayım”

İşte Ruj Etkisi tam burada devreye girer.

Toplum; büyük harcamaları keserken, küçük mutlulukları korumaya çalışır.

Ruj Etkisinin Görüldüğü Ülkeler

ABD (2001)

Dot-com krizinde kozmetik satışları yükseldi.

Lüks otomobil satışları düştü.

ABD (2008 Finans Krizi)

Birçok araştırmada;

  • uygun fiyatlı kozmetik,
  • kahve zincirleri,
  • hızlı moda ürünleri

güçlü satış gerçekleştirdi.

Güney Kore (1997 Asya Krizi)

Kişisel bakım ürünlerinde beklenmeyen artış görüldü.

Japonya

Uzun deflasyon döneminde premium ama küçük tüketim ürünleri büyümesini sürdürdü.

Brezilya

Resesyon dönemlerinde kozmetik sektörü birçok sektörden daha iyi performans gösterdi.

Türkiye’de Ruj Etkisi Görülüyor mu?

Aslında evet.

Türkiye’de son yıllarda;

  • kozmetik,
  • kişisel bakım,
  • kahve zincirleri,
  • premium kahve,
  • online yemek,
  • dijital abonelik,
  • küçük teknolojik ürünler

birçok ağır sanayi sektöründen daha hızlı büyüyebildi.

Yüksek enflasyon döneminde; insanlar; ev değiştirmedi, otomobil almadı,

ancak;

  • kaliteli kahve içmeye,
  • kişisel bakım ürünlerine,
  • küçük elektroniklere,
  • kozmetiğe

harcama yapmaya devam etti.

Bu durum klasik bir “Lipstick Effect” örneğidir.

Hangi Toplumlarda Daha Güçlü Görülür?

En belirgin olarak;

✔ şehirleşmiş toplumlarda

✔ orta gelir grubunda

✔ kadın istihdamının yüksek olduğu ekonomilerde

✔ tüketim kültürünün geliştiği ülkelerde

✔ sosyal medya kullanımının yoğun olduğu toplumlarda

daha güçlü ortaya çıkar.

Çünkü bireyler sosyal görünürlüğünü tamamen kaybetmek istemez.

Sosyal Medyanın Etkisi

Eskiden insanlar kriz yaşarken harcamayı tamamen kesebiliyordu.

Bugün ise;

Instagram,

TikTok,

YouTube,

influencer ekonomisi kişileri sürekli tüketmeye teşvik ediyor.

Bu nedenle artık; “mikro lüks” kavramı çok daha güçlü hale gelmiştir.

Ruj Etkisinin Ekonomiye Olumlu Tarafları

1. İç Talep Tamamen Çökmez

Ekonomide belli sektörler ayakta kalır.

2. İstihdam Korunabilir

Kozmetik, perakende, kişisel bakım, kafe zincirleri çalışmaya devam eder.

3. Vergi Geliri Devam Eder

KDV ve ÖTV gelirleri tamamen düşmez.

4. Psikolojik Çöküş Biraz Azalır

Tüketim tamamen durmadığı için moral korunabilir.

Olumsuz Tarafları

1. Tasarruf Azalabilir

Geliri düşen birey yine de harcama yapmaya devam eder.

2. Borçlanma Artabilir

Kredi kartı kullanımı yükselir.

3. Enflasyon Baskısı Sürebilir

Talep tamamen kaybolmadığı için fiyatlar direnç gösterebilir.

4. Yanıltıcı Ekonomik Görünüm

Perakende satışlar güçlü görünür.

Fakat; sanayi, yatırım, üretim, makine siparişleri gerilemeye devam eder.

Ruj Etkisinden Nasıl Çıkılır?

Bunun yolu yalnızca bireysel tasarruf çağrıları değildir.

Asıl çözüm;

  • fiyat istikrarı,
  • düşük enflasyon,
  • güven veren ekonomi yönetimi,
  • öngörülebilir para politikası,
  • reel gelir artışı,
  • istihdam güvenliği,
  • üretim ve verimlilik artışı

ile mümkündür.

Gelir güvencesi yeniden sağlandığında tüketiciler psikolojik telafi harcamalarına daha az ihtiyaç duyar.

Türkiye İçin Çıkarılacak Dersler

Türkiye gibi yüksek enflasyon yaşayan ekonomilerde Ruj Etkisi; ekonominin güçlü olduğunun değil, çoğu zaman tüketicinin psikolojik uyum mekanizmasının göstergesidir.

