Connect with us

Erden Armağan Er

PİYASALARIN VE EKONOMİNİN PSİKOLOJİSİ

Usta Hazineci Erden Armağan ER, piyasaların Psikolojisini Dünya ve Türkiye özelinde ele aldı. Mutasyona uğrayan coronavirüs sonrası piyasalarda oluşan havayı değerlendirdi.

Yayınlanma:

|

Psikoloji, elbette insan beyni ve ruhunu konu edinmiş bir bilim dalıdır. Nesnelerin ve Varlıkların psikolojisi gibi bir durum söz konusu değildir. Bir metafor olarak başlıkta kullanmak doğru olmayabilir belki de. Ancak, ekonominin ve piyasaların “insan davranışlarının” bir tezahürü olduğu ve insanların içinde bulundukları ruh hallerinin yatırım-tüketim davranışlarına, ekonomik kararlarına etkide bulunduğunu göz önünde bulundurursak, pek de yanlış bir başlık atmış sayılmam diye düşünüyorum.

Mutasyon dalgası daha güçlü olabilir

Son dönemde yaşanan dalgalanmaların ekonominin kendinde olmasa da karar verici birimlerinde çok önemli Anksiyete belirtilerine işaret ediyor görünmekte. Dünyada ve ülkemizde yaşanan covid-19 salgını yeni bir boyut kazanmışa benziyor. Özellikle hafta sonu İngiltere’den gelen, “virüsün mutasyona uğradığı ve bulaşıcılığının %70 daha arttığına” dair açıklamalar gerçekten çok ilginç. Tam da bizim piyasalarımızda iyimser bir hava oluşmuşken “bu da nereden çıktı” dedirtecek cinsten. Birçok Avrupa ülkesi İngiltere’ye uçuşları durdurdu bile. Sağlık Bakanlığımızdan da benzer bir geçici uçuş durdurma kararı alındı. Anksiyete Bozukluğu sanki büyük bir depresyona evrilecekmiş gibi bir hava söz konusu. ABD’de işsizlik verileri, büyüme ve satış rakamları düzelme eğilimindeyken Avrupa’da tekrar kapanmaların başlaması hiç de hayra alamet değil. Başta D&J olmak üzere borsalarda bir tıkanma söz konusu. Petrol Fiyatlarında da son dönemde yaşanan iyimserliğe paralel bir yükseliş yaşandı ve varil fiyatları 50 USD’ye dayandı. Ancak salgın nedeniyle kapanmaların devamı gelir ve talepte Mart, Nisan aylarındaki gibi bir gerileme yaşanırsa, tepetaklak olması işten bile değil.

İç Piyasalarda durum nasıl olur

Altın Ons fiyatı, 1765 USD’ye kadar gerilemesine karşın ABD teşviki ve virüsün mutasyona uğraması haberiyle hızla 1,900 USD seviyelerine kadar yükselmiş durumda. Bizde de son dönemde faiz artışı ve atılan normalleşme adımlarıyla sakinleşen piyasalarda sona gelinmiş gibi görünüyor. Salgınla mücadelede yapılan hataların bedeli çok büyük olacakmış hissi hakim. Dış ticaret rakamlarımız kötüleşmeye devam ediyor ve bizim ithalatımızı finanse etmeye yeterli döviz rezervimizin olmadığı da ortada. Önümüzdeki yıl cari açık hariç 176 Milyar USD dış borç ödememiz var. Bu yıl yaşanacak daralmanın aksine önümüzdeki yıl % 4-5 arası büyüme beklentileri ( her ne kadar bizce gerçekçi olmasa da ) mevcut ekonomik model çerçevesinde cari açığı daha da büyütecek. Bu da dövize olan talebin artışını ve fiyatların yukarı yönde baskılanmasını beraberinde getirecektir.

Enflasyon gemi azıya almış dur durak dinlemiyor. Fiyatlardaki artış çift yönlü baskıdan kaynaklanıyor; Kamu harcamalarını kısmadığı gibi, sürekli vergi artışları ile enflasyonun baş tetikleyicisi olmaya devam ediyor. Başta enerji fiyatları olmak üzere belirlediği fiyatlardaki artış oranı ortalama enflasyonun üzerinde. Haliyle diğer ekonomik birimler de bu fiyatları maliyet artışlarına yansıtmak konusunda çaresiz.