Bu nedenle yalnızca AVM yoğunluğu, kozmetik satışları veya kahve zincirlerindeki hareketlilik üzerinden ekonomik canlılık yorumu yapmak yanıltıcı olabilir.

Sağlıklı büyümenin göstergesi;

  • üretim yatırımlarının artması,
  • makine-teçhizat yatırımlarının güçlenmesi,
  • ihracat kapasitesinin yükselmesi,
  • verimlilik artışı,
  • sürdürülebilir gelir büyümesi

olmalıdır.

Sonuç

“Ruj Etkisi”, kriz dönemlerinde insanların umudunu tamamen kaybetmediğini gösteren önemli bir davranışsal ekonomi olgusudur. Ancak bu etki, tek başına ekonomik iyileşmenin işareti değildir. Aksine, büyük yatırımların ertelendiği, gelir baskısının sürdüğü ve tüketicinin psikolojik dengeyi küçük harcamalarla korumaya çalıştığı dönemlerin yansımasıdır.

Türkiye açısından da değerlendirme yapılırken yalnızca perakende tüketim verilerine değil; yatırım iştahına, üretim kapasitesine, istihdama ve hane halkının reel gelirindeki değişime birlikte bakılması gerekir. Ruj Etkisi, ekonominin nabzını tutan ilginç bir gösterge olsa da, kalıcı refahın yerini tutamaz.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı

Yayınlanma:

|

Sanayi Krize Karşı Savunmasız Kaldı: Reel Sektörün En Büyük Sorunu Artık Talep Değil, Finansmana Erişim

Türkiye ekonomisinde uzun süredir uygulanan sıkı para politikası, enflasyonla mücadele açısından önemli bir araç olarak görülse de, bu politikanın reel sektör üzerindeki yan etkileri artık göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştı.

Bugün sanayicinin en büyük problemi sipariş eksikliği kadar, hatta ondan daha fazla nakit akışını yönetememesi haline geldi. Finansmana erişimin zorlaşması, ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi ve işletme sermayesinin hızla erimesi, üretim yapan şirketleri tarihinin en zorlu dönemlerinden biriyle karşı karşıya bırakıyor.

Kriz Dönemlerinde “Nakit Kraldır”

Finans dünyasının en bilinen sözlerinden biri olan “Cash is King” (Nakit Kraldır) ifadesi bugün Türkiye sanayisi açısından hiç olmadığı kadar anlam kazanmış durumda.

Normal dönemlerde şirketler;

  • satış yaparak,
  • stoklarını yöneterek,
  • bankalardan uygun maliyetli kredi kullanarak,
  • tedarikçi vadeleri ile müşteri vadeleri arasında denge kurarak

işletme sermayelerini çevirebilirler.

Ancak bugün bu mekanizmaların neredeyse tamamı aynı anda bozulmuş durumda.

Merkez Bankası’nın sıkılaştırıcı politikaları sonucunda kredi büyümesinin ciddi biçimde sınırlandırılması, bankaların ticari kredi kullandırmakta son derece seçici davranmasına neden oldu.

Sonuç olarak birçok firma krediye ulaşamıyor, ulaşabilenler ise sürdürülebilir olmayan maliyetlerle borçlanabiliyor.

Nakit Akışı Bozulunca Bütün Finansal Sistem Çöküyor

Bir şirketin finansal sağlığı sadece bilançosuna bakılarak anlaşılmaz.

Asıl kritik gösterge nakit akışıdır.

Bugün birçok firma;

  • üretmeye devam ediyor,
  • satış yapıyor,
  • cirosunu artırıyor,

ancak kasasına zamanında para girmediği için faaliyetlerini finanse edemiyor.

Nakit döngüsü uzadıkça;

  • tedarikçi ödemeleri gecikiyor,
  • maaş yükü ağırlaşıyor,
  • vergi ödemeleri baskı oluşturuyor,
  • kredi geri ödemeleri aksıyor.

Sonrasında ise domino etkisi başlıyor.

Maliyet Hesabı Yapmak Neredeyse İmkânsız Hale Geldi

Sanayicinin ikinci büyük sorunu ise maliyet yönetimi.

Yüksek enflasyon ortamında;

  • enerji fiyatları,
  • işçilik maliyetleri,
  • kira giderleri,
  • finansman maliyetleri,
  • kur hareketleri,
  • hammadde fiyatları

aynı anda değişiyor.