Faiz artışı çözüm olmayabilir

Bu ay yapılacak PPK – Para Politikası Kurulu toplantısından faiz artışına ilişkin karar çıksa bile, ardından açıklanacak olası yüksek enflasyon rakamları faiz artışını açığa düşürebilir. Kararın arkasından yeniden faiz artırım tartışmaları piyasaların ateşinin yükselmesini beraberinde getirmeye müsait bir ortam yaratıyor. Salgınla mücadelede ekonomik gerekçelerle kararlı adımların atılamıyor olması da, kırılganlığı bir kat daha arttırıyor. Ülke tam anlamıyla bir “Kısır Döngü” içinde ve hükümete olan güvensizlik bu kısır döngüyü daha da fazla tetikliyor.

BİST-100’deki yükseliş

Geçtiğimiz haftaki yazıda üstü kapalı olarak belirttiğim, % 45-50 ağırlığı bankalardan oluşan bir hisse senedi piyasasının yükselişinin gerçekçi olmadığına ilişkin görüşümde hala ısrar ediyorum. Zira geçen hafta Hazine -Maliye Bakanı açıklama yaptı; 533 milyar TL kredinin sorunlu olduğuna dair. Anlaşılan ekonomide gizlenmeye çalışılan rakamlar yavaş yavaş kabullenilmeye ve gerçek rakamlar açıklanmaya başlanmış gibi. Fakat bu durum piyasaların ilk etapta iyimserliğe kapılmasına değil, aksine fiyatlamaların yanlış yapıldığına dair bir kanaatin oluşmasına sebep olacak bir gelişme.

Bankalar Sermaye Artışına gidebilir

Sorunlu ve batık kredilerin artıyor oluşu, önümüzdeki dönemde bankalarda sermaye artışlarını zorunlu kılacak ve bu da banka hisselerini olumsuz yönde etkileyecektir. Bankacılık Sisteminde yaşanması olası bu gelişmeler bir sistemik krize dönüşmese bile, fiyatlamaları etkileyecektir. Mevcut hükümetin, 2001 Krizinden sonra gerçekleştirilen bankacılık sektörü reformu ile elde edilen avantajı son dönemde pek kolay harcadığı ve bankaları “Aktif Rasyosu” gibi kredi vermeye özendirici uygulamalarla yıprattığı gözlenmektedir. Toplam Kredi Büyümesinin, İnşaat, Enerji gibi sektörleri desteklemekte kullanılması hem kaynak israfına neden olmakta, hem de istenilen olumlu sonuçların alınmasına engel teşkil etmektedir.

2021 Yılına İlişkin Beklentiler

MIT Profesörlerinden Ekonomist Daron Acemoğlu’nun geçtiğimiz hafta verdiği bir röportajında, “ Türkiye; son 10 yıldır verimliliği düşük büyüme özellikle tüketime bağlı, devlet harcamalarına, devlet bankalarına bağlı bir büyüme yaşadı.. Türkiye’deki şirket bilançoları, banka bilançoları kötü durumda. Tüketici bilançoları kötü durumda. Türkiye’nin ekonomik olarak çok zor dönemler var önünde. Tabi ki dışarıdan gelen unsurlar buna katkıda bulunabilir ama asıl problemler içeride”  şeklinde belirttiği görüşlerini, ABD’de yeni Başkan ve yönetimin işbaşına gelecek olmasını, Akdeniz ve Ortadoğu’da yaşanan jeopolitik gelişmeleri ve elbette devam eden covid-19 salgınını birlikte düşünerek birleştirdiğimizde, 2021 Yılı’nın şimdiden pek parlak geçmeye aday olmadığını söylemek sanırım kehanet olmaz.

İçeride siyasi çekişmeler ve olası bir baskın seçim, ekonomik zorlukların toplumun geniş kesimleri üzerindeki olumsuz etkileri, 2020’den sarkan sorunların 2021’de de aynen devam etmesi olasılığı, açıkçası bu yılın çok büyük belirsizlikler içerdiğinin bir göstergesi olsa gerek. Geçtiğimiz haftaki yazıda analiz ettiğimiz TCMB Para ve Mevduat Gelişmeleri Tablosunda yer alan Yurtiçi Yerleşiklerin Döviz Tevdiat Hesaplarındaki hareketin aynen bu hafta da sürmesi (her ne kadar döviz mevduatlarındaki artış hızı azalsa da), söz konusu belirsizliklerin yatırımcılar nezdinde de kuvvetle ihtimal görüldüğünü göstermektedir.

Erden Armağan ER 21.12.2020

erdener1970gmail.com

EKONOMİ

GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?

Fahiş fiyat tartışmaları devam ederken ERDEN ARMAĞAN ER’in bir yıl önce yazdığı halen güncel olan yazıyı hatırlamakta fayda var…

Yayınlanma:

|

Son günlerde özellikle de yaz boyunca tartışılan en önemli husus, gıda ve tarımsal ürün fiyatlarında yaşanan TÜİK’e göre %30, vatandaşa göre ise %50-80 oranında yaşanan “hızlı fiyat artışları” idi. Ticaret Bakanlığı’na bağlı ekiplerin yaş sebze meyve hallerinde gerçekleştirdiği “FAHİŞ FİYAT” denetimleri, hükümetin gıda ve tarım ürünlerinde yaşanan artışlara karşı alabildiği tek önlem olarak dikkat çekti.

Nedir Bu Fahiş Fiyat?

Fahiş; Arapça bir kelime olup, TDK Sözlüğündeki tanımına göre, “aşırı, çok fazla” anlamına gelmektedir. Bu takdirde “fahiş fiyat” aşırı yüksek fiyat ya da çok fazla fiyat olarak tanımlanabilir. Ekonomi literatüründe ise teknik olarak her hangi bir tanımı bulunmamakla beraber, yüksek enflasyon dönemlerinde yaşanan hızlı fiyat artışları olarak değerlendirebiliriz. Kapitalist serbest piyasa ekonomilerinde mal ve hizmet fiyatları, hiçbir müdahale olmadan arz-talep eşitliğine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla “fahiş” olarak değerlendirilebilecek hızlı fiyat artışları arzda ya da talepte ortaya çıkan dengesizlikler olması durumunda yaşanabilmektedir. Eğer bir mal ve hizmetin arzında küresel ya da yerel ölçekte tedarik sıkıntısı yaşanıyorsa talep sabit kalsa dahi fiyat yükselir. Ya da, üretim maliyetlerinde yaşanan bir artış da, talep sabitken fiyat artışına yol açabilir. Esasen fiyatların yükselişi bir sonuçtur. Fiyatlar Genel Seviyesi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz “Enflasyonun”  hızlı yükselişi, uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığının bir sonucudur. Dolayısıyla gıdada ya da diğer mal ve hizmet fiyatlarında  “Fahiş Fiyat” manşetleri atılması, yanlış “Ekonomi Politikalarından” dolayı sorumlu olan hükümetlerin, tabiri caizse hızla artan fiyatların müsebbibi olarak “Günah Keçisi” arama çabasından başka bir şey değildir.

Gıda Fiyatlarındaki Hızlı Yükselişin Nedenleri

  1. Gelir Dağılımı Eşitsizliği: Hepimizin bizzat yaşayarak gördüğü gibi, dünyada yer alan Gelişmekte Olan Ülkeler arasında %19,25 (TÜİK: %19,25, ENAG: 8 aylık enflasyon %30,39 ) ile en yüksek enflasyona sahip Türkiye’de, gıda fiyatlarının bu denli tartışılmasının en büyük nedeni hiç kuşkusuz Gelir Dağılımındaki bozulmadır. TÜİK tarafından açıklanan son büyüme rakamlarına baktığımızda ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 2019 yılında  %36,7 iken, 2021 yılı 2. Çeyreği itibariyle %32,9’a gerilediğini gözlemliyoruz. Engel Yasası’na göre daha yoksul aileler, zengin ailelere göre gelirinin daha büyük bir kısmını gıda harcamalarına ayırmaktadır. Blanciforti ve Green’in 1988 Yılında ABD’de Hackman Yöntemini kullanılarak yaptıkları araştırma sonuçlarına göre; Yoksulluk Sınırı altında gelir sahibi olanların Gıda Harcamaları payının, toplam harcamalarının %33-48’i kadar olduğu, üstünde gelire sahip bireylerin gıda harcamasının ise toplam harcamalarının %16-31’i kadar olduğu tespit edilmiştir. Görülüyor ki, hem Milli Gelirden aldığı payın gerilemesi, hem de Dünya ortalaması üzerinde yaşadığımız gıda fiyatları artışı, ücretlilerin ülkemizde söz konusu artışlardan daha olumsuz etkilenmesine yol açmıştır.
  2. Hatalı Fiyat Aktarım Mekanizmaları: 2001 Krizi ardından alınan önlemlerle, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla, devletin Tarım ve Hayvancılık alanında uyguladığı destekleme alımları ve piyasa düzenleyici rolünden çıkmasının ardından bahis konusu sektörler piyasanın insafına bırakılmıştır. ABD ve AB’de hükümetlerin birincil öncelikli desteklerle koruduğu Tarım ve Hayvancılık ülkemizde kendi haline bırakılmıştır. Hemen her türlü girdisi (gübre, ilaç, mazot, fide, ambalaj ) ithal olan tarım sektöründe bir de destekleme alımlarının bir çok üründe yapılmaması ve fiyatların piyasa mekanizmasına bırakılması, iklim ve doğal afetlerin etkisi ile arz şoklarına açık tarım sektöründe fiyatların üreticide çok düşük ( maliyetlerin dahi altında), tüketicide ise çok yüksek belirlenmesine yol açmıştır. Devletin ne alıcı, ne düzenleyici ne de denetleyici olmadığı sektör tamamen gıda sanayici, tüccar ve zincir marketlerin insafına terkedilmiştir. Örneğin üreticide 3,20 TL olan 1 lt inek sütü, market raflarında 8-9 TL arasında fiyatlanmaktadır. Aynı şekilde tarlada kg fiyatı 50 krş olan domates Pazar ve marketlerde 4-5 TL arasında fiyatlanmaktadır.