Bu nedenle bugün verilen bir fiyat teklifinin maliyeti birkaç hafta sonra tamamen değişebiliyor.

Artık birçok sanayici ürününü satarken gerçek maliyetini bile tam olarak hesaplayamıyor.

Muhasebe kârı ile ekonomik kâr arasındaki fark her geçen gün açılıyor.

Vadeli Satışlar Kâr Değil, Zarar Yazdırıyor

Geçmiş yıllarda rekabet avantajı sağlayan uzun vadeli satışlar bugün birçok sektör için ciddi bir risk unsuruna dönüştü.

90, 120 hatta 180 gün vadeli yapılan satışlarda;

  • enflasyon,
  • finansman maliyeti,
  • kur değişimi,
  • işletme giderleri

satış anındaki hesapları tamamen geçersiz hale getiriyor.

Tahsilat günü geldiğinde firma nominal olarak para kazanmış görünse bile reel olarak zarar etmiş olabiliyor.

Bu durum özellikle işletme sermayesi ihtiyacı yüksek sektörlerde daha da belirgin hissediliyor.

Ticari Kredi Faizleri Yönetilebilir Seviyenin Üzerinde

Bugün ticari kredi faizlerinin %50-60 bandına yerleşmesi birçok yatırımın finansal fizibilitesini ortadan kaldırıyor.

Bu seviyelerde kullanılan krediler;

  • yatırım finansmanını,
  • işletme sermayesi yönetimini,
  • kapasite artırımlarını,
  • ihracat hazırlıklarını

ciddi biçimde zorlaştırıyor.

Üstelik krediye erişim de kolay değil.

Birçok firma için sorun artık faiz oranı değil; kredi bulabilmek.

Sanayici Belki de Hiç Bu Kadar Çaresiz Hissetmedi

Türkiye sanayisi geçmişte;

  • 1994 krizini,
  • 2001 finans krizini,
  • 2008 küresel krizini,
  • pandemi dönemini,
  • büyük kur şoklarını

atlattı.

Ancak bugünkü tabloyu farklı kılan unsur, aynı anda birçok riskin üst üste gelmiş olmasıdır.

Şirketler;

  • yüksek faiz,
  • düşük talep,
  • finansmana erişim sorunu,
  • artan maliyetler,
  • bozulan nakit akışı,
  • belirsiz fiyatlama ortamı

ile aynı anda mücadele etmek zorunda kalıyor.

Bu nedenle birçok sanayici kendisini önceki krizlerden daha kırılgan hissediyor.

Açıklanan Kredi Paketleri Neden Yeterli Olmuyor?

Son dönemde açıklanan çeşitli kredi destek paketleri piyasaya moral vermekle birlikte, reel sektörün toplam finansman ihtiyacı düşünüldüğünde oldukça sınırlı kalıyor.

Sorun sadece yeni kredi verilmesi değildir.

Asıl ihtiyaç;

  • işletme sermayesini güçlendirecek uzun vadeli finansman,
  • üretime yönelik seçici kredi mekanizmaları,
  • ihracatçıya uygun maliyetli kaynak,
  • yatırım kredilerinde öngörülebilir faiz yapısı,
  • KOBİ’lere hızlı erişilebilir finansman modelleri

oluşturulmasıdır.

Aksi halde açıklanan paketler yalnızca belirli firmalara kısa süreli nefes aldırırken, sektörün genelindeki finansman sorununu çözmeye yetmeyecektir.

Sözün özü

Enflasyonla mücadele, makroekonomik istikrar açısından vazgeçilmezdir. Ancak üretim ekonomisinin sürdürülebilirliği de aynı derecede önem taşımaktadır.

Bugün reel sektörün karşı karşıya olduğu temel sorun yalnızca yüksek faiz değildir; işletme sermayesinin erimesi, kredi kanallarının daralması, maliyet hesaplarının öngörülemez hale gelmesi ve nakit akışının bozulmasıdır.

Ekonomide üretim kapasitesini koruyacak, yatırım iştahını canlı tutacak ve sanayicinin finansmana erişimini kolaylaştıracak daha dengeli politikalar oluşturulmadığı sürece, sadece enflasyon göstergelerindeki iyileşmeye odaklanmak uzun vadede üretim, istihdam ve ihracat üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir.

Bugün sanayicinin talebi ayrıcalık değil; üretmeye devam edebileceği öngörülebilir, erişilebilir ve sürdürülebilir bir finansman ekosistemidir.