Gıda Fiyatları Nasıl Düşer?

Dünyada da yaşanan gıda fiyat artışlarını düşürmek belki mümkün olmayabilir ancak, fiyat yükselişlerinin makul seviyelerde gerçekleşmesi pekala sağlanabilir. Öncelikle yapılması gereken iş devletin piyasayı regüle etmesi, çiftçi ve üreticileri anlamlı desteklerle daha çok üretmeye teşvik edici önlemleri alması olacaktır. Üretim artışı beraberinde kabul edilebilir fiyatları getirecektir. Yılladır ihmal ettiğimiz Tarım Kooperatiflerinin tekrar canlandırılması ve piyasa belirleyici aktif roller üstlenme zamanı gelmiştir. İzmir Tire Süt Kooperatifi örneğinde olduğu gibi yerel yönetimler bu konuda daha çok inisiyatif almalı ve teşvik edilmeli. Boş Tarla ve Meraların Yerel Yönetimler tarafından tarım amaçlı kullanımının önü açılmalı. Trakya, Bursa, Adapazarı ovaları gibi sanayinin tahribine açılan alanlara rağmen elimizde yeterli tarım arazisi mevcut, sorun organize olup atıl alanların tarım ve hayvancılığa kazandırılmasıdır.  Tüketici kısmında ise, ücretlilerin ve yoksul kesimlerin Milli Gelirden aldığı payın artmasını sağlayacak politikaları uygulamaya geçmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, “Fahiş Fiyat” bir algı yönetimi çalışmasıdır. Bu söylemle asıl sorumlu ve suçlu olması gerekenlerin rolü gölgelenmeye çalışılmakta, soyut bir “günah keçisi” yaratılmaya çalışılmaktadır.

Erden Armağan ER – Ekonomist [email protected]

28.09.2021

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

GIDADA FAHİŞ FİYAT MI YOKSA TARIM POLİTİKALARININ İFLASI MI?

Yayınlanma:

|

Son günlerde özellikle de yaz boyunca tartışılan en önemli husus, gıda ve tarımsal ürün fiyatlarında yaşanan TÜİK’e göre %30, vatandaşa göre ise %50-80 oranında yaşanan “hızlı fiyat artışları” idi. Ticaret Bakanlığı’na bağlı ekiplerin yaş sebze meyve hallerinde gerçekleştirdiği “FAHİŞ FİYAT” denetimleri, hükümetin gıda ve tarım ürünlerinde yaşanan artışlara karşı alabildiği tek önlem olarak dikkat çekti.

Nedir Bu Fahiş Fiyat?

Fahiş; Arapça bir kelime olup, TDK Sözlüğündeki tanımına göre, “aşırı, çok fazla” anlamına gelmektedir. Bu takdirde “fahiş fiyat” aşırı yüksek fiyat ya da çok fazla fiyat olarak tanımlanabilir. Ekonomi literatüründe ise teknik olarak her hangi bir tanımı bulunmamakla beraber, yüksek enflasyon dönemlerinde yaşanan hızlı fiyat artışları olarak değerlendirebiliriz. Kapitalist serbest piyasa ekonomilerinde mal ve hizmet fiyatları, hiçbir müdahale olmadan arz-talep eşitliğine göre belirlenmektedir. Dolayısıyla “fahiş” olarak değerlendirilebilecek hızlı fiyat artışları arzda ya da talepte ortaya çıkan dengesizlikler olması durumunda yaşanabilmektedir. Eğer bir mal ve hizmetin arzında küresel ya da yerel ölçekte tedarik sıkıntısı yaşanıyorsa talep sabit kalsa dahi fiyat yükselir. Ya da, üretim maliyetlerinde yaşanan bir artış da, talep sabitken fiyat artışına yol açabilir. Esasen fiyatların yükselişi bir sonuçtur. Fiyatlar Genel Seviyesi olarak Türkçeye çevirebileceğimiz “Enflasyonun”  hızlı yükselişi, uygulanan para ve maliye politikalarının yanlışlığının bir sonucudur. Dolayısıyla gıdada ya da diğer mal ve hizmet fiyatlarında  “Fahiş Fiyat” manşetleri atılması, yanlış “Ekonomi Politikalarından” dolayı sorumlu olan hükümetlerin, tabiri caizse hızla artan fiyatların müsebbibi olarak “Günah Keçisi” arama çabasından başka bir şey değildir.

Gıda Fiyatlarındaki Hızlı Yükselişin Nedenleri

  1. Gelir Dağılımı Eşitsizliği: Hepimizin bizzat yaşayarak gördüğü gibi, dünyada yer alan Gelişmekte Olan Ülkeler arasında %19,25 (TÜİK: %19,25, ENAG: 8 aylık enflasyon %30,39 ) ile en yüksek enflasyona sahip Türkiye’de, gıda fiyatlarının bu denli tartışılmasının en büyük nedeni hiç kuşkusuz Gelir Dağılımındaki bozulmadır. TÜİK tarafından açıklanan son büyüme rakamlarına baktığımızda ücretlilerin milli gelirden aldığı pay 2019 yılında  %36,7 iken, 2021 yılı 2. Çeyreği itibariyle %32,9’a gerilediğini gözlemliyoruz. Engel Yasası’na göre daha yoksul aileler, zengin ailelere göre gelirinin daha büyük bir kısmını gıda harcamalarına ayırmaktadır. Blanciforti ve Green’in 1988 Yılında ABD’de Hackman Yöntemini kullanılarak yaptıkları araştırma sonuçlarına göre; Yoksulluk Sınırı altında gelir sahibi olanların Gıda Harcamaları payının, toplam harcamalarının %33-48’i kadar olduğu, üstünde gelire sahip bireylerin gıda harcamasının ise toplam harcamalarının %16-31’i kadar olduğu tespit edilmiştir. Görülüyor ki, hem Milli Gelirden aldığı payın gerilemesi, hem de Dünya ortalaması üzerinde yaşadığımız gıda fiyatları artışı, ücretlilerin ülkemizde söz konusu artışlardan daha olumsuz etkilenmesine yol açmıştır.
  2. Hatalı Fiyat Aktarım Mekanizmaları: 2001 Krizi ardından alınan önlemlerle, IMF ve Dünya Bankası’nın dayatmalarıyla, devletin Tarım ve Hayvancılık alanında uyguladığı destekleme alımları ve piyasa düzenleyici rolünden çıkmasının ardından bahis konusu sektörler piyasanın insafına bırakılmıştır. ABD ve AB’de hükümetlerin birincil öncelikli desteklerle koruduğu Tarım ve Hayvancılık ülkemizde kendi haline bırakılmıştır. Hemen her türlü girdisi (gübre, ilaç, mazot, fide, ambalaj ) ithal olan tarım sektöründe bir de destekleme alımlarının bir çok üründe yapılmaması ve fiyatların piyasa mekanizmasına bırakılması, iklim ve doğal afetlerin etkisi ile arz şoklarına açık tarım sektöründe fiyatların üreticide çok düşük ( maliyetlerin dahi altında), tüketicide ise çok yüksek belirlenmesine yol açmıştır. Devletin ne alıcı, ne düzenleyici ne de denetleyici olmadığı sektör tamamen gıda sanayici, tüccar ve zincir marketlerin insafına terkedilmiştir. Örneğin üreticide 3,20 TL olan 1 lt inek sütü, market raflarında 8-9 TL arasında fiyatlanmaktadır. Aynı şekilde tarlada kg fiyatı 50 krş olan domates Pazar ve marketlerde 4-5 TL arasında fiyatlanmaktadır.

Gıda Fiyatları Nasıl Düşer?