Okumaya devam et

EKONOMİ

Talep Enflasyonu Biterken Türkiye “Yokluk Enflasyonu” Riskine mi Giriyor?

Yayınlanma:

|

Son iki yıldır ekonomi yönetiminin temel yaklaşımı, talep enflasyonunu kontrol altına almak üzerine kuruldu.

Faizler artırıldı, kredi büyümesi sınırlandı, tüketim baskılanmaya çalışıldı.

Varsayım şuydu: Talep azalırsa fiyat artışları da yavaşlar.

Ancak bugün reel sektörden gelen sinyaller farklı bir riskin büyüdüğünü gösteriyor.

Özellikle yüksek finansman maliyetleri, krediye erişimde yaşanan zorluklar, artan işletme sermayesi ihtiyacı ve daralan iç talep nedeniyle birçok sanayi işletmesi kapasitesini düşürüyor, vardiya azaltıyor veya üretimini tamamen durduruyor.

Bu durum devam ederse önümüzdeki dönemde farklı bir enflasyon türüyle karşılaşabiliriz.

Talep Enflasyonundan Arz Kaynaklı Enflasyona

Ekonomide fiyatlar sadece aşırı talepten yükselmez.

Üretimin azalması, arzın daralması ve piyasada mal bulunabilirliğinin düşmesi de fiyatları yukarı iter.

Bugün birçok sektörde yaşanan gelişmeler bu riski artırıyor:

  1. Üretim kapasiteleri düşüyor.
  2. Yeni yatırımlar erteleniyor.
  3. İşletme sermayesi hızla eriyor.
  4. KOBİ’ler finansmana ulaşamıyor.
  5. Konkordato başvuruları artıyor.
  6. Bazı fabrikalar üretimi geçici olarak durduruyor.

Talep zayıf görünse bile üretim daha hızlı küçülürse piyasadaki mal arzı da daralmaya başlar.

İşte bu noktada fiyatlar yeniden yukarı yönlü hareket edebilir.

Yeni Risk: “Yokluk Enflasyonu”

Buna halk arasında “yokluk enflasyonu” denilebilir. Ekonomik literatürde ise bunun karşılığı daha çok arz yönlü enflasyon (cost-push/supply-side inflation) veya arz şoku kaynaklı enflasyon olarak tanımlanır.

Yani insanlar çok fazla tükettiği için değil, piyasada yeterince ürün üretilemediği için fiyatlar yükselmeye başlar.

Özellikle;

  1. Sanayi üretimindeki daralma,
  2. İthal girdilere bağımlılık,
  3. Finansmana erişim güçlüğü,
  4. Enerji ve lojistik maliyetleri

aynı anda etkili olduğunda arz tarafı hızla bozulabilir.

Bugünün En Büyük Riski

Bir ekonomide üretici para kazanamaz hale gelirse önce yatırımlar durur. Ardından kapasite küçülür. Sonrasında üretim azalır. Üretim azaldığında ise piyasadaki mal miktarı düşer. Mal azaldığında fiyatların yeniden yükselmesi kaçınılmaz hale gelir.

Bu nedenle sadece talebi baskılayan politikalar uzun süre tek başına uygulanırsa, bir süre sonra arz tarafında kalıcı hasar oluşturma riski ortaya çıkar.

Dengeli Politika Şart

Enflasyonla mücadele elbette önemlidir.

Ancak bunu yaparken üretim kapasitesinin korunması, sanayinin finansmana erişiminin sağlanması ve işletme sermayesinin sürdürülebilir seviyede tutulması da en az fiyat istikrarı kadar önemlidir. Aksi halde ekonomi, talep enflasyonunu kontrol altına alırken bu kez üretim yetersizliğinden kaynaklanan yeni bir fiyat baskısıyla karşı karşıya kalabilir.

Asıl soru artık şudur: Talebi gerçekten kontrol altına mı alıyoruz, yoksa üretim kapasitesini zayıflatarak geleceğin arz sorunlarını mı hazırlıyoruz?

Erol TAŞDELEN – Ekonomist     www.bankavitrini.com

Okumaya devam et

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

FARK YARATANLAR

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRİPTO PARA PİYASASI

X

FACEBOOK

SON YAZILAR

Popüler

www bankavitrini com © "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKA VİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKA VİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.bankavitrini.com Copyright © 2020 -UŞAK- Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.