Dünyada da yaşanan gıda fiyat artışlarını düşürmek belki mümkün olmayabilir ancak, fiyat yükselişlerinin makul seviyelerde gerçekleşmesi pekala sağlanabilir. Öncelikle yapılması gereken iş devletin piyasayı regüle etmesi, çiftçi ve üreticileri anlamlı desteklerle daha çok üretmeye teşvik edici önlemleri alması olacaktır. Üretim artışı beraberinde kabul edilebilir fiyatları getirecektir. Yılladır ihmal ettiğimiz Tarım Kooperatiflerinin tekrar canlandırılması ve piyasa belirleyici aktif roller üstlenme zamanı gelmiştir. İzmir Tire Süt Kooperatifi örneğinde olduğu gibi yerel yönetimler bu konuda daha çok inisiyatif almalı ve teşvik edilmeli. Boş Tarla ve Meraların Yerel Yönetimler tarafından tarım amaçlı kullanımının önü açılmalı. Trakya, Bursa, Adapazarı ovaları gibi sanayinin tahribine açılan alanlara rağmen elimizde yeterli tarım arazisi mevcut, sorun organize olup atıl alanların tarım ve hayvancılığa kazandırılmasıdır.  Tüketici kısmında ise, ücretlilerin ve yoksul kesimlerin Milli Gelirden aldığı payın artmasını sağlayacak politikaları uygulamaya geçmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, “Fahiş Fiyat” bir algı yönetimi çalışmasıdır. Bu söylemle asıl sorumlu ve suçlu olması gerekenlerin rolü gölgelenmeye çalışılmakta, soyut bir “günah keçisi” yaratılmaya çalışılmaktadır.

Erden Armağan ER – Ekonomist [email protected]

Okumaya devam et

Erden Armağan Er

TÜRKİYE’DE HAYAT NEDEN PAHALI ve HAYATLAR NEDEN BU KADAR UCUZ?

Yayınlanma:

|

Enflasyon Rakamları Gerçeği Yansıtıyor Mu?

Başlık ilk bakışta biraz kafa karışıklığı yaratsa da, aslında hemen herkesin hem fikir olduğu bir durumdan bahsediyorum. Dün Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Haziran ayı enflasyon oranının bir önceki aya göre TÜFE’de %1,94 , Yİ-ÜFE’de ise %4,01 arttığını açıkladı. Bu rakamlarla yıllık enflasyon TÜFE’de %17,53, Yİ-ÜFE’de de %42,89 olarak gerçekleşmiş oldu.

   TÜFE Yıllık ( Kaynak: TÜİK )

Haber, her ne kadar gazete başlıklarına “enflasyon beklentilerin üzerinde gerçekleşti” diye yansıdıysa da kimlerin beklentilerinin dikkate alındığı meçhul kaldı. Zira ENAG ( Enflasyon Araştırma Grubu)’nun yaptığı çalışmaya göre Haziran Ayı Enflasyon Oranı %3,28, 6 aylık enflasyon da %19,16 olarak gerçekleşti diyor.

 Mayıs ayında  %0,89’luk aylık rakam açıklandığında taraflı tarafsız bir çok kesimden rakamların “gerçekliği” konusunda çok fazla itirazlar yükselmişti. Zira çarşıda pazarda neredeyse haftada bir değişen etiketlerden söz edilirken Mayıs enflasyonunun üstelik akaryakıt  zammı da yapılmışken %0,89 çıkması şüphe yaratmıştı. Üzerine bir de TÜİK önce bir %1,44’lük artışı sitesine koyup, sonra yanlışlık oldu açıklaması yapınca kızılca kıyamet koptu. Haliyle böylesine önemli bir kurumda 3 yılda 4 tane başkan değiştirilince, haliyle kurumun güvenilirliği sorgulanacaktır. Gerçekte ise, Mayıs ayında 17 günlük kapanma sebebiyle bir çok mal ve hizmette güncel fiyatlar tespit edilemediği için enflasyon artışının düşük çıkması gayet normaldi ama yaşanan ‘güven kaybı’ kamuoyunda algının olumsuz yönde gelişmesine sebep oldu. Tartışmaların bir diğer odak noktası da Haziran Ayı enflasyonu ile birlikte, memur, işçi ve emekli aylıklarında “enflasyon farkı zammının”  belirlenecek olmasıydı. Genel kanı ücret zamlarını düşük tutmak için rakamlarla oynandığı şeklindeydi. Bu kanıyı güçlendiren iki diğer gelişme de; iki TÜİK Başkan Yardımcısının görevden alınması, yeni 3 başkan yardımcısının görevlendirilmesi, görevde olan iki Başkan Yardımcısının görev ve sorumluluklarının yeni atanan yardımcılara verilmesi ile 1 Temmuz tarihinde elektriğe %15, doğalgaza %12’lik zam yapılması olmuştur. Halbuki bu iki zam bir gün önce yapılsa, memur, işçi, emekli ücretlerine yapılacak artışlar en azından bu zamların bir kısmını (hesaplama tekniği sebebiyle) da içerecekti ve hayatın git gide pahalandığı bu süreçte dar gelirli kesimleri bir ölçüde rahatlatabilecekti, ancak tercih bu yönde kullanılmadı. Bu sebeple ücret ve maaşlara yapılacak artış %8,45’le sınırlı kalmış oldu. Hal bu ki elektrik ve doğalgaz zamları Haziran enflasyonuna yansımış olsaydı maaş ve ücret artışları tahminen %10 ve üzerinde gerçekleşecekti. Açıkçası hükümetin, uzun yıllardan bu yana ekonomik sınıflar arasındaki tercihlerini ( gelir, hukuk, vergi her türlü teşvikler sermaye lehine kullandığını ) bildiğimizden, böyle bir adım  biz çalışanlar  tarafından sürpriz olmadı.

                     Yİ-ÜFE’deki artış Enflasyonun Yükseleceğine İşaret Ediyor

     Yİ-ÜFE YILLIK ( Kaynak TÜİK )

Geçmiş yazıları takip eden okurlarımız bilirler, bir çok yerli ve yabancı kurum ekonomisti  enflasyonun yılın ilk çeyreğinde yükseleceğini, ikinci ve üçüncü çeyrek itibariyle inişe geçeceğini ve yıl sonunda %14-15 bandında kalacağını öngörürken, benim tahminlerim %20-25 bandında olacağı şeklindeydi ve hala da öyle. Muhtemelen önümüzdeki günlerde bahsedilen kurumlar enflasyon tahminlerinde revizyona gideceklerdir diye düşünüyorum. Çünkü TÜİK rakamlarına göre Yİ-ÜFE  yıllık olarak %42,89 gibi son yılların en yüksek düzeyine çıkmış durumda. Bunun anlamı, tüketicinin satın alma gücünün düşmesi nedeniyle, maliyetlerinde yaşanan artışları fiyatlarına yansıtamayan üretici ve satıcıların, önümüzdeki süreçte bu maliyet artışlarını fiyatlarına yansıtmakta tereddüt etmeyecek olmalarıdır. Nitekim çeşitli sektörlerde yer alan üretici ve satıcıların sözcülerinin, şimdiden önümüzdeki aylarda %15-20 oranında fiyat artışlarına gideceklerine dair görüşleri haberlere yansımaktadır. Petrol fiyatlarında yaşanan yüksek seyir ve bununla ilgili Cumhurbaşkanının, akaryakıtla ilgili vergileri minimum düzeyde tuttuklarına dair açıklamaları dikkate alındığında, yıl sonu TÜFE’nin %20’ler  düzeyinde gerçekleşmesi kaçınılmaz olacaktır.

30 Haziran tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararı ile FİK (Fiyat İstikrar Komisyonu)’nun kurulmuş olmasının  fiyatların genel seyrinde nasıl bir işlev göreceğini 70’li yılların sonlarından az çok hatırlıyoruz. İktidarın “Eski Türkiye” uygulamalarına (1979’da benzin, şeker, yağ v.b. ürünlerde tavan fiyat uygulanmış ve bu ürünlerde hem tedarik sıkıntısı, hem de karaborsa fiyatları oluşmuştur) yönelmesi Serbest Piyasa uygulamalarından hızla uzaklaşıldığının işaretleri gibi görünüyor. Turizm Gelirlerinin düşeceğinin bariz olduğu 2021 yılında, Cari Açığın daha da büyümesinin önüne geçmek için BDDK’nın kredi kartları ile bazı ürünlerin taksitli alış-verişlerinde sınırlamalara gitmesinden de görüleceği üzere, hükümetin ekonomide atabileceği adımların “Refah Arttırıcı” olamayacağı iyiden iyiye anlaşılmaktadır.

 TCMB Faiz İndirir mi? Arttırır Mı?

Enflasyondaki yükseliş trendinin devam edeceğinin iyiden iyiye ortaya çıktığı bir ortamda TCMB’nın, Kısa Vadeli Gösterge Faizlerinde her hangi bir indirim yapması, döviz kurlarının ani bir sıçrama göstermesinden ve zaten tarihi düşük seviyelerinde ( Reel Efektif Döviz Kuru Endeksi Haziran’da 59,77 olarak açıklandı. Endeksin hesaplanmaya başlandığı 1994’ten bu yana TL’nin  gördüğü en düşük seviyedir) seyreden TL’nin daha da değer kaybetmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır. Mevcut faiz seviyeleri, zaten reel  olarak ne iç ne de yabancı yatırımcıya herhangi bir cazibe sunmuyor. Haziran ayı itibariyle enflasyon %17,53’tür. Haftalık Repo Faizi brüt %19 ; %5’lik stopaj düşüldüğünde net %18,05 , reel faiz %0,52. Üstelik, enflasyon da yükseliş eğiliminde. Yurt içi yerleşikler böyle bir ortamda DTH’larını bozarak TL’ye neden geçsinler?

Bir şunu diyen bir yazı '130 120 REEL KUR REKOR DÜŞÜK SEVİYEYE GERİLEDİ 127,4 110 100 90 80 70 60 75,0 നন 67,3 64,2 62,6 59,8 50 1983 1985 987 1989 1991 1993 1995 1997 1999 2001 2003 2005 2007 2009 2011 2013 2017 2019 2021 2015' görseli olabilir

Eğer TCMB bu tabloya rağmen kısa vadeli faizleri indirmeye teşebbüs ederse, toplam mevduatlar içinde TL’nin payında da (mevcutta TL %45, DTH %55 seviyelerinde) tarihi düşük seviyeleri görmek işten bile sayılmamalıdır. TL işlevini yitirip tercih edilmemeye daha çok başlandığında, TCMB’nın kapısına kilit vurmaktan başka ne sonuç doğabilir bilmiyorum? Mevcut enflasyon verileri ve gelecekte beklenen enflasyon, bırakın TCMB’nın faiz indirimine gitmesini, mevcut %19’luk seviyeyi dahi arttırmayı zorunlu kılmaktadır.

Bunca Pahalılıkta Bile Hayatlar Ne Kadar Ucuz!

2001 Krizi’nde genç bir bankacıydım. 1994 dahil tüm krizlere bire bir piyasanın içinde şahit oldum. Fakat hiç birinde, sosyolojik olarak  içinden geçmekte olduğumuz süreçteki kadar yıprandığımızı hatırlamıyorum. 1980’den bu yana uygulanan liberal politikalar hep sermayeden yana idi. Zaman zaman ben de IMF politikalarını savundum, zira çalıştığım kurumlarda yaptığım iş savunmamı gerekli kılıyordu. Ancak çalışanların hiç bugünlerdeki kadar fakirleştiğini, sermayenin de bugünkü kadar palazlandığını gözlemlemedim. İş kazalarında ölenlerin sayısının Çin’le yarışır düzeye gelmesini, ne işte ne de eğitimde yer almayan gençlerin sayısının dünyada en çok olduğu ülkelerden biri olduğumuzu, işsizlik ve açlıktan intiharların bu kadar çok arttığı bir dönemin olduğunu hiç yaşamadım. Devlet, yine de bir şekilde sosyal sorunlara en azından bugünkünden daha fazla eğiliyordu. Hal bu ki, dünyada rekabet halinde olduğumuz hiçbir ülke son 20 yılda böylesine kötü verilere sahip olmadı. Hatta Milli Geliri bizden düşük küçük Avrupa ülkeleri de dahil. Geçmişte Doğu Blokunda yer alıp sonradan batı kulübüne giren ülkeler dahi refah olarak bizden daha iyi duruma geldi. Az çok dünyayı takip eden ve neler olup bittiğini bilen biri olarak, aklım ve vicdanım  böyle yönetilmeyi her ne olursa olsun hak etmediğimizi söylüyor. “En az Güney Kore kadar gelire sahip olmalıydık” diye düşünüyorum. Her ne kadar, çoğunlukla Montesqieu’ye atfedilerek;

Her Toplum Layık Olduğu Şekilde Yönetilir” dense de, ben ülkem adına buna itiraz ediyorum.

Erden Armağan ER-06.07.2021

[email protected]

Okumaya devam et

KATEGORİLER

ALTIN – DÖVİZ

KRIPTO PARA PİYASASI

BORSA

TANITIM

FACEBOOK

Popüler

www paravitrini com © "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan, BANKAVİTRİNİ'nde yer alan yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. "BANKAVİTRİNİ Portal"da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. www.bankavitrini.com'da yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler, mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Yer alan yazılarda herhangi bir yatırım aracı; Hisse Senedi, kripto para biriminin veya dijital varlığın alım veya satımını önermiyor. Bu nedenle sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi, beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Lütfen transferlerinizin ve işlemlerinizin kendi sorumluluğunuzda olduğunu ve uğrayabileceğiniz herhangi bir kaybın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. © www.paravitrini.com Copyright © 2020 - Tüm hakları saklıdır. Özgün haber ve makaleler 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu korumasındadır.